Amerika Büyücedünyası > Sorgu Evi
Şanslı Meredith'in Son Rodeosu
Uriel Bethuel:
Meredith'in son konusu, Uriel'in ilk konusu.
Bu yüzden okunacak bir hikaye yazmak istiyorum.
Elveda güzelim.
[spoiler]
Youtube'dan dinlemek gerekiyor şarkıyı. Yasaklamış herif.
[youtube]https://youtu.be/BJVgOj2yZLE[/youtube][/spoiler]
[justify]Bana günahkar, şeytan ve cani bir ruhu Hızlıtetik diye bahsettikleri bir kadından teslim almamı, sonra da Salem’e getirmem söylenmişti. Ne kadar hızlı tetiktir bilmiyorum ama benim yanımdan geçemez. Üstelik yanındaki kızıl kıza baktığımda hayallerimdeki o korkunç cadıyı göremedim bile. Boston merkeze kadar at sürmüş, yolda kadını yaratık gibi hayal etmiştim. Onun yerine kızıl saçlı, masum bakışlı, baya hırpalanmış bir kadın görünce hayal kırıklığına uğramıştım. Üstelik kovboy şapkalı kadın “hızlıtetik” yanına gider gitmez çat diye silahımı çektiğimde benden bu hareketi beklemediği için silahını çekerken heyecanlanmış, bir de silah çıkışmayınca üçüncü güçlü çekişinde silahını yere düşürerek rezil duruma düşmüştü. Hayatta hiçbir şey beklediğiniz gibi gelişmiyor. “Bang.” dedim ağzımla kadına karşın. “Öldün.” Silahımı elimde çevirip tekrar koydum belime. “Motke’yi bu mu öldürmüş?” diye sordum umursamaz bir tavırla. Olumlu cevap aldım soruma. Hiç de birini öldürebilir gibi gelmedi gözüme. ”Hmm...” Omuz silkip atımdan bir halat aldım. Kızıl saçlı kızın ellerini halata bağlayıp, sonra da atın eyerine diğer ucunu tutturdum. Hızlıtetik’e şapkamın önünü tutup hafiften eğerek selam verdikten sonra Matilda’ya atlayıp sürmeye başladım. Kızıl saçlı kadın da atın arkasından zorla gelmek zorunda kalacaktı. Bu şekilde başladı yolumuz. İki yabancı, iki düşman olarak...
“Adın ne?” diye sordum ilk. “Ya da vazgeçtim.” dedim kız cevap vermeden. Kafamı çevirip arkama baktım. Kadının hızını umursamadığım için Matilda'nın hızında kadının koşturmak zorunda kaldığını farkettim. Dağınık kızıl saçlarının arasından bana bakan gözleri gözlerimle buluştu. “Kızıl Cadı.” dedim beni yollarken söyledikleri kelimeleri tekrarlayıp. Önüme dönüp yola bakmaya başladım.
“Çok garip değil mi?”
“İngiltere’de nasıl bir hayatın vardı bilmiyorum. Güzel bir kadınsın, eminim iyi bir hayatın vardır. Bir cadı olarak, günahkar olarak yetiştirildin... Ben ise Amerika’da, yurtta büyüdüm. Tanrı’nın bahşettiği yolda... Yine de aynı yerdeyiz baksana. Sen bağlısın, atımın arkasına... Ben de tasmalıyım, rahiplere ve rahibelere. Tch...”
