Ürperir yanlar, titrer kalaslar
Yo Ho Hi Ho
İştahı kadar rüzgar dalgalar
Yo Ho Hi Ho
Ve bu korsanlar boğulur romunda
Söver diyabol bile habis der ona
Her bir tayfası kıymıştır dostuna
Bir torba sikke yahut üç kuruşa
Rivayet odur ki Kaptan Filinta’nın, aslen gavur bir Frenk olmasına rağmen, küçük yaşlarında Yusuf Reis’e esir düşüp hak dinine döndüğü, endamlı boyu, çakmaktaşı gibi ele avuca sığmaz fevriliği hasebiyle Filinta adını aldığı söylenegelir. Mahareti ve uyanıklığı sayesinde kendi gemisinin kaptanlığını bileğinin hakkıyla kazanmış ve korsanlıkta namı Fizan’ı bile aşmıştır. Nesli tükenmeye yüz tutmuş Mağrip’li korseyirlerin sonuncularından olan Filinta Reis’in Sultanın gözüne girip, Kaptan-ı Deryalığa yükselmekten gayrı bir maksadı olmadığını neredeyse tüm tayfa bilir, yeri geldikçe bu ihtirasın onları fena bir akıbete sürükleyeceği lakırdısını dillendirip dururlardı. Neticede bu sandık dolusu altını, musallat oldukları Espanol Hazine Filosunun şişman kalyonundan binbir katakulli ile aşırmalarının sebebi de buydu. Altınları ivedilikle Dersaadet’e götürmek ve bizzat Zat-ı Humayun Hazretlerine ziyadesiyle sunmak gerekirdi.
Amma velakin engin denizlerin hırçın dalgalarına bile güvenilir, şaşar beşere güvenilmezdi. Bunca altının kuruşu kuruşuna hümayunun eline sayılacağını öğrenen mürettebat arasında huzursuzluk baş göstermesi de haliyle çok uzun sürmemişti. Üstelik Sultanın kasasının tam takır olduğu söylentisi, hazineden kendilerine metelik koklatılmayacağına ilişkin endişelerini de bilhassa kuvvetlendirmekteydi.
Tayfanın yolculukta bir başkaldırıya niyetlenebileceğini düşünen Filinta Reis, bunun üzerine sandığı meftulüm adası olarak da bilinen bu izbe, uğursuz adaya gömmeye karar vermişti. Kaptanın kendilerinden definenin yerini sakınması ihtimaline karşın, tayfanın hakkını temsilen Marinel Başı İsmet’in de bu defin harekatına katılmasının sebebi buydu.
Filinta Reis’in nasıl açıkgöz, nasıl işgüzar bir kimse olduğunu iyi bellemiş olan Marinel Başı, içten içe bilirdi ki; altınları defin için tayin edilmiş bu bedbaht tayfanın gemiye diri diri dönmesi pek olası değildi. Yol boyunca kaptanın belindeki filintadan gözünü alamaması da muhtemelen bu sebeptendi.
Nihayet dağ yamaçlarının gölgelediği tenha bir geçitte, fırsattan istifade edip, en arkada sandığı taşımakla mesul İskorbüt ve Patiska’ya yanaştı.
“Reis gömünün icabına baktığımız gibi bizi mıhlayacak, benden söylemesi!”
“İskorbüt! Çakozladın mı şimdi dümeni ha, takoz dişli seni!” Sesinin gür çıkmasına mukayyet olamayan Patiska, belli ki en başından beri içinde bulundukları açmazın farkındaydı. Gel gör ki İskorbüt’ün iyimser tabiatı, en serinkanlı kimseyi bile zıvanadan çıkartacak cinstendi.
“Ağzınızdan yel alsın, o bizim müstakbel Kaptan-ı Deryamız. Kıyamaz bize!”
“Ulan derin kuruyup çatladı da, beynin de mi çatladı ahmak herif! Altını gömdükten sonra yerini ötmeyeceğimizi nereden bilsin!”
Bu iki kafadarın hemen her hadisede istisnasız cereyan eden, sonu gelmez atışmaları kaptanı şüphelendirmesin diye araya giriverdi Marinel Başı.
“Sizi bilmem, ben yatağanımı emanet aldım. Olur da o namluyu bizden birine doğrultursa, kaptanmış, reismiş, Mevla yarattı demem saplarım. Haberiniz ola!”
İskorbüt hayretle bakakalmıştı Marinel Başına. “Senin dilin ne söyler İsmet!? Kaptana kılıç mı çekeceksin!?”
“Zaruriyet doğarsa, tereddüt etmeden!”