İngiltere Büyücedünyası > St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi
Seth Carter'ın Doğduğu Gün
Seth Carter:
[justify][spoiler]Şarkı için Turbo Nezir Bey'e çok teşekkürler. Gerçekten Seth'ten Cwénhild'e söylenecek tam doğru şarkıyı seçti bizim için.
[youtube]https://youtu.be/Yi0ZygyAdPE[/youtube][/spoiler]
Kadın bana adını söylemek yerine yeğeninin söylediği bir cümleyi tekrar etti. Güzellik bir uyarandır... Döndü yüzüme ve bana öyle bir baktı ki. Tanıdık bir his yakaladım içinde. Şaşırdım. Çünkü benim tanıdığım bu bakışın sahibi gülümsemezdi bana doyasıya. Acıyla gülümserdi. Yaşadığı acılar yüzünden, ya da belki de bana acıdığı için acıklıydı gülümsemesi. Kimsiniz diye tekrar soracaktım ki adımı söyledi tanımadığım bu ses. Hogwarts’taki anıdan bahsettiği gibi aklımdan çıkmayan o isim doğru yerini buldu. “Cwénhild?” dedim sanki fısıldıyormuş gibi. Hogwarts’ta okurken buralarda olacağımızı düşünmüş müydük? Birbirimize karşı savaşacağımızı? Sessiz kaldım yanıma gelen kişinin Carmilla ismiyle katliamlar yapan Cwénhild olduğunu öğrendiğim için. O ise yüzünde yitik bir ifade ile eğildi, kafasını dizime koydu. Kendi eziyetinden bahsettiğinde bir iç çektim hatırladığım için. İkimiz de bu eziyetleri yaşarken yalnızdık. Onu belki kurtarırım diye bekleyediğini bilmek daha da yıkmıştı beni. Kadın gözlerini kapatırken dizimde, yanıklarla dolu elimi kaldırıp güzel kadının saçına koydum yumuşak bir şekilde. Gerçek halini tercih ederdim tabi ki. Bu genç kadın yerine, Cwénhild’in yaşanmışlıklarla dolu o güzel yüzünü görmek istedim karşımda.
“Birbirimizle savaşacağımızdan emindim.” dedim kadının önüne düşen saçlarını okşayarak yüzünden geriye atarken. “Seni bir kaba koyamam. Yan yana ilerlesek bile bir yerde karşı karşıya gelecektik. Kaderimizde yazılı.” Cwénhild kendimi bildim bileli kurallarla ve insanlarla sorunlu biriydi. Benim kurallarımı da yıkacağından, aynı tepkiyi vermeyeceğinden emindim. Onu bu duruma getirenlere karşı benim gibi anlayışlı olmasını beklemek hayal kurmaktan başka bir şey değildi zaten. Şuan başka bir kadının vücudu ile, peşine adam takmış bir adamın yanına gelmesi neydi peki? Sevgi miydi? Evet, keşke daha önceden kırıntıları ile yaşamaya mahkum etmeseydi beni dediğim sevgiydi bu. İkimiz de büyümüştük ve kabullenmiştik. Acıların getirdiği olgunlaşma buydu işte. “Tüm vücudum yanarken...” dedim. Durmak zorunda kalmıştım o anı hatırladığımda. “Tek düşündüğüm Mirabelle’di.”
“Ölürsem yaşamayadığımız anıları telafi edemeyeceğimi düşündüm. Senle ben, artık bitmiş bir hikayeyiz. Onunki ise yeni başlıyor. Artık kendimi düşünemem.” Sanki hep kendimi düşünmüşüm gibi...
İç çektim acı acı ama gülümsedim.
