Dünya Ülkeleri > Boleyn Adası
Kuzişim gelmiş (Vol III)
Samuel Raymond Boleyn:
Eadwig Samuel'in yüzüne gömleğini bastırırken çocuk acıdan "Ağğğğ, dur!" diye bağırarak kendini geri çekiyordu. Bütün kıyafetleri kan içinde kalmıştı şimdi ve bu görüntünün korkunçluğu yetmiyormuş gibi yanlarında da mermerden bir kadın bedeni yatıyordu! "Hayır, sen vurunca olmadı. Ben üstüne düştüğümde de böyleydi! Sen-Sence gerçek biri mi o?" Oturduğu yerden kadına baktı. "Boleyn olmayan biri buraya girmeye çalışmış. Ama ben inanmamıştım! GERÇEKMİŞ!" Acıyla yüzünü buruşturdu Samuel. Üzerindeki kanlı tişört vücuduna yapışmaya başlamıştı, soyundu ve bileğine doladı kanlı kumaşı. Daha maceraları bitmemişti, eve dönemezlerdi. Şimdi dönseler akşam yemeğine kadar yapacak bir şey bulamayacaktı. Boş vaktinde tek yaptığı şey bir şeyler atıştırmaktı, ama daha aç bile değildi. Önüne peynirli cips koysalar iki üç tane alır kenara bırakırdı şu an. Durum vahimdi. Ormandan çıkmamaları gerekiyordu. Ayağa kalktı kendini zorlayarak. "Sence ölü mü?" dedi kuzenine. Dikkatlice birkaç adım attı ve eğildi kadının yüzüne doğru."Mer-haba? Duyabiliyor musun?" Kimse cevap verecek gibi değildi. Ama sonra çocuk aklına gelen dahiyane fikirle sırıtmaya başladı ve kuzenine geri döndü. "Biliyor musun? Annem de böyle uyuyor. ÖLÜ GİBİ! Ama çimdikleyince uyanıyor. Bu kadına da onu yapmamız lazım. Belki kurtarabiliriz böylece!" Tabi bir sorun vardı, mermerden bir bedene nasıl çimdik atacaksın ki?
Düşündü, düşündü, etrafına bakarak bir fikir bulmaya çalıştı Samuel. Mermeri... Eritseler düzelir miydi? Ama nasıl olacak ki o? İmkansız! Hayvanlar... Bir ses duyuyor gibiydi... Vzzz... "Iyy arılar var burada. Baksana kovan yapmışlar şu ağaca!" diye bağırdı Samu kuzenini uyarmak için. Sonra da arkaya doğru koşturdu kendini korumaya çalışarak. Yorulmuştu ve canı da acıyordu. Dizlerini tutarak eğildi ve soluklanmaya başladı. "Kastı ya. Kurtarmasak mı?" diye kuzenine pes ettiğini söylemişken gözleri parladı bir anda. "BULDUM! Çok kasılmış bu kadın! Biraz gevşetmemiz lazım... Aynı Cleopatra gibi." Etrafta arıları içine sokabileceği bir şey aramaya girişti. "Bir planım var Eady. İçi boş bir şey lazım bize... Burda da ne bulacağız ki? AA ÇANTANDA NE VAR?" Eadwig'in hazırlıklı gelmesine ilk defa bu kadar sevinmişti Samuel. "Su şişesi var mı?" dedi ve kuzeninin çantasından çıkan cam şişeyi görünce sevinçle kaptı elinden. Kovana doğru ilerlemeye başladı sinsice. Şişenin kapağını açtı, kovanın deliğini bulmaya çalıştı yaklaşırken. Bu sırada da kuzenine planını anlatıyordu. "Cleopatra'dan herkes çok korkarmış, bir de taş gibi kadın diyorlardı. Ama gevşemesini sağlayan bir alet geliştirilmiş. Uzun bir şişeye arıları dolduruyorlarmış... Sonra da kadına sürüyorlarmış. Bacağının içine sürmek gerekiyor diyorlardı okulda. Neden işe yarıyor asala anlamadım ama yatarken kullanıyormuş hep. Biz de böyle gevşeteceğiz işte." dedi Samuel kendini çok zeki hissederek. "Sen de gelsene, kapağını tutarsın." dedi ortağını yanına çağırarak. Hazır olduklarına hamlesi için kolunu kaldırdı ve HOP! Şişeyi bulduğu deliğin ucunu kapatmak için kovana yerleştirdi... Derken.... Kovan yere, tam da önlerine düşüp patlamıştı bir anda!
