Dünya Ülkeleri > Topiarii Sanctionem
Magna Purgatio: Karanlık Leke - Bölüm II
Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
İşlek ve at arabalarının demir çerçevelerinin taş yolunu bolca aşındırdığı ana caddenin sağlıklı bir bedendeki damarlar gibi yanlarına saçılan ara sokaklarından birinde bekliyordu Londra'nın usta sayılabilecek cepçileri arasında adı bilinen "Çınar Malcolm". Yenleri sırtı bolca aşınmış Mor renkli ceketinin kolları üzerinden yukarı doğru katlanmış kirli Beyaz gömleğiyle birlikte uzun boyu, sırım gibi kalın kaslı kolları ama bir o derecede bozuk bir duruşa sahip olmasına neden olan koca göbeğiyle normal insanların yanına eşlik etmekten çekindikleri bir başıboştu. Daha henüz yaktığı sarma sigarasından çektiği derin, duman dolu soluğunu dudaklarının arasından üfürmemişken kürkündeki çizgilerini çokça yakından tanıdığı; tuğla duvarlı evlerin arasında gerilmiş çamaşır iplerinin arasından takılmadan ustaca inen sarman bir kedinin kendine yaklaştığını görmüştü. Günün erken saatlerinde üzerinde taşıdığı neşesinin sesinden duyulduğu bir tonlamayla, "Ne dolanıyon kedi gibi Nicholas?" dedi bozuk diksiyonunun tüm avamlığını kullanarak Animagus arkadaşına. Pis bakışlarını adamın gözlerinden bir an için bile ayırmadan insan biçimine geri döndüğünde "Boş yapma Malcolm, ekmeğimizdeyiz..." deyip, metalden kordonu ağzından sarkan altın işlemeli cep saatini eline almıştı arkadaşı. Özellikle dirseklerinin yamalı olduğu ceketi ve aşınmış dizlerinin yer yaptığı kırışık kumaşlı pantolonuyla, kedi biçimindeyken taşıdığı tüylerinin çok daha kirli bir Kahverengi tonunu kuşanıyordu Animagus. Her zaman yan yana görünmeseler de, sıklıkla ortak hedeflerini sırayla soyan bu iki hırsız günün böylesi erken saatlerinde başladıkları işleriyle kahvaltılarını yapabilecekleri bir kazanca erişmeye çalışıyorlardı. Devletin kayıtlarına bulunmaktan kaçan ve yeri geldiğinde evlerin pencerelerine manzarası olan ağaçların dallarından yeniyetme hanımların yatak odalarını dikizlemek en sevdiği hobilerinden olan toplumun pislik yumaklarından "Hınzır Nicholas" gülüştüğü Malcolm'ın omzuna kolunu atarak tanıdıkları en yakın rehinciye doğru yol almaktaydılar. Günlerinin neşesi, zenginlerin ceplerinden şimdilik kopartabildikleri küçük hediyeleriyle birlikte iki kılıksız yoldaş biçiminde yürüyüşlerinin durmasına neden olan Alpharian'ı gördüklerinde daha ara sokaktan yeni çıkayazmışlardı.
---
"Senin gibi Melek yüzlü, jilet gibi yakışıklı bi delikanlıyı almayacaklar da kimi alacaklar Ryan abi!" diyerek Malcolm'ın şimdi konuşmaya başlasa en az 10 dakika dırdır edeceğini öngördüğü sözlerini kesen Nicholas. Alpharian'ın ısmarladığı sıcak çörekleri kahvaltı ettikleri masada duvara sırtını dayadığı yerinde geniş geniş gerinerek bacaklarını açıp yer tutmuş olan Malcolm'ın ters bakışlarının konuşmadan soğumadığını göstermesiyle birlikte sözlerini sürdürmesini bekledi Siyah giyimli olan. Çınar takma adlı adam düşüncelerini iletmeye devam etti:
"Bir haftaya yakın zamanda bir toplantı yapılacakmış diye duyduk ama çalışan sormaya başladılar mı bilmiyorum. Belki bugün haber verirler." diyerek. Bu sözlerin üstüne iki gündür tıraş olmadığı için az da olsa uzamaya başlayan sakallarının masaya dayadığı dirseğinden destek alarak yüzüne dayadığı eline batmasına aldırmadan çenesini sıvazlayan Alpharian, düşünceyle kıstığı gözlerini iki adamın gözlerinin üzerinden geçirdi bir süre.