“Onunla görüşüyordun değil mi? Sorguda bunu inkar etti ama seni korumak için söylediğine eminim. Seni her şekilde sevmesini benden almış olabilir.”[/justify]
Cwénhild Muirghéal:
[justify]Kadın, adamın pütürlü ellerini saçlarında hissettiğinde bir heyecan duygusu ile irkildi. Korkuyla başladı bu hissiyat, sonra yavaşça rahatlığa yerini bıraktı ve en sonunda huzura dönüştü. O anın bitmesini istemedi. Sonsuza kadar, sonsuzluğa kadar sadece burada onunla ve onun sevgisiyle kalmayı diledi. Savaşlardan ve savaşanlardan uzağa yıkımın harap ettiği dünyanın içinde dokunulmamış ve kirletilmemiş bir köşeye göçüp gitmeyi istedi. Seth ile, Mirabelle ile... Ufak bir kulübede yaşayan küçük Carter ailesi hikayesi tatlıydı, uzaktan bakması güzeldi, bir parçası olmayı istediği yadsınamaz bir gerçekti kesinlikle. Peki... peki bu hayalin bir parçası olduğunda ne kadar o hayale sadık kalabilecekti? İçindeki kaynayan kan ve durmak bilmeyen yangın ateşlendiğinde sakin kalabilecek miydi? Hem ne yapacaktı ki kaçıp gitseler? Mirabelle'in saçlarını örüp onu okula mı gönderecekti, Seth'e akşam yemeği mi hazırlayacaktı kocası işten gelince. Kesinlikle kendisini öyle bir konumda göremiyordu, evet tatlı hayallerdi ama bu hayalleri gerçekleştirecek kadın Cwénhild değildi. Yaptığı yemek bir halta benzemez, yıkadığı çamaşır eskisinden pis olurdu.
Birbirleriyle savaşacakları konusuna gelince hak vermeden edemedi. İdeolojik olarak birbirlerinden çok uzak yerlerdeydi bu ikili. Seth, dünyayı barışçıl ve adil bir yönle yontmayı istiyordu. Düşünceleri bir hayal olmaktan çıkıp gerçekliğe dönüşebilirse şayet insanların yaratmakta zorlandığı ütopyayı yaratabilirdi. Fakat... işin içinde insan olduğu zaman bu barışçıl ve adil dünya fikri otomatikman bir hayalden öteye gidemez oluyordu. Zira beşer savaşmak ve yok etmek için yaratılmış bir doğal afet gibiydi. Cwénhild tam olarak bunun vücut bulmuş haliydi işte. Yıkımla beslenenlere yıkım götürüyor, ölümle beslenenlere ölüm götürüyordu. Bir gün doyacaklarını umarak... eğer doymazlarsa bu kadının peşinde sürüklediği fırtınada yok olup gitmeye mahkumdular.
Yavaşça adamın yüzüne doğru, sırt üstü döndü. Başı hala dizlerindeydi ama bu sefer adamın gözlerine bakıyordu dosdoğru. Saçlarında gezen elini de elleri arasına almıştı çoktan. Mirabelle... evet görüşmüşlerdi. Peki bunu Seth'e söylemeli miydi? Bir şeyler saklamaktan çok yorulmuştu. Genel olarak yorulmuştu aslında. Her şeyden. "Mirabelle... beni sevmekten çok benden nefret etmek için daha fazla sebebi var." dedi. Bunu içtenlikle söylemişti. Kızının onu bu kadar çabuk bağrına basması hoşuna gitmişti ama bu durum ona yaşattıkları için kendisini affedebileceği anlamına gelmiyordu. Hiç affedebilecek miydi onu bile bilmiyordu. "Seth..." dedi sessizce. Sanki başkaları onları dinliyormuş gibi. "Ben çok yoruldum. Bütün bu savaştan, ölümden, ellerimden silinmeyen kandan... Can alırken hiç bir şey hissetmiyorum biliyor musun? Kazara birini öldürdüğüm ilk gün nasıl hissettiğimi hatırlarsın. Şimdi... hiç bir şey... bundan yoruldum. Gidelim buralardan. Kızımızı da alıp gidelim."[/justify]
