17 Nisan, 2026 08:31:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Sayfalar dolusu yalan!  (Okunma sayısı 69 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Fëanor Black

  • Ziyaretçi
Sayfalar dolusu yalan!
« : 04 Ağustos, 2022 21:23:50 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kıyamet!.. dünyanın bilinen ve bilinmeyen her köşesinde kutsallığın ve gizemlerin dillerinde yer alan kelime... Zamandan azad olan ve ölümlü toprakların üzerinde var olan, yaşayanların sonsuzluğa adadığı, karşılığını büyük bir bilinmezliğin sardığı kıyameti ruhunda hissetmişti Fëanor! Az önce aidiyetinin bağladığı yer olan aile malikanesinin zemininde kendinden emin ve güvenli bir şekilde bir şeylerin cevaplarını ararken, gözlerini bilmediği yeşilliklerin içinde açtığında...

Karanlığın gizeminden farklı olmayan beyazın sıcak gizemindeydi Fëanor şimdi de... Benliğini arama yolculuğunun ölümlülüğünde kalbindeki diğer yarısının ait olduğu yere gitmenin eşiğinde hissediyordu kendisini. Kendisine kalan tek şey olan düşüncelerini bilinmezliğe teslim etmek üzereyken ruhundan kopan bir şeyler hissetti... Ruhu!.. Hissedebiliyordu düşüncelerine gelen her sözsel senaryonun canlanmasıyla... Düşüncelerinden azade olmayı başardığında bedeninin nazik hareketlerle yerçekiminin aksine yukarıya doğru kaldırmayı başarmıştı. Gözlerini etaftaki yabancılığa yönelttiğinde, garip bir ormanın ortasında, etrafında birkaç kabaca oyulmuş kayanın çemberinde buldu. "Nelerin peşindeydin sen böyle baba?" içinden sonsuzluğa haykırdığı sessiz sözlerin bedeninin dışındaki dünyada mırıltılanma olarak yankı bulmasıyla, kemikli ellerini cebindeki asasına yönelmişti. Soğuk ve sıcak karışımındaki rüzgarın tenine temas etmesi ile ağaçların kendisiyle konuşmaya çalıştığını hissetti Fëanor, delirmenin eşiğinde olduğunu sanarak! Ayaklarının altındaki nemli toprağın bedenini harekete geçirmesiyle kısa bir keşif turuna çıkmaya karar vermişti, sonsuzluğun karanlığına benzeyen ve konumunu adlandıramadığı yerin ortasında!..

Yürümek!.. Tüm ölümlü bedenlere bahşedilen en basit ancak anlaşılması en güç olan eylemsel yeteneğin, kendini arama çabasında en önemli silah olmasıdır yürümek! Yaşamın arafında taraflarını seçmek zorunda bırakılan bedenlerin düşsel dünyalarında benliklerinden ödün vererek yaptıkları en önemli eylemdir, mecburi ve zorunlu bir hayat ricasının son sözünde... Ya Araf? Seçme şansı tanınanların seçimlerini yapmak istemediği bir yaşamda arafta olmak en doğal hakları değil midir? Sorular silsilesi ve kaderin çizgisinde zamanın ittifakı ile büyük bir mücadeleye sokulan, tek bir bedenin onurlu bir yenilgi alacağını bilerek savaşması.. Arafın gerçekliğinde Fëanor yürümenin bir taraftan ibaret olmadığını anlaması tam yirmi yılını almıştı, kalbinden gelen gerçek büyünün farkındalığını kazanarak, hayatındaki tüm fedakârlıkları yapmak zorunda bırakılarak, yürümeye devam etmeyi seçmişti sonsuzluğun son dersinden mezun olduğu anda! Ya şimdi? takip edildiğini bile bilmeden kendisini aidiyet duygusunu ilk tattığı yer olan aile evlerinin kalbinde bulmuştu. Kendinden daha büyük bir yolda yürümek için plandığı tüm senaryoları gerçek iyilik adına gerçekleştirmek için yürüyordu, şimdinin akışındaki bilinmez ve sır dolu maceralara...

Birkaç saatlik keşif turunun ardından başladığı noktada kendisini bulan Fëanor, babasının kendisine bıraktığı ipuçlarının bittiği noktada olduğunu anlamıştı. Kıyamet, yaratılış ve zamanın bilinmezliğinde büyücedünyanın işleyen ve yaşayan her hücresinin sormasını gerekenleri yanında getirerek. Fëanor, bulunduğu yerden, dolunayın büyüsü altında asasını hafifiçe boğazına dayadı ve etrafına gelişigüzel haykırmaya başladı, kendisine gelmesini beklediği tarihsel konuğu!..

"Black ailesinin lanetinin başından beri olan kişi, buraya bir ipucu ile geldim ve senin cevaplarına ihtiyacım var! Ben ailemin ve büyücedünyada ki bütün güçlerimin aidiyetinden seni bulmak için ayrıldım. Efsanelerinden gerçekliği bulmak için. Senin için buradayım!"

Britanya büyücedünyası için yeni bir devir başlamıştı. En sonunda insanlık, en azından bir kısmı, kuzu konumunda olduklarını ve bir çoban tarafından günbegün güdüldüklerini anlamış ve sanki bir şeylere el atmaya başlamışlardı. 1789’da Fransa’nın başardığı büyük devrimin büyü dünyasına yansıtılmış hali gibiydi. Küçüklüğünden beri izlediği insan ırkının bu ufak başarılarıyla gurur duyuyordu; her ne kadar atalarıyla olan ilişkileri pek iç açıcı olmasa da. Ademden hiçbir zaman hoşlanmamıştı kadın. Fazlasıyla ego ve kendini üstün görmeyle harmanlanmış çocuksu ruh her zaman tiksindirici gelmişti. Ah yasaklanmamış olsaydı zamanında… Narin parmaklarıyla tuttuğu küçük fincandaki çaydan hafif bir yudum aldı. Milyarlarca yıl geçmiş olmasına rağmen dün gibiydi. Cennette yaşadığı günler, Havva ile sohbetleri ve daha nicesi. Özlüyordu zaman zaman. Dertsiz ve tasasız geçen günlerinin yanında sık sık O’nu görme fırsatına da sahipti. İnsanoğlunun ilk günahıyla cennetten kovulan çift ile beraber, o da indirilmişti dünyaya. Eşitlik, demişlerdi. Cennette tek bir mahlukun kalmasının yanlışlığı ve daha niceleri… Bir kadının açlığı ile sonuçlanan günahın cezası kendisine de kesilmiş gibi olmuştu böylece. Şimdi düşününce, pişman değildi aslında. Bu vesileyle, çiftin çocuklarından kendi çocukları yaratılagelmişti. Kanını onların kanıyla değiştirmiş, intikamını bir nevi almış, hayvan kanının bayat tadı yerini dünyanın en büyük enerji kaynağına bırakmıştı; insan kanı. Çayından bir yudum daha alırken dudaklarını şapırdattı. Bağışçıları dışında insan kanına bulaşmayalı uzun zaman olmuştu. Saldırmak ve vahşi yaşam sıkıcı geliyordu; özellikle avı bir tavşandan farksızken. Ama kurt kanı… Samkiel ile olan anıları ve kanın mükemmel tadı dudaklarına gelmişti ki, odanın kapısı açıldı. Vücudu hareketsiz kalan kadın çok hafif başını kapıya doğru çevirdi. Kapıda bekleyen hizmetkârına konuşması için başıyla izin verdiğinde adamın söyledikleri ilgi çekiciydi. Fincanı yanındaki sehpaya yavaşça bırakıp, koltuğun kollarından da destek alarak ayağa kalktı. Otururken üstünde oluşan kırışıklıkları eliyle temizledikten sonra odadan çıkmaya hazırdı.