"İyi bakalım, başvururuz biz de. Her zamanki gibi, bu konuşma yaşanmadı. Biliyorsunuz. Başkasından duyarsam bozuşuruz..." dedi masasındaki ikiliye ve "Haydi size afiyet olsun, harcayacak fazla zamanım yok gençler." diyerek masadan kalkmıştı katil. Arkasından yalnızca dolu ağızlardan gelen esenlik dileyici homurdanmalarla birlikte hızlı adımlarla hedefine doğru ilerlemeye başlamıştı bile. Kensington dolaylarında bulunan Paltrow Köşkü, Alpharian'ın sorguladığı yerdi; son yıllarda oldukça sevilen bir yöntem olan toplantı yeri kiralama işlerini sürdüren bir işletmeydi burası ve işinde iyi olmasıyla ünlenmişti. Parası yeten insanlar; temizliği ve Gümüş yemek takımlarının çalışması korkusu taşımadan, bir başkasının evinde toplantı ya da kutlamalarını yapabilecekleri evleri kiralayabiliyorlardı. Genelde kent dışından gelen toplulukların üyelerini düzenli ve daha az uğraştırıcı biçimde bir araya getirme yolu olarak kullanılan bu yöntem olmuştu. Topiarii Sanctionem adına giriştikleri bu gizli görevde Alpharian'ın üstüne büyük bir parça düşüyordu ve ilk adımı atmıştı bile.
Kenneth A. Miller:
Bakanlıktaki pencerelerden görünen gökyüzü açık bir mavi renkte ışıldıyor, güneş ışığı huzmeleri tanrısal güzellikte, lekesiz ve pürüzsüz, elle tutulabilirmiş gibi gerçek ama hiçbir dokunuşla kirletilmemesi gereken bir kutsiyete sahipmiş gibi saf ya da çok mutlu bir insanın rüyasından bir parçaymış gibi soyut süzülüyordu içeri. Hava tahminde çalışan Bakanlık büyücüleri iyi günlerinden birindeydi belli ki. Onlar iyi günlerinde olunca bir mutluluk histerisi herkese musallat olurdu. Sağda solda her zamankinden çok daha fazla gülen yüz görürdünüz. Kenneth da bu ender zamanlarda kendini bu histeriye kaptırmaktan hoşlanırdı. Ne de olsa mutluluk için yaratılan her fırsat değerlidir.
Fakat bugün bulutsuz gökyüzü, eşsiz ve Londra için alışılmadık olan bir güneş ve mutlu görünen insanlar bile Kenneth’ın ruhunu ele geçiren karamsarlığı, şüpheciliği dizginleyemiyordu. Tüm bunların bir biçimde sahte olduğu düşüncesi alttan alttan sürekli dürtüyordu. Bastırılamayan, dindirilemeyen, yönü değiştirilemeyen bir kaygı durumuydu bu. Çünkü yıllardır saflığına ve temizliğine körü körüne inandığı, uğruna hayatını adadığı Topiarii Sanctionem tam orta yerinden çatırdamıştı. Böylesine üst bir konuma yerleştirdiği örgütün ne sandığı kadar lekesiz ne de inandığı kadar güçlü olmadığını öğrenmişti. Doğa nüfuz ediyordu. Entropi engellenemiyordu. Belki de hiçbir şeye bağlanmamak, değişkenliği kabullenmeyi, ayak uydurmayı, hiçbir şey için kesinlik atfetmemeyi öğrenmek en doğrusuydu. Hava tahmin büyücüleri harika bir iş çıkarmışlardı işte, ama gerçek Londra’da ana caddeler bu saatte sis altındaydı ve güneşin tam nerede olduğunu anlamanın bile olanaksız olduğu kalın bulutlarla gökyüzü örtülmüştü. Ve Topiarii Sanctionem, o ışıl ışıl görünen kubbe aniden gölgelenmişti.