Eadwig Alger Boleyn:
[justify]Daha demin öldürdüğünü düşündüğü kötücül varlığın normalde de taş olduğunu anladığında "Öyle mi?" dedi anlamaya çalıştığını belli eden bir ses tonuyla. Eadwig'in bu yaşlardaki sesi büyük halindeki gibi sinirli ve tersleyici değildi. Aynı olan tek şey soğukluğuydu. Yetiştirme tarzından olsa gerek, sarışın çocuk küçükken aşırı bir duygu hissetmediği müddetçe monoton konuşurdu. Hatta boş ve donuk da bakardı. Gören kişiler çocuğun pek bir şey düşünmediğini sanabilirdi rahatlıkla.
Çocuk, kuzeninin kaşına kolunu bastırmayı bırakıp ayağa kalktı. Dizlerinin üstüne oturduğu için dizleri pislenmişti. Kuzeninin söylediği şeyleri kafasına mantığa oturtmaya çalışsa da oturtamadı. Boleyn olmayan birinin girmesi ile bu heykelin ne alakası vardı ki? "Ortak." dedi taştan kadına heyecanla bakan kuzenine. "Bu bir heykel. Heykeller taştan yapılıyorlar. Normalde yere yatırmazlar." dedikten sonra çevresine bakındı. "Bu düşmüş olmalı." diye en mantıklı geleni söyledi. Samuel ise hiç oralı değildi. Heykelin ölü olup olmadığını sorup gidip konuşmaya başlamıştı. Eadwig ise Samuel'in yanına gelip ellerini önünde bağladı heykele bakarak. "Hiçbir zaman yaşadığını düşünmüyorum." dedi.
Kuzeni heykeli bırakıp Eadwig'e döndü. Sarışın çocuk kuzeninin bu yüzündeki ifadeyi iyi tanıyordu. Samuel'in aklına bir fikir gelmişti. Bu fikirler Eadwig'in çoğunlukla ortak olduğu ama yaparken sürekli yanlışlıklarını söyleyip durduğu fikirler olurdu. Annesinin de bu kadın gibi uyuduğunu söylediğinde Eadwig seyrek kaşlarını kaldırıp "Heykel gibi mi uyuyor?" diye sordu. Çimdiklemeleri gerekiyormuş uyanması için. Daha önce de her ne kadar olayın gerçeğini bilse de Samuel'e bunları dayatmadığı ve ona uyum sağladığı için burada da daha fazla uzatmadan uyandırmak için eğilip taş kadının kollarını çimdiklemeye başladı. "İşe yaramıyor." Ne bekliyorsa artık?
Daha bir dakika bile geçmeden Samuel'in aklına bir tane daha parlak fikir gelmişti. Kadının çok kasıldığını fark etmişti ve onu gevşetmeleri gerekiyordu. Eadwig bu tarz bir durum hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığı için Samuel'i dinledi sadece. Yani... Kasılmak, vücudun kasılması... Böyle bir durumla karşılaşmamıştı. İçine bir şeyler koyulacak bir şey lazımdı onlara Samuel'in planına göre. Eadwig macera aşkı ile basit ve hafif bir çanta hazırlamıştı. Çantasını sırtından çıkarıp açtı böyle bir şey bulmak amacıyla. Su şişesini Samuel'e vermeden önce kapağını açıp suyu yere dökecekti ki kuzeni hemen elinden kaptı şişeyi.
Birlikte arı kovanına doğru gittiler. Arı kovanının plana dahil olduğunu anladığı gibi, "Samuel!" dedi Eadwig, ortak dememişti çünkü arılar tehlikeliydi. Olay ciddileşecekti. Buraya geldiğinden beri sadece tehlikelere odaklandığı için ilk düşündüğü şey arılar tarafından sokulacakları olmuştu. Büyük ihtimalle Samuel de onun bu haline alışıktı. Çünkü her maceralarında Eadwig böyle mızmızlanır, yine de sonrasında çok heyecanlı ve mutlu olurdu. Yine de... Arılar. Biraz fazla değil miydi? Samuel'in anlattıklarını dinliyordu bir yandan. Bahsettiği olayı daha önce duymamıştı. Cleopatra'nın kim olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. "Bacağının içine sürmek mi?" diye tekrar etti söylediğini. "Birinin bacağının içine nasıl su şişesi sürülür ki?" dedi. Hiç hayal edememişti.
Birlikte vızır vızır öten kovana geldiler. Kapak konusunda Eadwig endişeli bir şekilde "Tamam ama sen biraz geride dur." dedi kuzenine. Şişenin kapağını alıp yanında durdu. Samuel şişeyi kaldırdı...
