Dünya Ülkeleri > Mali-Phali-Ty-Co Pub
Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)
Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
Bir merminin sol köprücük kemiğinin tam ortasından Yıldırım çarpmışçasına bedenine girip kemiği paramparça etmesinin verdiği acı ve şokla birlikte bir anda olduğu yerden yana doğru içgüdüsel biçimde kaçıvermişti Alpharian. İlk mermiden kısa bir süre sonra sıkılan diğer mermiler de sırayla kafasının üstünden vızıldayarak geçiyorlardı arkasında saklandığı bacanın tuğlalarını teğet geçerek. Düşüncesizce yaptığı bir eylem sonucunda aldığı düşüncesizce bir yaraydı bu ve cebinde sakladığı Wiggenweld İksiri'nin kolayca iyileştiremeyeceği bir sorundu. Bu nedenle hem iksir hem de asasının yardımıyla şimdilik yeterli iyileşmeyi sağlayabileceğini düşünüyordu. Adrenalin nedeniyle daha acısını tam olarak sezemediği yaralanmasına doğrultmuştu asasını; ilk önce "Brackium Emmendo" komutuyla asasını sallayarak kıymıklanarak parçalanmış olan kemiğini düzeltecekti, sonrasında "Vulnera Sanentur" büyüsüyle kemikle çarpışmasından şarapnellenen mermiyle birlikte yırtılan kaslarını birleştirecek ve en son da bir "Episkey" ile derisinde olabildiğince az yara izi kalmasını sağlayarak iyileştirmesini sonlandıracaktı. İksirle birlikte şu an için yeterli geleceğini düşünüyordu bunların, ne de olsa her zaman için Mali-Phali-Ty-Co'nun Scrinium bölümünde kendisine yardımcı olabilecek uzmanlar bulabilirdi. Orada bulamasa bile St. Mungo ne güne duruyordu?
Kana bulanan gömleğini temizlemek için harcayacak zamanı olmadan arkasına saklanabileceği sonraki sığınağa doğru ilerlemeliydi çünkü çokça zaman harcamıştı bile ve üzerine sıkılan son mermiden beri kim bilir kaç dakika geçmişti bilemiyordu. Yine de DeWitt kaçmayı değil de yattığı pusuda beklemeyi seçmiş olacaktı ki, Lautus yerinden ayrıldığı anda bir mermi daha yakınlarında bir yerlerden sekivermişti. Merminin böylesine yüksek bir hızla hedefine varmasından biraz sonra onu ileri iten barutun patlama sesinin gelmesi; hem adamın nerede olduğunu kestirmekte sorun yaratıyor, hem de "Protego" gibi olağan bir büyüyle insanın kendini savunabilmesi için fazla öngörülemez oluyordu. Yine de tüm bu ölümcül koşturmaca içinde yankılanan patlama sesi ve yanan baruttan geriye kalmış olan duman, nişancının yerini açığa vurabiliyordu. Alpharian ne derecede kıstırılmış olsa da durduğu yerde bir Keklik gibi avlanmayacaktı, yo; öleceği kesinleşmiş bile olsa hedefine varmayı denemeye devam edecekti. Çevresine bakabildiği kısacık saniyeler içinde DeWitt'in görüş açısından çıkabileceği tek bir yer bulabilmişti, o da bir kilisenin çan kulesine benzer bir boşluğa sahip bir yerdi. Lautus hızlı adımlarıyla ve yer yer eğile-koşa ilerleyerek oraya varıp üzerine tutulan keskin nişancı tüfeğinin görüşünden kaçabilmeyi planlamıştı. Bel seviyesini anca aşan yarım duvarlık engeli aşıp, çapraz kenarındaki ikinci engelin de üstünden atladığında karşısında biraz önce omzundan yaralandığı çatının yanından ilerleyen bir koridorda bulmuştu. Daha birkaç adım atamadan üzerine çullanan ve DeWitt'in adamı olduğu çok ortada olan bir korumanın ellerinde tuttuğu tüfek için kısa bir süre güreşmiş olsalar da, tüfeği adamın kollarından ayırmadan burnunun köprüsüyle buluşturmasıyla birlikte kollarından kurtulmuştu suikastçı. Yüzüne aldığı ağır hasarla birlikte dengesi bozulan koruma, Alpharian için kolaylıkla kullanacağı bir canlı kalkana dönüşmüştü. Tek mermilik tüfeği karşısına çıkan ikinci adam için harcayan Lautus, sonraki için tüfeği bir mızrak gibi kullanıp süngüsüyle bir can daha almıştı. Devamı ve arkasından yetişebilenler için de asasını kullanmaya başlamıştı artık...
Hızla alt ettiği birkaç Büyücü'den sonra karşısında duran ve bulunduğu binadan en az iki kat daha yüksekte olan binanın kiremitli çatısına doğru bacaların arasından geçe geçe ilerledi Alpharian. DeWitt'in ölümcül mermilerinden uzak durmalıydı ama bunu yaparken de adamı elinden kaçırmaması gerektiğini biliyordu. Neredeyse büyük ölçekli basamaklar gibi duran çatılar arasından ilerlemeye devam ediyorlarken, mahalle patlayan silah seslerinden ve koşuşturan bekçiler ile korumalar nedeniyle karmaşa içine girmişti bile. Çoğu sivil kendini güvenli yerlere ve evlerinin içine atıyorken, bazılarının isteklice yaşanan hareketliliği izliyor olması insanlığın Doğa'sından gelen bir şeydi. Bu sırada üzerine yağan her türlü saldırıya karşı asasıyla kendini korumaya çalışan Lautus'un gözlerine DeWitt'in Soluk Gri renkli üniformasının sırtı çarpmıştı; geniş açıyla çevresini dolanmak yerine, hedefine kaçarken daha direkt bir yoldan yaklaşması gerekiyordu. Ara sıra arkasını dönüp, kısa süreyle keskin nişancı tüfeğindeki teleskopik dürbünle kendisine nişan alan adamın mermisinden uzak duruyordu ve ıskalanan her mermiden sonra bu "Tavşan kaç/Tazı tut!" oyununda biraz daha yaklaşıyordu hedefine Alpharian. En sonunda yüksek iki binanın üzerinde konuşlanmış DeWitt'in kolay yoldan ulaşabileceği son mermilerini de harcadığı, Alpharian'ın ise beyninin çığlık çığlığa bu tehlikeli durumla ilgili uyarıları dinlemeden koşaradım tırmandığı bir ana varmışlardı. Son mermi de sıkıldığında Lautus ateşleme aksamının mekanik hareketlenmesini duymasıyla birlikte, sanki eylemlerini içgüdülerinde yatan hırçın bir hayvan kontrolü ele almışçasına eğilmişti. Siyah giyimli katilinin sağ omzunun kasları içinden derince bir yara bırakarak sıyıran mermi kim bilir aşağıya yönelik açıyla ateşlendiği için kimin yaşamını sonlandırmıştı. Artık uzun bir kovalamacanın sonuna gelmişlerdi ve Alpharian adımları altında tıkırdayan kiremitlerin örttüğü çatılarının en tepesine vardığında, geriye aşağı inmesinden başka bir yol kalmamıştı. O bu yokuşu tırmanırken DeWitt çoktan karşı binanın kenarları diz boyu duvarlı terasına varmıştı bile. Hızla kendini ileriye atan ve sırt üstü çatıdan aşağı kayan Lautus, kölecinin pantolon cebine sokuşturduğu asasını görmemiş olacaktı ki kaymaya başladıktan biraz sonra topuklarının eşiğine değmesiyle birlikte; DeWitt'in illüzyon büyüsüyle tılsımlanmış olan çatının sonuna ulaşmıştı ve iki bina arasındaki boşluğun üzerinde kaza yapmış bir Uçan Süpürge'den fırlamış gibi süzülmeye başlamıştı.
Zaman durmuş denilebilirdi Alpharian için. Alması gereken kararlar, aldığı kararlar ve almamış olması gereken tüm kararlar gözlerinin önünden geçiyor gibiydi adamın. Yok, hayır; yaşantısı "Bir film şeridi gibi" gözlerinin önünden geçmiyordu bu ölüme belki de asla hazır olamayacak adamın. Daha çok, şu an hangi taktikle ölümden kurtulmak ve daha da çok bu Dünya'ya bir ölüm daha kazandırmanın peşinde patlıyordu nöronlarındaki Takyon'lar. En son çocukken denediği ve çok uzun zamandır kullanmak usunda yer etmemiş bir yöntem denemeyi seçti çok az seçenekler içinde zamanı kalmamış olan adam; çocukken okuduğu kitaplardan birinde geçiyordu İkarus adı, Yunan Mitoloji'sinden bir karakter, hani şu herkeslerin bildiği...
"Wingardium Leviosa!" komutunu verdi omuzlarının üstünden sırtını anca kapatan çeyrek boylu pelerinine; iki apartman arasından geçen sokağın sert taşları üzerine düşüp ölmek yerine, karşı terasa sırtında bir paraşüt varmışçasına güvenle inmeden önce. Omuzlarının üstünden, koltuk altlarından ve sırtından deri kayışlarla güvenle gömleğini ve kendisini saran pelerin kopmadan yırtılmadan dayanmıştı bu neredeyse 3-4 saniyeyi aşmayan kısa süreli süzülme eylemine. Teras'a iniş yaptığında DeWitt'e arkasını dönmek çok da akılcı bir eylem olmasa bile arkasından gelmeye çalışacak birileri olmaması için "Bombarda Maxima!" diye akciğerleri ile ses tellerinin tüm gücünü kullanmıştı deliler gibi çarpan yüreğinin pompaladığı adrenalinle.
Jeffrey Thomas DeWitt adlı adama doğru arkasını tekrar döndüğü anda da daha dingin bir ses ve az da olsa rahatlamayla "Protego Totalum..." büyüsü dudaklarından dökülerek asasını zemine doğrulttu Alpharian. Avıyla en sonunda tek başınalardı artık.
Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
"Öyle de kolay değil!" sesiyle yankılandı koruma büyüsünün dev balonu içinde kalan bölge; küçük ve bakımsızlıktan tozlanmış, kırık pencerelerini sarmaşıkların gölgelediği bir seracığa ev sahipliği yapan, birkaç kırık bank dışında az biraz çöplüğe daha sahip olmaktan daha fazlasını taşımayan teras. Son bir direnişten daha geride kalmadan boyun eğmeyeceğini böyle ortaya koyan gizdüzencinin sahnesine geri dönmesini bekliyordu Alpharian, özellikle omzundaki yarasından gelen keskin acıyı düşünmemeye çalışarak. Önce küçük ve kullanılmamaktan derme çatma kalitesinde görülebilecek seranın mevsimler karşısında kavrulup ıslana ıslana gevrekleşmiş; çatıyı örtsün diye kullanılan ince tahtalarının üzerinde çömelerek tüfeğiyle nişan alan bir DeWitt görüldü. Sonra kırık bankın yıkılmamış bir kenarından eliyle destek almış bir diğeri. Sonra suikastçının terasa indiği yerin arkasında belirip boğazını temizleyen. Sonra seranın menteşeleri gıcırdayan Solgun Kahverengi kapısının arkasından yavaş bir alkışlamayla çıkıveren.. ve seranın arka kapısından uzanıp çıkarak asasını Lautus'a yöneltmiş olan.
"Diğer kardeşlerim gibi saldırıp yıkabileceğin biri değilim ben, katil..." dediler hep bir ağızdan; Alpharian karşısında bulduğu bu illüzyonun usta bir asadan çıktığını çok iyi biliyordu ya, yine de gerçek DeWitt'in hangisi olduğunu çözmesi için çok fazla zamanı kalmadığını da biliyordu. Av ve avcısının ellerindeki zaman hızla azalırken ilk önce bir tüfeğin patlaması duyuldu; bir kez daha vurulacak olmanın getirdiği insansı korku ile kendini koruma adına odağı sarsılan Alpharian, sonrasında arka kapıdan kendisini hedeflemiş olan asadan çıkan sahte büyüye karşı kendini korumaya çalışmıştı asasını savurarak. Görevlerini yerine getirdikten sonra acı bir gülüşle yok olup giden iki kopya DeWitt'in sonrasında saldırma sırası diğer ikilideydi; yıkık banka dayanmış olan ve arkasındaki kopyalar kollarından tutup açık bir hedefe dönüştürmüşlerdi Lautus'u. İki DeWitt kollarından tutarken, diğeri asasını göğsüne hedeflemişti bile avcısının. Yüzündeki utku dolu gülümsemeyle kırçıl bıyıkları gevrilen DeWitt ise anın tadını çıkarıyor gibiydi;
"Benim adım Jeffrey Thomas DeWitt, seni uslanmaz genç dostum.. ve senin bu kan dolu yaşamına son vermeden önce duyman gereken son şeyin bu olmasını istiyorum: beni öldüremedin! Senin gibilerden hiç kimse de öl-dü-re-mez! Avada Ked-.."
Alpharian'ın kolundaki gizli bıçağının o başka seslere kolay kolay benzemeyen sesiyle birlikte solundaki kopyanın yok olması bir olmuştu adamın büyülü sözcükleri daha dudaklarından daha tam olarak çıkmadan. Kollarından tutup kendini etkisiz duruma getirebilecek seviyede somutlaşabiliyorlardıysa bu kopyalar, gövdesinin orta yerine gönderilecek bir büyüye karşı da kalkan olarak kullanılabilirlerdi de diye düşünmüştü Lautus. Şans bu ya, düşüncesinde doğruydu avcı; avının asasından çıkan Yeşil renkli şimşek bedenine varmadan son anda önüne çektiği kopya "ölmüştü" kendisinin yerine. Beklemediği bir anda uyguladığı ölüm yaptırımının başarısız olmasıyla neredeyse eşzamanlı biçimde duyduğu "Expelliarmus!" sözüyle birlikte asasından olan DeWitt; kendisiyle olan işi artık oldukça kişisel bir seviyeye varmış olan suikastçısı karşısında kendini savunmak için belindeki kuburluğundan altın işlemeli ve sapı fildişiyle süslü altıpatlar tabancasını çekemeden, dirseğinin içinden geçip kolunu hareket ettiremediği bir pozda tutmasına neden olan bıçağın acısıyla donup kalmıştı.
"Artık kaçacak bir yerin yok. Sırlarını benimle paylaş." dedi yaralarından kaynaklanan acı ve kızgınlıkla dişlerini sıktığı ağzının arkasından hırlarcasına konuşan Lautus. Yenilgisinin hazımsızlığını ve içine düştüğü durumun düzeltilebilir olmadığı gerçeğinin bilgisiyle kaynaklanan korku nedeniyle alnından terler akmaya başlayan adam "Ben üstüme düşeni yaptım bile!" diyebilmişti acı içinde. "Kurduğum Kardeşlik düzeni ölümümle işi bozulacak seviyede güçsüz deği-.. AH!" diye devam etmeye çalışmıştı sözlerine adam, konuşması dirseğindeki bıçağın yarasında hareket ettirilmesiyle kesilmeden önce, "Ne Kardeşlik'i?" sorusuyla.
DeWitt'in yanıtı kısa ve özdü: "Londra'yla ilgili tasarımları olan bir tek Salem Engizisyonu değil. Benden öğrenebileceğin tek bilgi de bu!"
O ölüm tüm getirişlerinden önce diline konan duygusuz ve soğuk ses tonuyla "Öyleyse işimiz bitti, Tanrı'ndan bağışlanmayı dile..." demekle yetinmişti Alpharian kuru biçimde.
"Ah; ama o bizi çoktan, çok uzun zamandır geride bıraktı.. vazgeçti! Hepimizden. Kollarıma alıp kurtardığım tüm o insanlarla birlikte!" diye sayıklamıştı köleci, Lautus'un sözlerini duyunca. "Ne saçmalıyorsun?!" diye sordu avcı, avının saçmalıklarından sıkılmışçasına.
Köleci söyleyeceği sözlerin kendini kurtaracağını düşünmeden tutsak aldığı insanların yaşantılarını ellerinden almadığını; onları kurtardığını, sokaklardan alarak özgürlüklerine kavuşturduğu ve yaşam kalitelerini iyileştirdiğini öne sürecek sözleri seçmeye çalışıyordu:
"Dilenciler, fahişeler, bağımlılar, cüzzamlılar, Kofti'ler... Köleliğe doğru dürüst uygun gibi mi geliyor bu insanlar sana? En önemsiz ve olağan işleri görmeye bile yetersiz kişiler mi? Hayır... Satmak için değil kurtarmak için aldım onları yanıma!" Yılgın bir incinmeyle sözlerine devam etti adam, sanki Alpharian'ı suçlamak bir şeyleri değiştirecekmiş gibi;
".. ve yine de, yalnızca senden istenilmesinden başka bir neden olmaksızın öldürdün bizi."
Alpharian Salem'in bu yeni başlamaya yüz tutmuş gizli akın ve bu değişik "Haçlı Seferi" uğraşları nedeniyle yaşanan ölümler ile esirlerinin yerle bir edilmiş yaşantılarından yararlandığını belirterek DeWitt'le eşit düşüncelerde olmadığını öne sürmüştü;
"Hayır. Savaştan ve yitirilen, yıkılan yaşamlardan kazanç sağlıyorsun sen. Gönderdiğin yerde insanların ölene dek çalıştırıldığını biliyorum!"
DeWitt ise doğru olduğunu düşündüklerini savunmaktan son ana dek geride kalmayacağını ortaya koyarcasına "Evet, düşüncesiz ve bilgisizliğiyle ancak böyle küçük görür ve bunun gerçek olduğunu düşünebilirdi senin gibi bir katil." yanıtını vermişti. Bir illüzyon ustası olarak nereden vuracağını iyi biliyordu deneyimli adam;
"Usunu gerçeklerden soyutlamasan mı, ha? Senin gibilerinin en iyi yaptığı şeyin bu olduğunu derler işte. Tüm bu yaşananlardaki ironiyi görüyor musun hiç? Hayır, henüz değil gibi görünüyor.. ama bir gün göreceksin."
Alpharian'ın gerçekten verecek bir yanıtı yoktu; hem ne olursa olsun, kendisinden bir yanıt bekleyen de yoktu doğrusu. İki adam bir diğerini ellerinden geldiğince anlamış olduklarına inandırmak istiyordu içten içe ama, bu öyle kolayca olabilecek bir şey değildi. Alpharian artık görevini bitirmeliydi:
"Seni kimsenin öldüremeyeceğini söylemiştin DeWitt, özellikle benim gibi birinin.. değil mi?" diye sordu adamın gözlerine bile bakmadan. Yine de kölecinin, Gizdüzen'cilerin başındaki adamın kafasını onaylarcasına yukarı-aşağı salladığını biliyordu.
"Haklıymışsın..." dedi Lautus soğukça. Sonra da "Seni yazgının ellerine bırakıyorum öyleyse." sözleriyle birlikte adamı bulundukları terasın eşiğinden aşağı bırakıverdi. Adam yaşadığı şaşkınlıkla birlikte ünleyebilmek için olanak bile bulamadan zemine çakılmıştı yüksek binadan aşağı. Evet, sonuç olarak Jeffrey Thomas DeWitt gibi birini Alpharian av Thrawsunblat gibi elleri kanlı biri öldürmemişti işte?
Aşağı düşen bedenin çevresini insanlar daha sarmamışken "Accio, Asa!" diyerek adamın yerde kalan asasını yanına aldıktan sonra "Carpe Retractum." buyruğunu vererek yarattığı ipin uygun bir yere bağlanması yardımıyla aşağı yumuşak bir iniş yapmıştı Siyah giyimli adam. Gri üniformanın iç cepleri içinden çıkardığı mektubu cepleyen Alpharian, yıpranmış üniformanın apoletlerinden birini koparmayı da unutmamıştı. Dizzardium'da böyle şeyleri saklayan birinin olduğunu biliyordu çünkü. Daha peşinde koşturmaktan vazgeçmemiş olan korumaları atlatması gerektiğini bilen Alpharian, öldürdüğü adamın yanından hızla uzaklaşması gerekliliğini zaman harcamadan yerine getirmeye başlamıştı. Görevinin başından beri uzun saatlerini harcadıktan sonra bir de peşindekilerden kurtulmak için zaman harcayan adam, en sonunda güvenli bir köşe başında yürüttüğü mektubu üzerindeki büyüyü açığa verdirerek okuyabilmişti. Mektupta yazılanların sonuna vardığında karşı koyamadığı bir gülücük yerleşmişti Lautus'un yüzünde, son hedefinin yerini öğrenmişti işte:
--- Alıntı yapılan: J. T. D. ---Rabb'ın inayeti seninle olsun Dylan.
