İngiltere Büyücedünyası > Azkaban Hapishanesi

On Yedinci Koğuş

(1/2) > >>

Meredith Vivienne Boleyn:
[justify]Soğuk kemiklerine işlemişti.

Bu kadar yoğun olumsuz duyguyu daha önce hissettiğini hatırlamıyordu Meredith, seyahat pelerinine sarınmış Azkaban’ın kasvetli koridorlarında ilerlerken bir an önce buradan çıkmak istiyordu. Ona çocukken anlatılanlardan da korkunç bir yerdi burası; insanın içi buz kesiyordu bir kere kapıdan içeri girince, bütün hayat enerjisi çekiliyor, çaresizlik ve keder duyguları ele geçiyordu zihnini. Suçu ne olursa olsun herhangi bir insanın buraya kapatılması fazla gaddarcaydı, böylesine bir yapının var olmasına nasıl izin verdiklerini bile almıyordu aklı. Merdivenlerse ona inat kadın ilerledikçe sonsuza uzamaya devam eder gibiydi.

Karşı çıkmaktan çekindiği bir isim onu görevlendirdiği için gelmişti buraya; Victorine Boleyn bir ‘rapor’ istemişti ondan, aklından ne geçtiğini bilmiyordu –ki sorgulamak onun haddine değildi de zaten. Ada’dan uzakta, rahatsız edilmeden yaşayabilmesinin tek nedeni Yüce Boleyn’in ona izin vermiş olmasıydı ve bunun karşılığında yapmakla yükümlü olduğu tek şey söz dinlemekti. Victorine ona böyle söylemişti.

Paradoksun önüne geçmek adına adımlarını hızlandırmaya, tek seferde iki basamak çıkmaya çalışıyordu genç seherbaz. Acelesi yoktu, aksine, ne kadar geç varırsa o kadar memnun olacaktı. Ama merdivenlerden çıkmak bile kafasına konuşması muhtemel konuları çağrıştırmıştı, dakikalar ilerledikçe bu ufak düşünce iplikleri birbirine girmiş, kafasında çözülmesi imkansız, hatta üzerine düşündükçe daha da karışan bir düğüm yaratmıştı. Yapıya ilk girdiğinde varmayı planladığı, ama dakikalar ilerledikçe bir dilek halini alan kat sonunda gözüktü.

Beşinci kattaydı.

Bir hücre, iki, üç derken on üç hücre geçmişti. Bakanlıktan aldığı izin sayesinde Ruh Emicilerce rahatsız edilmeden ilerleyebiliyor olsa da koridorlarda onların gölgelerini görmek bile tüylerini diken diken etmeye yetiyordu. Olabildiğince hızlı adım atmaya çalıştığı varsayılırsa süzülerek ilerleyen bu gudubet varlıkların sırf insanların ruhunu birazcık daha emmek için oldukça sık aralıklarla koridorlarda kol gezdiği çıkarımına varmasını sağlamıştı.  Her koridorda var olan hücrelerin üçte biri kadar kukuletalı gölge gördüğüne göre oldukça normaldi de bu. Fakat Ruh Emici’lerin varlığına o kadar güveniliyor olacak ki spesifik tuzaklar veyahut kaçmayı engelleyen zorlu engeller çarpmamıştı gözüne. Arada uğrayan Bakanlık özel görevlileri dışında insan gardiyan yoktu, bu da Ruh Emici’leri bir şekilde kandırmayı başaran birinin önünde kaçması için kalan tek ciddi engelin çalkantılı denizi aşmak olduğu anlamına geliyordu.

On yedi numaralı hücrenin önüne geldiğinde durdu.

“Yü-yüce Tanrım! C-wénhild...”
[/justify]

Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 4, total 4
Talih 1d10 : 3, total 3

Cwénhild Muirghéal:
Kendisi gibi kızıl saçları olan kadının hücresine gelişini duyduğunda oturduğu yerden dikildi. Olabildiğince dik ve gururlu durmaya çalışıyordu. Meredith, gelmesini belkide en az beklediği insandı. Burası için kalbi fazla yumuşaktı. Birlikte çalıştıkları yıllarda bile mahkumları getirmekten kaçınırdı. Hapishanenin içine girdiyse gerçekten büyümüştü bu kız artık. Mesleğe başladığı ilk günleri hatırladı kızın. Oda ailesinden az çekmemişti. O yüzden olsa gerek kıza pek yardımı dokunmuştu. Tabii yıllar sonra Cwénhild'in düşüşünden sonra ilk karşılaşmaları bir ormanda olmuştu. Meredith o gece orada ölebilirdi, onu cayır cayır yakabilirdi. Yapmadı. Sonra tekrar karşılaştılar, bu sefer Godric's Hollow denen yerde o malum gecede. O gece ölebilirdi, Motke yahut Carmilla onu lanetleyebilirdi. Ölmedi. Bir karafatma gibiydi bu kız felaketlerin arasında dolaşıp çizik almadan kurtuluyordu.