Cümlem bitince Matilda’yı durdurdum. Benim böyle kırılmış kişilere bir zaafım mı var acaba? Kadının gözlerine baktığım gibi o kırılmışlığını içimde hissettim çok garip. Büyü mü desem, büyü böyle değil, daha önce büyü gördüm. Derin bir of çektikten bir iki saniye sonra indim attan. Gidip kızın ata bağlı olan halatını çözmeye başladım. Bunlar ellerinde küçük bir çalı olmadan hokus pokuslayamıyorlar. Gelene kadar kutsal suyla yıkamışlardır hem. Kız da çiroz bir şey. Bir koydum mu ölür. Atım var, kaçmaya çalışsa yakalarım. Her türlü dezavantajsız yani. Baktım yüzüne. İnanılmaz bir bunalım, inanılmaz bir yıkılmışlık vardı gözlerinde. “Hadi ama...” dedim kafamı yana yatırıp. “O kadar üzgün durma, dünya zaten bok gibi. 1-2 saatlik yolumuz var birlikte geçireceğimiz. Elinden geldikçe mutlu ol. Bir daha olamayacaksın nasılsa.” Ellerini çözdükten sonra kızın kirden kararmış yanaklarına koydum ellerimi. Baş parmaklarımla dudaklarının yanını yukarı kaldırdım yalancı bir gülümseme oluşturmak için. “Hadi gel.” Gülümsemesinden memnun kaldıktan sonra kolundan çekip Matilda’nın eyerinin ön tarafına oturttum. Ben de arkasına oturdum. Kızın kafasını göğsüme doğru yatırdıktan sonra sürmeye başladım.
“Motke’yi öldürdün. Kilisede savaştın. Aranıyor ilanın çıktı. Belki bilmezsin ama o ilanlara sahip olmak için, üstelik bu güzel kellen için-” Sağ elimle kızın çenesini okşuyordum bu sırada. “Aynı güzellikte para ödülü koyulması için gerçekten uğraşılması gerekiyor. Yine de boş bakıyor ruhun. Gözlerindeki sonbahar, bir aralar bahar oldu mu? Sevilmiş gibi durmuyorsun Kızıl Cadı. Ben de görmedim gerçek sevgiyi. Daha çok kullanılmaları gördüm. Çıkar çatışmalarını. Şiddeti. Ah, şiddeti o kadar çok gördüm ki artık hiç etki etmiyor.” İç çektim. Yanağımı kadının kızıl saçlarına koydum. “Eliniz günah işlemenize sebep oluyorsa, kesin. İki eliyle cehennemin güvenilmez ateşlerine girmekten çok, tek bir elle sonsuz yaşama girmek daha iyidir. Mark 9:43” Sessizce sürdüm atımı biraz daha. “Bu dünya sana mutlu olmak için bir şey vermiyor, vermeyecek de Kızıl Cadı... Biz günahkar doğduk, acısını çekmek zorundayız. Sen yanlış kişilerin peşinde yıprandın ve sonsuza kadar yanacaksın şu saçlarınla aynı renklerdeki ateşlerde... Hmm kızıl demişken.”
Kış ayında Portekiz’den bolca portakal geliyor Boston’a gemiyle. Ben de bir kaç tane almıştım Hızlıtetik’le buluşmadan önce. Atın eğerine bağlı deri çantanın içinden sol elimle bir portakal çıkarmaya çalıştım hafif sola eğilip. Küçüklerinden bir tanesini alabilince önümde oturan kızıl cadının eline tutuşturdum.“Soy.” dedim. “Bari son yemeğin olsun.”
Hüzünlü ve anlayışlı bir yolda ilerlerken aklıma takılmış şarkıyı mırıldandım. “Sen de söyle.” dedim kızıl cadıya arada. “Sözlerini bilmesen de önemli değil, melodisine uydur.”
“Büyü... Lanet bir şey. Peşinden gidenleri delirtmiş, kendilerini haşa Tanrı sandırtmış. Gücü hissetmek harika olmalı. Ancak hiçbir insanoğlunun o gücü hissetmemesi gerekiyor. Hiç düşünmedin mi?” diye sordum. “Tanrı’nın adı ağzından düşmüyor. İsa’nın sevgisini hissetmek istiyorsan neden hala günahkarsın?” Konuşurken kızın alnından, kafasının arkasına doğru okşuyordum saçlarını. “Ben de günahlarım içinde kaybolmuştum ama senin kadar sapmadım. Tövbe ettim. Ablam Tanrı’nın yolunda at sürmemi sağladı. Eğer öyle bir ihtimal olacağını bilsem senin için dua ederdim. Benim güzel kızıl cadım...” Yorgunluktan göğsüm ve kolumun arasına kafasını koyup uyumuş kıza sessizce cümlelerimi söyledikten sonra sessizliğe büründüm yolun geri kalanında. Kurbanlık bir koyunu kesime götürüyordum nasılsa.