O gün odasına girdiğinde çantasını masanın üzerine atmış, koltuğuna kendini bırakıp dakikalarca hiçbir şey yapmadan, oturduğu yerden odanın tavanını izlemişti. Hayâl kırıklığı, korku, öfke, yılgınlık ve hınç. Birkaç gündür, Ray’dan o korkunç haberi aldığından beri içi bu duyguların gelgitinde çalkalanıp duruyordu. “Nasıl?” diye isyan ediyordu sürekli içinden bir ses. Böyle bir şey nasıl gerçek olabilirdi? Örgüt bunca zaman böyle bir şeyin gerçekleşmesine nasıl göz yummuş olabilirdi? Kaç kişi, kaç Lautus alçak bir herifin menfaatlerine hizmet edecek bir cinayeti Magna Purgatio’nun onurunu iliklerinde hissederek işlemişti? Kaç masum insan Tabulaelere düşmüş ve kaçı hiç hak etmedikleri hâlde Lautusların öfkeli gözlerinde ölümü görmüştü? Acaba Kenneth, Ray, Ryan ve Phali ahalisinden başkaları, içlerinden herhangi birisi bile bu alçak suça istemeden de olsa ortak olmuş muydu? Tabulaede hiç olmaması gereken bir isim sırf onursuz, şerefsiz bir adamın üç kuruşluk menfaati uğruna Kenneth, Ray ya da Ryan tarafından katledilmiş miydi? Bu soruların, en azından bu son sorunun cevabına ulaşmadan asla huzur bulamayacağını seziyordu Kenneth. Böylece içinde hınç yükseliyor, umutsuzluğunu ve yılgınlığını, daha da önemlisi korkusunu gölgeliyor ve onu harekete geçmeye sevk ediyordu.
Beton gibi durgun bir suratla günün geri kalanı boyunca Bakanlıkta oradan oraya gezinip durdu. Onu tanıyanlar Kenneth’a derdini soruyordu, ne de olsa karşılarındaki adam görmeye alışkın oldukları adam değildi. Kenneth hiçbirine tatmin edici, elle tutulur bir cevap vermedi ama birçok cevap aldı. İzleyen birkaç gün boyunca araştırmasını sürdürdü. Kılık değiştirip Knockturn Yolu’nda nahoş mekânlara girip çıktı ve tekinsiz adamlarla görüşmeler yaptı. Bakanlığın çeşitli arşiv odalarında saatler harcadı. Bu süreçte Bakanlıktaki kendi görevlerini de aksatmamaya çalıştı. Yine de önceden detaylı ve kabarık olan raporları kısa, öz ama yeterince tatmin ediciydi. Bir tek Edith onun ruh hâlini bir parça anlayabiliyordu belki ama o da hiçbir şey sormadı. Anlatabileceği bir şey olsa Kenneth’ın ona mutlaka anlatacağını biliyordu çünkü. Yine de destek oldu, varlığını hissettirdi ve uzun çalışmaları boyunca Kenneth’ın evdeki yokluğunu çocuklarına hissettirmemeyi layıkıyla başardı.