Seth Carter:
[justify]Mirabelle’i yalnız bir hayata bıraktın doğru. Onu babasından sakladın doğru. Kendini göstermeye utandın, kanun kaçağı olup başını belaya soktun... Evet hepsi doğru. Buluşup buluşmadıklarını bana söylemese de ben onunla konuştuğuna emindim. Çünkü şuan burada, benim yanımda duruyordu. Bu kadını hiçbir şey değer verdiklerine yakınlaştıramıyor aynı zamanda da onlardan uzaklaştıramıyordu. Dönüp yüzüme baktığında diğer elimle elimi tuttum. Yüzüme böyle bakması için yanmam mı gerekiyormuş gerçekten diyordum kendi kendime. Bunu bilseydim, Hogwarts zamanımızda yakardım kendimi ölümüne. Kalbimi yakıp kavurmaktan daha iyiydi. Üstelik... Kendi yaşadığım o korkunç an, Cwénhild’in eziyet edildiğini görmekten fazla acıtmamıştı. Tekrar adımı söyledi. Aynı sessizlikte ben de onun adını söyledim doyamadığım için. Yorulduğundan, savaştan ve kandan dolayı hissizleştiğinden bahsetti. Anlayışla salladım kafamı. O intikam dalgası bir süre sonra tabi ki tat vermeyecekti. Hiçbir şeyin anlamı yoktu dünyada. Yani, şuan onun yaşadığı da benim yaşadığım da anlamsızdı. Bizden öncekilerin yaptıklarının cezalarını ödüyorduk. Asla kişisel bir durum değildi. Her ne kadar cadı avcısı katlederse etsin, bunun ona yapılan bir haksızlık olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Gitmek istediğini söyledi. Yine şaşırdım söylediğine. Benimle birlikte, Mirabelle’i alıp gitmek istiyordu buralardan. Birlikte uzaklaşacaktık her şeyden. Belki her zaman ailemin benden istediği o sakin aile hayatını kuracaktık. Hiç düşünmemek için kendimi işe verdiğim zamanlar geçecek, eve dönecektim Cwénhild’in kollarına. Düşüncesi bile yüzümü güldürmeye yetmişti. O kadar güzel bir düşünceydi ki yüzüm gülmüş, gözlerim dolmuştu.
“Çok isterim.” dedim buruk bir sesle gülümseyerek. Kucağımda yatan kadının dudaklarında gezdirdim ellerimi. 38 senelik hayatımda bu dudaklara ulaşmak için uğraşmış, asla başaramamıştım. Benden aldığı o anıda tatmış olduğumu biliyordum ama o ben değildim ki. Delice sevdiğim kadına olan en fazla temasım buydu işte. Yanağını okşardım bazen. Bazen saçını severdim. Sadece o kadar. O kadarla da kalacaktı. Ben bu zamana kadar başka bir his bilmemiştim ki değişmesini isteyeyim.
“Çok parlak gençler tanıdım.” dedim gözümden yaşlar gelirken. Gülümsüyordum hala ama. “Yoldan sapmış avcılarla karşılaştım. Benimle birlikte baskına gelip canlarını tehlikeye atan seherbazlarla birlikte savaştım. Bu insanları bırakıp nasıl gideyim? Ben bu yolda ölmezsem, başka kim ölecek? Sürekli savaşması mı gerekecek Mirabelle’in? Saklanması mı gerekecek?”
Cwénhild olduğunu bildiğim sarışın kadının üstüne eğildim. Alnına minik bir öpücük kondurdum yandığı için dokusu dümdüz olmuş dudaklarımla.