Yolun sonunda Salem’in o gri görüntüsü görününce. “Senin için yolun sonuna geldik.” diyerek uyandırdım kızı. Hava kararmaya başlamıştı. Güneşin azlığı, Salem’in üstüne çökmüş o matem ile birleşince korkutucu bir hava katmıştı. Matilda’yla bir süre daha ilerledikten sonra köyün merkezine gelmeden çirkin yapılı bir binanın önüne çekip kızıl cadının inmesini sağladım sert hareketlerle. Ardından da kendim indim. Söylediklerine aldırış etmedim kızın. Kolunu tutup çekiştirerek, ardından sürükleyerek sorgu evi adını verdikleri, rutubet ve toz kokan binaya soktum onu. İçeride yaşlı osuruk Foehrkolb’u görünce “İygünler.” diye selam verdim. Pek de gün sayılmazdı tabi. Herifin tipi yurttaki rahipleri hatırlattığı için her an beni yaptığım bir şey için dövmeye çalışacakmış izlenimi veriyordu. Bu yüzden yakınlarında olmaktan rahatsızlık duyuyordum. Kızı önüme doğru çektim. Sağ kolunu arkasına tutup sıkıştırdım sol elimle ve sağ elimle de boğazını yakalayıp hafifçe sıktım hareket etmemesi için. “Kızıl cadı.” dedim anlasın diye ancak o bana... Karının adını söyledi ya! Döndü dedi ki Şanslı Meredith. Gözlerimi kocaman açıp “Ya!” diye isyan ettim. “Rahip neden söylüyorsunuz? Belki bilmek istemiyorum!” Tüm güzelliği yok etti herif iki lafıyla ya! “Öff...” [/justify]
Adelhard Foehrkolb:
Avucunda sıkı sıkıya kavradığı o çelikten zinciri savurdu bir kez daha.
“...ve ben bilemeyebilirim yaşarken, yine de yalvarırım sana Yüce Tanrım!”
Zincirle dağladı vurduğu et parçasını!
“Son gün bulmama izin ver onu, bazı ruhların nasıl döndürüleceğini karanlıktan...”
Bir kez daha vururken zinciri, çelik halkaların bir kırbaç gibi şakladığını duymuştu kulaklarında.
“...ve izin ver bazılarımız durabilsin ayakta ve söylesin!”
Bir kez daha! Bir kez daha! Acı! Daha fazlası gerek...
“...onları nasıl da sana kazandırdıklarını!”
Son bir kez daha savurdu zincirleri. Son bir kez daha vurdu kendi sırtına, kendi etine. Tutmuş olduğu her bir poker kartı için. Acının verdiği his ve arınmışlığın getirdiği ruhani huzur kapladı bünyesini.
Çırılçıplaktı sorgu odasında. Kimsecikler yoktu. Christoph, sorgu çantasıyla gelecekti birazdan. Ona biraz oyalanmasını söylediğinde tam olarak ne kadar oyalandığını dahi bilirdi. Sırtındaki taze yaralara dokundu Adelhard. Kanla lekelenen parmaklarına baktı tatmin hissiyle. Bugün, bu akşam son dökülen kan olmayacaktı bu.
Kıyafetlerini ağır hareketlerle üzerine geçirmeye başladı. Cübbesinin önünü iliklerken Christoph girdi elinde sorgu çantasıyla odaya. “Kasabada huzursuzluk hakim, Peder. Engizitör Gabriel... Aziz Michael kilisesinde yaşanan olaylardan bir rahip sağ kurtulmuş sanırsam.”
Son düğmeyi de ilikleyip, yakasını düzelttikten sonra Christoph’un elinden sorgu çantasını kapıp masaya yerleştirdi. Ahşap yüzeye serdiği kadife kumaşın üzerine çantadan çıkardıklarını dizerken de, cevap verdi kendisini sabırsızlıkla bekleyen adama.
“Engizitöre birazdan orada olacağımı ilet Christoph! Bu akşamın talihlisi geldiğinde yanına varacağım.” Christoph başını sallayıp gerisingeri çıkarken sorgu evinden eklemeyi de unutmadı. “Kilisede gördüklerimize dair tek kelime etme ona. Benimle yüz yüze gelmeden neler bildiğimi öğrenmesini istemiyorum.”