North'la olan işini bitirdiğinde mavnayı North Pier iskelesindeki limanımıza demirle ve beni orada bekle. Engizitör'lere göndermeden önce birlikte işkence etmekten zevk alacağımız birini yanımda getireceğim, genç dostum Thornton.
Barışla,
J. T. D.
--- Alıntı sonu ---
Amerika'ya olan yolculukları North Pier iskelesinin limanında başlamaya hazır olan tutsakların tutulduğu hapishane mavnası kesinlikle uzakta değildi. Oraya varmak zor değildi Alpharian için ama, işlek bir liman sayılacak yerdeki gemiler arasından aradığını bulmak beklediğinden daha fazla zaman harcatmıştı Lautus'a. Ortalıkta "DeWitt'in gemisini arayan birisi var!" sözü yayılmadan aradığını bulması gerekiyordu çünkü, yürüdüğü yolun sonuna böylesine yaklaşmışken hızlı ve düşüncesiz bir davranışla her şeyi batıramazdı. Dış görünüşü diğer gemilerden çok da ayrı olmayan, "Sibrand" adında, yıpranmış bir gemiydi aramaları sonucunda bulduğu. Hiç de öyle koca Kuzey Atlantik Okyanusu'nu aşıp geçecek gibi durmuyor olsa da, yolculuğunda büyülerle korunduğunu düşünmek çok zor değildi Lautus için. Olası gözcüler ve liman görevlileri tarafından görülmemeyi başarıp, iskele babalarına bağlanmış halatları üzerinden dengesini koruyarak ilerlemeye çalışmış olsa da; bir yerde kendini soğuk sulara sessizce bırakıp yüzerek Sibrand'a varması gerekmişti Alpharian'ın ve adam bu konuda hiç mutlu değildi. Geminin sert ve aşındırıcı zemini üzerinden çıplak elleriyle tırmana tırmana kıç bölümüne çıkmıştı Lautus. Görünüşe göre kaptanı ile tayfası yolculuk öncesi son eğlencelerinde gemiyi boş bırakmışlardı, kendisine verilen görevi adına orada bulunmak zorunda kalan Dylan Thornton dışında kimsecikler yoktu ve bu son birkaç saat içinde Alpharian'ın mutlu olabileceği sayılı olgudan biriydi. Su damlatan ıslak adımlarının çıkardıkları sesleri azaltabilmek adına asasını sessizce sallayan suikastçı, kaptan kamarasına inen merdivenleri yürüyerek yaratabileceği gıcırdamalarla yaratacağı sürprizi bozmak istemiyordu. Gemi dümeninin yanından geçip elinden gelebildiğince balkondan aşağı sessizce indiğinde, kaptan kamarasının iki kapısının da açık olduğunu ve geminin olağan takırtıları dışında içeriden gelen tıkırtıların ne anlama geldiğini iyi biliyordu.
Alpharian batma yönüne doğru saatler önce yönelmeye başlamış olan Güneş'in gönderdiği ışığı eşiğinden geçtiği kapıdan varlığıyla kapattığında, Dylan üzerine düşen gölgenin varlığıyla ürküp elinde tuttuğu asayı yere düşürmüştü bir anlık dalgınlık ve şok oluşunun sonucunda. Lautus gördüğü asayı tanıyabilmişti, Carvell North'un asasıydı bu.. ya da en azından çok fazla ona benzeyen bir tanesi?
"En sonunda tanışabildik; yolumun sonu, yaşayan son hedefim..." dedi Alpharian, düşünceler altında kalmış ağır bir ses tonuyla. Dylan için son birkaç günde yaşananların bir yapboz gibi iç içe olmalarını düşünmek ve yaşadıklarının nedeninin bu adam olduğunu çözmek zor olmamıştı; tanıdığı insanların, iş arkadaşlarının, yaratılmasında yardımcı olduğu Kardeşlik'in, ülküsünün, üstüne şimdi de patronunun ve tanıdığı en yakın insanın ölümünün nedeni karşısında duruyordu işte. Büyük bir nefretle Siyah giyimli adamın üstüne koştu Kahverengi giyimli Arındırıcı, yeterince yitirmişti önem verdiği şeyleri ve şu an için geriye korumaya çalışacağı çok da bir şey kalmamıştı. Üzerine beklemediği bir hızla gelen adama karşı dışarıdan bakacak gözler için bir anlığına savunmasız gibi görünen Alpharian, asasını bile çekmeden kendini savunmaya başlamıştı. Yaşadığı üzüntü ve günlerin stresini taşıyan Dylan Thornton umarsızca yumruklarını savuruyor, kendisini ustaca savuşturan adama karşı kullanabileceği her yolu denemeye çalışıyordu. Alpharian ise açıkta bulduğu anlarda adamın zayıf yerlerine hedefli saldırılar yapıyor, karşısındakini bu anlamsızlıktan vazgeçirmeye çalışırcasına bıçağını ya da asasını kullanmamaya özen gösteriyordu;
"Dostum, daha önce 'Kendini bir delikte bulduğunda, kazmayı bırak...' sözünü duymadın mı sen?" diye sorarak bu anlamsız saldırı denemelerinin gereksizliğini ve sonucunda neden olabileceği ölümünü yüzüne vurmaya çalışıyordu.
Dylan'ın ise karşısındaki adamın sözlerini bir an için bile dinlemeye isteği yok gibiydi, yanıt olarak yalnızca homurdanmak ve hırıldamakla yetiniyordu. Suikastçı artık karşısındaki insanın saldırılarını savuşturmanın ve onu mantığa çağırmanın anlamsız olduğunu anlayabilmişti. Adamın son kroşesinin de yanından geçtiğinde, artık ikisi için de geri dönülmeyecek bir eşik geçilmişti. Bedenini ileriye doğru yumruğunun arkasından savurarak gönderen Dylan'ı, Alpharian'ın yetenekli kolları dengesini bozacak biçimde yolundan saptırmış; hedefinden çıkmış olan Arındırıcı'nın arkasına dolaşarak dizlerinin arkasına tekme atarak yere inmesine neden olmuştu. Bu ana dek her şey oldukça "kurtarılabilir" durumdayken; Lautus'un Dylan daha yere, dizlerinin üstüne çökmeden önce arkasını dönüp sırt sırta verdikten sonra kollarıyla boynuna sarılması ve omzunun üstünden gerçekten çok korkunç, tok bir kemik sesi çıkararak adamın boynunu kırması bir anda oluverip bitmişti. Bir süredir kızgınlığından ödün vermeyi düşünmeden ve durmadan saldıran Arındırıcı'nın kendisine zarar vermesine izin vermemesi nedeniyle soluk soluğa kalan Alpharian, üstünden büyük bir iş yükü inmiş işçiler gibi hoflayıp puflayarak yerden kalkıp üzerini silkelemeye başlamıştı. Yavaş adımlarla mavnanın zemininde bulunan ve neredeyse depodaki zemin parmaklarına ikizi gibi benzeyen bölümlerin içindeki insanların ne durumda olduklarına geminin güvertesinden eğilip bakacakken, odağını ses çıkarmaması gereken bir bedenden gelen sesler çekmişti.
Yavaş yavaş yükselen ve devam ettikçe, evet, kuşkusuzca bir yüksek sesle gülmeye dönüşen ses Dylan'ın cansız olması gereken bedeninden geliyordu. Sorgulayıcı ve dışavurumcu bir sanat eserini andıran heykelimsi derecede hareketsiz duran beden bir anda ayaklanmış ve Alpharian'la arasındaki boşluğu aşmaya başlamıştı!
"Seni küçük aptal tavşan!" diye bağırmıştı Dylan, bedeni yavaş yavaş değişim göstermeye ve kıllanmaya başlarken korkunç bir ulumayla inletti limanı. Salem destekli bu Cadı Avcılarıyla ilgili şu ana dek duydukları, okudukları ve gördükleri karşısında çok şeye karşı çelişkili düşüncelere düşmüştü Alpharian ancak, aralarına bir Kurtadam'ı alacaklarına hiç olasılık vermemişti. Duruma anlam veremeyen mimikleri karşısında yüzü gülen Arındırıcı;
"DeWitt'in neden belinde Gümüş mermileri olan bir tabancası olduğunu hiç sorgulamak aklına gelmedi mi?!" demişti sanki düşünmesine hiç gerek kalmadan. Doğru ya; tüm o koşturmacada, kaçarken ya da kendini savunurken yalnızca son kaçış yolu olarak eli tabancasına varmıştı kölecinin. Değerli mermilerini boş yere harcamak istememişti anlaşılan.. ve şimdi de Alpharian neden o tabancayı yanına almadığını düşünerek kendine sövüyordu içten içe. Öldürdüğü adamın pusatını bir yağmacı gibi almak o an düşünebileceği bir durum değildi ve şimdi de bunun sonucunu yaşıyordu.
