Dünya Ülkeleri > Mali-Phali-Ty-Co Pub

Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)

(1/2) > >>

Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
Barışın öğrenilmesi, anlaşılması, kucak açılması gereklidir. Ancak Dünya'ya ite kaka, yeğince ve tutarsızca geliyoruz. Biz buyuz işte...
Shipley'de çok fazla kumarhane vardı... Yalnızca Muggle'ların girdiği kumarhaneler, yalnızca Büyücü'lerin girdiği kumarhaneler, iki Dünya'dan da insanların girebildiği kumarhaneler ve yalnızca üyesi olunduğunda girilebilen kumarhaneler. Aralarında gizli ya da açıktan Büyücü Satrancı oynatılanlar ve bahis yatırılarak oynatılanlar da ayrıydılar. Bu nedenle işinin çok olduğunu bildiğinden boşa hiç zaman harcamamak adına, Omegan'a bir not bırakmıştı Alpharian; eğer onun için de uygun olacaksa Mali-Phali-Ty-Co'da bulunmasını isteyen. İkizinin kendisi için hazırlamış olduğu rahat yatakta gözlerini açtığında Güneş doğmaya yeni yeni başlamıştı. Pub'ı neredeyse Finn'le birlikte açmış, mutfağın çalışmaya başlamasını beklemiş, hızla karnını doyurmuştu. Hazırlıklarını yapıp Scrinium'dan ayrılmak üzereyken barmenin kendine seslendiğini duydu Alpharian:
"Gitmeden önce, sana bir sorum olacak 'İki ruhlu' dostum."
Ceketinin yakasını düzeltmekle uğraşarak "Buyurun, yanıtlayarak yardımcı olabileceğim bir sorudur umarım?" diye karşılık verdi Lautus.
"Gerçek nedir, Alpharian av Thrawsunblat?"
"Benliğimize kondurmakla güvendiğimiz inançtır. Dünya'yı gerçekte olduğu gibi görüyor olduğumuza ve bir gün tüm insanlığın benzer bir şeyi görebileceğini umarak."
"Öyleyse Dünya nedir?" diye sorusunun içeriğini genişletmişti bar masasının arkasında duran adam, yanıtına gerekecek zamanın tanınmasına önem verici biçimde bekleyerek.
"Bir yanılsama. Çoğunun yaptığı gibi sorgusuzca boyun eğebileceğimiz ya da alt edip aşabileceğimiz bir tanesi."
Az da olsa çatılmış kaşlarla karşısındaki adamın iki ayrı renkte irisleri olan gözlerine bakarak son bir kez daha sordu Scrinium'un temel kolonlarından biri görevini yerine getiren Finn;
"Dile getirdiğin 'Aşmak' ne demek olmalı peki?"
"Bakımızın etkisinde bizlere sunulan her şeyin doğru olamayacağını tanıyıp ayırt edebilmek, özgürlükte olan bir us içinse yasaklanacak tek bir şeyin bile olamayacağını benimseyebilmektir. Doğa'nın uyguladığı yasaların Göklerden gelecek gizemli bir yabancılıktan değil, uslamlanmış bir nedensellikten geldiğini bilmek. İnançlarımızın bizi özgürleşmeye ulaşmaktan daha çok, bilgeliğe doğru dizginleyişini önde tutmak."
Eski günlerinden gelen anılarının yüzünde yarattığı sıcak bir gülümseme iletişimlerine katılırken son sözlerini söyledi adam;
"Sözlerinle ortaya koyduğun gibi, Yabanotları'nın neden böylesine zararlı olduğunu çoğu Lautus'tan daha iyi biliyorsun..."
"Bizler yanılsamaları ortadan kaldırmaya didinirken, onlar kendi ve diğerlerinin yaşamlarını yönetmeye kullanıyorlar diye."
"Evet. Güvenlik ve esenlik seninle olsun dostum." Kendinden daha genç olan Alpharian'ın son günlerde böylesine yalnız başına ve Purgatio dışında işler yapıyor oluşuna ister istemez kafa yoruyordu bu kıdemli örgüt üyesi. Adamın gözlerindeki kararsızlığı görebiliyor ama daha derine kazıp çıkaramıyordu ondaki yükleri. Bu konuşmalarının bugün burada bitmediği ortadaydı ama onu daha fazla bekletmek istememişti.

Alpharian'ın Shipley çevresinde yaptığı araştırmaları sonuç verebilmişti. Ancak Carvell adının peşinde iz sürerken, çenesi düşük kumarbazlar ve korumaların konuşmaları arasında karşısına bir ad daha çıkmıştı; "DeWitt". Hepsi de bu adam için yaşamlarını içtenlikle vermeye hazır birçok takipçisi olduğunu söylüyordu. Bazi tanıklar ise içki masalarında yaptıkları konuşmalarda eğer olur da adama zarar gelebilecek bir durum olsa, takipçilerinin araya girip kaçmasını sağlayacaklarını da açık açık anlatıyorlardı. Geçip gittiği bir mahalle meydanında birden ortaya çıkan yaşlı ve cılız çağırtkan, tam olarak aradığı şeyi kendisine sunarak Alpharian'ın odağını özellikle üzerine çekmişti:
"Yaşadığımız sıkıntılı dönemler bunlar ey millet. Yiyecekler kıt, paralar sıkışık.. ama herkes için böyle olması gerekmiyor! Yakalamaya yüreği olanlara olanak bol. Yoksunlukla çekip çevirmeye daha fazla gerek yok. Çalışmayı isteyecek kim varsa karşılığını alacak! Gelin, benimle konuşun ve sizlere Bay North'un neler sunabileceğini söyleyeyim."
Birden ortalığın işçi pazarına dönüşürcesine çağırtkanın çevresini dolduran insanlar arasında göz önünde ayırt edilemeyecek biçimde durup dinlemeye devam etti Siyah giyimli adam; çağırtkanın çevresinde durdukları daha önce özende incelenmediğinde varlıklarını anlamanın zor olacağı koruma görünümlü iki adam hızla ceketlerinin ceplerinden çıkardıkları bildirileri insanlara dağıtırken, konuşma devam ediyordu:
"Dinleyin, iyi bir yaşamın rahatlıkları artık sizin de olabilir. Bay North acınızı anlıyor; sizde ne eksikse sağlayacak, ne açığınız varsa kapatacak! Karşılığında tek istenilen dürüst bir günlük işini yapmanız. Büyük kazançlar için küçük bir özveri sayılmaz mı bu? Geleceğin neler getireceğini kim bilebilir, yarın ne üzüntüler getirebilir? Belirsiz bir geleceğe karşı kendinizi, sevdiklerinizi koruyun. Sıkı çalışın ve ödüllendirilin! Bay Carvell North size her şeyi sağlayacak!"