Kapı kapandı arkasından. Yaşlı rahip de çeşitli metallerden ve kesici alet edevatlardan oluşan setini dizmeyi tamamlamıştı. Tam o esnada çalan evin kapısına kulak kesildi. “İçeri gel evlat!”
Kapıya arkası dönük olmasına rağmen gelenin Uriel olduğunu anlaması çok uzun sürmemişti. Ayakkabılarındaki demir çarkı yağlaması gerektiğini ne zaman anlayacak... Masadan ayrılıp eldivenlerini giyerken adamın sıkı bir maskeye sahip yüzüyle karşılaştı. Yanında beklediği bir sima ile birlikte. Kızıl cadı! “Şanslı Meredith!” dedi gayrıihtiyari.
Uriel’in yakınmalarına aldırış etmeden kızıl saçlı kızı kolundan çekiştirerek sorgu sandalyesine oturttu. Kollarını ve bacaklarını iyice bağladıktan sonra masasına dönerken maskeli silahşora de gelmesini işaret edercesine yanına çağırmıştı. Envaı çeşit kesici, delici, ezici aleti bir koleksiyon sahibi gibi gururla gösterirken eliyle, söze girmişti nihayet. “Şimdi beni iyi dinle evlat. Sorguyu nasıl yapacağınız tamamen sizin uzmanlık alanınız. Lakin bu alet edevatlardan faydalanabilirsiniz. Normalde şüphelinin cadı olup olmadığını tespit için tüm vücudunu yoklayıp iblisin işaretlerini aramamız lazımdı ama... Bu kızdan şüphemiz olmadığı aşikar. Şimdi dikkatini bana ver, sana bunları nasıl kullanacağını anlatacağım.”
Ucundaki delikler süngeri andıran, çan boyutlarında bir aleti gösterdi. “Kurşun Süzgeci! Bir sapın ucuna takılan süzgeçten oluşan kurşun süzgecinde, aletin içerisine eritilmiş kurşun, katran, kaynar su ve kızgın yağ koyacaksınız. Sonra da bu süzgeci kurbana çevirip şu mandalı çekiyorsunuz. Bu kadar basit!”
İkişer tane ucu olan çift taraflı bir metal çatal çıkardı sonrasında. “Kafir Çatalı! Çatalın bir ucu kurbanın çenesine dayanır, diğer ucu da kurbanın göğüs kemiğine... Kurbanın ölmemesi için asla uyumaması lazım, eğer uyursa veya başı bir şekilde öne düşerse çatal hem çeneden hem de göğüsten delip geçecektir. Sorgu esnasında kurbanı ayık tutmak için en uygun alettir.”
İnce, sivri bir penseyi andıran demirden bir makası kavrayıp gösterdi maskeli silahşora. “Dil Koparıcı! Kurbanın dilini tek hamlede sorunsuz şekilde kesmek için tasarlanmış büyük ebatlı bir makastır esasen. Kurbanın ağzını zorla açtıktan sonra dilini kavrayacak şekilde, demir dil koparıcıyı yerleştiriyor ve bu vida vasıtasıyla kurbanın dilini güzelce sıkıyorsun. Vidayı sakın fazla çevirmeyin! Yoksa kızın dilini koparırsınız ve tüm çabamız boşa gider evlat!”
Kıskaç gibi duran bir başka alete uzandı sonrasında. Elinde biraz çevirdikten sonra da anlatmaya başladı. “Meme Koparıcı! Kullanmadan önce kor haline gelene kadar ateşte ısıtınız, sonra da koparılacak memeye yerleştirip, sivri kısımlar memenin içine geçecek şekilde, sıktıktan sonra bir anda çekmeniz gerekiyor. Bu acıya en dirayetli cadı bile dayanamaz!”
En sonunda da armudu andıran şekliyle, bir el çanını andıran başka bir alet daha çıkardı. “Istırap Armudu! Cadıların en büyük korkusu... Kurbanın mahrem noktalarına soktuktan sonra bu vida vasıtasıyla armudu açıyor ve artık nereye soktuysanız oranın parçalanmasını sağlıyorsunuz. Sadece bunun nasıl çalıştığını göstererek konuşturduğum sayısız cadı olmuştur evlat!”