"O benim sevgime karşılık bulabildiğim tek insandı! Sevgilimi elimden aldın KATİL!" diye insanlıktan çıkıp Kurtadamlık'a tam olarak varmadan önce son kez konuşmuştu Dylan, Alpharian'ın ise bu sözlerin anlamını düşünecek zamanı yoktu! Lautus bir Kurtadam karşısında asasının yeterli gelmeyeceğini biliyordu. Çevresine baktığında ise kullanabileceği çok az araç vardı; balya balya halatlar, Okyanus tuzuna dayanmış az paslı bir zincir, kuru yiyecek varilleri, kürekler, birkaç gaz lambası... Kafasında hızlıca bir tasarı belirmişti ama ölmeden onu başarabileceği konusunda kendine tam anlamıyla güvenememişti. Üzerine doğru dört nala koşan Kurtadam'a yönelttiği asasıyla ilk önce "Caeruscintilla!" büyüsünü yapmıştı. Dönüşümü nedeniyle yüksek duyma ve görme yeteneğine sahip olan Canavar bu büyüyle birlikte büyük ölçüde ve Doğal yollarla sersemlemişti. Soğukkanlılığını elden bırakmadan hızlı davranan Alpharian şimdi de o gördüğü sağlam zincire doğru asasını hedefleyerek; "Waddiwasi!" diye bağırmış, sonrasında da Dylan'ı hedef göstererek Kurtadam'ın belinden boynuna dek çelik zincirle sarmalanmasını sağlamıştı. Hangi türde fantastik ve büyülü bir Canavar olursa olsun, Arındırıcı'nın böylesine kısa sürede kırılan boynunu iyileştirememiş olduğunu diliyordu içten içe. Kurtadam'ın Mavi renkli kıvılcımlarının yarattığı sersemlikten kurtulmasını beklemeden zincirin bir ucunu tutan Lautus, asasını bu sefer kendine yönelterek "Ascendio!" komutunu vermiş ve büyüsünün sağlayabildiği hızla geminin direğinin üstünden atlayabilmişti. Bedenine ve özellikle boyun bölgesine sıkıca sarmalanmış zincirle birlikte daha kendine gelemeden direğe asılı olan Kurtadam, yavaş yavaş boğulduğunu ve bu bilginin getirdiği korkuyla çırpınmaktan kendini alıkoyamadığını sezebilmişti. Sezdiği son duygu bu olmayacaktı kesinlikle. Büyüleriyle, elinde Gümüş olmadan Alpharian'ın yapabileceği son şey; eğer beynine giden damarları yeterinde daraltıp Dylan'ın kendinden geçmesine yetecek süre boyunca ağırlığı taşıyabilirse, Canavar'ın bedenini alevler içinde indirgeyerek onu öldürebilmek olabilirdi. Lautus ise bu düşüncesinin başarılı olma oranlarına kafa yoracak lükse ve zamana sahip değildi. En yakınındaki ve içi gazyağıyla dolu olan lambaya uzanmış ve zincirin ucunda gücü her an azalarak çırpınan Kurtadam'a doğru atmıştı. Canavar'ın acı dolu çığlığı biraz kırışık bir çarşaf gibi duran suyun üzerinden yankılanırken, Alpharian artık ölümü kesinleşmiş olan Dylan için kendi kendine "Bir hayvan gibi davranmak istedin, öyleymişsin gibi de davranılıyorsun işte. Uyardığımda durman gerekirdi..." diye fısıldamaktan geri kalmamıştı. Boğulmanın verdiği ağırlaşma ve yanmanın verdiği acıyla gücünün azaldığını sezebilen Dylan Thornton, dudaklarından son bir kez "Carvell..." adını sayıklarken, Alpharian gaz lambasının yeterli gelmeyeceğini düşündüğü alevlere asasıyla destek oluyordu. Böyle Nesunt'ların temizlenmesi öncelikliydi, yine de son öldürmelerinden hiçbiri Scrinium Tabulae'lerindeki kayıtlarda adları olan insanlar olmadıkları için arkalarından Temizlik Bildirgesi okunması gereken Yabanotları değillerdi.
Gemiyi saran alevler hızla limana doğru ve diğer gemiler arasında yayılırken Alpharian tutsakların kaçmalarına yardımcı olmaya çalışmıştı. Bunu yaparken de kaptan kamarasından toplayabildiği belgeleri ve Dylan'ınkiyle birlikte Gizdüzen'cilerin her üyesinin asalarını ele geçirmişti. Tüm bunların arasında güverte üzerinde ve daha sonra iskelede onu durdurmaya çalışan gemi tayfası ile liman korumaları ise her şeyin üstüne eklenen zorluklardan daha fazlası değildi deneyimli Lautus için... Her şey bittiğinde, ortada yarısından çoğu alevlere yenik düşmüş ve geri kalanının kurtarılabilmesi için uğraşılan liman bir tarafta; diğer tarafta ise kendi kendine üstlendiği görevini yerine getirmiş olan ama kendine izin verilmiş olan zamanın sonuna varmış olan Calamum Lautus Alpharian kalmıştı. Adam, DeWitt'in savaşı için seçtiği; toplumun pislik ve ayaktakımı olarak gördüğü insanlarla ilgili duruma karşı usunda yüklendiği karmaşayı kendince bir yanıt bulabilmek adına içinde yıkmaya çalışıyordu görevinin son adımını da başarıyla tamamladığı yerden elinden gelen her olanakla uzaklaşmaya çalışken. Dizzardium ve Topiarii Sanctionem içinde yaşadığı yaşantı yıllar içinde Alpharian'a kırık, bozuk, beli bükük ya da yıkılmış kişilerin yeniden onarılabileceği ve yenilenilebileceğini; bunun da o insanları kurtarıcılarına karşı tutkulu, içten, doğru ve bağlı bir Lautus'a -Bahçe'de yeri yadsınamayacak olan, kökleri derinlere salınmış bir Ağaç'a- dönüştürebileceğini öğretmişti. Kentin üstüne çökmüş olan bu uğursuzluk son bulmak istiyor gibiydi Alpharian'ın önüne olanaklar çıkardıkça, Ölüm; neredeyse "Gel artık!" deyip çağırıyordu onu yılmadan, sürekli. Yağan Yağmur'la birlikte söndürülmeye çalışılan liman çok gerilerde kalmıştı Alpharian için ve sanki Toprak bile dinginliğe kavuşmuştu artık. Yere çöküp oturduğu taş döşeli yolda, elini üzerinde gezdirdiği zeminde sesini duyabiliyor gibiydi tüm kentin.
Bahçe biraz daha güzelleşmişti işte: yılgın, yaralı ve bitkin adam kimsesiz, kuytu bir kenarda; yüzüne göz yaşını anımsatan bir Yağmur damlası suyun değmesi ile kırpabildiği göz kapakları arasındaki kısacık zaman boşluğunda varlığını kendini içinde bulunduğu durumu anlayıp ayırt etmeye çalışarak kafası karışan ikizine bırakırken...
Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
Alpharian sonraki gün için Omegan'a açıklayamadığı durumlarda kaldığı her seferdeki gibi kendini bağışlatacağı güvencesini vermeye çalıştığı kısa notlar bıraktıktan sonra yaptığı ilk iş olarak Mali-Phali-Ty-Co'ya gitmişti. Scrinium'a girer girmez de yapacağı yolculuğa hazırlanmaya başlamıştı çünkü beklediği üzere; görevinin tamamlandığı bilgisi ve eylemlerinin sonucunun yarattığı değişimler hızlıca örgüt içinde yayılmış, Şato'dan da onu görüşmeye çağıran bir mektup çoktan gönderilmiş ve Lautus'u içeride bekliyordu. Yavaş yavaş Scrinium'un sunduğu servislerden yararlanan ve ulaşım yollarını kullanarak içeri gelip-giden türlü rütbeden Lautus'larla dolmaya başlayarak canlanıyordu ortalık. İlk önce barın arkasında görevlisini göremediğinden yolunu değiştiren Alpharian, hazırlıklarını tamamladığı içerideki odaların birinden daha yeni çıkmıştı Finn'i gördüğünde. Siparişini vermediği ama her zaman oturduğu bar sandalyesinin önünde bitiveren en sevdiği kahvaltı tabağıyla birlikte kendini bara çağıran Finn'in yanına hızlı adımlarla gitti Lautus.
"Alpharian! Oldukça büyük bir karışıklık ve hareketlenme yarattınız. Londra daha da bir canlanmış gibi dünden beri..." demişti günün daha bu erken saatlerinde böylesine büyük bir enerjiyle söz ettiği canlılığa eşit bir etki gösteren barmen. "Ben yalnızca benden yapmam beklenilebilecek eylemlerde bulundum bilgi ve gözlem dolu eski dostum. Nesunt'ların yaşamlarına son verildi, 'Dimitte esse simus, ut sit causa eorum vita sit brevis et finita cum clamore.' (Yaşamlarının kısa ve çığlıklarla son buluyor olmasına bizler neden olalım.)" diye yanıtladı yorgun bir gülümsemeyle yaraları daha kapanmamış olan Temizlikçi.
Finn onayladığını ortaya koyan mimikleri ve beden diliyle birlikte "Öyle, öyle..." demişti, "Sizi Dizzardium'a ulaştıracak yolunuza hızlıca koyulmalı ve başarınızı Kaptan Farrell'a bildirmelisiniz." diye ekleyerek. Düşüncelere dalmış olan Alpharian ağzına attığı birkaç lokmasından sonra "Evet, Kale'ye dönmeli ve onunla konuşmalıyım.. bu ve başka konular üzerine." demişti boşluğa dalıp gitmiş gözlerini kırpmadan. Neredeyse çocukluğundan beri tanıdığı adamın çok seyrek zaman aralıklarında gördüğü bir durgunlukta bulunduğunu gören barmen kendini sormaktan alıkoyamamıştı, "Her şey yolunda mı dostum? Şimdiden.. uzaklara dalıp gitmiş gibisiniz?"
Derin bir iç çekişten sonra "Bir şey yok Finn. Yalnızca usum çok fazla kalabalık..." demişti Alpharian ve daha sözü bitmeden karşısındaki adam biraz darılmışçasına ama yine de babacanlığından ödün vermeyen bir ses tonuyla; "E konuş o zaman benimle? Yükünü azaltmana yardım etmeme izin ver." diye karşılık vermişti. Uzun zamandır ilk kez yüzünde taşıdığı sıcak bir gülümsemeyle "Buna önce kendim bir anlamlandırma kazandırmam gerekiyor.. ama sunduğun yardım önerin için teşekkürler bilge barmenim." deyip yaşasaydı belki bugün öz babası olabilecek seviyede kendinden yaşça büyük adamın bürünebileceği olası kırgınlık bulutlarını önceden yok edebilmek için.