Adamın sözlerini bitirdikten sonra iki korumayla konuşması ve ortamdan uzaklaşması çok sürmemişti. Belki de başka bir yerde bu konuşmanın bir benzerini daha yapacak ve insan toplamaya devam edecekti. Peşinden gelen ve bir deniz fenerinin duvarlarını döven Okyanus dalgası gibi çarpmaya hazır Alpharian'ın varlığından haberi olmadan güvenle atıyordu adımlarını yaşlı çağırtkan. Konuşmanın yapıldığı yerden çok uzaklaşmamışlardı ancak yüksek sesle yapılacak bir iletişimin de odakları üzerlerine çekmeyecekleri bir konumdalarken ensesinden yapıştığı gibi en yakın duvara kafasını vurduğu çağırtkanı bir arka sokağa atıvermişti Alpharian. Deneyimli çağırtkan ilk kez soyulmuyordu ya bu ülkede? Adamın istediklerini verip kurtaracaktı paçasını...
"Kısa bir süre için biraz benimle, ya da hemen şimdi sonsuza dek Tanrı'nla konuş. Seçim senin!" dedi katil kuru bir sesle. Çağırtkan kolunu dayayabildiği duvardan destek alarak ayağa kalktığında "Yaptığı işi durdurmayacaksın. D-Durduramazsın!" diye çekinerek çemkirmişti karşısındaki adama. Siyah giyimli adamın daha "Ne işi?" diye sormasına zaman bile tanımadan dökülmüştü hemencecik yaşlı adam:
"Tanıdığın, sevdiğin mi var aralarında? Blackpool'daki depodalar. Orada tuttuklarını yolculuk için hazırlıyorlar, yenileri gelsin diye. Zamanı geldiğinde de hazır olanları gönderiyorlar işte. Bırak peşimi de git Carvell'la konuşup kurtar dostlarını, benle işin yok senin!" yanıtını vermişti.
Sinirlenmiş oluşu ve dünden kalan yaralarının da sürekli rahatsızlık vermesiyle "Nerede bu depo? Neden Blackpool?" diye tısladı sıkılı dişleri arasından Alpharian; dayanamadığı bir şey varsa o da böylesine ülküsünü satan ucuz insanlar olmuştu hep.
"Ben nerden bileyim be adam? Crowgill Yolu'yla Rosse Sokağı'nın birleştiği yerde kime sorsan seni Bay North'a götürür. Sana söyleyecek başka da bir şeyim yok! Carvell bana bilmem gerekenleri söylüyor, daha fazlasını değil. Böylesi daha güvenli."
"Onun için belki ama; senin için.. korkarım değil."

.. ve yaşlı adamın kısa kesilen bir karşı çıkma çığlığıyla birlikte, hızlı adımlarla hedefine yollanan Alpharian'ın bıçağı bir kez daha kana bulanmıştı.

Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
Kumarhanenin bodrum katındaki özel odaya girmesinin kolay olmayacağını düşünmüştü Alpharian. Buna karşın; yalnızca bina değil, neredeyse tüm mahalle boşaltılıp insanlardan arındırılmış gibiydi. Yalnızca birkaç insan, diğer evlerin kapalı tahta pencelerinin arkasında saklanan ev sahiplerine ters düşecek biçimde sokağı izliyordu. Koşturan çocuklar ya da dilenciler yoktu. Az da olsa çekingen adımlarını taş yollarda atan katil tetikteydi ve bu belirsizliğin gerginliğini taşıyordu üzerinde. Boş kumarhanenin bodrum katına doğru ilerleyen basamaklarını inerken gerek Muggle işi, gerekse büyüyle yaratılmış olabilecek tuzaklara karşı kendini savunmayı unutmadan korumaya aldığı bedeninin önünde tuttuğu asasıyla aşağı indi adam. Ses çıkarmadan alt etmeye çalışıp, az da olsa berelendiği kısa boğuşmalarla etkisizleştirdiği iki ayrı Büyücü'den sonra varmak istediği hedefe yaklaştığını düşünerek üçüncüyü asasızlaştırıp kolunu adamın arkasından kıvırarak kendine siper ettikten sonra yürüyeceği son koridorda ilerledi.