Istırap armudunu tekrardan aldığı yere, masaya bıraktıktan sonra da sehpasının üzerinden inciline uzandı. Kapıya doğru hareketlenmişti. Tam çıkmadan evvel son bir kez daha dönüp baktı Uriel’e. “Unutmayın! Bu cadıdan diğerlerinin isimlerini ve Herr Motke’yle ilgili bildiklerini öğrenmek zorundayız! Tanıdığı bütün cadıların isimlerini ve adreslerini, Herr Motke’nin kimle işbirliği yaptığını ve kime çalıştığını... Aksi takdirde, ona ölümü kolay bahşetmeyeceksiniz evlatlar! Unutmayın, hiçbir karanlık sır sizin aydınlığınızdan kaçamaz. Verebileceğiniz acılardan da... Tanrı sizleri kutsasın!” Kapıyı çekerek uzaklaştı sorgu evinden.
Bu gece daha tüm hesapları kapatmamıştı.
Mary Bethuel:
[justify]Sıcak su dolu küvete lavanta yağı esansını döktü. Yağ yavaş yavaş suyun yüzeyinde dağılırken sabunu ve bir kaç yaprak gülü ekmeyi unutmadı. Güzel kokular narince odayı doldurdu. Cübbesini çıkartıp nazikçe küvetin yanındaki sandalyenin üzerine koydu. Kıyafetlerini çıkardığında hissettiği soğuk bütün vücudunun irkilmesine sebep oldu. Aynadan yansıyan çıplak vücudu onu günahkar düşüncelere itiyordu, o yüzden zaman kaybetmedi ve küvete adım attı. Sıcak suyla buluşan ayak parmakları çözünen buzlar gibi hissettirdi. Bilekleri ve dizleri, daha sonra bütün vücudu suyun haşmetine teslim oldu. Yağ ve sabunun narin parmakları kadının bedenini okşuyordu. Buhar yavaşça aynayı buğuladığında keseyi eline aldı. Kollarından başlayarak bütün bedenini temizlemeye başladı. Sadece kirden değil, ayrıca günahtanda temizlemek istiyordu bedenini. Lakin insanoğlu günah ile doğmuştu. İlk günahın tohumuydu dünyada var olmuş bütün varlıklar, o yüzden günahtan temizlenmek ve kaçmak namümkündü. Günahkar olduğunu kabullenip başka günahlar işlemekten kaçınmalıydı insanlar. Kaçınmayanları ise doğru yola sokmakla yükümlüydüler. O doğru yol ya kanla ya duayla yada hoşgörüyle gelirdi, seçim ise şüphesizki insana aitti. Başını geriye yasladı. Yarım saatten biraz daha fazla zamanı vardı. Bu zaman zarfında temizlenmeli, kurulanmalı giyinmeli ve bir günahkarı günahlarından arındırmalıydı. Gözlerini kapattı. Daha önce bir cadının nasıl sorgulandığını görmüştü. Kızıl saçlı başka bir cadının parmağı koparken attığı çığlıkları hatırlıyordu. O gün sadece izlemişti, kardeşiyle birlikte. Bugün ise çığlıkların sebebi olmakla yükümlendirmişti Tanrı onları. Tanrı ona bir görev verdiyse yapacaktı. Bir ruhu parçalamasını istediyse tanrı, Mary o ruhtan kesinlikle ama kesinlikle eser bırakmayacaktı! Zira Tanrı'nın emirleri sorgulanmazdı.
Aynadaki buğu uçup gitmeden hızlıca çıktı küvetten. Önceden hazırladığı ve şöminenin ateşinde ısıttığı kumaşlarıyla kendini kuruladı. Sıcak kumaş, ıslak ve üşümüş bedeniyle temas ettiğinde kadının bütün kasları gevşedi. Islak yer kalmadığından emin olduğunda iç çamaşırlarını ve korsesini giydi. Sonra üzerine alışkanlığını* geçirdi. Islak saçlarını şöminenin önünde taradı ve kuruttu. Hepsi bittiğinde şöminenin üzerindeki İsa biblosunun önünde diz çöktü. "Mesih İsa, suçlarımızı affet; cehennem ateşinden bizi koru. Tüm ruhları, özellikle de merhametine daha çok muhtaç olanları cennete kabul et." diye fısıldadı elindeki hacı sımsıkı tutarken. Sonra hacı bırakmayarak önce başına, sonra karnına sonra sağ omzuna ve son olarak kalbinin üzerine koyarak istavroz çıkardı. "Baba, oğul ve kutsal ruh adına."