Odaya vardığında, odanın başında nöbet bekleyen adama gülümseyerek selam verdi. Kalesinde çalışan herkesle oldum olası iyi geçinmişti. Yaşının verdiği olgunluk, zamanının egosunu yok etmişti. Yavaşça açılan ahşap kapıdan içeri adımını attığında karşısındaki aynanın görüntüsü şaşırtmıştı kadını. Hizmetkarı söylemiş olsa dahi, bir hata olmasını bekliyordu lakin yoktu. En güçlü büyücülerle tılsımlanmış ayna, bir nevi çağrı cihazıydı. Tek taraflı çalışıyor olması tek farkıydı. Avucunu aynaya bastırdığında, ayna onu tanımışçasına görüntüyü yansıttı her bir santimine. Kadının çok iyi tanıdığı karanlık ormanda yatan bir adamın görüntüsüydü bu. Adam da tanıdıktı kadına. Hatta, kaybolduğuna dair haber ulaşmıştı bile kulağına. En azından şuan, neden kaybolduğunu biliyordu. Açıkçası, bir yerde ölü bulunacağını düşünmüştü hep. Bu iletişim yolunu bulması ise beklediği son şeylerden biriydi. Aklına gelen tek ihtimal babasından bulabileceğiydi. Kimseye böyle bir şans tanımamalıydım" düşüncesiyle kendi kendine söylendi. İnsanoğlu, en ufak başı sıkışması durumunda bile başkalarından medet umarlardı. Binlerce yılda kendilerini geliştirmiş, teknolojide çağ atlamış olabilirlerdi; lakin bu bir türlü değişememişti. Bıkkınlıkla bir iç çekerek elini tekrar aynaya bastırdığında görüntü yok oldu ve yerini kadının beyaz ten ve kızıl saçlı ahenkli görüntüsüne bıraktı. Birkaç saniye aynada kendisini izleyen kadın topuklarıyla vücudunu yüz seksen derece döndürüp kapıdan çıktı. “Eşyalarımı hazırlayın, Godric's Hollow'a gidiyorum.”

Yolculuk pek kısa sürmese de, bir insana göre ışık hızında geldiği bile söylenebilirdi. Bir avcı gibi giyinmişti, her zamanki gibi. Deri tayt, hafif bir gömlek, deri bir kolsuz ceket ve silahlarını -bıçaklar- koyabileceği bir kemer ile beraber kahverengi ayakkabıları. Orta çağda ‘deri zırh’ dedikleri bu kombinasyon oldu olası kadının en rahat ettiği kıyafetler olmuştu. Hareket kabiliyetini minimum derecede engellediği gibi, silah taşıma konusunda da büyük rahatlık sağlıyordu. Kabul etmek gerekirdi ki, bu kıyafetle beraber çok güzel gözüküyordu da. Ormana vardığında gideceği yeri biliyordu. Orta yaşlı, bir insana göre gayet yakışıklı ve zeki görünen adamı bulması çok uzun sürmemişti. Etrafta amaçsızca yürüyen adamı ağaçtan ağaca bir tüy sessizliğiyle takip etti adamın sabrı tükenene kadar. İzlemesinin pek bir amacı olmasa da; eğlenceliydi. Ayrıca kendisini bulmayı ne kadar istediğini görmek göz yaşartıcıydı. En nihayetinde başlangıç noktasına dönen adamın vazgeçip cisimlenmesini bekleyen kadın büyük bir yanılgıya uğradı. Asasıyla yükselttiği sesi orman için büyük bir rahatsızlık uyandıracağından, kadın buluşmayı daha fazla ertelememe kararıyla beraber adamın yarım metre kadar arkasına sessiz bir iniş yaptı. “Ah ne kadar da romantik! Ama bir evliliğiniz var sanıyordum bay Black, kendisi kıskanmaz mı?” Sırıtışı hala yüzündeyken ağaçtan ağaca atlarken üzerine bulaşan birkaç yaprağı ve toz toprağı eliyle temizlemeye başladı.

Fëanor Black

  • Ziyaretçi
Ynt: Sayfalar dolusu yalan!
« Yanıtla #1 : 04 Ağustos, 2022 22:23:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Etrafındaki yalnızlığın ortasına azad ettiği sözlerin tekrar kendine dönmesiyle, oradan uzaklaşmayı düşünmüştü Fëanor, eski ve amaçsız bir ipucunun peşinde olduğunu düşünürek! Ancak, birkaç saniyelik sessizlikten sonra ilk anda nereden geldiğini anlayamadığı tiz bir sesin zihninde yankılandığını hissetti. Arkasını döndüğünde kendisine doğru gelen ve üzerinde son derece çekici kıyafetler bulunan güzel bir bayanın karşısında olduğunu gördü. "Hadi canım, gerçekten ilk vampir misin sen?" zihninde içselliğinde yankılanan kelimelerin akabininde kendisini çarçabuk toplarlayarak birkaç adım attı ve adının İscariot olduğunu sandığını bayanın önünde hafifçe eğilerek selam verdi. "Hmm, sanırım ilişkim yıllar önce sonsuzluğa karıştı. Resmi olarak beni kıskanan biri olacağını sanmıyorum şu anda hanımefendi!" diyerek hafifçe tebessüm etti ve etrafını saran gelişigüzel oyulmuş kayalıkların yanına yaklaştı.

Sözler!.. ne sormalıydı, nasıl bir giriş yapmalıydı? Bilinmezlikler silsilesi içinde zihnindeki onlarca sorunun anahtar kelimelerini oluşturmaya çalışan Fëanor, karşısında kendisini süzmekte olan alımlı kadının yanına doğru farketmeden birkaç adım daha atmıştı. Diğerlerinden farklı olarak kendisinde olan zihin yeteneklerini hatırlayarak zihnini dışarıya tamamen kapamaya çalışmıştı Fëanor, aklındaki onlarca içsel konuşma metninin karşısındakine geçmesinden korkarak! "Özür dilerim, sanırım size kendimi tanıtmayalım ama siz zaten beni tanıyorsunuz? Acaba ben gerçekten aradığım kişi ile mi muhattap oluyorum?" acemi bir ergenin ilk randevusundaki saçmalıklar dizisini şu anda sergileyen Fëanor, uzun zamandır ilk kez sözsel zekasını sorgulamaya koyulmuştu. Etrafında esen hafif meltemin ağaçların yapraklarını sallamasıyla ortya çıkan melodisi eşliğinde cebindeki asasını yavaşça çıkararak önüne koydu ve omzularını dikleştirerek kendinden emin tavrını takındı.

"Zamanınızı çok almak istemiyorum, zira benim sizin kadar zamanım yok! Çağrıma cevap verdiğiniz için teşekkür ederim. Babamın güncesinden yola çıkarak size geldim. Tamamen savunmasız olarak ve barış içinde! Sizinle dürüst, güvenli ve samimi konuşma fırsatı bulabilecek miyim acaba?"