Çok narin bir şekilde ağaca bağlanmış olan arı kovanı, Samuel'in tuttuğu şişenin değmesi ile birlikte biraz hareketlenip tutturulduğu yerden toptu ve yere düşüp parçalandı! Kovan yere düştüğü gibi içinden çıkan bir arı sürüsü, sis bulutu gibi sardı iki çocuğu da! Eadwig aklından geçirdiği sona şahit olduğunu fark ettiği gibi çığlığı bastı! "AAAAAAAAA KAAAAÇ!" diye bağırdı kuzenine ve kolunu tuttuğu gibi ters yönde koşmaya başladı. Diğer eli ile durmadan saldıran arıları yüzünden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Binlerce arı, iğneleri ile saldırıyor, küçücük çocuğun kıyafetlerine bile delikler açıyorlardı. Çok koşamamışlardı ki hem yerin engebesinden, hem de arıların saldırısından yere kapaklandı Boleyn kuzenler. Hala bağırıyordu Eadwig incecik sesiyle, belki bir şekilde duyan olur diye ama çok uzaktaydılar. Kulaklarını sadece vızlama sesi dolduruyordu. Arılardan oluşan bir sisin içinde kalmışlardı. Eadwig elleriyle arıları tokatlamaya çalıştı ilk ama sonra Samuel'in durumunu gördü.
Eadwig çok yalnız kalmış bir çocuktu. Hem tek çocuktu, hem kocaman bir evde yaşıyordu, hem de ailesi mesafeli ve işkolikti. O yalnızlık zamanları çevresinde ona yakın olan kişilere karşı fazla korumacı yapmıştı kendisini. Samuel de bu anlattığımız zamanda ona en yakın kişiydi. Eadwig'in Slytherin binasında edindiği arkadaşlardan çok daha uzun zamandır tanıdığı, en iyi arkadaşı olarak nitelendirdiğiydi. Bu yüzden arı saldırısında iki tane oldukça sağlıksız düşünce oluştu aklında. İlki, Samuel'i ne olursa olsun koruması gerektiğiydi. İkincisi ise, böyle sorumsuz bir duruma düşmesinin ailesini hayal kırıklığına uğratacağıydı.
Hemen dizlerinin üstüne çökmüş olan Samuel'i ittirdi sırtından. Çocuk yere yüzüstü düşünce sırtına atlayıp onu korumak için kendisini siper etti. Arılar durmak bilmeden sırtına, yüzüne, kollarına ve bacaklarına saldırıyorlardı. Acıdan dolayı debeleniyordu istemsizce. Samuel'in de bacaklarına saldırdıkları aşırı belliydi hareketlerinden. 5 saniye, 10 saniye... Acıdan dolayı bağırmayı kesmişti. Dişlerini sıkıp ağlamaya başladı. Hayır hayır! Bu durumu düzeltmeliydi. İlk düşüncesi olan Samuel'i bir şekilde koruyordu ama ikinci durumu düzeltememişti hala.
"YETEEER!" diye bağırdı kendinden beklenmeyecek kadar vahşi bir sesle!
Bağırması ile vücudundan çevreye bir güç dalgası patladı. Tüm arıları bir anlığına havada donduran bu dalga, bir kaç saniye sonra hepsinin cansız bir şekilde yağmur gibi çocukların üstüne yağmasına neden oldu. Hogwarts dışında büyü yapması yasak olan Eadwig'e de pahalıya patlayacaktı.
Derin derin nefes alıp vererek arıların saldırısının bittiğini fark eden çocuk kendini koy verip hıçkırarak ağlamaya başladı. Samuel'in üstünden kalktıktan sonra kıpkırmızı olmuş ellerini, yaralı yüzüne kapattı "Eve gidelim." dedi hıçkırıklarının arasından. "Bugün daha fazla oynamak istemiyorum Samuel."[/justify]
Samuel Raymond Boleyn:
"AĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞ!"
Kuzenler koşmaya başladılar çığlıklar içinde ama bu ne kadar iyi bir çözüm olacaktı tartışılır. Bağırmak en iyi ihtimalle birkaç arıyı korkutmuş olabilirdi. Bir kovanda ortalama 40 bin arı olduğunu düşününce bu, sonsuzluktan 1 veya 2 çıkarmaya benziyordu. Hala fazla arı vardı anlayacağınız. Sırtlarından, bacaklarından, kollarından, boyunlarından... Açık olan HER yerlerine dolmuştu arılar. Aslında arılar pek sevmezler dokunulmayı, dokunmadıkça da zarar vermezler ama bu iki çocuk kollarıyla öyle hareketler yapıyorlardı ki büsbütün düşman edinmişlerdi arı sürüsünü. İki taraf da canının derdine düşmüştü ve sürüsünü korumak isteyen dişi arılar acımadan bırakıyordu iğnelerini minik çocuklarda.