Aralarında var olan kısa bir sessizlik anında Alpharian'ın kahvaltısına devam etmesine izin verdikten sonra "Konu öldürdüğünüz insanlar, değil mi? Onlar için.. bir takım düşünceler taşıyorsunuz." demişti. Alpharian'ın "Nasıl?" dercesine sunduğu bakışlarını gördükten sonra devam etti sözlerine barmen; "Ah, genç dostum, bu katı ve kıyıcı görevlerden tat alman gerekmiyor.". Sözlerinin anlaşıldığını inandığı kısa bir an daha bekledikten sonra "Yeringenlik, belirsizlik, duygudaşlık; hepsi de beklenebilir duygular." diyerek sözlerini sonlandırdı.
"Bu duyguları taşımaktan korkmamalı mıyım sence?" diye sormuştu Lautus üzerinde çok düşünmeden ve karşısında Finn'in gülümseyen yüzüyle verdiği "Hayır, onları kucaklamalısın! Sendeki insanlığı yerinde tutan onlar." yanıtını almıştı.
Alpharian içinde tutmakta zorlandığı düşüncelerini az da olsa dökmeye hazır gibiydi bu yakın bulduğu adama, belki yediği sıcak yemeğin de bu konuda bir etkisi vardı, kim bilir? "Ya yanılıyorsam Finn? Ya bu insanların ölmesi gerçekten gerekmiyorduysa, amaçları ve düşünceleri iyi yöndelerse? Belki yanlış yönlendirilmiş evet ama, gerekçelerinde temizlerdiyse?" diye söze başladı Lautus. İçinde yükselmeye başladığı sinirlenmeyle zorla yutkunup; "Bunları sorgulamamış olduğumu düşünmek benim için çok sinir bozucu..." dedi. Bir an için gözlerinin üstünden eski deneyimleri ve anılarıyla kaynaklanmış karanlık bir gölgenin gelip geçmiş olmasıyla enerjisi daha durgun bir seviyeye geçen adam "Ben yalnızca barmen bir Finn'im, Alpharian.. ve böylesi bir sorunun yanıtını vermek beni aşar!" deyivermişti konuyu kapatmak istercesine. Artık bir diğerinin gözlerine bakmamayı seçen iki adam olarak bir kez daha ikilinin arasında sessizlik çökmüşken Finn'in; "Belki Kaptan Farrell bu konu üzerindeki düşüncelerinizi anlamlandırmanıza yardımcı olabilir?" demesiyle Alpharian artık konuşmalarının bittiğini kalkması gerektiğini sezebilmişti "Evet, olabilir. Sağ ol Finn!" yanıtıyla birlikte. Genelde bir tek "Finn" adıyla tanınan bu adam Mali-Phali-Ty-Co Scrinium'u için çok önemli biriydi, Capuo'su Raymond'dan sonra adı geçen ikinci kişi oydu demek doğruydu üstelik. Yalnızca görev sonrası sunulması çok gerekli olan alkol ve yemeklerin servisi için değil; engin bilgileri, eşsiz önerileri, delik kulağına çalınan sağlam ipuçları ve paylaştığı deneyimleriyle de her rütbeden Lautus'un gözdesi bir rehber görevini üstleniyordu... Yine de onu az ya da çok tanıyanların kuşkusuz bildiği gibi; bu adamın gözlerinin üstüne o karanlık bir kez indiyse, rahatsız edilmeden düşüncelerine bırakılması gerekliliğiydi. "Senin gibi yetenekli birine yardımcı olabilmek benim için bir mutluluk. Güvenlik ve esenlik seninle olsun dostum." sözleriyle yolcusunu yoluna göndermişti adam...
Her Scrinium'da olduğu gibi Mali-Phali-Ty-Co da önemli durumlarda ya da zaman geçirmeden ulaşım sağlanması gerekli olan anlar adına Dizzardium Şatosu'na geleneksel olmayan yollardan varılmasını sağlıyordu. Şato Colchester'da bulunuyordu ama yine de örgüt üyesi olmayan Muggle ya da Büyücedünya üyesi bireylerin bile öylece ulaşabilecekleri bir yer değildi. Türlü büyüler altında saklanmış, sanki Britanya'nın parçası bile olmayacak bir iklim ve coğrafyaya sahipti; geniş ve ağaçsız iç karartıcı topraklarıya, soyut bir korkutuculuk sergileyen dev bir göle sahipti. Scrinium'un sağladığı Anahtar ve çağrı mektubuyla birlikte vardığı topraklarında kendisini hazır bekleyen tılsımlı faytonlardan birine görevlilerle birlikte binmeyi düşünüyordu Alpharian. Düşünmediği ve hiç beklemediği durum ise Lautus'lar arasında bile detaysızca "Bay Walski" adıyla bilinen, Kaptan Farrell'ın başyardımcısının kendisini bekliyor oluşuydu. Yaşı ilerledikçe sıskalaşmış kısa bedenine ters düşen tombulumsu yanakları, ince Siyah-Mor çizgili kumaşı olan Melon Şapka'sı ile yüzünden çıkardığı çok görülmemiş olan Siyah çerçeveli yuvarlak Güneş gözlükleriyle tüm Topiarii Sanctionem örgütü üyelerinin tanıdığı Trechet Theodore Walski; normal durumlarda her zaman için bir Lautus'un birlikte yolculuğa çıkabileceği birisi değildi. İster istemez de bu durumun içinde olmak Lautus'u az da olsa rahatsız etmeye yetmişti. Yaşı geçkin adamın bastonundan destek alarak basamaklarını çıkmasını hep birlikte bekledikten sonra, içeride yalnız kaldıkları faytonun dışındaki demirlere tutunan çok sayıda korumayla birlikte yolculukları başlamıştı.
Az sallantılı yolda geçen yolculukları çoğunlukla sessiz geçiyordu; Alpharian kalın kadife perdelerin arkasından dışarıya baktığı pencereden izlediği Doğa'dan gözlerini çok ayırmıyor, Bay Walski ise yüzü Alpharian'a dönük biçimde gözlerinin nereye baktığı kestirilemiyor olsa bile Lautus'un ruhunun içlerine bakıyormuşçasına gizemli sessizliğini hareketsizliğini bozmadan sürdürüyordu. Alpharian adamın tüm varlığını göz ucunda kalan çevresel görüşünün bir aldanması olarak düşünüyor olsa da, yaşlı adamın delici bakışlarının ağırlığının kızgın şişler gibi bedenini delip geçtiğini sezebiliyor gibiydi. Bu sessizlikle geçen durum Şato'ya varmalarına kısa bir süre kalmışken Walski tarafından dingince yapılmış bir boğaz temizlemeyle bozulmuştu;
"Başarılarınızın yankıları her yerden duyuluyor bay av Thrawsunblat."
Alpharian bu ürperti verici durağanlıktaki gülümsemeye sahip olan adamın kendine gösterdiği mimiğin bir içtenlik göstergesi mi, yoksa vereceği acıdan daha kıyıncı başlamadan zevk alan bir sadistin mutluluk dışavurumu mu olduğunu bilemiyordu o an için. Bir yanıt anlamında ses çıkarmadan karşısında yüzünden kaçırılmayan gözlerin bakışına karşılık vererek bu iletişim denemesinin devam etmesini beklemişti, çünkü bu adamın ağır ağır konuştuğu sözlerinin neredeyse her zaman için arkasından devam eden eklemeleri olduğunu öğrenmişti yıllar içinde;
"Sanırım Tabulae kayıtlarındaki Nesunt'ların ayıklanması size yetersiz geldi de, başka serüvenlere yol açmayı seçtiniz, hı?" diyerek sorgusuna devam etmişti bu sırada Bay Walski. Adamın sesi sevecen ve sıcak bir tondaydı ama, anıştırmayı denediği düşüncelerinin böylesi keskin kurallar içinde disiplinlendirilmiş bir örgütün üyeleri arasında bağışlanmayacak bir yoldan sapmanın göstergesi gibi algılanması çok da zor olmaz gibi geliyordu sözlerini duyan Lautus'a.
Belki de yaşlı adamın yüzünde ve sesinde çocuksu bir mutlulukla, takılgan bir taş atmaya benzeyen böylesi sözlerini söylemesindeki tek neden Alpharian'ı köşeye sıkıştırmaktı? Başka bir örgüt üyesi olsa, koskoca Kaptan Farrell'ın başyardımcısıyla yalnız kalıp konuşuyor olmaları ve diğerlerinin faytonun dışında bulunuyor olmalarına sevinebilirdi belki; yine de Alpharian bu adamdan korkmaması gerektiğini çok iyi bilecek seviyede kendine ve ülkülerini ilerletmekte hatasız olduğuna güveniyordu işte:
"Magna Purgatio, bildiğiniz gibi, yeri geldiğinde yaratıcı olmamızı destekleyen bir yapıyı benimsemenizi öğütleyen bir ülkü Bay Walski. Sınırlanmalarla çevrelenmiş bir bahçenin her zaman için açık otlaklara özenerek meyve vereceğini unutmamak gerekli..." yanıtıyla düşüncelerini dile getirdikten sonra, bir kez daha gittikleri yolun daha erkenden bitmesini istercesine arabanın penceresinden dışarı bakmaya devam etti Alpharian. Dizzardium Şatosu'dan kuralların ötesine geçmiş bir sapkının ortadan kaldırılması için çağrı mektubu çıktığı görülmemiş bir durum olurdu; örgüt üyeleri arasında yaşamının sonlandırılması uygun görülen üyeler öylesi olağan bir tuzakla köşeye sıkıştırılarak öldürülmezdi, Kaptan Farrell'ın erdemli kişiliği böyle bir durumu aşağılama olarak görecek seviyede yüksekti çünkü. Yine de tüm bunları bilmek Alpharian'ın güçlü bir çoşkulanmayla çalkalanan duygu durumunun durulmasını sağlamıyordu. Yaşlı adam bir kez daha sessizliği bozmuştu "Beni yanlış anlamanızı istemem, genç Calamum! Kendinizi çözmekle sorumlu tuttuğunuz bir yanlış karşısında, Bahçe'mizi güzelleştirmek adına söndürmeniz gereken yaşamları göreviniz olarak benimsediğiniz için sizi eleştirmek bana düşmez. Yalnız..." sözleriyle. Yalnızlığına bir yoldaş arıyor gibi Alpharian'ın dışarı baktığı pencerede ona katılıp "Bana artık geri alamayacağım günlerimi ve gençliğimi oldukça anımsatıyorsunuz!" sözlerinke konuşmasını sonlandırıp derin bir iç çekmişti bastonunun üstünde buluşturduğu Beyaz kumaştan eldivenli ellerinin üstüne çenesini dayayıp. Lautus adamın düşmanca olmayan düşüncelerle kendisiyle iletişime geçtiğini tam anlamıyla sezinleyebildikten sonra yüzünde yaşlı adamdaki gülümsemeyle yarışabilecek bir mutlulukla;
"Önderimize görevimle ilgili armağanlar getirdiğimi biliyorsunuz... Sizi ve derlemeyi sevdiğiniz küçük detayları unuttuğumu sanmayın!" deyiverdi içinde tutamadığı beklenmedik şaşırtıyı ortaya çıkarırken. Adamın bastonuna dayanmış olan duruşu birden canlanmış, Alpharian yeleğinin iç cebinde tuttuğu kumaş çıkınının katlarını teker teker açarken bir çocuk gibi coşkuyla hareketlenmişti. Alpharian'ın saklı tutamadığı bir gururla;
"Amerikan İç Savaşı'ndan bir komutan üniforması..." sözleriyle Walski'ye sunduğu apoletin altın yaldızlı püskülleri üstünden pencereden içeri giren Güneş ışığı yansıyordu. Belki bir terzi ustalığıyla kesilmiş kumaş parçası değildi bu hediye ancak, Lautus'un asasından çıkmış bir Diffindo komutuyla temiz biçimde kesilip alınmıştı eski sahibinin omzundan. Fayton Dizzardium Şatosu'nun büyük duvarları içindeki kapısından geçmişti bunlar yaşanırken ve varış noktasına gelindiği için korumalar kapısını açıp yolcularını hedeflerine buyur edip yönlendirmeye başlamışlardı bile.