Adamın kendisini gördüğünde yüzüne yerleşen şaşkınlığa karşı kıkırdamamak için kendisini zor tuttu. Ah evet, bazı insanlar üzerinde kesinlikle böyle bir etkisi vardı. Hatta her nedense, ilk vampir denince akla gelen şey Dracula misali bir mit olduğundan olsa gerek, ya yaşlı, ya sevimsiz ya da yüzü mermer kadar beyaz bir yaratıktı. Tabii bu şekilde düşününce, büyücüleri bilmeyen muggle halkı için de büyücüler sivilceli ve uzun burunlara sahip mahlûkatlardı. Ama en azından süpürge ile uçma kısmını doğru tutturmuşlardı onlar adına. Kendisine eğilerek verilen selama karşılık kadın da hafifçe dizlerini kırarak tam bir leydi edasıyla başı kısmen önde bir selamla karşılık verdi. Adamın ilk sözlerine karşılık bu sefer kendisini tutamadan hafifçe kıkırdamıştı. Ah! İçten gülmeyeli ne kadar oluyordu acaba? Özellikle son cadı avcılarının saldırılarının getirdiği ciddiyet yüküyle boğulan kadının başı vampir klanlarını kontrol etmekten dolayı kâğıt başından zor kalkar hale gelmişti son birkaç yılda. Özgürce ormanlarda koştuğu, hızını zorladığı, hatta… Hatta Samkiel ile birbirlerine sataştıkları ve sanki sonu gelecekmişçesine savaştıkları günleri özlediğini daha bir anlamıştı bu kıkırtıyla. Derin bir iç çekti ölümsüzlüğünden zaman zaman bıkan kızıl.

Adamın konuşmakta zorlandığı belli oluyordu. Sözler arası boşluk arttıkça, kadının merakı da azami seviyelere doğru yaklaşmaktaydı. Milyarlarca yıldır yaptığı gibi, bu yüzyılda da insanlığı, özellikle de büyü âlemini yakından takip eden ölümsüz ruh, pek tabii yeni büyüceşura üyesini de incelemiş, araştırmıştı. Adam hakkında, adamın bildiğinden daha fazla şey biliyor olması bile pekâlâ mümkün olan kadının en iyi bildiği şey ise; adamın kendisine olan güveniydi. Konuşmalarda, topluluk kontrolünde olan başarısına dair çok laf işitmişti. Boş yere olaylar sonrası büyüceşura üyesi olarak onu seçmemişlerdi tabii ki. Bu durumda adamın çekincesi, hatta görevlerini bırakarak buralara gelmesi merak uyandırıcıydı. Nedense, büyük bir sorun olduğuna dair izlenim oluşturmuştu kadında. Sessiz geçen saniyeleri sonlandıran cümleler karşısında dudaklarında belirgin bir tebessüm ile kafasını öne eğerek onayladı. Sırıtışı yerini samimi ama bir o kadar da ciddi bir tebessüme bırakmıştı. Buraya sohbete gelmiş olmasına imkân yoktu, iş konuşacaklardı.

Büyücünün asasını yere bırakışını tek kaşı havada izledi. İçindeki ego sahibi parçası yüksek sesle bir kahkaha atmıştı zihninde. İnsanların, kendisine zarar verebileceğini düşünmesi gerçekten komikti. "Ah, hayır çocuğum. Benim de lanetim bu, ölemem." Tanrılar şahitti ki denemişti. Vücut uzuvlarını kesmiş, suda günlerce kalmış, yüksekten yere çakılmış, hatta kurt adamın zehirli dişlerine maruz kalmıştı. Ama hayır! Hiçbir güç onu bu dünyadan, hayattan koparamazdı. O ilkti, Tanrı’nın en sevdiği, biriciği. Dünyadaki gözü, sağ kolu. Çoğu zaman bundan memnun olan yaratığın, bundan vazgeçmek gibi bir ihtimali bile söz konusu değildi. Nezaketen adamın sözlerini bitirmesini bekledi sessizce. En nihayetinde sözcükler sonuna geldiğinde elinde adamın asasına doğru umursamazca bir hareket yaptı. “Onu alabilirsin. Düşmanca gelsen bile o tahtanın sana bir yararı olmazdı.” Kaba mı konuştum? “Kaba olduysam özür dilerim, realistik olmaya çalışıyordum.” Acı dolu bir ifade ile gülümsedi adamın gözlerine bakarak. “Her neyse, evet. Buraya gelmek için fazlasıyla çaba sarf ettiğine göre eli boş gönderecek değilim. Otur, istediğini sorabilirsin.” Adamın biraz arkasındaki taşları eliyle işaret etti. “Ama tüm sorularına cevap vereceğime söz veremem.”

Fëanor Black

  • Ziyaretçi
Ynt: Sayfalar dolusu yalan!
« Yanıtla #2 : 05 Ağustos, 2022 13:05:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ölümsüzlük!... yaşayan ve sonunun olacağını bilen bedenlere naziklik ile vurdumduymazlık arasındaki olağanüstü ayrıcalıklara sahip olmak mıdır? Yoksa ölümlülüğü özlemek midir? Fëanor bulunduğu anın şaşkınlığında henüz otokontorlünü ele geçirmişken, daha geçen hafta yaptığı araştırmaların kendisini buraya sürükleyeceğini tahmin bile edemezdi. Sorular silsilesinin kendini bildiğinden beri peşini bırakmayan bir uzvu gibi olduğuna alıştığından beri farklı maceralar ve cevaplar arayışında kendisini bulması artık ona yabancı ve ilginç gelmiyordu. Tüm olağanüstü sıradan yaşamların içinde büyücü olmanın ayrıcalıklarının tadına sorumsuzca tatma arzusunda olmanın hayali arada bir onu cezbetsede üzerine yüklediği sorumluluklar onu farklı bir zaman çizgisinde yürümeye zorluyordu. Her geçen gün o çizginin dışına çıkmak için yollarının yok olduğunun bilincinde!..

"Sizde haklısınız, bir odun parçası sizi yok edemez! Neyse karşımda böyle bir güzellik olacağını tahmin edememiştim, kabalığımı ruhumdaki şaşkınlığa verin lütfen!" sözlerin büyüsünde tüm nazikliğini takınan Fëanor, karşısında sert mizaçlı ve nemrut birini beklerken son derece alımlı ve genç görünümlü bir vampirin olması onun tüm hücrelerinin anlık şaşkınlığa uğramasına neden olmuştu. İlk vampirin nazikçe eliyle işaret ettiği kaya parçasında bedenini bıraktığında ellerini önünde birleştirdi ve gözlerini Iscariot'a dikerek konuşmasına devam etmeye karar verdi. "Ailemin başından geçenlere sizde şahit olsunuz. Benim sizden öğrenmek istediğim asıl soru şu; Ailem içinde ki bu iki taraf neden var oldu? İkiside temelde güç arzusunda iken diğerinin çoğunluğa eşitlik vaat etmesi dengeleri değiştirdi! İkiside temelde güçü ele geçirmek arzunda olabilir mi?" Fëanor sözleri birbirini ardına kendinden emin bir tonda sıraladığında karşısından gelecek cevapları merak ediyordu. Hala ismini anlamlandıramadığı yerde ilk vampirin tarihselliğine şahit olurken sorduğu sorular belkide kendi güçsüzlüğünün en önemli kanıtını teşkil ediyordu. Kısa bir sessizliğin ardından, Fëanor oturduğu yerden ayağa kalktı ve cebinden yıpranmış bir parşömen kağıdı çıkardı. Iscariot'un dikkati bu parşömene kaymışken, Fëanor sorusuna cevap beklemeden heyecanlı bir öğrenci edasıyla tekrar söze atıldı.