Böylece tam iki yüz otuz dört sayfalık bir rapor, içi son derece tehlikeli ve Bakanlıkça yasaklanmış bazı maddelerle dolu iki kese ve kararlı ve öfkeli bir yüz ifadesiyle Ray’i bulmak amacıyla Phali’ye gitti. Günün son saatleriydi ve o gecenin tamamını orada geçirecekti. İşlemeyi en çok arzuladığı cinayeti kusursuzca işleyebilsin, yapmayı en çok arzuladığı temizliği kolayca yapabilsin diye Ray’in ihtiyacı olan tüm bilgileri ona böylece sundu. Artık sıra büyük sahnedeki küçük rolüne hazırlanmaktaydı.
Raymond Harvey Davis:
Thames Nehri’nin sularına vuran ilk ışık huzmeleri ile renklenen şehir aydınlığa teslim olmuş, kusursuz ay solup yerini mavi gökyüzüne bırakmıştı artık. Gece henüz gençken Büyük Londra Köprüsü’nün kuzey ucundaki tırabzanlara kollarını dayamış ve düşüncelere dalıp gitmişti büyücü. Aklını meşgul eden düşünceler günlerdir göz kapaklarını esir tutuyor, uyumasına izin vermiyordu. Zaman çok hızlı akıyor gibiydi. Geceden arta kalan soğuk ürperti hala üzerindeydi Raymond’un. En son ne zaman bir şeyler yediğini bile hatırlamıyordu. Topiarii Sanctionem’e hizmet ettiği onca yıla, harcadığı onca emeğe, gözünü kırpmadan tehlikeye attığı hayatına, inandığı tüm doğrulara temizlenmesi son derece zor bir leke bulaşmıştı adeta. Pişmanlık duymuyordu. Son on yıl içinde kendisinin ve yakın çevresinin örgüt için yaptığı tüm temizlikleri paragraf paragraf incelemesi tam 4 gününü almıştı. Hata yoktu. Her biri yer yüzünden silinmeyi sonuna kadar hak eden nesuntlardan ibaretti. Yine de örgüt içinde bir hainin bunca zaman barınabiliyor oluşu onu çok büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Örgütün bu haini neden bir sır gibi sakladığını şimdi daha iyi anlıyordu. Dudaklarından eksik etmediği purosundan son dumanı aldığında güneş yükselmeye yüz tutmuş, şehrin gürültüsü iyice artmıştı.
Ait olduğu yere dönmesi gerekiyordu. Kendini en çok ait hissettiği yere. Normal şartlarda bu yer Phali olurdu elbette ama üstlerine düşen bu gölge yüzünden tercih sırasını değiştirmişti. Olması gereken yer güzeller güzeli eşinin ve biricik kızının yanı olmalıydı. En azından şu an sadece onlara ihtiyacı vardı. Yüzünü perdeleyen şapkasının altından etrafına küçük bir bakış attı. Bir elin parmağını geçmeyecek sayıda belli belirsiz uzaklıktaki insanın bir yerlere yetişme çabasıyla yürüdüğünü görmüştü sadece. Purosunu tırabzanların üzerinden nehrin sularına fırlatıverdi ve izmarit henüz suya düşmeden bedeni toza bulanıp köprünün bitimindeki büyük Londra yangını anısına dikilmiş olan The Monument’e doğru savruldu.
Jane onu kısa bir şaşkınlığın ardından gelen büyük bir gülümseme ile karşılamıştı. Raymond son zamanlarda işlerinin yoğunluğu yüzünden çok fazla ihmal etmişti biricik eşini. Bu yüzden de gönlünü almak ve hiçbir kadim kitapta yazmayan bu büyüleyici gülümsemeyi görebilmek adına kırmızı güllerden oluşan bir buket götürmeyi de ihmal etmemişti. Dudaklarına kondurduğu bir aşk öpücüğü ardından Rose’da onlara katılmış ve ailece güzel bir kahvaltı yapmışlardı. Sırtındaki onca yük o masada tüy kadar hafiflemiş gibiydi. Öğleden sonra henüz çok yeni ve kızına ait olan “Rose’un Sanat Bahçesi” adlı otantik mekanda bahçe çitlerini boyarken bulmuştu kendini. Tadilat neredeyse tamamlanmıştı ve bu görsel niteliği son derece zengin olan işletme kısa süre sonra müşteri ile dolup taşacaktı.