Sokaklardan hızlıca geçti. Onu görünce duran çocuklara nasihat verdi, kadınları selamladı ve erkeklerden kaçındı. Gözleri kadını sorgulayacakları yeri arıyordu. Pek zorlanmadan buldu. Kalbi küt küt atıyordu. Heyecan şüphesiz hissetmemesi gereken bir duyguydu lakin o bir insandı ve insanlar kendi bedenleri üzerinde kontrolü olmayan zayıf varlıklardı. Kapıyı açmadan önce Peder Foehrkolb'u gördü. Başıyla selamladı pederi ve onun çıktığı kapıdan içeri girdi. Kardeşi cadının yanındaydı ve pek keyifsiz görünüyordu. Zümrüt yeşili paçavraya sarılı kadına yaklaştı. Hiç bir şey söylemeden dua etmeye başladı. "Gel İlahi Ruh, günahkarlığımı kutsallaştıran. Alçakgönüllü olmayı öğreten göksel babam. Zayıf anımda gücüm, yokluğumda tek dayanağım. "Duadan sonra kardeşinin yanına sokuldu ve kulağına fısıldadı. "Cevap vermediği her soruda diz kapaklarına sıkmanı istiyorum." Yanında getirdiği bıçağı çıkardı. Sol elinin parmaklarını bıçağın keskin kısmında gezdirdi ve parmağı bıçağın sivri ucuna geldiğinde bilinçli olarak batırdı. Parmağının ucundan düşen bir kaç damla kan toprağa karıştı. Dökülecek kan için önce kendi kanıyla bedel ödemişti. Şimdi sıra günahkar kanı dökmekteydi. Kadının yakasına yapıştı ve bıçağıyla kıyafeti ortadan ikiye böldü. Kadın çırılçıplak kalana kadar bütün kıyafetlerini soydu. İşkence aletlerinin olduğu masaya uzanıp Istırap Armudu'nu eline aldı. "Şeytanın uşağı!" dedi kadına boş eliyle kadının suratına bir tokat atıp dikkati üzerine çekti. "Bu elimde gördüğün şey nasıl çalışır bilir misin?" dedi. Tokat attığı elini yumruk yaptı. Yumruğunun kenarında doğal olarak oluşan deliğe yavaşça aleti yerleştirdi. "Bunu senin o kokuşmuş yerlerine sokuyoruz." dedi. Kadının gördüğünden emin olmak için gözünün dibine dibine soktu. Sonra yavaş yavaş aleti açtı, mekanizma çalışırken Mary yumruğunu açtı ve armudun tam formunu kadına gösterdi. "Konuşmazsan bunu vücudundaki her deliğe sokmaktan kendimi geri tutmayacağım. Şimdi Şanslı Meredith! Söyle! Motke'yi nasıl öldürdün! O gece neler yaşandı anlat!"[/justify]
*rahibelerin giydiği kıyafete alışkanlık deniyormuş
Meredith Vivienne Boleyn:
[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=2H5rusicEnc[/youtube][/spoiler]
[justify]-Kudretiyle soyumuza hayat veren, ışığınla bizi kutsa. Kalbimize kötülüğü yeşertme, şeytanı aklımıza sokma. Günahlarımızı bağışla, bizi yolundan ayırma. Ölümlü ruhlarımızı kabir azabından koru.
-Âmin.
Katedralin vitraylı camlarından içeri süzülen ışık demetleri, tavandan sarkan kristal avizeden yansıyıp mermerden oyulmuş bembeyaz azize heykelinin üzerini aydınlatıyor ve onu taş kesilmiş bir bedenden ziyade dans eden bir genç kız gibi gösteriyordu. Bu görkemli ışık oyununun yarattığı kutsanmış atmosfer ilahi olanın yanlarında olduğunu hissettiriyordu, kuytularda ve gölgelerdeki ışığın erişemediği köşelere saklanmış iblislerden korumak için.