"Belkide cevabı zor sorular bunlar! Keşke büyücedünya da sizin güzelliğiniz kadar kusursuz olsaydı. Sizinle görüşmemde en büyük kılavuzum babamın güncesi oldu. Kendisi ailenin ikiye ayrılmasına dikkat çekmiş! İkiside büyünün doğasındaki temel dengelerde bir şeyler istiyorlarmış. Aslında benimde kafamı kurcalayan soru şu; Blacklerin karanlık diye bildiğimiz tarafı aileyi kurtardı ve birleştirdi sonra kayıplara karıştı. Aynı şekilde diğer tarafta! Ailenin aydınlığı isteyen kesmi ise bunun için savaştı. Ancak babam ve ailemin çoğu üyesinin katledilmesi bir tesadüf mü? Sorular, sorular ve sorular sizi yorduysam özür dilerim!"

Adamın nazik iltifatına tebessümle karşılık veren kadın, birkaç adım atarak taşa yerleşmiş adama yaklaştı. Ellerini önüne yerleştirdiğinde bir an için masum küçük bir çocuğu andırmıştı kadında. Bir büyüğü tarafından sorgulanacakmış gibi bekleyen masum bir küçüğü, daha da spesifik olmak gerekirse. Tabii, kadın öyle bir noktaya gelmişti ki zaman zaman tüm insanlar ona küçük çocuklar gibi geliyordu. Fani dertleri olan, bir sevgili meselesiyle can almaktan bile çekinmeyecek kadar çocuksu fani bedenler. Karşısındaki adam bir istisna sayılabilirdi belki de. Birçoğunun aksine dertleri bireysel değildi. En azından kadın öyle umuyordu, aksi takdirde saçma bir sebeple buralara kadar gelmesi azıcık sinirlenmesine yol açabilirdi. Ama hayır, bu adam ailesini kendisinden daha çok önemseyen biriydi belki de. Gözlerinden okuyabiliyordu bunu. Kaldı ki, tüm bu aile sorunlarının silsilesinden sonra buralara kadar gelmesi de tesadüf olamazdı en nihayetinde. Tehlikeli olabilecek bir araştırma yapmak ise, bir kadınla görüşmek uğruna, az bir şey değildi. Nereden bu günceyi öğrendiğine dair bir fikri olmayan kadın, güncenin kimisi için tehlikeli olduğunun bilincindeydi. Zevk için, merak için kullanıldığında kullanan kişiyi buraya atmaz, yanlış araştırmalara yönlendirirdi. Ama işte, karşısında duran adam tamamıyla sağlıklı ve yanındaydı.

Gelen sorular ilgi çekiciydi. Birçok gözü kapalı fanatik ve holiganın yerine, birilerinin temelleri sorgulaması göz yaşartıcıydı hakikaten. Sessizce soruları dinleyen kadın düşündü. Savaşta yer almıştı. Fiziksel değil belki de, ama savaşta bulunan her bir vampiri ve kurtadamı, o ve ilk kurt yönetmişlerdi. Kumandan. Yüzlerce yıldır duymadığı sıfatını geri almıştı üstüne. Başarılı da bir iş çıkartmıştı doğrusu. Bir satranç oynarcasına mükemmel şekilde hareket ettirmişti askerlerini. Her savaş gibi kayıpları olmuştu, sözünü dinlemeyen de, karşı tarafta savaşan da. Ama kimseyi zorlamamıştı zaten. Zorlayabilir miydi? Evet. Tüm vampirleri kontrol gücünü barındırsa da özgür iradenin önüne geçmek yapacağı son şeylerden biriydi. Savaşları izlerken içinde oluşan yoğun savaşma duygusunu ve kan arzusunu bu büyük savaşla doyurmuştu. Tarafını doğru seçtiğine dair şüphesinin olmaması ise içini en rahat eden şeylerdendi. Ama hiç spesifik olarak kelimelere dökmeyi düşünmemişti, tarafların köklerinin nerelere uzandığını. Bu bir ilkti işte.

Ayağa kalkan adamın çıkarttığı parşömene kaydı gözleri. Eski bir şeye benziyordu. Biraz topraklanmış, yıpranmış gibi bir hali vardı. Sararmış bile olabilirdi. Karşısında duran büyücünün kendisinden bile yaşlı olabilir miydi acaba? Ah, tahminler… Sormasına fırsat kalmadan, karşısındaki büyücü çocuksu bir telaş ve heyecanla cümleleri ardı ardına sıralamıştı. Konuşmanın ortasına doğru anca kırmızı gözlerini adamın gözlerine dikebilen kadın kafasından parşömeni uzaklaştırdı. Finwe Black… Yaşlı bunağın böyle bir iletişim cihazını bu kadar kolay ulaşılabilecek bir yere bırakması kadını rahatsız etti. Öyle ki, kırmızı gözleri bir an için daha parlak bir hal almıştı, lakin çok sürmedi. Kısa bir öksürükle boğazını temizleyerek dikkatini Finwe'den uzaklaştırdı. Can sıkkınlığını sonraya saklayabilirdi. “Ah, çok fazla soru!” Dudakları narin bir kıvrımla tebessümünü ortaya çıkarırken ufak gamzeleri de gözükmüştü. “İlkinden başlayalım o halde; güç… Bildiğin üzere, ailenizin karanlık tarafı Alman Fingolfin tarafından kuruldu, Fingolfin Black. Tanırım, gerçekten iyi bir adamdır. Seni temin edebilirim ki, tüm amacı her iki dünyanın başındaki diktatörden kurtulması ve en sonunda kendi ailesinin de özgürlüğüne kavuşmasıydı.” Adımlarını adama doğru ilerletti. Adamın birkaç santim önünde iki saniye duraksadıktan sonra yanından devam edip, az önce büyücünün oturduğu taşın hemen yanına oturdu. Ellerini belinin iki yanına, taşın üzerine yerleştirdi ve hafifçe gerindi vücudunu açarcasına. “Ama topluluk birey değildir. Fingolfin'e çok fazla kişi katıldı. Elbet aralarında Fingolfinin kazanacağına inandığı için, yeni düzende güç elde etme amacıyla katılanlar da oldu.” Tekrar dikleşti ve sol bacağını sağ bacağının üstüne atıp, ellerini dizinde birleştirdi. “Ama Fingolfin zeki biri. Bunun olacağını tahmin etmişti ki, içinde yer alıp, önemli sırları bilen ve topluluğun önemli görevlerinde bulunan kimselerin, bu boşalan pozisyonlara gelmesini kesinkes yasakladı. Aksi takdirde amaçları ailesince yanlış anlaşılabilir, haksız konuma düşebilirlerdi.” Birkaç saniye sessizlik ile dediklerinin iyice yerleşmesini bekledi. “Benzeri Maedhros için de geçerli. Ah Maedhros! Hayatımda tanıdığım en güç manyağı insanlardan biri, inan bana. Yüzlerce insanı kullandığı, binlercesinin ise ayağını kaydırdı, kendi yararı için. Maedhros grubunun birçoğu bundan faydalanan ve bunun farkında olan kişilerle kurulu. Ama arada saf, gerçekleri göremeyen, dikkatini sadece Maedhros'un yaptığı birkaç iyiliğe diken insan da bulunuyor. İnsanların koyun dediği kesim belki de. Ama neticede kendi görüşleri. Yani güç peşinde olmayıp inançları doğrultusunda hareket eden kişiler de mevcut.”