- İşte bitti. Tıpkı söz verdiğim gibi. Ayrıca şuradaki pembe flamingolar yerine daha sevimli heykeller bulabilirdin. Neyse ki babacık burada. Bu bahçe tahmin ettiğinden daha güzel olacak.
- Baba! İşte yine yapıyorsun. Hani tüm dizayn tamamen benim zevkime göre olacaktı. Ayrıca pembe flamingoları seviyorum.
- Pekala karışmıyorum. Tam şuraya küçük bir süs havuzu da eklememiz gerektiğini söylemeyeceğim.
Kısa bir ters bakış ardından gülümseyerek boynuna sarılan cadının içten teşekkürünü ona karşılık vererek kabul etmişti Raymond. Belki de ona son defa sarılıyor olabileceği fikri aklının tüm köşelerini kemirmeye başlamıştı. Daha ve daha sıkı sarıldı. Ne de olsa attığı her adım sadece ve sadece ailesi içindi.
Mutlu geçen güneşli gün, yerini solgun ve kasvetli bir havaya bırakalı bir saatten fazla olmuştu. Veda niteliği taşıyan bu birlikteliklerinin son demlerinde Ray hayatındaki en değerli iki kadından da şans öpücüğü alıp, tekrar geri dönebilme umuduyla evi terk etti. Ailesi tam olarak nereye gittiğinden bir haber olduğu için endişe onların huzurunu kaçırmayacaktı. Fakat aynı şey Raymond için geçerli değildi. Phalinin sınırlarından içeri girdiği anda o artık karısına aşık olan adam veya kızına gönülden tapan baba değildi. Londra Scrinium’unun lideri Coupo, bir kez daha can almaya hazırdı artık.
Sonunda beklenen an gelmişti. Birbiri ardından yankılanan nal sesleri Phali’nin girişinde sessizliğe büründü. Aslan başı figürüne sahip bir bastonu tutan siyahi bir el belirdi at arabasının kapısında. Topiarii Sanctionem örgütüne sözde yıllardır hizmet veren Arbor Lautus, Fabio Flores Callante resmi olarak denetleme amacıyla Mali-Phali-Ty-Co Pub’a, başka bir değiş ile Scrinium La Phali’ye giriş yaptı.
Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
"Evet efendim, bu şişe yeni gelen Chianti'lerden!"
"Puronuzu yakayım?"
"İçkiniz madam, tam olarak hazırlanmasını istediğiniz gibi."
"Efendim üzgünüm, Dük bu hafta gelemeyeceğini belirten bir not bıraktı size..."
Bu yemekli toplantı evinde geçen iki hafta yüreğine ot tıkamıştı Alpharian'ın. Kısa süre içerisinde patronlarına üst düzey müşterilerin hizmetinde yer alabilecek bir eleman olduğunu kanıtlaması çok uzun sürmemişti ama yine de başka insanlara zorunlu bir saygıyla yaklaşmak ve bel bükmek ister istemez zoruna gidiyordu Lautus'un. Yeri geliyor o beğenilmeyip mutfağa geri gönderilen koca şişe şarabı burnu havada kendini bilmezlerin Güneş görmeyen bir yerleri ile tanıştırmak istiyor, yeri geldiğinde ise işini yapmak yerine hizmetçi kızlardan birini köşeye sıkıştırıp hoyratlık yapan komilerin şakaklarından içeri evin her yerlerinde bulunan o Gümüş şamdanlardan birini takıvermek istiyordu... Yine de, hiçbir şey görevinden daha önemli değildi ve büründüğü bu gizli rolden çıkmaması gerektiğini biliyordu.