Beyazın en duru tonunda ipekten elbiselerin içindeki üç kız ellerini göğüs hizasında kavuşturmuş, şükürlerini minnet dolu bir zarafetle iletiyorlardı yaradanlarına. Seslerinin melodik nevası ve üzerlerine düşen gün ışığı, Tanrı’nın nurdan yarattığı varlıkların fani dünyadaki bir yansımasıydılar adeta, saf ve bir o kadar da günahsız; tıpkı melekler gibi. Sayfalarca ilahi besteleyebilirdi onları izleyen bir âşık; güven, huzur ve de ilhamla donatılmıştı salon en yüce olan tarafından.
Tüm bu semavi ahengi bozmaya ant içmeyi yeğlemişti içlerinden en genç ve en günahsız olanı. Çocukluğun verdiği bir toylukla, duanın ortasında hafifçe kıkırdadı… ve beraberinde salonda yankılanan tokadın tok sesi azizenin tepesinde oturmuş duaları yaradanlarına iletmekle görevleri meleklerin irkilmesine neden olmuştu, Tanrı’nın evinde şiddete yer yoktu; onların aksine küçük kız şaşırmış görünmüyordu. Sessizdi. Kıkırtısının son tınıları aldığı darbenin sertliği ile son bulmuştu.
-Merry!
Küçük kızın yüzü öfkeyle şekillenmiş, nefret bulutları bebek mavisi gözlerini gölgelemişti. Biraz acıdan ve çokça kinden dolayı dolan gözlerini umursamadan dil çıkardı büyük olana, onu Tanrı’nınkinden daha korkunç bir gazaptan koruyan ve cezasının tek bir darbe ile bitmesini sağlayan ise Katedralin maun kapısının mükemmel bir zamanlamayla açılmış olmasıydı. Tanrı severdi böyle küçük müdahalelerle yukarıdan, kullarının yegâne koruyucusu olduğunu hatırlatmayı, daima oradaydı ve onları gözetirdi.
İlah, ona kulluk edenleri severdi ve seven herkes tanırdı O’nu; bütün kulları ondan doğmuştu nihayetinde, O, sevgiydi, herkesi sevendi. Hiç kimse Tanrı’yı görmemişti belki ama birbirlerini severlerse, O’nun sevgisi de içlerinde yaşar ve ruhları da yetkinleşirdi beraberinde.
Köhne yapının açılan kapısının arkasından gelen gösterişsiz, vücut hatlarını gizleyen siyah bir tunik giyen genç rahibenin ise yine o Tanrı'nın daimî olan gözetimi altında geliyor oluşuna karşı çıkmadı Meredith. Kaderi düşmanlarının elinde olması rağmen zihninde canlanan anısında yüzüne inme potansiyeli olan o tokada karşı koyamayışı gibi. Bu sefer masumiyeti onu kurtarmayacaktı fakat kızıl cadı son nefesini verdiği anda dahi Tanrısına olan sevgisini içinde taşıyacağına yemin etmişti.
Boleyn’lerin en aykırısının ve en reddedilen çocuğunun yaşamının bitimine yalnızca bir parmak şıklatması kadar uzaktayken nefret ettiği o Ada’ya dair hatırlarının zihninde canlanması ironikti. Büyükannesinin, bazı bağların ne kadar denerse denesin koparılamayacak kadar kuvvetli olduğuna dair sözlerini daha iyi anlıyordu şimdi. Ruhunun bir parçası nasıl yaradanına bağlıysa diğeri de geçmişine bağlıydı, orada bıraktığı kız kardeşine.
Genç rahibenin, zümrüt yeşili elbisesini üzerinden çıkarmasına tepki vermedi, gözlerini kapadı ve kız kardeşinin narin yüz hatlarını canlandırmaya çalıştı. Onu adadan gittiği yıldan beri görmemiş, çocuğa ait hatlarının bir genç kızınkiyle değişime şahit olamamıştı. Ama daha küçük bile insanları kendine çeken bir aurası vardı el üstünde tutulmasını sağlayan. Meredith, kızın mavi gözlerinin nasıl yaşamla dolu olduğunu hatırlıyordu, birbirlerine kız kardeş sözü vermişlerdi ebediyen beraber olacaklarına dair. Zamanı geldiğinde yanına alacaktı onu ve bir daha dönmeyeceklerdi o lanet kara parçasına.