Derin bir nefes alıp soluklandı. Hikaye fazla uzundu ve bu sadece kısaltılmış haliydi. “Diğer kısma gelelim. İki tarafın da ortalıktan yok olması garipsenecek bir şey değil. Zira Maedhros güç kaybetti, ayrıca ortalıkta kelle avı var. Kendilerini bu güçsüzlükle göstermeleri intihar olurdu. İnandıkları, peşinden gittikleri liderlerinin akıl sağlığını kaybettiğini bahsetmiyorum bile.” Ama kesinlikle varlıklarını sürdürüyorlardı. İnlerinin yerini bile bilen kadın bu konudaki sessizliğini sürdürdü. “Fingolfin ise işini layıkıyla yerine getirdi. Ailesini virüsten arındırıp gücü bıraktı. Bunu yaparken tedbirleri almayı unutmadı. Bundan fazla karışmaları, tüm bu savaşın aslında mevkii ele geçirmek üzerine olması demek olurdu. Ayrıca aileye gerçekleri gösterdiler. Ailenin bir şeyler başarabileceğini de kanıtladılar. Ah siz insanlar! Daha ne yapmalarını bekliyorsunuz? Her saniye sizi yönetmelerini mi?” Yaşlı bir teyze gibi cık cıklamanın ardından sırıttı. “Ailenin birçoğu zaten savaşta yer aldılar, inanın bana biliyorum. Geri kalan kısmının katlini de siz çözebilirsiniz. Fëanor, zekisin!” Adama ilk defa ismiyle hitap etmişti görüştüklerinden beri. “Bu zekanı kullan. Yenilen bir taraf. Büyük bir savaş. Tahmin edersin ki tüm aile orada savaşmadı. Sence, bazıları özel bir şekilde görevlendirilmiş olamaz mı? Maedhros aptal değildi. Başına geleceklerinin bilincindeydi, en nihayetinde. Sence de böyle bir kayıp durumunda bir B planı olmaz mıydı?” Yine dediklerinin yerleşmesi için birkaç saniye suskun kaldı. “Maedhros düştükten sonra, güçlenmeleri için vakitleri olacaktı. Öyle de oldu. Ailenin toplanmasının zaman alması kimin yararına olurdu sence? Veya şöyle diyelim. Böyle bir durumda, onca kaybın suçlusu kim olurdu? Aile üyelerinin bir çoğunun birden yok olması, hazinelerinin talan edilmesi? Aile mirasına zarar gelmesin denmesine rağmen birçok bölümün çöktüğünü biliyorsun. Parçaları birleştir. Bu kimi kötü gösteriyor? Saldırıya geçen Fingolfin mi, yoksa savunmada bulunan Maedhros'u mu?” Çok düşünmüştü tüm bu konular üzerine. Dünyada var olmuş, olacak her stratejiyi tahmin edebilen ebedi varlığın bu tahmininin de kesinkes doğru çıkacağına hiç şüphe yoktu. Önemli olan, insanların bunu kendi başına çözmesiydi. Sohbet ettiği genç büyücü gidip bunu insanlara anlatmaya kalksa bile kimse inanmayacaktı, kendileri bulmaları gerekiyordu.

Fëanor Black

  • Ziyaretçi
Ynt: Sayfalar dolusu yalan!
« Yanıtla #3 : 05 Ağustos, 2022 17:06:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Henüz bilmediği bir konumda, etrafında esen rüzgarın etkisiyle savrulan yaprakların altında Fëanor kendisine doğru bir mermi gibi saplanan sözler karşısında zihinsel kontrolünü yitirmek üzereydi. İlk vampir olduğunun şaşkınlığını henüz üzerinden tam atamadan birden yıllanmış bir bürokrat gibi sözleri birbiri ardına sıralayan kırmızı gözlerin karşısında, anlamdırma yeteneğini kullanmakta zorlanıyordu. "Dur lütfen, bana birkaç dakika izin ver! Kendimi toparlamam gerekli." zihninde dönen  sözsel kaosun içinde tek başına kalmış bir savaşçı edasıyla asasını rastgele savuruyordu Fëanor, içsel sonsuzluğunun diyalarında...

Zihninde yankılanan her sözü tekrar tekrar düşündükten sonra ağzından birkaç sözcük dökülüvermişti. "Peki ya Fingolfin'in yanında Maedhros'un felsefesini savunan bir güruh varsa? Hem Fingolfin neden aile yadigarlarını yok etmek istesin ki? Hiç olmazsa ben olsam babamı tüm büyücedünyanın gözü önünde cezalandırıldım. Sonuçta o anı gören çok az kişi var ve herkesin gördüğü sadece cansız bir beden oldu!" Sözsel kaosun içinde dudaklarından azad ettiği sözler ile ortamı dahada bir labirente dönüştürmüştü Fëanor, karşısındaki kızıl saçların ardındaki gerçekliği görememesinin soru işaretleriyle!..

Sözler söyledikten sonra ortamda birkaç dakika derin bir sessizlik oldu. Sadece gözler birbirleri içindeki senaryoları izlemeye koyulmuştu. Fëanor o an bulunduğu durumun metinlerinden uzaklaşarak anlık farklı şeyler düşünmeye başladı. İlk olanın ölümsüzlüğünün karşısında ne kadar şansı olabilirdi ki? Zihninde yankılanan garip soru ortamın ruhunu uymasada genç buyuceşura üyesi olasılıkları hesaplamaktan kendini alamıyordu ve söze istemdışı bir noktadan tekrar girdi. "Peki siz, siz neden tüm yönetimi ele geçirmediniz? Gücünüz mü yok diye aptal bir soru olmak sadece sizi ve güzelliğinizi inkar etmek olurdu. Siz neden üçüncü bir taraf olmayı seçmediniz? Ya da hiç karışmamayı?" Fëanor oturduğu yerden ayağa kalktı ve az önce cebinden çıkardığı eski yıpranmış parşömeni nazikçe Iscariot'un önüne koydu ve tekrar yerine oturdu. "Lütfen ayrıldığımız zaman parşömen parçasında yazanı okuyun, zaten ben burdan gitmeden yazılar size gözükmeyecektir!" diyerek hafifçe yutkundu Fëanor! Devam etmek ve etmemek arasında kalmışken ellerini tekrar önünde birleştirdi ve gözlerini yere doğru odakladı. Garip bir hisle geldiği bu yerde kendini korumak için birçok savunma büyüsünü zihninden tekrarladığını hatırladı ve yüzünde istemsiz bir gülümseme oluştu. Ne beklerken ne olduğu karşısında! Belki de karşısındaki kızıllığın etrafına saçtığı nezaket ayrı bir büyünün iziydi! "Ailemi korumak için her şeyi yapacağımı bilmelisin İscariot, ben her şeyin daha yeni başladığını hissettiğim için seni görmek istedim. Sözlerinin tamamına güvenmek isterdim ama tarihsel bir zotlık taşıyoruz ikimizde. Keşke farklılarımıza zor zamanlarda saygı duymasaydık!"