“Ben seninle gidemem ama ne olur sen benimle kal. Dön artık.”[/justify]
Cwénhild Muirghéal:
[justify]Adamın yüzünde beliren gülümseme neler düşündüğünü anlatmasını gereksiz kılıyordu. Zira biliyordu neler hissettiğini ve düşündüğünü. O hep istediği hayat, o hep istediği kadın ve o hep istediği aile. Hepsini sunmuştu bu kadın. Hepsini. Otuz sekiz yıllık hayatında, sigarayla tükettiği ömründe istediği her şeyi ona vermeye hazırdı. Tek lafıyla bunu yapabilirdi artık. Parmaklarının ucundaydı, sadece uzanıp alması gerekti. Fakat... yapmadı. İçten içe yapmayacağını biliyordu zaten. Yapsaydı, bir kadının aşkı için tüm doğrularından ve tüm ideallerinden vazgeçseydi Seth Carter, o Seth Carter olmazdı. Sevdiği adam olmazdı. Gülümsedi. Dolan gözlerinin içine içine baktı. Eğer bu kadar hissizleşmemiş olsaydı belki onunda gözleri dolardı kim bilir. Sesindeki burukluğu dudaklarında gezen parmaklarıyla tamamladı. Hiç bir şey söylemedi kadın, sessizliği bozmadı. Sanki o sessizliği bozarsa bütün bu anı bozacaktı. Bütün büyüyü kaçıracaktı ve her şey yerle bir olacaktı. Yıkım dolu dünyasına geri dönecek ve tekrar ellerinden çıkmayan kanı daha fazla kanla çıkartmaya çalışacaktı. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Bu sırada Seth tekrar konuştu. Dönmesini istedi. Alnında hissettirdiği minik bir öpücüğün ardından yalvarırcasına söylenen sözler dönmesini istiyordu. Dönmek, tekrar dönmek... Geçmişe dönmek. Bu yol gerçekten mümkün müydü? Beringer'i reddetmişti. Aynı sözleri o da söylemişti. "Bizi yarı yolda bırakamazsın." O malum ses fısıldadı kadının kulaklarına. Sevdiklerini korumak için onu dinlemişti. Sevdiği karşısındaydı, korunmuşa benzemiyordu. Yanında olmadığı için böyle olmuştu ya zaten.
"Nasıl?"[/justify]
Seth Carter:
[justify]Cwénhild’in nasıl diye sormasıyla gülümsedim şevkatle.
Doğruldum. Saçını tekrar okşadım yavaşça. Ah Cwénhild... Sen benim aşkımı neden bu kadar hafife alıyorsun? Nasıl diye bir soruya gerek bile yok. Sen yanında olacağım de yeter. Şu halimle ayakta durmam bile zorken, destek olacağını bilsem yeter benim kalkıp koşmam için. Aklımdan hızlı hızlı geçiyordu yapılabilecekler. Bayan Boleyn ilk aklıma gelen kişiydi. İkna yeteneği güçlüydü, doğru bir yerdeydi ve aynı fikirde gözüküyorduk. Diğer daire başkanlarını ikna edebilirdim. Yargılanmaması imkansızdı tabi. Zaten mahkemeye çıkmasını engellemek yolsuzluk olurdu. Yargılandıktan sonra yanımda olması sağlanabilirdi. Sonunda amacımız için kollarımızı sıyırdığımızda yan yana olabilirdik. Bir şeyleri değiştirmek için söz vermiştik birbirimize. O görüneni temizlemek istemişti, ben ise en derindeki kirleri ayıklamak istemiştim. İkisine de ihtiyacımız vardı tam bir temizlik için. Şu günlerde içimde oluşan karanlık, Cwénhild’in tekrar benim yanımda olacağı düşüncesiyle dağıldı. Hem şu yaralı yüzüme güneşler açtı, hem de içimdeki ağırlığı dağıttı. Tek kelime ile yapmıştı bunu hem de. Nasıl diye sorması olumlu bir cevaptı değil mi? Yoksa umuda mı tutunuyordum?
“Bana güven.” dedim.
“O gün yanında olamadım, ikinci bir şans ver. Artık hep omuz omuza olalım.”[/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git