Zorlanıyordu, evet, ama hata yapmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Taze sıkılmış portakal suyunun tadını beğenmeyen zengin şımarığı kahvaltıcının nazını ayrı, öğleyin brunch yapmaya gelip kocasını hiçzmetçisiyle aldatma öykülerine haklı destek arayan mirasyedisinin kart kahkahalarını ayrı, polo klübünden dostlarıyla akşam brendisini purosuyla demlene demlene içerken buzunu eksik bulan emekli albayın homurdanmasını ayrı çekiyordu. İşini de iyi yapıyor olduğu ortadaydı, yoksa Şef Garson'un sağ kolu olmasına izin verilmezdi kısacık sürede. Alpharian'ın ise şefliğe yükselmemesinin tek nedeni aralarında adamın Gümüş renki bıyıklarının göstergesi olan geçkin yaşıyla birlikte zamanla gelen bir kıdem ayrımı olmasıydı yalnızca. Gümüş bıyıkları demişken...
Adamın kel kalmış kabak kafasından koparamayacağı saç teline bir alternatif arıyordu Lautus ve bununla birlikte hırsızlık önlemi olması adına hemen her toplaşmadan sonra tek tek sayılan Gümüş mutfak takımlarından özel birini elde etmeliydi görevi için. Yalnızca Kenneth'dan planlarını uygulamak için gereken adımı atmasını onaylayacak bir haber ya da sinyal bekliyordu. Kıvrandırıcı zorluklar ve hizmet sektöründe çalışıyor olmanın verdiği çokça stresle geçen iki sancılı haftadan sonra haberin geleceği güne yeterince yaklaştığını sezebiliyordu. Tüm bunları düşünürken Londra'nın seçkin zenginlerine servise devam etmek zorunda kalmasaydı keşke...
Kenneth A. Miller:
Sanki on yıldır sırtında ağır bir yük taşıyordu, böyle bir yorgunluğu ancak böyle tasvir edebilirdi. Edith'in çoktan fark ettiği ama Kenneth'ın hiçbir biçimde dikkatini çekmeyen yeni yeni beyazlar peyda olmuştu saçlarında. Konuştuğunda sıkılı dişler arasından konuşuyor gibiydi, çenesini öyle az hareket ettiriyordu ki sesi boğuk çıkıyordu. Her gece en az iki kez uyanıyor, açık gözlerle yatakta öylece yatıp odanın tavanını izliyor, sonra bir biçimde yine uykuya dalıp gidiyordu. Yaşlandığını hissediyordu adeta Kenneth. Otuz küsur yıllık hayatının ağırlığını duyuyordu omuzlarında. Fakat sorsanız otuz küsur senedir şu başındaki dertle boğuşuyordu sanki. Halbuki Ray'in aldığı yeni ve lanet görevi duyalı yirmi gün bile olmamıştı.
İnsan, ne kadar alışılmadık da olsa bir rutine bağlanmışsa bu rutini bozulduğunda hayatın ritmini kaçırıyor. Kenneth bir Lautus, hak eden herkes için acımasız bir katildi. Aynı zamanda Sihir Bakanlığı'nda emektar bir çalışandı. Sevgili karısı ve üç kızıyla, iki yakın dostu ve çevresindeki pek çok insanla sarmalanmış bir hayatı vardı. Zor, karmaşık, alışılmadık bir hayattı ama onun hayatıydı işte. Her şeyiyle ona aitti. Ne var ki şu son iki haftadır tek bir büyük sille tüm taşları devirip yıkmıştı. Ritim bozulmuş, hayatın akışı aksamıştı. Zaman çok daha ağır geçiyor, yaptığı her iş, en sıradan olanı bile eskisine nazaran çok daha zor geliyordu. İşte yorgunluğu bundandı Kenneth'ın. İki haftada onlarca yaş yaşlanmasının nedeni de buydu işte.