Adamın isteği üzerine tüm sessizliğini korudu. Ölümlülerle konuşurken bazen kendisini karşısındakilerinin yerine koyamayabiliyordu. Zekâsı en yüksek olan insanın bile kapasitesi bir noktayla sınırlıydı. Neticede beyinleri belli bir sınır dâhilinde yaratılmıştı. Kendisi ise bambaşka dünyaydı. Evrenin varoluşundan sonuna kadar varlığını sürdürmek üzere yaratılan ruhuna verilen kapasitesi insanoğlunun düşünebileceğinin ötesindeydi. Zamanın başından beri her anı hatırlayabildiği gibi, her ismi de aklında tutabiliyor, aynı anda onlarca şey düşünebiliyordu. Kulağa geldiği kadar hoş olmayan bu kutsama, aynı zamanda bir lanet sayılabilirdi belki de. Sonsuza kadar her an düşünmenin laneti. Kendi lanetinin derinliklerine dalan kadın adamın sözleriyle bakışlarını kaldırdı. Söylenen sözlere karşı sessizliğini korudu kızıl ölümsüz. Söylenebilecek çok sözü vardı. Saatlerce cevap verebilirdi bunlara. Ama yine ağır geleceği düşüncesiyle susmayı seçti. Kaldı ki, bu sorulara cevap vermesi gereken kendisi değildi. Kazanan tarafın lideri yeterince açıklama yapmıştı zamanında, muhtemelen. Kafada kalan sorular varsa bile konuşulması gereken muhtemelen oydu. Ama bunu söylemenin kabaca olacağına karar veren kadın bu düşüncesini de yutmayı tercih etti.

Suskunluk ve sessizlik dakikalara yayıldı, ormanın havasına uyum sağlayarak. Bu sırada adamı baştan aşağı inceleme fırsatı buldu kadın. Hoş ve klasik bir giyimi vardı. Görevinin verdiği ciddiyeti yansıtmakla beraber kesinlikle kasıntı bir görünüm oluşturmuyordu. Önceki büyüceşura üyelerine nazaran genç olduğu su götürmez bir gerçekti. Daha saçlarına ak düşmemiş adam, bir seherbaz olarak başarılı olsa dahi yönetim konusunda ilginç bir seçimdi. Ama hakkında duyduklarına göre görevini layıkıyla yerine getirebilecek bir büyücüydü. Meraklıydı, orası kesin. Cesurdu da. Fiziksel olarak aşırı güçlü gözükmüyor olsa dahi, büyü yeteneği konusunda başarılı olduğuna dair bir aura sezinlemişti kadın. Mantıklı birisiydi de pekâlâ. Tüm düşüncelerini toparlayıp bir kutuda birleştirdiğinde, kadın tüm parasını adamın ileride büyük bir büyücü olacağı yönünde iddiaya yatırabilirdi. Görülmüş en büyük büyücü olamazdı belki, ama döneminin önde gidenlerinden olacaktı.

Sessizliği bozan kelimeler bir tren gibi çarptı kadına. Çok duyduğu, hatta evlatları tarafından binlerce kez teklif edildiği bu düşüncenin karşısındaki adamdan gelmesini beklemiyordu o an için. Konunun gidişatına pek tersti ayrıca. Kadın şaşkınlığından kurtulmaya vakit bulamadan, eline parşömen iliştirilmişti. Açmak üzere olduğu parşömeni, gelen uyarı üzerine cebine soktu. Her büyü ve tılsımı kırmanın yolunun mevcut olduğu bu dünyada, bu tılsımı kırmanın da yolu kesinlikle varolsa da kadın adamın tercihine saygı duymuş ve inadını arkaplana atmayı tercih etmişti. Barışçıl bir konuşmada şov yapmak ve saygısızlık önde gelen davranışlar sayılmazdı. Durup dururken gülümseyen adama tek kaşını kaldırarak baktı. Aklından neler geçiyordu acaba? Söylenen sözler gülümseyişe zıt gelmişti kadının kulağına. Omuz silkti umursamazca. Büyücünün büyüyeceğini düşünüyor olsa da, güveni kendisi için pek bir şey ifade etmiyordu. Bir ölümlünün sözleri ve hisleri… Kadın, adamın yaşının yüzlerce katı nesle şahit olmuştu varlığı süresince. Bir noktadan sonra ölümlülerin kendisi ile alakalı düşünceleri, hisleri fazlasıyla önemsiz kalmıştı haliyle. Bu adam da, belli bir noktada varlığını sonlandıracak ve toprak ile bir olup ruhunun yeni diyarına göç edecekti. Belki orada tekrar karşılaşabilirdi vampir bu adamla, yüzbinlerce yıl sonra.

Oturduğu yerden kalktı ve kollarını havada birleştirerek hafifçe gerindi kadın. Tekrar omuz silkti. “Buraya gelen sensin. Güvenmek veyahut güvenmemek kendi kararın. Lakin güvenmeyeceğin birisi için buralara kadar yol tepip ölümcül bir araştırmayı yapacak kadar  garip biri olmalısın.” Etrafına bakındı bir tur dönerek. Orman onun evi gibiydi. Her bir santimini bilir, yaklaşan herkesi ve her şeyi hissedebilirdi. Birisi nefes alsa duyabilirdi hatta bu orman sınırlarında. Kendisini rahat hissediyordu buradayken. Bu sebeple burayı seçmişti. Araştırmanın önündeki adamı buraya yönlendirme sebebi de tam olarak buydu haliyle. “Önceki soruna değinmek istiyorum, güvenmiyor olsan dahi.” Sırıttı göze hoş gelen bir şekilde. “Senin aile yönetimini ele geçirmemin bana ne faydası olacaktı? Buraya kadar geldiğine göre beni biliyorsun, haliyle ölümsüz olduğumu da. Büyücü topluluğu yıkıldığında, ben yıkıntılar üzerinde gezmeye devam ediyor olacağım. Tüm bu kurulan devletler, organizasyonlar, yönetimler benim için çocuk oyuncağından başka bir şey değil. Ah… Roma imparatorluğunun çöküşüne bile şahit oldum. Augustus sevimli bir adamdı.” Kıkırdadı eskilerin anısıyla. “Ne büyük imparatorluklar bile yok olmuşken, çöküşü garanti bir aile neden umrumda olsun? Ayrıca çok fazla siyaset, çok fazla komplo. Gereksiz çatışmalardan başka bir şey değiller.” Kadının yüzünden hoşnutsuzluğu belli oluyordu. İnsanların devlet kurmasını bile başta anlayamamıştı. Kendilerini inatla kuzu haline getirip kendilerini yönetecek birilerini başa getirmek istiyorlardı. Kendi kendilerine varolamayan bir ırk… Ah ne acınası! “Karışmak birincil tercihim değildi. Öyle olsa zaten savaşta bizzat bulunurdum, tahmin edebileceğin gibi. Ama yardım istendi. Ben anne sayılırım. Tüm vampirler çocuklarım. Fingolfin tarafından yardım isteyenleri haklı buldum ve yardım isteklerini kabul ettim. Tabii bu esnada diğer çocuklarımı da elimden geldiğince koruduğumu kendileri de biliyorlar. Neyse. Basit bir yardımdı sadece.” Hüzünle aşağı kıvrılan dudakları sözlerine devam etti. “Ayrıca, hiçbir şeye karışmadan kenarda oturmak bazen sıkıcı olabiliyor. Özgürlüğü önemseyen birisiyim. Bunu önemseyen bir tarafa destek olmanın bir zararı olmayacağını düşündüm.” Her ne kadar yine bir noktada koyunlara dönecek olsalar da…