Girdiği oda bakımsız bir bodrum katından daha fazlası değil gibiydi ilk bakışta. Sonrasında devrilmiş rulet masaları, kırık sandalyeler ve yerlere saçılmış çokça kumar fişi görüş açısına girmişti Alpharian'ın. Arkası dönük, önündeki masada duran bir yazıyı okuyan adam, yaklaşan adım seslerine aldırmamıştı. Alpharian yüzünü gölgesiyle kapatan başlığının altından:
"Yoldaşının gebermesini istemiyorsan konuşmaya başla..." diye hırıldadığında arkasından gelen ikiliye dönmüş ve yalnızca "Lütfen, bunu yapma." diyebilmişti.
"Korkuyor musun?" diye sordu sesindeki şaşkınlığı gizleyerek adamın gözlerinden gözlerini ayırmadan, elindeki asasını siper olarak kullandığı adamın boynuna hareketsizce tutmuş olan katil. Sesinde en az karşısındaki adam seviyesinde duygusuzluk taşıyarak, Aleksitimi benzeri bir mantık ötesine çıkmama çerçevesi içinde durarak "Kuşkusuz. Evet, korkuyorum." diye yanıtladı.
"Ölümünle güvende olacaksın, korkmana gerek yok. İnandığın o Tanrı'nın sevgi dolu kollarında hem de." diyerek amacını açıkça ortaya koydu katil.
Carvell North'un yanıtı içindeki umutsuzluğu ortaya çıkaran bir ses tonuyla gelmişti: "Kardeşlerim sana hiçbir şey öğretmedi mi? Yazık. Ölümleri boşuna olmuş öyleyse. Beni.. hepimizi neyin beklediğini çok iyi biliyorum..."
"Bekleyen Tanrı'n değilse eğer, ya ne?" diye sordu Alpharian, Carvell artık daha rahatlamış biçimde, kollarını göğsünde kavuşturup içinde bulunduğu çıkmaza karşı taşıdığı yakınışı dışa vururcasına.
"Hiçbir şey. Hiçbir şey beklemiyor. Korkum da bundan ya!" dedi umutsuzca başını onaylamaz biçimde sağa-sola sallayarak.
Alpharian yüzünce acı bir gülümsemeyle "Dinine bağlısın ama bir inanan değilsin demek." dedi neredeyse kendi kendine konuşur gibi. Siper olarak kullandığı korumanın yavaş yavaş hareketlendiğini sezdiği için asasının ucunu adamın boynuna daha sert biçimde dayamayı unutmadan.
"Nasıl inanabilirim ki, bildiklerim göz önüne alındığında? Gördüklerim de... St. Michael'da yaşananlar bunun bir kanıtıydı!" sözleriyle birlikte Carvell artık tam anlamıyla gardını düşürmüştü.
Alpharian "Neyin kanıtı?" diye sorduğunda karşısındaki suikastçının ne yapacağını önemsemiyor gibiydi Carvell; arkasını biraz önce dönük olduğu masaya dayayarak daha rahat bir pozla dayamaya başlamıştı. Adamın hareketlerinde gizlenmiş bir pusu ya da önalımsal bir saldırı planı yoktu. "Sahip olduğumuz tek şeyin bu hayat olduğunu!" yanıtıyla göğsünde yer etmiş bir ağırlığı atmış gibiydi.
Katilin gülümsemesi daha acı ve sert bir biçimine dönüşmüştü şimdi, "O zaman yaşamın son bulmadan önce biraz daha oyalan, bana oynatılacağın rolünü anlatarak..." diyerek teklifini dile getirdiğinde. Carvell söze başlamıştı
"Aptal azizlerin ve engizitörlerin destek göndermesini engellemek için deniz yoluyla bir kaçış düzenlemeye çalışıyorduk." diyerek. Sonrasında ise ne diyeceğini kafasında tasarlamış olsa bile dile getiremediği ve "Biz.. biz tüm Londra'yı..." diyerek teklemeye başladığında ise sözü keskince kesilivermişti Alpharian'ın
"Tüm Londra'yı ele geçirdiğinizde mi?" sorusuyla. Yanıt vermeden önce yüzüne sert bir tokat vurulmuşçasına metaforik biçimde gerileyen Carvell, sesindeki ünlemeyi geride tutmayarak: "Biz Londra'yı kurtarıp özgürleştirdiğimizde, seni aptal adam, inancın ve Avcılar'ın tiranlığından!" diye patlayıvermişti.
"Özgürlük mü? Tüm kenti yerle bir ettiniz, insanların uslarını kontrol etmek için uğraştınız, size karşı konuşanları öldürdünüz..." diye karşısındakini dövercesine konuşmuştu katil. "Davama inanarak emirlerime uydum. Senin ve onunla aynı biçimde..." dedi Carvell, Alpharian'ın tutsağını kafasıyla gösterge vererek. Adamın bu hareketinden sonra korumayı bırakması için yalvarmasına gerek yoktu, Lautus ne yapması gerektiğine inanmasa da iyi biliyordu. Tutsak edildiği sıkıntılı durumdan salıverilen Arındırıcı bir an için ne yapacağını bilemez biçimde çevresine bakınıp elinden kaçırdığı asası yerine başka bir şey seçip Alpharian'a saldırıp saldırmamak arasında kalmıştı. Carvell'in "Gerek yok" dercesine konuşmadan elinin bir hareketiyle verdiği mesajla adam Alpharian'la bir kez daha çarpışıp ölüm riskini göze almaktansa uzaklaşmayı seçmişti üzerinde fazla düşünmeden.
Şimdi tam olarak yalnız kalmışlardı en sonunda. Carvell North karşılaşacağı ölümden çok korkmuyor gibiydi; çünkü bugün bir başka yerde, bir başka ölüme sözü vardı.
"Aradığın kişi Jeffrey Thomas DeWitt. Ben zaten çoktan görevimi yerine getirdim ve gerekliliğime duyulan önem sona geldi. Sana onunla ilgili bilmek istediklerini açıklayabilirim, ama canımı almana izin veremem. Bunun için.." dedi gözleri kısa bir an için boşluğa bakarak ve devam etti "Bu benim için önemi olan başka birisinin görevi."

Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
Konfederasyon Devletleri Ordusu'nun bir üyesi olan emekli Topçu Birliği Üsteğmen'i Jeffrey Thomas DeWitt, İç Savaş'tan sonra bu taşkın Londra topraklarına geri döndüğünde kendisine olan bağlılıkları tartışılmaz olan adamlarından oluşturarak kurduğu haydut çetesinin 4 yıl gibi kısa bir zaman dilimi içinde görev etiklerinden yoksun kaldığını görmüştü. Amerika'da Engizisyon'la birlikte girdikleri o savaşı kazanamayışlarıyla güçleri ve bölgedeki yoğunlukları sakatlandığı için, Londra'ya döndüğü son bir yıl içinde elinden gelen her şeyle yitirdiklerini geri kazanmaya çalışmıştı. Yalnızca son aylarda artık Avcı patronlarına karşı taşıdığı bağlılık ve inancı elden bırakıp, gizdüzen ortaklarıyla küçük çaplı bir başkaldırı alevini kıvılcımlandırmaya başlamış olsa da; normalde yapması gereken görevini aksatmadan, ya da aksatmamış gibi göstermekte başarılı olarak devam ediyordu yaptıklarına. Kısa süreli aralıklarla tüm toplumsal konumlardan erkek, kadın ve çocukları kaçırıp köle olarak Amerika'nın uzak topraklarına göndermeleriyle görevlendirilmişlerdi ve bu görevlerine devam ediyorlar gibi görünüyorlardı. Bu insanların çoğu, deneyleri ve öğretilemeleri için Salem'deki Baş Engizitörler'e gönderiliyordu. "İşlerine yaramayan" diğerleri de köle olarak satılıp tüm operasyonun fonlanmasını sağlıyorlardı. Kolluk kuvvetlerinin DeWitt'in eylemlerinden haberleri olmalarına rağmen, haydutlardan düzenli olarak gelen rüşvetler karşılığında yaşananları görmezden geliyorlardı. Bu insanların genelde kimsesiz oldukları söylenceleri dillendirilir ve ortadan yok olmalarına kimi kişilerce iyi yönde bir gelişim olarak bakılmaktaydı Londra sosyetesi içinde, böylelikle de kimsesizler gerçekten kimsesiz duruma düşmüş oluyorlardı yasalarla yönetilen bir ülkede bile. Yine de yalnızca çok az kişinin bildiği bir durum olarak ve Alpharian'ın daha nedenini tam olarak öğrenememiş olduğu biçimde aralarında Kofti ile Bulanık kandan olan Cadı ve Büyücü'lerin de uzun zamandır iz bırakmadan yok oldukları haberleri geliyordu. Şu an için nedeni ortaya çıkmıştı bu ortadan yok olmaların işte; DeWitt gibi birinin tek başına, tek elden başarabildiği bir suçtu tüm bunlar. Bu bilgilerin neredeyse kimse tarafından bilinmemesi ve araştırmaya yüreklilik gösterebilecek insanların çeşitli güçlerle engelleneceğini öngörmek zor olmazdı. Londra sosyetesi içindeki Boleyn, Barthélemy, Black ya da Olineaux aileleri gibi safkan Büyücedünya vatandaşlarınca ortadan yok olan ayaktakımı arkasından yas tutulması da beklenemezdi zaten. Ancak şimdi bu öyküler ve söylenceler sağlam bir değişikliğe uğramış, Carvell North'un gerçekleri açıklamasıyla son zamanlarda yaşadıkları için Alpharian'a anlamlar sunmuştu. En azından özet olarak elindekiler bunlardı şimdilik ve Lautus da bu gizemi çözmeye oldukça istekliydi...

Carvell North'un sık sık bulunduğunun bilindiği yerlerde kıygınlığa uğramış insanların dışkıya üşüşen sinekler gibi çok olduğu gerçeği gözüne batmıştı Siyah giyimli adamın. Beden dillerinden bir şeyleri tartıştıkları çok ortada olan ve North'la ilgili alıp-verecekleri bir şeyler olduğunu düşünmenin çok da hatalı bir sonuç olmayacağı iki insanın konuşmalarını dinleyebilmek için uygun bir yere belini yaslayıp kulak dikilmişti Lautus. Biri diğerinden daha genç görünen adamla diğerinin tartışması daha yeni yeni alevleniyor gibiydi:
"Metropolitan Polisi harekete geçmezse, bir şeyler yapmak bize düşer beybaba!" demişti gözlerini çevrede devriye gezmekte olan üniformalılar üzerinden büyük bir sinirle geçirerek.
Ellerini açıp sanki aralarında sakladığı bir çözüm yolunu sunarca bir pozla "Önerdiğin şey delilik be çocuk!" yanıtını verdi yaşlıca olan. "Delilik, evet. Ama gerekli be! Başka insanlar da karşı çıkıp ortalığı karıştırmadan önce daha kaç kişinin daha kaybolmasına izin vereceğiz?" dedi deli deli bakan gözlerini önündeki insana yönelten adam. Yaşlıca olan adamın ağzı hareketlense bile çıkan sözler tam duyulamamıştı Alpharian tarafından, yine de son sözcükleri anlaşılabilmişti, ".. hem diğerlerine ne yaptıkları bizi etkilemiyor ki?"
Genç olan sanki yaşlıca bir kediyi korkutmamaya çalışır gibi elini diğer adamın omzuna koyup daha dingin bir ses tonuyla "Daha değil, evet ama, hiçbir şey yapmamaya da devam edersek etkileyecek." demişti bunun üstüne.
"Ne diyorsun o zaman, ne yapalım evlat?"sözleriyle savunmasını indirmişti gençliğinin alevi içinde yanmakta olan ortağına.
"Bak, son bir haftadır adamı izledim..." diye söze başladı adam ve omzunun üstünden çevresini kolaçan edip taşkınlıkla devam etti:
"Yaptığı işle ilgili bilinmesi gereken her şeyi öğrendim, hepsi burada, bak, haritasını bile çıkardım." diyerek cebinden sözünü ettiği planını gözler önüne sürdü. "Şu çizdiğim rotada, her gün, değişmeyen saatlerde 'stokları' kontrol ediyor. İşte tam da günün son kontrol zamanında dalacağım!"
"Elinde bir kağıt parçasından daha fazlası yok o zaman?" diye şaşkınlıkla ünledikten sonra sesini alçaltması gerektiğini geç ayırt ederek söze daldı yaşlı adam; "Seni yakalarlarsa onun bir yardımı olmaz, biliyorsun. Seni onların bıçakları ve mermilerinden korumaz evlat... Sana adam gerek, plan gerek. Tek başına Blackpool deposuna saldıramazsın ki?" diye gerçekleri gencin yüzüne vurmuştu.
Hızla parlayan düşüncelerinin en güvendiği insan tarafından böyle bozulmuş olmasının üzüntüsüyle omuzları düşen genç, katladığı haritasını cebine koyduktan sonra "Her şey yolunda giderse, işler o noktaya gelmeden çetemi hazırlamış olurum belki? Oraya saldırabilecek cesareti olan insanları bulmak kim bilir kaç hafta sürer..." dedi üzgünlüğü sözlerinden sezilebilecek bir ses tonuyla. Boynu bükük, biraz daha düşündükten sonra "Her neyse, bu almam gereken bir risk. Bana şans dile beybaba!" deyip işine yollanmıştı. Alpharian da arkasından. Yaşlı adam yalnızca "Gerçekten. Buna çok gereksinim duyacaksın." diyebilmişti genç dostu için, haritasına göz dikmiş olan Alpharian yanından geçerken. Deneyimli Lautus için bu ülküsüne bağlı gencin hoyratlıkla yapacağı bir eylem tüm planını bozabileceği ve çok büyük olasılıkla gencin ölmesi dışında başka bir işe yaramayacağı için haritasını çalmak çok da zor olmamıştı.