Parmaklıkların dibine yaklaştı ve onu burada tutan demirleri sımsıkı kavradı. En az elleri kadar soğuktu bu demir gardiyanlar. Koparılmış parmağı sızım sızım sızlıyordu ve yer yer morarmıştı. Kızın gözlerinin içine baktı. Korkuyu ve acıma duygusunu görebiliyordu. Bunu öğretememişti ona. Acımamalıydı, korkmamalıydı, acımasız olmalıydı. Korkarsa, ölürdü! Acırsa, ölürdü! O gece o çocuğu Hogwarts'ta öldürmüş olsaydı acımayıp, bugün burada bir eksik problemle boğuşuyor olacaktı.

"Burada tanrı yok Meredith." dedi. Sesi gururluydu, güçlüydü. Buraya tıkılmış biri olmasına rağmen dimdik duruyordu karşısında kızın. "Burada olmamalısın. Burası sana göre bir yer değil."

Meredith Vivienne Boleyn:
[justify]Godric’s Hollow’daki görevden birkaç gün sonra, yaşadıklarını, bir can aldığını unutturması için kendini alkole verdiği bir geceydi, genç kadın dağılmıştı. Seherbazların yüz karası olduğu düşüncesini zihninden atamıyordu. Nereye gitse bir felaketin içine düşmüş ya da o felaketi yaratan kendisi olmuştu. Buna daha fazla devam etmek istemiyordu, mesleğinin getirilerini kaldırabileceğini sanmıştı fakat yanılmıştı. Beceriksizdi ve güçsüzdü. Seherbaz olmayı hak etmiyordu.

Gözyaşları yanaklarını ıslarken bulmuştu kızıl kadın onu. Meredith bir hayaletle konuştuğunu sanmıştı başta, dinlemek istememişti ölmüş birini. Derken bir tokat çarpmıştı yüzüne, bunu hak ettiğine emindi genç olan, günahları için cezalandırılmak istiyordu artık. Fakat bunun yerine yüzünde bir yara izi olan ona gözünü açmasını söylemişti. Asıl cezalandırılması gerekenin içlerindeki hainler olduğunu ve büyücü soyunu katleden cadı avcılarının temizlenmesi gerektiğini. Meredith, daha fazla ölüm istemiyordu fakat kadının hikâyesini dinlerken haklı olduğu noktaların farkına varmıştı.

Ve buradalardı işte.

“Büyükannem Tanrı’nın hiçbir yerde olduğunu söylerdi,” dedi özgüvensiz bir tınıyla. Sefalet içindeki kadının her şeye rağmen dimdik durmaya çalışmasına imrenmişti Meredith. Kaybolduğunu sandığı arkadaşının teslim olduğu haberini aldığında içindeki ses ondan umudu kesmemekte ne kadar haklı olduğunu hatırlatmıştı ona. Cwénhild Muirghéal ölmemişti, sadece kaybolmuştu. Yokluğunda onu ele geçiren şey her neyse kötü şeyler yapmıştı fakat artık buradaydı, ulaşılamaz değildi. “Senin de burada olmaman gerekiyordu, böylesine korkunç bir yerin hiç var olmaması gerekiyordu.”
[/justify]

Cwénhild Muirghéal:
"Üzgünüm ama büyükannen yanılıyormuş." dedi. Tanrıya inanmayı bıraktığında küçük bir kızdı. Her şeye kadir bir yaratıcının gözettiği bir dünyada yaşamıyorlardı çünkü. Her gün binlerce insan ölüyordu. Bütün hayvanlar alemi birbirini yiyordu. Hastalıklar ve doğal afetler her yerdeydi. Kutsal olduğu söylenen kitaplarda varlığından bahsedilen düzen ve harmoni kesinlikle ama kesinlikle kocaman bir yalandan ibaretti. Demir parmaklıkları sıktı. "Böyle bir yerin varlığı zaruriyet sevgili dostum. Yoksa benim gibi canavarları nereye kapatacaklar?" diye sordu. Canavarlar her yerdeydi ve o canavarları yok etmek gerekiyordu. Lakin insanlar öldürmekten daha acımasız bir yol bulmuşlardı. Sonsuza kadar devam eden bir işkence.

Parmaklıklardan uzaklaşıp sırtını Meredith'e döndü. Soğuktan titremesine rağmen belli etmemeye çalışıyordu. "Söyle bakalım burada ne işin var?"

Meredith Vivienne Boleyn:
[justify]“Sen bir canavar değilsin…” diye fısıldadı Meredith. Be-benim arkadaşımsın, hiçbir zaman canavar olmadın..."

Genç kadın, kim olursa olsun insanların içlerindeki iyilik parçasını görür ve daima umut ederdi ona ulaşabilmeye. Cwénhild’taki ışığı şimdi bile görebiliyordu. Seherbaz ekibinin bir parçası olduğu zamanlarda adeta ablalık yapmıştı ona, ailesini aşmasında yardımcı olmuş ve kendi ayaklarının üstünde yıkılmadan durabilmeyi öğretmişti. O altın kalpli kadın da karşısındaydı halen, elini uzatması gerekiyordu sadece.

Parmaklıklara yaklaştı, titreyen ellerini kadınınkilerin yanına koydu. “Bu-buraya gönderildim, sadece bir takım rapor işleri için hemen ayrılmam gerekiyordu ama… İçimden bir ses seni görmem gerektiğini söylüyordu, ona karşı koyamadım.”
[/justify]

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git