Bu dönemde hem Bakanlık'ta hem de evinde geçirdiği süreden çok daha fazlasını Phali'de geçirir olmuştu. Çoğu zaman orada sabahlıyordu. Böyle günlerde uyumak için bile vakit bulamıyor, en fazla bir koltukta başının göğsüne düştüğü birkaç saatin ardından mecburen çıkıp yine işe gidiyordu. Dün de tam böyle olmuştu. Geceyi Phali'de geçirmiş, ne ara masasından kalkıp oraya oturduğunu bile hatırlamasa da bar kısmındaki taburelerden birinin üzerinde yarım saat uyuya kalmış, sonra kim bilir neden uyanıp yeniden işe gelmişti. Her gün, bugünden daha yorgun olunamayacağı hissiyle geçiyordu ama tıpkı şu anki gibi her yeni gün bir öncekinden daha yorgun hissediyordu. Traş olmayı tamamen unutmuştu ve Kenneth için tamamen ender bir durum olan kirli sakallı haliyle masasında oturuyordu. Önünde bir form vardı. Birileri bu formu kalın, kaba bir yazıyla doldurmuştu. Başka birileri Kenneth'a bu formun bugün bitmeden işleme konması gerektiğini söylemişti. Fakat Kenneth kim bilir kaçıncı kez okumaya çalıştığı halde formda yazılanları bir türlü algılayamıyordu. Ne formu olduğunu bile anlayamamıştı. Tam bir saattir kağıt elindeydi ve bu bir saat içerisinde üç kez o kağıtla ne yapması gerektiğini unutmuş, birinde yardımcısı Brille'i çağırtıp bunu açık açık sormuştu. Zavallı Brille işe yeni başlamıştı ve belli ki çok çalışmaktan bitap düşmüş (tabii ki öyle sanıyordu) müdürüne neden böyle zor işler yıktıklarını merak ediyordu. Halbuki form basit bir ülkeler arası evlilik belgesi aktarımı talebiydi yalnızca, yani Kenneth'ın daha önce yüzlercesini gözü kapalı işleme aldığı bir işti.
"Bay Miller" diye geldi Brille'in sesi, Kenneth talep formunun üzerinde dans eden aybuzağı yavrularını kayıtsızca izliyordu. Aslında o anda Bay Miller'ın kim olduğu hakkında da en ufak bir yoktu. Az sonra nazikçe dürtüldüğünü hissedince yerinde yarım metre zıpladı. "Özür dilerim Bay Miller" diyordu kaygılanmış görünen Brille. Kenneth dönüp ona baktı. Aybuzağı yavrularını düşündü.
"Sizi görmek isteyen biri var Bay Miller" dedi Brille, kapıya doğru yürümeye başlamıştı bile. "Arkadaşınız olduğunu söyledi. Çağırayım mı, başınızdan savmamı mı istersiniz?"
Kenneth hayal meyal bu teklifin ne kadar düşünceli bir ruhun eseri olduğunu fark etti. "Gelsin" dedi gıcırdayan bir sesle. Brille ikiletmeden odadan çıktı. Açıkçası Kenneth tam olarak neyi onayladığını bile anlamamıştı. Beklediği kimse yoktu. Zaten Bakanlık'ta çalışmakta olmayıp da onu görmek için Bakanlık'a gelecek bir arkadaşı da yoktu. Ya da o hep öyle düşünmüştü. Az sonra odadan içeri girenin Ryan olduğunu görünce en çok bu yüzden şaşırdı. Hala rüya mı görüyordu emin değildi aslında ama daha önce ne Ray'in ne de Ryan'ın onu Bakanlık'ta ziyaret ettiğini hatırlamıyordu hiç.
"Ryan" demeye çalıştı ama yağsız kalmış bir motor gibi kurumuş olan ağzından hiçbir ses çıkmadı. Ryan -en az Kenneth kadar yorgun görünüyordu- Kenneth'ın masasının önündeki koltuklardan birine attı kendini.