Alpharian'ın yürüdüğü yol Blackpool'a doğru giderken örgüt içinde az da olsa yüzünü tanıdığı genç bir Lautus'un korku dolu gözleriyle karşı karşıya gelmişti. Adamın bakışlarından dilendiği yardımın önemini ölçebildiği için ikili sessiz ve boş bir ara sokağa ayrı yollardan yürüyerek ulaşmışlardı. Genç Lautus zaman harcamadan söze başlamıştı:
"Calamum Alpharian! Dizzardium çevredeki çetelerle ilgili bir rapor çıkarmamı istediği bir görev vermişti bana ve ben de istenileni yaptım.. yeterince iyi olmasa da. Görünüşe göre bu sırada istemeden bazı düşmanlar edindim."
Gözlerini genç adamın gözlerine duyduklarına inanamazmışçasına edindiği bir mimikle diken Alpharian, kısa bir omuz silkmeden sonra arkasını dönüp gidecek gibi olsa da; genç adam yineleyici bir yaklaşımla, hareketlenmesini saygısızlık sınırlarına dayandırmadan üstünün önüne geçip;
"Ne olur dinleyin beni, başınızdan savmayın. Çevre depolardan birinin yakınlarında araştırma yaparken sanırım bir bekçinin gözlerine yakalandım ve o zamandan beri peşimden gelen adamlarından kaçıyorum." demişti.
İki renkli gözleri olan adam çatık kaşlar ve sorgularca bir yaklaşımla örgütdaşına:
"Kaptan Farrell başarısızlığı aşağı görür, bilmiyor musun Lautus Jacoren? Sana yardımda bulunursam utancının lekesi bana da sıçramaz mı sanıyorsun?" diye iğneleyici sorusunu sormuştu Alpharian soğuk ses tonuyla. Yine de çevredeki bir depo söz konusu olduğunda, bunun DeWitt'in yeri olma olasılığı yüksekti... Olasılıkları değerlendirmemek düşüncesizlik olurdu şimdi.
Stres ve çıkar yol bulamayan biçimde kısa bir gülümsemenin yüzünden gelip geçtiği Lautus, Alpharian'ın gözlerine diktiği gözlerini kaçırmadan az da olsa ezilip büzülerek:
"Bakın, kentten çıkmam gerekiyor ama bunu tek başıma yapamam. Bana yardım edin, öğrendiklerimi sizinle paylaşayım."
Alpharian'ın tüm bunlar için zamanı olmasa bile, bir gün içinde iki kez deponun çevresinde gezinen sivillerden biri olması tepkiyi üzerine çekebilir ve gereksiz risk oluşturabilirdi. Calamum Lautus'un yitirecek çok fazla şeyi yoktu ve gün zaten sonlanmaya yaklaşıyordu. Bu genç Lautus'a yardım etmek belki bugün için gizli görevini yavaşlatmış olacaktı ama karşılığında edineceği bilgi işine daha çok yarayabilirdi. Daha önce düşündüğü gibi; "Olasılıkları değerlendirmemek düşüncesizlik olurdu şimdi."
Kısa bir iç çekmeden sonra; "Yalnızca Magna Purgatio'nun yücelmesi için yanında bulunacağım Lautus. Gidelim!" dedi Alpharian, Mereside'dan Lytham'a dek zorlu bir yolculuk bekliyordu ikiliyi.
Ara sokaklar ve engin çatılar üzerinden gitmeleri gerekiyordu iki Topiari Sanctionem üyesinin; yavaştan batmaya yüz tutmuş Güneş'in koyulaşmaya başlayan renklerle bulutları boyadığı saatler içinde yeri geldiğinde Jacoren'in yem olarak ortaya çıktığı ve birden çok saldırganı alt ettikleri stratejiler, yeri geldiğinde kalabalık içinde karmaşaya karışıp hızlı adımlarla geçtikleri, yeri geldiğinde de çatıların üstünden hoplaya zıplaya uzaklaşmışlardı bölgeden. Hedeflerine vardıklarında Jacoren Alpharian'a dönüp;
"Sağ ol Calamum, al bu haritayı. DeWitt adlı haydutun saklanma yerleri. İşine yardımcı olacak bilgiler bunlar, o korkak savaşmak yerine kaçmayı seçerse diye... Adamla ilgili öğrendiklerim doğruysa, yapacağı şey de bu olacaktır." demişti ikili yollarını ayırmadan önce.
Alpharian yalnızca kuru bir gülümseme ve mutlu bir homurtuyla yanıt vermişti.

Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
Alpharian için dünü erkenden bitirmek severek yaptığı bir şey olmasa bile, karşı koyamadığı zorunluluklarla yolunun kesilmesinden hep nefret etmişti. Dün elde ettiği iki ayrı harita ve üzerlerine yazılı ayrıntılanmış detaylara iyice çalıştıktan sonra, Omegan'a Pub'dan erken çıkmasını ve belirttiği saatte bulunmasını istediği yerde olmasını dilediği adresi bırakmıştı. Alpharian'ın görevine devam etmek için Blackpool'a varacak bir anahtar yaratacak ya da Mali-Phali-Ty-Co'da uyanıp oraya gidecek zamanı yoktu. Günün ilk saatlerini deponun yerini öğrenmekle ve devam eden saatleri de bekçilerin nöbet değişimlerini gözlemlemekle geçirmişti. Bunları yaparken iki bekçinin diğerlerine göre daha yakın olduklarını ve birlikte dinlenmeye gittikleri yerin adı Lautus Jacoren'in notlarında belirtilmişti. Katil dinlenmeye çıkan bekçileri, oturacakları kafenin hemen yanındaki bankta oturmuş biçimde bekliyordu. Yüzünü örtülü biçimde bir dilenciyi andırıyor gibi olsa bile giyimindeki temizlik bu duruma ters düşüyordu adamın, böyle olsa bile odakları üzerine çekmeyen bir dış görünüşü vardı. Konuşanlarla yüz yüze gelip kendini tehlikeye atmayı düşünmediği için yüzlerine bakmamıştı Lautus. Bekçiler her zamanki masalarına geçip oturduklarında Alpharian çoktan konuşmalarını dinlemeye başlamıştı:
"Senin o patron diye ağzına düştüğün adam bir korkağın teki! Para için olmasaydı, çoktan bu işi bırakıp gitmiş olurdum abi ben!"
Bu sözlere karşı arkadaşı dudaklarına götürdüğü çay fincanını masaya indirir indirmez tokat gibi yapıştırmıştı yanıtını "Bak güzel kardeşim sen ya salağın tekisin, ya da körsün. Belki de ikisi birden..."
"O ne demek lan öyle?!" tepkisi gecikmemişti diğer bekçinin ağzından, arkadaşı tarafından nedensizce aşağılanmak iyi gelmemişti bu kafa dinlemeye çalıştığı zaman diliminde.
"Sen ne olduğunu görmemişsin bile..." diye devam etti dinginliğini korumaya devam eden bekçi. Ancak arkadaşı yüksek oktavdan konuşmaya devam ediyordu karşı koymalarına "Ben göreceğimi gördüm aslanım! O gün yük araçlarımız saldırıya uğramıştı, patron efendinin de ilk yaptığı şey kaçmak olmuştu??"
Arkadaşı bu sözler karşısında başarısız bir gülüş taklidinden sonra konuyu elinden geldiğince uzatmaya ve yoldaşını daha da derine sokmaya istekli biçimde yanıtını olabildiğince geç vermeye çalışarak "Yoo. Kaçmadı..." deyivermişti tadını çıkara çıkara.
Konuşma ilerledikçe sinir katsayısındaki artık ses tonuna daha çok vuran bekçi dayanamayarak "Arkadaş sen ne saçmalıyorsun?" diyerek çıkışmış ve sandalyesinden ayağa fırlamış olsa bile, yoldaşı bir volkan gibi köpürüp taşan arkadaşını geri yerine oturtmaya çalışan bir ses tonuyla önemli bir soru sormuştu "Ah be alık kardeşim. Bize saldıran insanların başına gelenleri unuttun mu?"
Bekçinin soruya yanıt vermek için fazla zaman harcamasına gerek yoktu "Tüfekli korumalar tarafından indirildiler, Tanrı'ya şükür!" demesi yeterliydi.
Gülümsemesi yüzünde yayılmaya devam eden bekçi ise en güçlü vuruşunu dudaklarından dökmek üzereydi "Korumalarımız tarafından dağil işte. O, tek başına indirdi hepsini!"
"Demek.. bizi o mu kurtardı diyorsun sen?" sözleriyle tüm siniri ve karşı koyma gücü birden elinden şekeri alınmış bir çocuk gibi yok olan bekçi duyduklarına inanamayarak durumu sorgulamış ve sandalyesine geri oturmuştu.
"Evet?! İnanmak çok mu zor koç? Yüksek bir yere konuşlandı ve o Amerika'dan yanında getirdiği Withworth'uyla hakladı hepsini..."
Diğer bekçi şaşkınlıktan şoka uğramışçasına, "Ben... Ben bilmiyordum. Patronumuzun böyle-.." diye sanki kendi kendine konuşuyor gibi sözlerine başlamış olsa da sözleri arkadaşı tarafından kesilmişti;
"Adam usta bir keskin nişancı. Bunu unutmazsan iyi edersin."
Alpharian duyması gerekenleri duyduğunu düşündüğü için yerinden ayrılmıştı. Bu gizli kulak misafirliğinin sonucu olarak katil DeWitt'in tüfek kullanmayı -tarih boyunca keskin nişancılıkta kullanımıyla bilinen ilk tüfeklerden birini seçtiğini- ve düşmanlarını uzaktan vurmayı deneyerek yenmeye çalıştığını öğrenmişti.