Alpharian'ın Şato'ya girişi ve sonrasında ilerletmek zorunda kaldığı formaliteler, bir insanın hemen herhangi bir kurumda karşılaşacağından çok da değişik değildi; rutin güvenlik kontrolü adına üstünün aranması, Çok Özlü İksir ya da benzeri kandırma çalışmalarına karşı önlem dolu testler, sığ bir Zihnebend yoklaması, "Prior Incantato" ile asa taraması... İşlemler bittiğinde kendisine bileğindeki dövmesinden Stipendium Lautus rütbesinde olduğunu anlayabildiği biri yaklaşmış ve ikisinin de Lautus'lara özel biçimde asalarını tutan ellerini yüreklerinin üstüne dokundurdukları saygılı, sessiz bir esenleşmeden sonra;
"Tekrardan hoşgeldiniz, adım Marleena Walpole. İzin verirseniz sizi kalacağınız odanıza dek yönlendireyim." demişti dingin bir ses tonuyla. Kadının adımlarına ürkek bir misafir gibi geriden takip etmek yerine, nerede olduğunu iyi bilen bir ev sahibi güveniyle neredeyse omuzları değecek bir yakınlıkla eşlik ediyordu adam; ne de olsa burası hepsinin evi sayılabilecek bir yerdi. Yürüdükleri granit ve türlü değerli metallerle işlemeleri olan taş duvarlarla çevrili koridorlar ne boş, ne de kalabalık sayılamayacak yoğunluktaki çalışanlar ve Lautus'larla kalabalıklaşmış; bir kütüphaneyi andıran yüksek seste konuşmaların dillendirilmediği, canlı bir ortamdı. Odaya vardıklarında kadın büyü ya da büyülendirilmiş maymuncuklarla bile zorlanılarak açılamayacak biçimde tılsımlandırılmış kapının kilidini bir anda elinde beliren metal bir anahtarla açıp, içeri girmesi için yarım adım gerileyerek Alpharian'ı beklemişti. Adamın içine girdiği oda bir misafir odası için fazlaca büyük tasarlanmış, içi de çağın standartlarına ve Büyücedünya'nın o özgün eşsizliğine göre bile çok üstün bir seviyede görkemli eşyalarla döşenmiş, üstüne de beğeni uyandıracak sanatsallıklarla daha da süslenerek zenginleştirilmişti. Her bir Topiarii Sanctionem üyesine ve Lautus'lara çokça saygı ve ilgi duyulurdu Şato'da. Özellikle de rütbesi yüksek olanların biraz daha fazladan şımartıldığı bir seviyeyle...
Kadının "Özel bir isteğiniz ya da odanızda eksik bulduğunuz bir dileğiniz varsa lütfen bildirmekten çekinmeyin." sözlerine karşı yalnızca "Yok daha neler?" dercesine gülümsemekle yetinen Alpharian, yanıtını içten bir sessizlikle alan kadının "Öyleyse iyi dinlenmeler Calamum Alpharian. Kaptan Farrell öğleden sonra saat 2'de sizi çalışma odasında kabul edeceğini bildirdi. Saati geldiğinde size eşlik etmek için geri geleceğim, odanızda olmasanız bile sizi bulacağımdan kuşkunuz olmasın." diyerek adamın gülümsemesine daha canlı ve sıcak biçimde sunduğu kendi gülümsemesiyle karşılık vermişti. Stipendium'un en son da "Güvenlik ve esenlik sizinle olsun." sözleriyle kapısını kapattığı odasının rahat koltuğuna atıverdi kendini adam. Yaşadığı ama kendi kazandığı paralarla tuttuğu için taşınmayı düşünmediği bakımsız eviyle bu Buckingham Sarayı'nı bile bir yıkıntı gibi gösterebilecek yer karşılaştırıldığında, kendini Alamut'un Cennet Bahçeleri içinde sanabilirdi.
Dinlenme odasından yeterince zaman geçirdiğini düşündüğü bir andan sonra dışarı çıkıp şatodaki türlü oturma salonlarında, kütüphanelerde ve Tabulae'lerde zamanını geçiren Alpharian; omzuna kendisini rahatsız etmeyecek bir yumuşaklıkla dokunan Stipendium Walpole'un sessiz uyarısından sonra örgütlerinin lideriyle buluşmaya yollanmıştı. Kadınla geçirdiği sessiz bir yolculuğun daha sonuna geldiğinde üzerinde örgütün simgelerinden en karmaşık çizgi ve ayrıntılı olanının ışıltılı bir tılsımla işlendiği Bordo renkli kapıya varmışlardı. Kapıyı tıklayıp içeri girdiğinde kadın geride kalıp girmesini izlemişti ve en son yıllar önce Topiarii Sanctionem'e katıldığı gün görebildiği Kaptan Laurel Alastair Farrell karşısında duruyordu Alpharian'ın; aylar önce bu odada bulunmuş olan Jules Verne adlı Fransız'ın birkaç yıla çıkaracağı kitabındaki "Kaptan Nemo" karakterinin gemisindeki varlığı yazarken esinlendiği egzotik andaçlarla dolu olan kişisel odasında, kendisiyle konuşmaya hazır biçimde masasının arkasında ayakta durup penceresinden dışarıyı gözlüyordu işte. Masasında tüten purosunu bir süredir içmediği ortadaydı adamın; Walpole'un Alpharian'ın geçişinden sonra kapattığı kapının mekanik sesinden sonra bile konuşmamış, dingin ama derin bir iç çekişle bir süre daha olduğu yerde durup dışarıyı duygusuz bakışlarıyla izlemişti. Odaya girdiğinden beri komut beklercesine sessizce duran Alpharian da kendini odanın duvarları ve sehpaları üstüne eklenmiş yeni parçaları incelemekten alıkoyamamıştı.
"Dizzardium'da seni yeniden görmek güzel bir detay oğlum, Alpharian..." sözleriyle sessizliği bozmuştu örgütü kurmadan yıllar önce Beyaz tellerinin bolca yer kapladığı ama artık tam anlamıyla ak düşmüş saçları sanki soğuk Okyanus yelleriyle geriye savrulmuş da, gemisinin dümenini bırakıp kamarasına daha yeni geri girmiş görüntüsüyle kaptanlık yaptığı uzun yılların soğukluğunu dış görünüşünde şimdi bile taşıyormuş gibi duran adam. Örgüt üyeleri arasında hiçkimsenin gerçek babası olmasa bile, Lautus'larını kan bağıyla edindiği öz çocukları gibi sever ve sayardı bu katı ve soğuk görünüşlü adam. Yüksek arkalıklı koltuğuna otururken karşısındaki Alpharian'a da oturmasını buyur eden bir göstergeyle birlikte; "Anlat bakalım, yaşam nasıl davranıyor sana?" sözleriyle daha önemli konuları konuşmadan önce karşısındaki insanı ince bir anlayışla daha kişisel bir söyleşiye çağırmıştı. Aralarında saatleri yutarak geçen, Kaptan Farrell'ın puro üstüne puro yakarak dinlediği ve önce böylesi gündelik konuşmalarla başlangıcı olan; konular ilerledikçe de Alpharian'ın sokaklarda karşılaştığı sorunlarla takip ederek Tabulae'de adını bulduğu Mahir'den başlayıp Salem'de üs tutmuş Cadı Avcıları'nın Londra'da örgütlenmiş varlıklarına ve sonra onlara başkaldıran gizdüzencilerin tasarımlarına.. oradan da Bahçe'yi güzelleştirme adına Dünya'ya sunduğu son ölümlerin sonucuyla usunda yer etmiş yükleri yeringenlikle içinden dökmesiyle sonuçlanan uzun bir konuşma geçti.