Fëanor Black

  • Ziyaretçi
Ynt: Sayfalar dolusu yalan!
« Yanıtla #4 : 11 Ağustos, 2022 12:33:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Teninde hissettiği meltemin garip rahatsızlığı eşliğinde sözlerinden dökülen her soru zerresinin karşısındaki ölümsüzlükten nezaket ve hafif alaycı tonla gelmesini karşılıyordu bedeni Fëanor'un, zamanın akışında nerede olduğunu bilmediği ormanın kalbinde! Mimikler ve jestler!.. kısa süren eslerin ardından adımlarını hemen arkasında bıraktığı, doğanın ustalığında gelişigüzel oyulmuş kaya blokunun üzerine kendisini bıraktı. Gözleri ölümsüz olduğuna inanmakta zorlandığı kadının üzerinde dolanırken, zihnindeki sorular okyanusunda yağmurlar yağıyordu, her yağmur tanesinde cevaplanması gereken ayrı bir soru silsilesi beraberliğinde! "Tamam Fëanor, altıüstü birkaç yüz bin yıl yaşlı senden, bence gayet akranın gibi konuştun!" birkaç cümlenin zihninde garip bir senfosi olşturması ile yankılanmıştı ortamın garipliğindeki bu sözler genç buyuceşura üyesinin iç dünyasında... Yüzünde ki anlamsız gülümsemenin kahkahaya dönüşmesini önlemeyi başarmışsa da durumun garipliği yaşadığı onca tuhaf maceraya rağmen üzerinden hala atamamıştı!

Iscariot'un birbiri ardına sıraladığı sözlerin önsözünde genç adam, aslında büyük bir bilmece yattığını düşündü. Azıcık gerçeklik, bir ölçü kinaye, bir tutam ölümsüzlük ve son olarak da büyünün bilinmeyeninden gizli bir sos ile sözlerini harmanladığında ortaya farklı bir düşünce çıkmıştı. Fëanor uzun kemikli ellerini hafifçe saçlarının arasına götürdüğünde babasından anlamsız bir sözü hatırladı, hatırlamak istemediği yasak anılar bölümünde!.. "Babam haklı mı yani?" Halbuki kendi dünyasının sıradanlığında son bir yıldır ait olduğu yerde huzuru ne güzelde bulmuştu. Her şey monotonlaştığında kalbindeki kaybolan yapbozun son parçasını geçmişten gelen başka birinde bulmuşken! Sıradanlık ne uzak ne ulaşılmaz bir hedefti Fëanor için, özel olmayı dileyen yüzlercesinin cahilliğinde...

"Sanırım sözlerinin netliğini anlamak için henüz çok genç olabilirim ancak tamamını anlamak içinde zamanımın yeteceğini sanmıyorum saygıdeğer hanımefendi!" gençliğinin zirvesinde güzellikte ki kadının dudaklarından dökülen son sözler kendisine ulaştığında, zaman kaybetmeden sözlerini azad etmişi Fëanor, yüzüne anlamsız bir tebessüm daha yerleştirerek! "Sanırım başlangıç için almak istediğim bazı cevapları aldım. Ancak almak isteyeceğim onlarca cevap için gerekli zamanı umarım bir başka sefer bulabilirim. Tüm bunların ışığında şunu çıkarabilirim ki sanırım büyücedünya için çoğu bitmiş gibi görünen şey aslında henüz yeni başlıyor. Bir kitabın önsözünü okumadan ilk sayfanın giriş olduğunu sananlara üzülmem gerek sanırım! Ne olursa olsun gelecekte olacaklar için eğer bulunduğum yerde olursam ailemi olaylara karşı farklı konumlandıracağım!" oturduğu sert kayanın üzerinden bedenini yavaşça yerçekimin aksine doğru hakaret ettiren Fëanor, gerçekliğe giden yolda İscariot ile ilk perdesinin kapanmak üzere olduğunu düşündü ve düşüncelerindeki soruların son paragrafını sesli bir sesle dışarıya azad etti. "Umarım sizin beni, daha doğrusu geçmişi tanıdığınız kadar sizi tanıma fırsatı bulabilirim İscariot, belkide farklıkların ortak noktasına bugün başlamışımdır. İzninizle zamanınızda önemsiz bir bölümü bana ayırdığınız size teşekkür ederim. Umarım benliğinizi kıracak bir sözüm olmamıştır!" diyerek genç adam nazikçe İscariot'a selam verdi ve geldiğinde fark ettiği patika yolu takip etmeye başladı.


Adımlarını bulunduğu ortamdan uzaklaştırmak için kullandığında Fëanor cisimlenmeyi denedi ancak başarılı olamadı. Kısa bir an için kendi yeteneklerini sorgulasada ormanın gizeminden şüphelendi ve asasını sağ eline alarak ormanın kendisine gösterdiği patikadan yürümeye devam etti. Ormanın melteminin son basıncını da vücudunda hissettiğinde ormanın dışında kendisini buldu ve ay ışığının huzurunda gözlerini gökyüzüne mühürledi. "Sanırım son bir yere daha uğramam gerekecek, umarım şans benimle olur!" diye mırıldanarak bulunduğu yerden cisimlendi!..