Samuel elindeki şişeyi sallayarak birkaçını içine almaya çalışır gibi hareketler yapıyordu ama acısından sonunda hareket edemez oldu ve Eadwig ile beraber yere kapaklandıklarında ağlamaya başlamıştı bile. Canının bu kadar acıdığını hiç hatırlamıyordu! Eadwig'i de bu duruma o sokmuştu, o sırada başka bir şey düşünmek ne kadar mümkünse o kadar utanmıştı Samu. Önce kendi kendine bir yol bulmak istedi, yattığı yerde çok savunmasızdı. Dizlerinin üzerine kalktı yerden destek alarak, derken Eadwig'in ittirmesiyle tekrar düştü toprağa ve bu sefer çamurun içinde debelenmeye başladı! Niye böyle bir şey yapmıştı ki? O da mı vuracaktı bir tane? Bacaklarına da arılar dadanmış devam ediyorlardı saldırıya! Aptallığı yüzünden hak ediyordu belki de bunu. Arı kovanına niye yanaşmıştı ki? Yerinde başkası olsa bilirdi tehlikeli olacağını. Düşünemiyordu, yeterince zeki değildi belki de. Diye diye çocuk kendini eziklemeye başladı içinden. Tabi rahattı, kuzeni koruyordu onu. Farkına bile varmamıştı ilk başta. Sonradan bastı kafası olanlara, arılar artık üzerinde değildi çocuğun, kuzeninin ağlama sesleri ise devam ediyordu. Ağlamaklı sesiyle "Ea-Eady?" diyebildi debelenmeyi bıraktığında. O sırada da çocuğun bağırışı duyuldu, ardından bütün acısı kesildi Samu'nun. Yüzünü çamurdan çıkarıp bakamamıştı neler olduğuna ama Eadwig'in bağırışından hemen sonra vücudunun yere doğru bastırıldığını hissetmişti birkaç saniyeliğine.
Eadwig üzerinden çekildiğinde acılar içinde kalkmaya çalıştı; diz kapakları acımıyordu, oralara bastırarak ayağa kalkmaya çalışırken eli çamurdan kayınca tekrar düşmüş oldu yere. Kuzeninin de ağladığını duyuyordu bu sırada. Elinin içini de sokmuşlardı, kullanamıyordu ki kalkmak için! Sonunda bir şekilde buldu çaresini ve ağlamamaya çalışarak kalktı ayağa. Ağzını açsa tek kelime söyleyemeden ağlamaya başlayacağını biliyordu o yüzden dişlerini sonuna kadar sıkmış, kollarıyla bacakları birbirine dokunmayacak şekilde açılmış, çamurlar içinde ve yüzü de kanlı haliyle kuzenine bakıyordu. Oyun oynamak mı? Bir daha böyle bir oyun, asla! "Ge-gel, gi- hof- gidelim." diyebildi sadece ve penguen gibi yürümeye başladı evin yolunu.
Bazı anlar vardır, o an gelene kadar bilemezsin hayatındaki etkisini. Tüm güvenini, varlığını sarsacağını anlamazsın. Küçük bir çocuksun zaten, ergenliğe girmemişsin. Kardeşi saydığı kuzeniyle oyun oynamaya çıkmış ve yaralanmış bir çocuksun sadece. O kadar sefil bir haldesin ki, düşünebildiğin tek şey acının geçmesi. Rahatlamak ve acıdan bayılmadan vücudundaki iğnelerden kurtulmak istiyorsun. Annenin koynuna girdiğinde sana sıcacık kollarını açmasını, hasta çorbası içirmesini, duş aldırmasını, sana bebekmiş gibi bakmasını istiyorsun sadece. Ama farkında olmadığın, veya farkında olsan da o kadar da ciddiye almadığın bir gerçek var. Burası evin değil. Eadwig'in evi. Eadwig de kardeşin değil. Sadece kan bağın olan biri. O yüzden eve gittiklerinde Eadwig Boleyn'i bu hale sokan mahalle çocuğu Samuel'in aileyle kan bağı, sadece bir rezillik olmak zorunda. Eadwig hayal ettiği ilgiye ulaşırken Samuel kuzeninin babasından dayak yemek zorunda. Annesi üzülüyor olsa da susmak zorunda, çünkü burası Boleyn'lerin evi. Eadwig de Boleyn'lerin değerlisi. Yaptığından utanmak zorundasın, özür dilemek de yeterli değil. Çünkü aslında yanına bile yaklaşmamalıydın. Kötü bir örneksin, sınırın yok, aklın yok, sorunsun ve sadece başa belasın. Bir çocuksun aslında sadece ama tam da bu yüzden kendini bir kez olsun savunamıyorsun.
Eve giderlerken Samuel'in hayali uyumaktı. Ama gözlerini geri açtığında adadaki odası değil, St. Mungo'nun tavanları vardı karşısında. Onunsa tek hatırladığı arka bahçede Apollo Boleyn'le karşılaşmalarıydı. Eve adımını dahi atamadığını ise bilmiyordu.
-the end-
Navigasyon
[0] Mesajlar
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git