Alpharian yanında getirdiği, sonlandırdığı yaşamların kanıtları yerine geçmesi ve yaşananların Tabulae kayıtlarına kuşkusuzca eklenilebilmesi için yanında tuttuğu Mahir İbn-î Kamer'in, Michael James'in, Solomon Rothberg'in, Carvell North'un, Jeffrey Thomas DeWitt'in ve Dylan Thornton'ın asalarını sardığı kumaşı önderinin masasının üzerine bırakmıştı konuşmaları bittiğinde. Kaptan Farrell karşısındaki adamın Magna Purgatio'ya satkınlık taşıyacan düşünce ya da eylemlere hiçbir zaman başvurmayacağını biliyor ve buna sonuna dek güveniyor olsa da; böylesi düşünceleri sözlere dökmek hem zor, hem de bulunduğu konumdaki bir adamın buyruğunda olan bir astıyla öyle kolay kolay konuşabileceği konular olarak görülemezdi. Ağzından çıkabilecek her söz; kimine göre disiplini elden bırakmış yaşlı bir adamın duygusallığından çıkma bir kayırma olarak, kimine göre başından savılmaktan kaynaklı bir önemsizleştirilme olarak, kimine göre de çok dar bir zamanda umutla beklentilenen bir yatıştırma olarak yer tutabilirdi ulaşıp algılanan kulaklar tarafından. Yine de içindekileri paylaşabilecek yakınlıkta birilerini bulup sonuca ulaşamadığı, ya da başkaları tarafından duyulmaması gerekirken kendisine anlatılarak bağışlanmaya eşit seviyede çıkış yolu aranmış bir konuda çıkar yol bulamamış durumdayken Lautus'unu yalnız bırakamazdı.
"Savaş pis bir iştir, Calamum'um." diye sözlerine başlamıştı deneyimli kaptan; "Emek'in ve dava adına ölecek erlerin her zaman için zor bulunduğu kıtlığa sahip olan bir iştir özellikle. O insanları öldürmen, kesin bir yargıyla konuşuyorum, yalnızca İngiltere içinde değil dışında da sayısız yaşamı kurtardı." dedi ve "Engizisyon'un Yeni Dünya kolunu ve adamızda gizlenmiş olan Cadı Avcıları'nı ek birliklerden, desteklerinden yoksun bırakarak varlıklarında büyük bir açık yarattığına da kuşku yok." diyerek ek düşüncelerini de ekledi. Gözleri odanın bir köşesine dalıp gitmiş, oturduğu koltuktaki duruşunda omuzları düşmüş Alpharian bu bilgileri kafasında bir oraya bir buraya doğru tartarken Farrell'ın "Yine de unutmamalısın!" sözleriyle bakışları yeniden adamın gözlerine kilitlenmişti. "Bunlar karanlık; insan yaşamının para karşılığında, hem de böylesi az niceliklerle ölçüldüğü böylesi karanlık günler. Karanlığın kapatıcılığı altında bu Savaş Makine'sinin işlemesine devam etmesini istemek adına herkes her yalanı söyler?" diye Alpharian'ın kuşku dolu düşüncelerine olağan bir son getirmek istemişti kaptan.
Kendini açıklamak için yüreğini açan Alpharian son yanıtlarını vermeye hazırdı şimdi; "'Da nomina eorum mihi, et subicam tibi sanguinem eorum in reditu.'(Bana adlarını ver, karşılığında sana kanlarını sunayım.) önderim, size ve ülkümüze sırtımı dönmeyeceğimi biliyorsunuz!" dedi ve Kaptan Farrell'ın sorgulayıcı biçimde kalkan kaşlarından biri altında devam etti: "Gizdüzencilerin düşük yetkedekileri vazgeçmeye ve yenilmeye hazırlardı evet ama, DeWitt de tüm bu yaşananları ayrı biçimde görmüştü... O, o insanların hiçbirinin tutsak olmadıklarını ve onlara yardımda bulunduğunu öne sürüyordu. 'Kendisine yapıldığı gibi' yardım ettiğinden söz etmeye son anına dek vazgeçmedi."
Koltuğundan kalkıp gerinerek bir kez daha masasına arkasını dönüp penceresinden dışarıyı izlemeye başlayan adam "Bir insanın deliliğini nasıl anlayabilirsin, bunu biliyor musun genç Alpharian?" diye sorduğunda, Calamum Lautus olağanca omuz silkerek "Boşluğa konuşur, saçmalığa güler, kendi yüzünü tınaklarsa?" diye yanıtlamıştı. Farrell "Yok, hayır. Gerçekten deli olanlar böylesi bir Dünya'da varlıklarını sürdürürlerken ortada yanlış hiçbir şey yokmuş gibi konuşan ve eylemlerde bulunanlardır." sözleriyle birlikte, duruşunu değiştirmeden omzunun üstünden pencereden görünen dışarıya değil; odadaki adamının iki ayrı renkteki irisleri olan gözlerine bakışını çevirerek. Sözlerinin bıraktığı etkinin işleyişini beklerken de yeni bir puronun daha ucunu alevlendirip geçmiş anılarının usunda yaratmaya başladığı Maelström'ün etkilerine kapılan bir ses tonuyla "Çok az insan kötülüğü benimseyenlerdendir. Her zaman için ussallaştırmaya açık, her seferinde sorgulanmalara hesap vermeye yeterlice açıklamaya isteklice hazır..." diyerek dersini vermeye devam etti yılların yıprattığı adam. Kucağına böylesine beklenmedik biçimde düşen ve açıklamaya bir süredir uğraştığı sorulara yanıt bulabilmenin ağırlığıyla birlikte "Öyleyse doğru olduğuna kendini inandığı ya da inandırılışına karşı koyamadığı yalanlardı" dedi Alpharian neredeyse kendi kendisine konuşurcasına. Sonra içinde susmayı bilmeyen o hep gizliyi arayan, yanıtlandırılmayı gözetleyen yanının ağır basmasıyla birlikte sözlerine devam etti; "Yine de gördüm ya onları. Tutsak alınıp işçiliğe gönderilecek olan adam, kadın ve çocukları. Yabansı tiplerdi; yaşlısı, hastası, delisi..."
Alpharian'ın açıklamasına karışmadan edemedi Farrel "Arık insanlardı, değil mi?" sorusuyla. Alpharian'dan gelen onaylayıcı bir baş sallamayla devam etti; "Birini buyruk altına ölümüne dek kendini varlığını ortaya sunacak bir er yapmanın, kırık bir insanı düştüğü yerden alıp onu yeniden bir makine gibi kurmaktan daha iyi bir yolu var mı? Ona yaşantısı boyunca kimse tarafından verilmemiş olanları ayaklarına serip, üstüne daha da fazlasını vereceğin sözünü üstlenerek hem de." Yine de kendini böyle bir işi yürütmeye adamış birinin yerine koyarak "İyi de, bence işe yaramayacak çoğunluklar arasından kullanılabilecek belki de tek birini kazanabilmek için çok uğraştırıcı bir iş gibi görünüyor?" diye sormadan edemedi Lautus. Küçümseyici bir kıkırdamayı andıran ama ağır kişiliğine zarar vermeyecek biçimde ölçülü bir gülüşle böylesi bir suçlamanın olasılığını yok ederek Alpharian'ın oturduğu koltuğa yaklaşan Farrell "Öyle, evet. Karşılığında aldığın o kişiden hiç kuşku duymayacak yeterlilikte sağlam, içten bir bağlılık olacaktır!" diyerek ellerini öğrencisinin omuzlarına koydu.
"Yitirmeyi kaldırabileceklerinin ne olabileceğini bilmekle böylesi insanlar, kurtarıcıları olan bir alp yerine koydukları insanlara karşı satkınlık yapmayı iğrendirici bulurlar." sözleriyle birlikte adamın omuzlarını sertçe sıkmıştı. Kaptan Farrell konuşmalarının sonuna yaklaştıklarını düşünerek masasına doğru geri gittiğinde de; "Herkes aldatır, dolandırır, göz boyar, açmaza getirir ve yalan söyler; Alpharian.. kendilerini, karşılarındakileri, bir diğerlerini! Uydurma nedenleri saklayan perdeleri delmeyi öğrenmelisin!.. ve gözlerimizin önüne sunulmuş olsalar bile, bazen hiçbir şeyin doğru olmadığını da." diyerek koltuğuna geri oturmuştu. Önderinin beden diliyle konuşmalarının sonlandığını kavrayan Alpharian oturduğu yerden kalktığında ise odadan ayrılmasını önlemek için eliyle gösterge veren Farrell "Belki asla bittiğini göremeyeceğimiz sayıdaki düşmanlarımız arasından altısı öldü ve bunun için size en derin teşekkürlerimi sunuyorum. Yine de; beklenmedik bir önseziyle kendinizce ortaya çıkardığınız görevinizi tamamlamanız size yan gelip yatmak, kazandıklarıyla yetinmek, gelişimini sürdürmeyi bir kenara bırakarak başarıya gözü doymak gibi bir yetki vermiyor!" diyerek sert bir ses tonuyla konuşmaya başladı;
"İşiniz daha yeni başlıyor, Arbor Lautus!"