Fëanor Black

  • Ziyaretçi
Ynt: Sayfalar dolusu yalan!
« Yanıtla #5 : 11 Ağustos, 2022 20:39:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Ruhunu çıkışı olmayan bir labirentin içine hapsedilmiş gibi hisseden genç adam, ellerini vücuduna dokunan havanın etkisiyle cebinin içine sokmuştu, sakin ve soluk bir silüetin izinde adımlarını nazikçe ilerleterek!.. Henüz alışamadığı ve bir misafir gibi hissettği ailesinin evinin en garip odalarından birinde araştırdığı güncenin vücudunu ele geçirip, bilmediği bir manzarada gözlerini açtığında şaşkınlığının bedenini sarstığını anlamıştı. Babasına ait olduğunu düşündüğü bir günlüğün yarım yamalak ipuçlarının eşliğinde yaratıcının ilk varlığı ile tanımıştı... Adımları birbirini takip ederken Britanya kıtasının sınırları içerisinde kendisini Londra'nın ara sokaklarındaki tenha bir barın önünde bulmuştu, içindeki gitme istediğini sorgulamayı bir kenara bırakarak.. Barın eskimiş küf kokan atmosferine girdiğinde uzun zamandır yapmadığı bir haberleşme yolunu kullanmayı tercih etmişti. "Bana lütfen bir kadeh kırmızı şarap verir misiniz?" nereden öğrendiğini hatırlamak istemediği bir kriptonun gölgesinde karşısında duran oldukça kilolu ve sol yanağında koca bir ben olan kadına doğru nazikçe sözlerini azad etmişti. "Baharatlı mı olsun baharatsız mı?" diye gelen cevabın karşılığında, Fëanor ellerini nazikçe cebinden çıkardı ve barın önündeki tabureye bedenini bırakarak kadının önüne doğru eğildi ve "Buranın baharatının çok kötü olduğunu duydum, sek olsun ve yanında da puro lütfen!" dedi. Gözlerindeki anlamsız bakışlarının farklı bir mesaj almasıyla kilolu kadın birkaç saniyeliğine bulunduğu yerden ayrıldı ve Fëanor'un istediği şarabın yanında eski bir parşömen kağıdı ve kalem getirdi. Aile kargaşasından önce Mısır'da bir doktrin üzerinde çalışırken oradaki bir barda tanıştığı garip bir adamın bilgeliğinin anektodları şimdi işine yaramıştı Fëanor'un ve önündeki parşömene gerekli şeyleri yazıp, bir rulo haline getirip boş şarap bardağının içine bırakarak barı terk etmek üzere oturduğu sandalyeden ayrılmıştı...



Iscariot'un görüşmesinden edindiği yeni cevap kırıntıları ve soru parçalarının eşliğinde yüzünü okşayan meltemin duygularıyla cisimlendiği garip ormanın sınırından sonra gerçek bir sorunun son cevabını almak üzere tehlikeli bir adım atmayı planmıştı Fëanor, merakının sonuçlarını düşünmemesine neden olarak!.. Londra'nın sokak hayvanlarının bile yaşamaktan çekindiği bir yerinde bulunan barın içerisinde dikkat çekmeden işlerini hallettiğinde buluşma yerine doğru adımlarını ilerletmişti. Soğuk ve karanlık kokan atmosferiyle ciğerlerini doldurduğunda ayakları altında yatan onlarca cansız tarihin yaşanmışlıklarını düşünmeye başlamıştı. Doğru mu yapıyordu? Zihninde yankılanan sorunun gün yüzüne çıkmasıyla adımlarının tedirginliği biraz daha artmıştı. Bilmiyordu, sadece Ailesinin bulunduğu yer büyücedünya içerisinde en korunaklı yer olmasını istiyordu. Elini istemsizce ceketinin iç çebindeki asasına uzattığında asasını sıkıca kavradı ve karanlığın hükümdarlığında beklemeye koyuldu...



"Demek o sendin ha, senin benimle ne işin olabilir?" birkaç metre uzaktan kulağına çarpan titreşimlerin zihninde anlam kazanmasıyla yönünü istemsiz bir refklesle sessin geldiği yöne çevirmişti beyaz tenli genç adam. Karşısında aile savaşından ustaca kaçmayı başaran ve arananlar listesindenden isminin bir sebeple hiç yazılmamasını sağlayan uzun boylu, esmer tenli bir adamın kendisine doğru geldiğini görmüştü. "Sadece birkaç soru, o kadar!" şaşkınlığın içinde ne yapacağını bilemeden dudaklarından dökülen sözlerin karşısında bakışlarını daha da keskinleştirmişdi. "Demek sadece birkaç soru ha, sana neden cevap verecek mişim peki? Bence sıcak koltuğundan buraya kadar boşuna gelmişsin bay Fëanor, sana söyleyecek hiçbir şeyim yok!" adamın sert sessinden dökülen her kelime genç buyuceşura üyesinin merakını daha artırsa da bu buluşmanın nereye varacağını tahmin edemiyordu. "Yine de ben soracağım. Maedhros'un ailemdem istediği neydi? Asıl soru aile evinden ne almak istedi de başaramadı?" Fëanor karşısındaki tavırın kibrine yakışır bir sertlik ve eminlikte sözlerini dışarıya doğru haykırdığında yönünü adamdan birkaç saniyeliğine ayırdı...

"Expulso" ne olduğunu anlayamadığı bir gücün vücuduna çarpmasıyla bulunduğu yerden birkaç metre uzağa fırlayan Fëanor, yere kapaklandığında bedeninde şiddetli bir ağrı hissetti ve zorlukla kendisini ayağa kaldırdı. "Demek cevap ha, sen o koltukda olduğun sürece biz almak istediğimizi alırız sen bunları çok kafana takma, belkide sensiz bu iş daha rahat olur!" Fëanor, buraya gelmenin saçmalığını anladığında işin çoktan rayından çıktığını anlamıştı. Dizinden yerçekimine doğru süzülen kanın dengesini sağlamasını zorlaştırmasıyla yanındaki mezar taşına tutundu ve "Expelliarmus" diye haykırdı kendisine doğru gelen ölümün en soğuk renginin karşısında!.. Asasından çıkan ışık hüzmesinin kendisine doğru gelen büyüyü etkisizleştirmesiyle dizlerinin üzerine düşmesi bir olmuştu. "Sevgili kuzenim Maedhros'un destekçisi olmakta arkadan vurmayı gerektirdi zaten değil mi?" diye sinirli bir sesle karşısındaki adama haykırdı ve dizlerinden süzülen kanın dengesini tamamen bozmasını izledi. Esmer adamın yüzündeki garip tebessümle asasını tekrar kendisine doğrultması bir olmuştu. Kendisine doğru gelen kaya kütlelerini gören Fëanor asasını iki eli kavradı ve ileriye doğru tutarak "Protego" diye mırıldandı. Asasından çıkan ince mavi ışık hüzmesinin kendisine kalkan oluşturmasıyla gelen bloklardan kurtulan Fëanor, aldığı ağır hasara daha fazla dayanamarak asasını elinden düşürdü ve gelmekte olan son kaya bloğunun kafasına çarpmasıyla olduğu yerde yüzüstü uzandı. Kendisini kaldıracak gücünün olmadığını fark eden Fëanor, ölümsüzlüğün büyüsü ile tanışmayı beklemeye koyuldu. "Sanırım zirvede bırakıyorsun Fëanor ha! Neyseki resmi bir cenaze törenin olacak. Avada...."

...

Gözlerini açtığında öldüğünü düşünen Fëanor, etrafındaki baktığında az önce bulunduğu yerde olduğunu gördü. Kendisini doğrultmaya çabalarken her yaptığı hareket kendisini daha da yerçekime doğru çekiyordu. Vücundaki ağır hasarın yanında hareket edemediğini görünce bulunduğu yerden etrafına bakmayı denedi ancak, kendisine karşı büyük bir zafer kazanan adamı göremedi. Neden? Zihninde yakınlanan ve her hücresine erişen sorunun ardından neden böyle bir fısrsatı kaçırdığını anlamayan Fëanor, birkaç metre önünde duran asasına doğru ellerini uzattı ancak uzanamadı. Daha sonra yerde bedenini sürükleyerek asasına ulaştı ve eve cisimlenebilecek kadar gücünün olduğunu hissederek bedenini bulunduğu yerden uzaklaştırdı...