Uyum sağlamak için çevremize ne maskeler takarız hiç istemesek bile. Olmadığımız kişiliklere bürünür, yapmayacağımız şeyler yaparız; tümü şu hayatta yerimizi bulabilmek veya o yeri elimizde tutabilmek için. Bendeki de tıpkı böyle bir maske, fakat takma kararı bana ait değil. Olduğum şeyi kabul etmeyeceği bariz olan toplum içinde varlığımı sürdürebilmem için yüzüme gerilen bir kılıf, bir aldatmaca; hem de bizzat sevgili karım tarafından. Veya bu aralar artık neyim oluyorsa… Biz de her mutlu çift gibi “ölüm bizi ayırana dek” dedik bir zamanlar fakat bu bizim durumumuzda ne anlama geliyor pek de emin olduğumu söyleyemem.
Benim aksime, Henrietta maskesini kendi kararıyla ve emeğiyle var etti. Önce o yıkıcı olayın üzerine kişiliği değişti, bambaşka biri oldu; sonra da onu örtecek eski kişiliğine benzer bir tane tasarladı. Onun sadece gölgesi olabilirdi elbette, en güzel özelliklerini yansıtmayı hiç başaramadı. Eski samimiyetinden uzaktı bu yeni sarındığı kişilik, yapmacık ve soğuktu. Belki de sadece bana öyle geliyordur, Bayan Buford’un bir sahtelikten şüphelendiğini hiç hissetmedim mesela. Çayını yudumlayıp Trevors’lara dair son dedikoduları verirken Henrietta’nın kahkahalarındaki kulak tırmalayan yapaylığı fark ettiğini görmedim. Ya da ziyaretini sonlandırırken tekrar gelmesine ilişkin dileklerin gerçekliğini tek bir saniye bile sorgulamıyor gibiydi. Oysa ben Henrietta’nın bu ucuz sohbetin bitişine epey sevindiğine ve elinden gelse bir daha asla tekrarlamamak isteyeceğini gayet iyi biliyorum. Bunu bilmek için, tekrar yalnız kaldığı an indirdiği maskesini görmeme hiç gerek yok, maskesinin arkasından bile onun düşündüklerini anlayabilirim. Sadece ait olmaya çalışıyor. Toplum ondan bu tür dostuklarda bulunmasını ve komşularını misafir etmesini bekliyor, o da beklentilere boyun eğiyor.
Bayan Buford’u yolcu edip de salona döndüğümde Henrietta’yı ayakta dikilirken buldum. Maskesinden kurtulmuş, ne yapacağını bilemez haldeydi. Şaşırmadım, o patavatsız kadın evlenmeye niyeti olup olmadığını sorduğundan ve Henrietta’nın olumsuz cevabının üzerine çocukların ne kadar harika olduğuna dair ısrarından sonra böyle bir şey olacağını tahmin ediyordum. Çaresizce onu izlediğim sırada adımlarını yavaşça birbiri ardına atmaya başladı. Ben de onu rahatsız etmeyecek, fakat bir isteği olursa yakınında bulunacak mesafeden izliyordum. İzlediği rotanın yatak odasına yöneldiğini fark ettiğimde benim adımlarım kararsızlaştı. Orası onu takip etmeyi istemediğim bir yerdi, onun da beni isteyeceğini sanmıyorum ya. Kapıya yaklaşık dört adım kala durdum.
Benim durduğumu fark etmemişti, muhtemelen takip edip etmediğimin bile farkında değildi, hatta umrunda da değildi zaten. Uzun bir kararsızlık yaşamam gerekmedi. Yatak odasına girer girmez o menhus sandığa yönelmişti ve niyetinin ne olduğunu anlamıştım. Eğilip elinde o oyuncak asayı görmeden anlamıştım ve içim kederle dolmuştu. Her zaman olduğu gibi kahroldum yine o an, hem kendini yaşamak zorunda bıraktığı acıların bilinci ile hem de bir zamanlar kendi yaşadıklarımın hatırası ile. Elinde kırbacıyla kendi sırtını parçalayan bir din fanatiğini bile boğmaya yetecek karanlığa mahkum ediyordu ruhunu ve ben kahroluyordum.
Sebep olduğu hatıra karmaşası her bir katmanında farklı duyguları barındıran o oyuncağa bakakaldım bir süre. Normal asaların aksine, hiçbir aklıbaşında büyücünün kullanmak istemeyeceği kadar kalındı ve uçlarında topuza benzer iki yumru bulunuyordu. Kullanacak büyücülerin sadece aileleri tarafından küçük yaşta dikkat ve odaklanma becerileri geliştirilmesi istenen bebekler olduğunu düşününce bu topuzların güvenlik amacıyla tasarlandığını tahmin etmek zor değildi. Bir tekboynuzlu at kılından veya ejder yüreğinden çok çok daha zayıf özleri sayesinde kaza riski bulunmayan bu oyuncaklar, en iyi ihtimalle dikkatini odaklamayı başarmış bir yumurcağı istemsiz bir lumos ile ödüllendirebiliyordu; ama yine de ufaklıklar tarafından çok seviliyordu. İki yumruda da bolca bulunan, yeni çıkmaya başlamış dişlere ait sayısız iz de bunu doğruluyordu. Elinden hiç bırakmazdı… O an bile…
Kalbim atabilseydi eğer, şu an göğsümü parçalardı eminim. Veya atmayı reddeder dururdu tekrar. Bu katlanılır bir acı değildi, sadece o oyuncağı görmek bile! Henrietta’nın yapmak üzere olduğu şeyi ise aklım almıyordu, daha önceden de defalarca yaptığı şeyi. İşkence bu! Dükkanda başkalarının deneyimine sunduğu onlarca eşyanın aksine kimseyle paylaşmayacağı bir tane. Sadece kendisine ayırdığı bir kırbaç, bir işkence aleti veya bir hapishane. Değil kendi isteğinle girmek, cehennemin en korkunç katına yakışır bir ceza. Kimsenin etmemesi gereken lanetli bir dans.
İçten içe, dönüşünün olmayacağını bildiğim karanlık bir yol bu. Onun umursamazca gidişini sadece izleyebiliyorum, orada onu izleyemem biliyorum. Çaresizce uzanıp kapıyı örtmek dışında ne yapabilirim.