Fazlaca gülmekten ve uzunca süre düşüncelere daldığında kaşlarını çatmaktan kırışmış yüzüyle birlikte kimi zaman yaşını ortaya koyuyorduysa da, böylesi gibi durumlarda adamın ruhundaki canlılığın ortaya koyduğu gençlik kıvılcımları onu sevimlileştirebiliyordu bazı anlarda
"Doğru duydunuz Alpharian av Thrawsunblat. Gösterdiğiniz başarı karşılığında sizi Arbor seviyesine yükseltmeyi uygun buldum" diyerek büyük masasına tok bir sesle iki kez sertçe vurdu. Mantıksal açıdan yapısını bozmadan tek parça olması gereken duvarlardan birinden açılarak odaya giren gizli bir kapıdan içeri Bay Walski; üzerinde dövme sanatının yapılmasında kullanılan türlü araçla birlikte içeri girmişti birden. Bir anda içinde bulunduğu durum karşısında ne yapacağını bilemez durumda kalakalan Alpharian, sesinde taşıdığı ve buyruğa karşı gelmek olarak gördüğü düşüncensinden utandığı görülebilir biçimde kızaran yüzüyle; "Beyim hayır, olmaz. Kabul edemem!" demişti hızla. Sözleriyle haklı olarak, olması gereken yollarla edinmediğini düşündüğü rütbelendirmesini geri çevirdiğinde, karşısına almış bulunduğu iki yaşlı adam bir süre için bakıştıktan sonra sanki biraz rahatı bozulmuş gibi oturduğu yerde kıpırdanan Kaptan Farrell; "Öyleyse sana son gezimden yanımda getirdiğim, kendim için saklamayı düşündüğüm bir ödülüm olacak." diyerek Lautus'unu kendini soktuğu durumun içinden kurtarmaya yarayacak sözlerini söylemişti. Sonrasında başyardımcısına buyruk veren bir hareketiyle son yaktığı purosunu küllüğe basan örgüt lideri, Alpharian'la birlikte adamın geri dönmesini sessizce beklemişti. Yaşlı başyardımcı içeriye normal kapıdan geri döndüğünde yanında getirdiği ve üzeri kapalı orta boylu bir sandığı taşıyan görevlilerle birlikteydi. Yüzünde büyük bir gülümsemeyle üzerini açtığı ve sağlam kamışlarla parmaklıklı biçimde içi hava alacak biçimde yapılmış sandığın içinden çıkardığı küçük yavruyu Alpharian'ın kucağına bıraktığında;
"Canavar şimdilik Afrikanca'da 'Korku' anlamına gelen Vrees adıyla çağırıldığında dönüp bakıyor ama, olur da gerçekten dönüp bakarsa diye onu çağırmamanızı öneririm!" diyerek kuru sesiyle artık ilgilenmek zorunda kalmadığı bilgisinin verdiği sevinçle sorumluluğundan çıkardığı yaramazın arkasından pis pis kıkırdayıp diğerleriyle birlikte odadan çıkmıştı. Alpharian'ın sayısının kaç tane olduğunu kavrayabilmek için kulaklarını saymaya çalıştığı Canavar kucağında hareketlenmeye başlamışken Farrell;
"Kucağında tuttuğun bir Cerberus eniği ama kökeni biraz alışılmışın dışında olan bir türden. Afrika'da bol bulunan Yaban Köpeği tipinden. Hayvanlara olan sevginle ona çok iyi bakacağını biliyorum. Yine de gitmeden önce bakımını üstlenebilmek için sana dokuz bin Galleon'luk bir çek yazacağım, Davis'in Scrinium'unun kasasını onu besleyebilmek için boşaltmana göz yumamam!" diyerek masasının çekmecesinden çıkardığı çek defterinin üstünü doldurmaya başlamıştı.
Dizzardium'a ceketinin ve gömleğinin ceplerindeki iki küçük çıkınla gidip, Mali-Phali-Ty-Co Pub'a koca bir sandık ve yerinde durmayan uslanmaz bir misafirle birlikte dönen Alpharian, Kaptan Farrell'la olan konuşmasından sonra yanıtlarını aradığı sorularına doygunluğa erebileceği yanıtlar bulmuş olsa da, oturduğu barda düşüncelere dalmışken, kadeh üstüne kadeh devire devire içtiği içeceklerinin boş bardaklarından birini tıklatan Finn tarafından düşüncelerinden koparılmıştı. Kendisine çok uzun bir süre gibi gelse de yalnızca birkaç gündür en yakını gördüğü diğer iki adam olan Raymond ve Kenneth'la görüşememiş olmasının üzerinde yarattığı ağırlıkla birlikte barmenine dökülmeye başlamıştı. Uzun süre ne söyleyeceğini tam olarak usunda oluşturamadan yaptığı konuşmada en sonunda yüreğini bir mengene içinde sıkıştırırcasına sert tutan düşünceleri, alkolle birlikte dışarı çıkmaya başlamışlardı.
"Bak Finn, söylemeye uğraştığım durum... Bak hani sen hiç bir odadan geçtin de.. ama böyle sanki daha çok oda senin çevrenden geçip gitmiş gibi oldu mu ağabeyciğim? Sanki boynunda seni çeken bir tasma varmış da kurtulamıyormuşsun gibi?" sözleriyle alkolün verdiği sersemlikle dışarıdan duyan birinin saçmaladığını düşündürücü sözlerine devam etti Alpharian. "Böyle hani hiç bir ortama girdin mi de, oradaki herkesin yüzünü bilirsin ama gerçekte orada tanıdığın hiç kimsenin olmadığını anlarsın ya babam? Biliyor musun bunu, yaşadın mı hiç?" sözlerini içeren bir soru sorduğunda, belki on yılı aşkın süredir Scrinium'dan dışarı saçının telini çıkartmamış olan adama bu dediklerini duyup yanından gülerek geçen insanlar Finn'in bu betimler içinden önemli anlamlar yakalayabildiğini bilemiyorlardı. "Ben biliyorum ama..." çıkıştı Alpharian, anlık bir dengesizlikle yana kaydığında omzunu tutan barmen tarafından yere düşmesi engellendiğinde. Sinirle sıkılmış dişleri arasından "Bazı günler böyle.. ruhum içimde kapatılmış kalmış gibi, usum başımda değil de böyle sanki sonsuzluktan beri uyuyormuşum gibi!" dediğinde gözleri dolar gibi olmuştu karşısındaki adamın.
".. ama uyumadım, onu da biliyorum! Ölüm gibi bir şey hani. 'Sonsuz uyku' dediğin, ölüm değil mi ha?" dedikten sonra anlık bir uzaklara dalışla birlikte, "Bazı günler, diğer insanların yanında çok gölgede kalıyorum gibi yaşıyorum ya! Sanki zamanımın bitmiş de fazladan yaşıyorum gibi..." demişti. Raymond, Kenneth ve Finn dışında Alpharian'ın var oluşuyla ilgili bilgisi olan kimseler yoktu Scrinium'da. Belki de Alpharian ve Omegan'la ilgili çözülemeyek iki ruhlu yaşantılarının işleyişiyle ilgili bilgisi olan hiç kimse yoktu tüm Dünya'da. Kendini duygusuzca yaşamak zorunda bırakan bir yaşantıyı seçen adamın kimi zamanlarda böyle düşüncelere dalıp çıkamıyor olması ve onu sevenlerin tam olarak yardım edemiyor oluşları herkesi üzen bir ağlatı oyunu gibiydi.
"Hiç çevrendeki kimse anlamadığı ya da böyle beni ben yapan şeylerin ne olduğuyla ilgili kimsenin hiçbir düşüncesi olmadığı için yüzümü ellerimin arasında gömdüğüm gibi oldun mu sen? Sanki beni tam bir insan durumuna getirebilecek olan şeyler hiçbir zaman ulaşamayacağımız yerlerde de, uzanıp alamıyoruz gibi?" diye yanıtsız bir soru çıkmıştı yarım ruhu yorgun adamın dudaklarından.
Tam Alpharian bir kez daha "Sen hiç..." sorgusuyla başlayan bir soru soracağı anda sözünü kesen Finn; adamın bu içinden çıkılmaz düşüncelerini; yalnızca kendi yaşantısının tamamlanamaması karşılığında, bu Dünya'yı kirli tutan insanların yaşantılarını sona erdirerek içindeki boşluğu doldurduğu düşüncesine usunda yer açabilmesi için "Geçen gün bu kapılardan çıkıp gitmeden önceki konuşmamızda dile getirdiğin sözlerinle ortaya koyduğun gibi, Yabanotları'nın neden böylesine zararlı olduğunu çoğu Lautus'tan daha iyi biliyorsun. Bunun nedenini bana bir kez daha söyleyebilir misin?" diye sorduğunda sanki bir anlığına yüzüne soğuk su çarpılmışçasına ayılmaya yaklaşan Lautus "Bizler yanılsamaları ortadan kaldırmaya didinirken, onlar kendi ve diğerlerinin yaşamlarını yönetmeye kullanıyorlar diye.. değil mi?" diye karşılık vermişti adamın sorusuna.
"Evet. Yaşamlarını yönetmeye kullanıyorlar diye. Dünya'yı kendileri gibiler için daha sevimli ve bağlayıcı bir görüntüde tutmaya devam ediyorlar diye. Bu nedenle Farrell onların her şeyden daha değerli tuttukları yaşamlarını çalmaya gönderiyor bizleri. Bu nedenle ayak takımı olmaktan öteye geçmemeye karşı taşınılan eğilimin kilit altında tutulmasını istiyor.. ve bu nedenle onları öldürüyorsun. Biri bile yaşamaya devam etse, kendilerine uygun bir Dünya düzeni yaratma eğilimleri de kendileriyle yaşamaya devam edecek diye..." sözlerinden sonra Alpharian'ın yüzünde görmeyi beklediği bir gülümseme yer etmişti...
"Haydi evine git ve dinlen artık. Güvenlik ve esenlik seninle olsun dostum."
Ailemize hoşgeldin Cerberus Sıddık bebek. Sana güzel bir ad bulalım bakalımm :3
Magna Purgatio: Gizdüzen Üçlemesi
SON
[spoiler]Hey gidinin Kaptan Farrell'ı!
[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=boanuwUMNNQ[/youtube]
[Merhabalar arkadaşlar. Üçlemeyi yazmaya başladığım ilk mesajından beri eskisi olsun, yenisi olsun, "mütevelli" olanı olsun; hepsiyle görüşüp onay aldıktan sonra bir Cerberus sahibi oldum. Öyle kafama göre aldığım bir kararla oldubittiye getirdiğim bir durum değil. Karşı çıkacak olan arkadaşlar olacaksa şimdiden açıklayayım dedim. Ayrıca RP'de sözü geçen 9,000 Galleon'luk örgüt içi ödülü, şu an sitenin faiziyle osuyla busuyla edindiğim paranın "kurgusal açıdan mantıklı açıklaması" olarak eklendi. Yöneticilerden elimdeki paranın üstüne ayrı bir 9,000 ALMAYACAĞIM. Korkmanıza gerek yok, sakin olabiliriz :B ]
{Üçlemenin yoruculuğu ve karakterim üzerine fazladan odak toplattığı için, kendimce sıkıcılaşmaması adına bir süre için Alpharian'la yazmaya ara vereceğim. Başta Omegan olmak üzere diğer karakterlerimle RP yazmak isteyenler varsa kurgu tasarlamak isteyenler olursa bana ulaşsınlar lütfen. Buraya dek okuduğunuz için teşekkür ederim, Discord sunucumuzdaki eleştiri kanalında eleştirilerinizi okumayı dört gözle bekliyorum. Bora'nın deyimizle Öpajladım sizi ;* }
[/spoiler]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git