"AĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞ!"
Kuzenler koşmaya başladılar çığlıklar içinde ama bu ne kadar iyi bir çözüm olacaktı tartışılır. Bağırmak en iyi ihtimalle birkaç arıyı korkutmuş olabilirdi. Bir kovanda ortalama 40 bin arı olduğunu düşününce bu, sonsuzluktan 1 veya 2 çıkarmaya benziyordu. Hala fazla arı vardı anlayacağınız. Sırtlarından, bacaklarından, kollarından, boyunlarından... Açık olan HER yerlerine dolmuştu arılar. Aslında arılar pek sevmezler dokunulmayı, dokunmadıkça da zarar vermezler ama bu iki çocuk kollarıyla öyle hareketler yapıyorlardı ki büsbütün düşman edinmişlerdi arı sürüsünü. İki taraf da canının derdine düşmüştü ve sürüsünü korumak isteyen dişi arılar acımadan bırakıyordu iğnelerini minik çocuklarda.
Samuel elindeki şişeyi sallayarak birkaçını içine almaya çalışır gibi hareketler yapıyordu ama acısından sonunda hareket edemez oldu ve Eadwig ile beraber yere kapaklandıklarında ağlamaya başlamıştı bile. Canının bu kadar acıdığını hiç hatırlamıyordu! Eadwig'i de bu duruma o sokmuştu, o sırada başka bir şey düşünmek ne kadar mümkünse o kadar utanmıştı Samu. Önce kendi kendine bir yol bulmak istedi, yattığı yerde çok savunmasızdı. Dizlerinin üzerine kalktı yerden destek alarak, derken Eadwig'in ittirmesiyle tekrar düştü toprağa ve bu sefer çamurun içinde debelenmeye başladı! Niye böyle bir şey yapmıştı ki? O da mı vuracaktı bir tane? Bacaklarına da arılar dadanmış devam ediyorlardı saldırıya! Aptallığı yüzünden hak ediyordu belki de bunu. Arı kovanına niye yanaşmıştı ki? Yerinde başkası olsa bilirdi tehlikeli olacağını. Düşünemiyordu, yeterince zeki değildi belki de. Diye diye çocuk kendini eziklemeye başladı içinden. Tabi rahattı, kuzeni koruyordu onu. Farkına bile varmamıştı ilk başta. Sonradan bastı kafası olanlara, arılar artık üzerinde değildi çocuğun, kuzeninin ağlama sesleri ise devam ediyordu. Ağlamaklı sesiyle "Ea-Eady?" diyebildi debelenmeyi bıraktığında. O sırada da çocuğun bağırışı duyuldu, ardından bütün acısı kesildi Samu'nun. Yüzünü çamurdan çıkarıp bakamamıştı neler olduğuna ama Eadwig'in bağırışından hemen sonra vücudunun yere doğru bastırıldığını hissetmişti birkaç saniyeliğine.
Eadwig üzerinden çekildiğinde acılar içinde kalkmaya çalıştı; diz kapakları acımıyordu, oralara bastırarak ayağa kalkmaya çalışırken eli çamurdan kayınca tekrar düşmüş oldu yere. Kuzeninin de ağladığını duyuyordu bu sırada. Elinin içini de sokmuşlardı, kullanamıyordu ki kalkmak için! Sonunda bir şekilde buldu çaresini ve ağlamamaya çalışarak kalktı ayağa. Ağzını açsa tek kelime söyleyemeden ağlamaya başlayacağını biliyordu o yüzden dişlerini sonuna kadar sıkmış, kollarıyla bacakları birbirine dokunmayacak şekilde açılmış, çamurlar içinde ve yüzü de kanlı haliyle kuzenine bakıyordu. Oyun oynamak mı? Bir daha böyle bir oyun, asla! "Ge-gel, gi- hof- gidelim." diyebildi sadece ve penguen gibi yürümeye başladı evin yolunu.
Bazı anlar vardır, o an gelene kadar bilemezsin hayatındaki etkisini. Tüm güvenini, varlığını sarsacağını anlamazsın. Küçük bir çocuksun zaten, ergenliğe girmemişsin. Kardeşi saydığı kuzeniyle oyun oynamaya çıkmış ve yaralanmış bir çocuksun sadece. O kadar sefil bir haldesin ki, düşünebildiğin tek şey acının geçmesi. Rahatlamak ve acıdan bayılmadan vücudundaki iğnelerden kurtulmak istiyorsun. Annenin koynuna girdiğinde sana sıcacık kollarını açmasını, hasta çorbası içirmesini, duş aldırmasını, sana bebekmiş gibi bakmasını istiyorsun sadece. Ama farkında olmadığın, veya farkında olsan da o kadar da ciddiye almadığın bir gerçek var. Burası evin değil. Eadwig'in evi. Eadwig de kardeşin değil. Sadece kan bağın olan biri. O yüzden eve gittiklerinde Eadwig Boleyn'i bu hale sokan mahalle çocuğu Samuel'in aileyle kan bağı, sadece bir rezillik olmak zorunda. Eadwig hayal ettiği ilgiye ulaşırken Samuel kuzeninin babasından dayak yemek zorunda. Annesi üzülüyor olsa da susmak zorunda, çünkü burası Boleyn'lerin evi. Eadwig de Boleyn'lerin değerlisi. Yaptığından utanmak zorundasın, özür dilemek de yeterli değil. Çünkü aslında yanına bile yaklaşmamalıydın. Kötü bir örneksin, sınırın yok, aklın yok, sorunsun ve sadece başa belasın. Bir çocuksun aslında sadece ama tam da bu yüzden kendini bir kez olsun savunamıyorsun.
Eve giderlerken Samuel'in hayali uyumaktı. Ama gözlerini geri açtığında adadaki odası değil, St. Mungo'nun tavanları vardı karşısında. Onunsa tek hatırladığı arka bahçede Apollo Boleyn'le karşılaşmalarıydı. Eve adımını dahi atamadığını ise bilmiyordu.
-the end-