Hatıralar eklemlerini çekiştirdi; yumrukları gevşedi. Kalbi sızladı.
Gösterinin sonuna gelmişti tutulamamış sözler, yarım bırakılmış yeminler ve en kötüsü de sevdiği hiç kimseye bir ‘elveda’ bile diyemeden. Çoktan kuruduğunu sandığı göz pınarlarında tekrar birikmeye başladı yaşlar; onun en büyük korkusu ölüm olmamıştı çünkü ecel, ne her şeyin sonu ne de sonsuz yaşam olan tek gerçekliğin içinde yitmiş basit bir dönem değildi. Dünyevi yaşamın nihayete ermesiyle farklı bir düzlemde uhrevi yaşama giden bir geçişti. Hiçbir zaman bir son demek değil aksine yeni bir başlangıçtı.
En büyük korkusu sevdiklerini yarı yolda bırakmak, onların güvenlerini kırmaktı. Şu anda, bu nedamet kokan yapıda pamuk ipliğine bağlanmış kaderi kendini Azrail sanan insanların elinde sonlanırsa kaç kişiye birden ihanet etmiş sayılacaktı? Büyükannesine, öğütlerine kulak asmayı bırakıp kendini bu çıkmaza sürüklediği için; kız kardeşine, sözlerinin arkasında duramadığı için; en az onun kadar yakın Cwénhild’e, yaşamının en karanlık döneminde ışığı bulmasına yardım ettiği için; Bay Carter’a, istifa etmek ve her şeyden vazgeçmek üzereyken onu bu kararından döndürdüğü ve gözlerini açtığı için…
Zihnindeki düşünceler böyle devam ederken kaburgalarında hissettiği sızı da bir o kadar onu şu anki zamanda tutuyordu. Yaşamak istiyordu, yaşamak için pek çok nedeni vardı lakin kaderinden kaçması bu saatten sonra imkânsızdı. Yine de istiyordu. Dönüp sevdikleri ile son bir kez daha konuşmak, kırgın ayrıldığı insanlarla barışmak, kardeşini yanına almak... Fakat yaşamı bu noktada donacak, hayatı geriye alma ya da yanlışları düzeltip daha doğru yaşama şansı son bulacaktı. Çünkü bir cilaymışçasına yaşamın üzerine atılacaktı ölüm. Herkesi yarı yolda bırakmış olacaktı.
Bir yüz karasının yapacağı gibi.[/justify]
Mary Bethuel:
[justify]Sessizlik. Kızıl saçları solmaya başlamış kadının verdiği cevap buydu. Sessizlik bazen altındı. Sessizlik bazen asaletti. Sessizlik bazen verilebilecek en ulvi cevaptı ve kadın bu yolu seçmişti. Mary'nin yüzünde belli belirsiz bir saygı ibaresi belirdi. Ölümün karşısında bile asaletini korumayı başarabilmiş bir kadındı bu. Her ne kadar kırılmış ve esaretle boyanmış olsada. Fakat sessizlik burada verilmesi gereken bir cevap değildi. Mary kardeşine baktı. Kafasını salladı ve adam silahını çekti. Kadının çırılçıplak bedenine nişan aldı. Tam sağ bacağına, diz kapağının olduğu yere. Bir nefes kadar kısa bir sürede şunlar olmuştu. Bethuel tetiği çekmişti. Mekanizma hareketlenmiş, barut patlamış ve mermi kadına acı verme gayesiyle süzülmüştü. Havayı yarıp geçmiş önce kadının etini daha sonra da diz kapağını paramparça etmişti! Bir çığlık bütün odayı doldurdu. Tahtaların arasındaki böcekler bile bu çığlıktan korkup kaçtılar. Dünya yerinde dursa bile bu çığlık durmazdı. Mary tekrar konuştu. "Sihir bakanlığı denen bu kurum nedir? Motke ile bağlantısı nedir?"[/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git