"İyi görünmüyorsun" dedi Kenneth'a şöyle bir bakarak. "Sen de öyle" dedi Kenneth. Sonra da ekledi, "Rüya mı görüyorum?"
"Ne? Rüya mı?" dedi Ryan. "Ne rüyası? Haa, öyle rüya. Bilmiyorum dostum, kendini çimdikle falan bir şey yap. Uykuyla, rüyayla falan aram pek yok biliyorsun."
Kenneth kendi bilinçaltının şu anda böyle mantıklı cümleler kuramayacağını düşündü. Hem Ryan bir rüyada olamayacak kadar gerçek ve somut görünüyordu şu an. Uzanıp ona dokunmak istedi ama eğer bu gerçekten de bir rüya değilse bu hareketin çok tuhaf kaçacağını düşünüp vazgeçti.
"Sen burada ne arıyorsun?" dedi sonra kaşlarını çatarak.
Ryan sol elini masanın üzerine koyup sağ eliyle tavanı işaret etti. "Sağ elime değil sol elime bak" dedi kendi de tavana baktığı halde. Kenneth adamın masanın üzerinde duran sol kolunun yeninden mendile sarılı bir şeyin yavaş yavaş çıktığını gördü. "Al onu" dedi Ryan. Kenneth aldı. Daha o anda mendilin içindekinin ne olduğunu anladı.
"Aldın ha?" dedi Kenneth. Mendili kucağına yayıp masanın altında katlarını açtı. Nefis bir işçiliğe sahip gümüş bir çay kaşığı duruyordu orada.
Ryan şimdi sağ elini indirmişti ve artık tavana bakıyormuş gibi de yapmıyordu ama sol kolu hala masanın üzerindeydi. "Çok da zor olmadı" diye cevap verdi bitkin bir sesle. "Asıl mesele, kimse fark etmeden yerine geri koyabilmek. O yüzden hemen sana geldim."
"Pekala" dedi Kenneth neredeyse fısıldayarak. Cüppesinin iç cebinden asasını çıkartıp asanın ucuyla gümüş kaşığa dokundu.
"Geminio."
Şimdi mendilin üzerinde bir değil iki gümüş kaşık duruyordu ve birbirlerinin kopyasıydılar. Sonra asasını yeniden orijinal kaşığın üzerine tuttu Kenneth. Bu defa seslendirmeden, konsantre olmak için gözlerini bile kapatarak ve tüm çabasına rağmen ancak üç denemede başarabildiği bir büyü daha yaptı. Artık iki gümüş kaşık, orijinali ve kopyası, birbirlerine büyülü bir yolla bağlanmışlardı. Birinde gerçekleşecek değişiklik anında diğerinde de meydana gelecekti. Kenneth kopya kaşığı usulca cüppesinin cebine koyup orijinal olanı yine mendile sardı. Sağ eliyle Ryan'a bir kağıt uzatırken ve iyice eğilip kağıt üzerinde bir şeyler gösterirken sol eliyle mendili adamın kol yenine usulca yerleştirdi.
Sonra aniden ayağa kalktı Ryan. "O zaman bana müsaade." dedi "Köşke geri dönmem lazım, malum. Ve bunu hava kararmadan yapmam lazım. Ray'e benden selam söyle."
Ryan ağır adımlarla odadan çıkarken Kenneth koltuğunda arkasına yaslandı. Zihni açılmış, dinçleşmişti ama özellikle son yaptığı büyü öyle karmaşık ve zordu ki onu iyice yormuştu. Yine de en kritik eşiği böylece aşmış olmanın sevincini de hissetti o an. Nihayet tuzak tam anlamıyla kurulmuştu. Hem bu anlık sevincin coşkusundan hem de artık yorgunluğu iyice dayanılmaz bir boyuta vardığından mesai bitimini beklemeden çıkmaya karar verdi. Bir an önce Phali'ye gitmeli ve emaneti Ray'e teslim etmeliydi.
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git