Zamanı gelmişti artık. Alpharian köle tacirinin deposuna doğru yola çıktı. Nöbetçilerin değişim anları, nöbet yerleri ve nöbet rotalarını doğru planlayarak olması gerektiği anda olması gerektiği yerde bulunarak avına yaklaşıyordu hızla. Bu sırada kent yeni yeni canlanmaya başlıyordu; saatler öncesinden uyanıp hamurlarını yoğurmaya başlayan fırıncılar, ineklerini sağmaya başlayan sütçüler, mallarını sergiye çıkaran manavlar... Sokaklar az da olsa canlılık belirtisi göstermeye başlıyordu işte yavaş yavaş. Nedense; belki bu duruma olan gözlemleri nedeniyle depoya normalde kimsenin girmeyi düşünmeyeceği bir yoldan girdiğinde, içeride dışarıdakilerden bağımsız olarak ayrıca nöbet tutan kimsenin olmayışını normal karşılamıştı Lautus. Normalde bu gibi depolara ışık ve hava sağlaması için kullanılan pencerelerden birinden içeri girip ayakkabıları yerle değintide bulunduğunda yalnız olmadığı sezgisine kapılmıştı. Yeterince aydınlık olmayan binanın içinde sessiz adımlarla ilerlerken bu sezgisini daha da güçlendirecek sesler duymaya başlamıştı adam; hayır, içeride gerçekten gözünden kaçırdığı nöbet tutan ya da kendisi gibi zorla giren birilerini arayan korumalar yoktu.. ama kesinlikle birileri vardı. İçinde bulundurduğu ve masalar ile belgeler nedeniyle ofis olarak kullanıldığını anlayabildiği odadan çıkıp bir koridora varan, oradan da deponun daha geniş ve açık olan bir bölümüne doğru ilerlemişti. Bu büyük ve yeni odaya vardığında gözleri iyice bu yarı karanlık, az ışık alan ortama alışmıştı. Derken bir el; bunca yıllık deneyimleri nedeniyle içinde korkudan çok daha fazla kendini savunmaya yönelik ve reflekse dönüşmüş tepkileriyle güçlenerek normal insanlar gibi bağırarak ses çıkaracak bir paniklenme yaşamadan ona dönen Lautus'un koluna dokunmuştu. Sessizliği bozan bir "STAK!" sesiyle elinde yerini bulan asasıyla, koluna dokunan insanın arasındaki soğuk ve paslı demirin varlığı yavaş yavaş yerlerini alıyorlardı bu sahnede. Güçsüz, titrek bir sesle "Yardım et!" diyebilmişti yaşlı adam. "Kurtarın beni..." diye son bir kez daha fısıldayabilmişti titreyen bacakları artık bedenini daha fazla ayakta tutamadığı için olduğu yere az da olsa toz kaldırarak geri yığılan tutsak. Derken bir ses ve bir kol daha, bu sefer odanın tabanından aşağıya kazılmış bir deliğin üzerine işlenmiş demiş parmaklıkların arasından dışarıya uzanmıştı "Çıkarın beni bu Cehennem'den!" diyerek. Sonra bir diğeri, bir başkası ve içinde bulundukları; tutsak tutuldukları demir parmaklıklar arkasında olan onlarca insan bu gördükleri yabancı kurtarıcıya ilk kendilerini seçmesi için yakarmaya başlamıştı. Büyük bir arı kovanı gibi gittikçe artan bir uğultuyla gelecek mutsuz homurdanma dalgasının kendini ve onları tehlikeye sokacağını bildiği için "Sessiz olun! Her şey yoluna girecek, biraz dayanın." diye seslice fısıldamak zorunda kalmıştı Siyah giyimli adam yüzünü örten başlığı altından dişlerini sıkarak. İlerlemek zorundaydı. Dünya'nın hepsini kurtaramayacaktı Lautus, bunu çok iyi biliyordu ama; kurtarabileceği her insanı var olmuş en güzel Bahçe'ye ulaştırabilecek potansiyelini de boş yere harcayacak biçimde, hatası bol bir yeniyetme ya da düşsever bir ülkücü değildi. Bu depoda tutulanların hepsini kurtaracaktı; gerekirse zincirlerini, prangalarını ve parmaklıklarının kilitlerini tek tek elleriyle kırarak... Yine de ilk önce DeWitt ve Arındırıcı'sını ortadan kaldırmalıydı. Adımları Alpharian'ı öncekinden daha kısa bir yeni koridora ve oradan da deponun merkezine götürdüğünde adam kendini yine alıkoyulmuş tutsaklarla dolu bir odada bulmuştu. Yavaş ve ölçülü adımlarıyla eşiğini aşıp geçtiği kapının arkasından kilitlendiğini duydu birden, görevini gizlilikle sürdürmesine gerek kalmamıştı...

Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat:
"Artık gizlilik isteğe bağlı ama acıma duygum da öyle!" diye söylendi kendi kendine adam, dışarıya karşı içindeki çalkantılarla dolu bir volkan patlamasını andıran duygularını vurmuyor olsa bile görevinde başarısız olmayacak seviyede çoşku doluydu içten içe. Deponun üst katındaki yürüyüş iskelesinin tahtalarından gelen gıcırtı Alpharian'a çevresinin sarılmaya başladığını ortaya koymuşsa da, kimseden bir söz ya da hareket gelmemesiyle birlikte sessizlik yeniden ortamda etkisini sürdürmeye başlamıştı.
"Ee? Şimdi ne, köleci?" dedi Lautus, azalan dayancıyla.
"Bana öyle seslenme!" diye çıkıştı gölgelerden bir ses. "Ben yalnızca onlara yardım etmek istiyorum, zamanında bana edildiği gibi..." diye devam etti sözlerine. Alpharian için, tüm deneyimlerine karşın, sesin geldiği yönü kestirmek kolay değildi. Hedefin tek bir yerde durmadığı ortadaydı, ancak yavaş adımlarıyla yerini değiştirmesinden daha çok bu oldukça büyük odada yankılanan sesi böylesi yanılsamayı sağlıyordu.
Alpharian da tek bir yerde durmuyordu, adımları çevrelendiği bu ışıksız ortamda kaç düşmanla karşı karşıya olduğunu hesaplama amacıyla çember çizdiriyordu ona; "Onları böylece tutsak tutarak hiçbir iyilik yapmıyorsun." dediğinde.
Adamın sesi her karşı savında azalan dayancıyla daha da yükseliyordu; "Tutsak mı? Onları güvende tutuyorum ben. Gelecek yolculuklarının sonundaki kurtuluşları için hazırlıyorum!"
Bu sözler duvarlarda yankılandığı sırada Alpharian'ın gözlerine parmaklıkları arkasında korkuyla kendine sarılmış biçimde saklanan, oturduğu yerde ileri-geri sallanan, umutsuz bakışlarla ses çıkaramadan Lautus'un gözlerine bakışlarını kilitleyen insanlar çarpmaya başlamıştı;
"Ne yolculuğu? Ne kurtuluşu? Onları yaşam boyu sürecek bir işçiliğe ve kaçınılmaz ölümlere gönderiyorsun!"
"Bir şey bildiğin yok, katil! Seni buraya getirtmek bile bir düşüncesizlikmiş, bu ortada. Görüp anlayabileceğini düşünmek de..." bu sefer iyiden iyiye incinmiş gibi çıkıyordu adamın sözleri ağzından.
"Anlayacağımı anladım ben!" dedi Alpharian neredeyse havlarcasına, dayancının sonuna gelmişti ve karşısındakinin de eşit seviyede ılımsızlaştığını sezebiliyordu;
"Göster kendini!"
Zeminden metrelerce yukarıdaki yürüyüş iskelesinin kenarlarındaki korkuluklara tutunan, püsküllü Beyaz eldivenleri olan bir el göründü. Adam gölgelerden çıkmamaya devam ederek, Alpharian'ı yoluna getirmeye çalışmaya devam ederek ona seslendi:
"Ah, demek seni buraya çağıran adamı görmek istiyorsun?" diye biraz önceki sözlerinden çok daha canlı bir sesle.
"Kimse beni buraya çağırmadı. Kimsenin buyruğuyla da değil, kendi isteğimle buraya geldim!" diyerek çıkıştı Lautus ama sözleri adamdan gelen canlı bir kahkahayla kesilircesine bitmişti:
"Öyle mi? Kim bir Animagus ya da Metamorfmagus gelmesin diye, içeriye temiz hava bile almama pahasına aylardır kapalı duran pencerelerin kilitlerini açtı sana? Kim temizledi yolunu? Tek bir adamıma bile bıçağını bir kerecik olsun çektin mi şu ana dek? Hayır... Hepsini, senin için yaptım. Gerçekleri görebilesin diye!"
İki adamın konuşmalarını duyan kimsenin anlamlandıramadığı bir iletişim yaşanıyordu deponun ışıksız ve boğuk duvarları arasında. Adamın korkuluklara tutunan elini sıkmasının gıcırtısı ve belki Alpharian'ın sinirden kasılmış çenesiyle dişlerini gıcırdatması dışında sessizlik bozulmamış gibiydi.

