Victoria uyandığında kendini normalin aksine dinç hissediyordu. Nasıl oluyordu da Çin’de uyandığında tüm kemikleri kırılmış, günlerdir tek bir yudum su içmemiş gibi hissederken Britanya’da yeniden doğmuş gibi hissedebiliyordu? O kadın mı ona yardım etmişti yoksa?
Bayılmadan önce onun bakışını görmüştü. Endişeli gözükmesine rağmen şaşkın değil gibiydi. Nedenini bilmese de aşırı merak ediyor da sayılmazdı. Zira daha önemli mevzular vardı. Şu anda nerede olduğu ve geleceğin ona neler getireceğini bilmek gibi.
Küçük kız yataktan kalkıp zemine güç bela değen ayaklarını sarkıttı. Etrafa göz gezdirdiğinde ilk dikkatini çeken, kapının karşısındaki devasa pencere olmuştu. Okyanusun büyüleyici maviliği gökyüzünün kırık beyaz rengi bulutlarına inanılmaz yakışıyordu. Kuşların seslerini duymasa da çok uzaklarda özgürce süzüldüklerini görmek mümkündü. Yine uzaklardaki gemiler manzarayı bozmak yerine canlandırıyor, tablo değil de gerçek olduğunu kanıtlıyordu.
Tavandaki heykelleri fark edene kadar epeyce bir zaman pencereden dışarıyı izledi. Heykelleri fark ettiğindeyse içi ürperdi. Gerçek gibi gözüken, her an onu izliyormuşçasına canlı gözleri tüylerini diken diken etmişti. Nerede olduğunu o zaman anladı. Boleyn şatosundaydı. Hem tutsak hem de koruma altında olduğu yerde; gözleri okyanus gibi mavi, bakışları heykeller gibi rahatsız edici olan kadının evindeydi. Adını bile hatırlamadığı ancak rütbesini asla unutmayacağı Yüce Boleyn’in evinde.
Victoria bunu fark edince yataktan aşağıya atlayıp odayı incelemeye başladı. Ona bir şey yapacaklarından kuşkuluydu ancak tetikte olması ona zarar vermezdi. Her türlü gizli odayı, ona karşı kullanabilecek şeyi tespit ederken ne kadar aptalca davrandığını fark etmesi zaman aldı. Karşısındaki kadın bir insan ya da onların deyimiyle muggle değildi. Ona saldırmak istese kesici bir nesneye ihtiyacı yoktu. Tıpkı onun kendisini koruması için kesici bir aletin yeterli olmayacağı gibi. Tek bir söz küçük kızın işini bitirmeye yeterdi. Bunu fark edince pencerenin yanındaki, saraylara layık, odanın tamamı gibi altın motiflerle bezenmiş koltuğa zarifçe oturdu.
Artık ne olacağını düşünmeyi kesmeli ve önüne bakmalıydı. Burada kalacağı süre boyunca her adımına dikkat etmeli ancak aldığı her nefesi kontrol etmeye uğraşmamalıydı. Eğer kontrol edemeyeceği şeylerle uğraşmaya devam etse bile kendini yormaktan başka bir işe yaramayacaktı. İlk planına sadık kalmalıydı. Kendisi hakkında öğrenebildiği kadar şeyi öğrenmeli ve Hogwarts’a gitmeliydi. En azından ablası kendi konumunu güvene alıp kardeşini yanına alabileceği zamana kadar burada sakince yaşamalıydı. Ya da gücünü keşfedip ablasına yardıma koşmalıydı.
Bunları düşünürken bir şeyler hatırlar gibi oldu. Annesinin yüzünü, ablasının sıcaklığını… Bir anıydı bu ancak kalbini titremeye kafi gelmişti. Annesinin mırıldanışını anımsayınca birden kalbine bir ağrı girdi, başı çatlayacak gibi ağrımaya başladı. Küçük kız nefes nefese kalıp öne eğildi. Öksürmeye başladı, sonu gelmez öksürüklerinin arasında görüntüler gelmeye devam ediyordu. Yangının sıcaklığını teninde hissedince nefesi kesildi. Aniden ayağa kalkınca oturduğu koltuk geriye kaydı. Çıkan ses Victoria’nın zaten hassas olan kulaklarını tırmaladı.
“Uyku vaktin geldi.”
Bu cümleyi ne kadar çok duyduğunu düşündükçe kalbinin ağrısı şiddetleniyordu. Dizlerinin üstüne çöküp öksürmeye devam etti. Boğazı parçalanıyormuş gibi hissediyor, teri ve salyası her daim düzgün olan kıyafetlerini kirletiyordu. Ne zaman düştüğünü bilmediği saç tokasının tutmadığı saçlar yüzünü sarmış, onu boğmaya çalışıyor gibiydi. Victoria panik halinde bile tek bir şey düşünebiliyordu. Annesi ve ablasının ondan neleri sakladığını. Yalnızca büyücü olduklarını değil, çok daha fazlasını.
Sonunda öksürükleri kesilip kalbindeki ağrı dinmeye başlarken ne kadar süre bir hayali yaşadığını düşündü. Babasının ani gidişi, annesinin beklenmedik vefatı, amcalarının yoktan var olan evlilik teklifi, ablasının onu daha önce hiç duymadığı insanlarla olan arkadaşlığı… Daha bilmediği neler vardı, kim bilir? Bunları bulmak için gerekirse dağları aşmaya hazırdı, bir büyücüyle de baş edebilirdi. Edebilir miydi?
Henüz kendini toparlamamışken kapı birden açıldı. Victoria sertçe gelene baktı. Gelen kişinin şaşkınlığını görmemek için kör olmak gerekiyordu. Ancak Victoria kendi dilinde onu kovmak dışında bir şey yapmadı. Gelen kişi bir an anlamadıysa da Victoria’nın bakışlarını görünce aceleyle dışarı çıktı.
“Britanya’da adabı muaşeret kuralları bile yok mu?” diye söylendi yerden kalkarken.
Ayağa kalkıp yatağın karşısındaki makyaj masasına gidip kendisine baktı. Öfkeli gözleri ve sırılsıklam olmuş yüzü bir leydiye hiç yakışmıyordu. Oradaki malzemelerle kendini olabildiğince topladı. Çekmeceleri karıştırırken saç tokasını gördü. Hemen saçını toplasa da kendisi yapmaya alışık olmadığı için epeyce oyalandı. Uzun uğraşlar sonucunda yüzünü ve saçını düzeltmeyi başarmış olsa da kıyafetinin durumu vahimdi. Victoria iç çekip yatağına oturdu. Durum ne olursa olsun her daim kimliğine göre davranmak onun için nefes almak kadar doğaldı. Bunu fark ettiğinde neşeden yoksun bir şekilde güldü. Belki de Çin’den ayrıldıktan sonra güldüğü tek andı, en azından içinde duygu olan bir gülüştü.
Kapısı çalındığında kıyafetlerini olabildiğince düzeltip “Girebilirsin.” dedi.