Siyah giyimli adamı yola getirme düşünceleri başarısız olma yoluna girdiğinden, buna devam etmek yerine suikastçı ile alay etmeyi seçti adam ve onu deponun çatısında açılan yuvarlak bir kepenkten yayılan ışık çemberi içine girmesi için çağırdı:
"Aydınlığa adım at o zaman, sana son bir iyiliğim daha dokunsun."
Alpharian, adamın gölgelerden çıkmasıyla birlikte eşzamanlı olarak ışıldayan alana adım atmıştı. Sonra yıpranmış ve rengini az da olsa yitirmiş bir üniforma takıldı Lautus'u neredeyse gülümsetebilecek bir biçimde Alpharian'ın gözlerine; sanki öleceği günün bugün olduğunu çok iyi biliyordu o adam ve bunun için ordudayken kendisine verilmiş üniformasını giymiş gibiydi. Jeffrey Thomas DeWitt, bu gizdüzenin başını çeken en güçlü kişi olarak, en sonunda sahnesine giriş yapmıştı işte:
"Karşısındayım şimdi katilimin. Ne istiyorsun benden?"
Nedense, Alpharian da daha az sinirlenmiş gibi seziyordu kendisini. Taşkınlık içermeyen, normal bir ses tonuyla "İn aşağı. Tüm bu saçmalığı onurla çözümlendirelim." dedi öylece ve asasını göğsünün önünde dikey konumda tuttu.
Lautus'un son sözüyle birlikte gölgeler içinden gelen sessiz bir komutla birlikte hareketsiz duran korumalarının bir anda asalarının yardımıyla aşağı inişleri duyuldu ve zeminin tozlu yer döşemelerinde ayakkabılarının gıcırdamalarıyla birlikte, görev yerlerine konuşlanmalarının sesi geniş odayı doldurdu. Birazdan olacakları öngörebilen tutsakların yer yer duyulan korku dolu sızlanmalarıyla birlikte; DeWitt'in adamları hem yukarıdan hem de zemin seviyesinden, tam anlamıyla Lautus'un çevresini sarmıştı şimdi. Köleci daha korumalarına saldırı buyruğu vermemişti;
"Neden işler her zaman için yeğinliğe dönmek zorunda ki? Görünüşe göre sana bir kurtuluş yolu sunup yardım edemeyeceğim! Çünkü en başta sen, kendine yardım etmek istemiyorsun.. ve işimin caydırılmakla tehlikeye girmesine göz yumamam."
Bir yanıt adına ışık altında yüzünün görünen bölümü daha da tehlikeli olduğu izlenimini bırakan adamın kafasını hafifçe yana eğmesinden başka bir şey daha alamayan DeWitt, son sözlerini seslendirmeye devam etti:
"Bana başka bir seçenek bırakmıyorsun genç dostum. Ölmelisin."

Ah, hayır. Karanlık Alpharian'ın dostuydu... Üzerine atılan korumaların asa, mermi, sopa ve kılıçlarının hepsinden kaçamayacağı ortada olsa bile; bunca süre için karanlıkta pusuya yattıktan sonra parlak ışığın merkezinde bir süredir duran adamdan gözlerini kaçırmamış olan korumalar için şu an Lautus'u duru biçimde görmek olanaksıza yakın gibiydi. Özellikle çok iyi kullandığı gölgelerin içinden bir yok olup, bir görünen ve yer yer üzerine gönderilen büyü ve mermilerin nedense hedeflerini bulamadan duvarlarla buluştuğu bir durum içindeydiler ve çoğu daha buna bir anlam veremeden anatomik açıdan acısız bir ölüme kavuşacakları bölgelerinden bıçaklanmış ya da Titrek Kavak ile Abanoz ağacı dallarının bir diğerine sarmallanmış biçimde yaratılmış asasından çıkan büyülerle ruhlarını sonsuzluğa yitirmişlerdi. Alpharian açısından ise bu durum ayrıydı: sürekli dinç ve hazırlıklı tutmaya özen gösterdiği bedenindeki dayanıklılık ne seviyede olursa olsun; üst üste hedeflerine gönderdiği büyülerin yanı sıra Animagus gücünü de bu sıklıkla kullanması, hızı ile verimliliği için büyük bir yük oluyordu. Yer yer aldığı hasarlar nedeniyle dizlerinin üstüne çöküp acı içinde bağırarak ağlamak ister gibi olsa da, içinde yanmaya başlayıp er meydanında gösterdiği beceriyle dışarı taşarak benliğini terk eden nefretin alevleri bunu yapmasına engel oluyordu.

[spoiler][/spoiler]

Soluk soluğa yeniden tavandan akan ışığın altına girip, adama boştaki sol elini "Sırada sen varsın" dercesine uzatması ve DeWitt'in bu suikastçısında gördüğü atiklik karşısındaki şaşkınlıkta kalışıyla birlikte Lautus'un deponun üst katına bir anda tırmanıvermesi bir olmuştu. Ne yapacağını bilemez durumda kalan köleci depodan kaçmak için hızla bir başka çatı kapısına yöneldi ve depoya diğer odaların kapılarından koşarak dalan adamlarına "Onu benden uzak tutun!" diye bağırarak son buyruğunu vermişti.
Alpharian, Blackpool sokaklarının yüksek çatılarında avını kovalamaya başlamak için fazlaca evecendi.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git