İngiltere Büyücedünyası > St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi

Seth Carter'ın Doğduğu Gün

(1/2) > >>

Seth Carter:
[justify]Boşlukta yok olmak... Bayadır bu kadar rahat hissetmemiştin kendini. İçindeki o derin sızı gitmiş, süzülüyorsun yoklukta. Aşk yok burada, kızların yok. Her şey çok güzel. Yok olmak mükemmel bir duyguymuş değil mi Seth? Sürekli seni yazarken içindeki bunalımı, kendi kendini yiyip bitirmeni, insanları kendinden fazla düşünmeni konu alıp durdum. İşlerine çok önem verdiğini yazmak istesem de konu bir şekilde Cwénhild’e vardı hep. Çok aşıktın değil mi? Neresini seviyordun ki? Kendine benzetiyordun onu büyük ihtimalle. O da kendine eziyet eden bir kadındı. Sen de kendine eziyet eden bir adamsın. Öyle bir adamsın ki, herkes çok sevdi seni. Sen acı çekerken mutlu olmanı istediler. Cwénhild hatta sana, bana güvendiğinden daha fazla güvendi bazı zamanlarda. Bana güvenmediğini ama Seth’e, sana güvendiğini söyledi. Çok da haklıydı. Seth, sen gerçekten güvenilir bir adamsın. İyi birisin. Eskiden bazı hataların olmuş olabilir, hatasız kimse olmaz zaten. Edith konusunda ne kadar vicdan azabı çektiğini ben biliyorum sadece. Öyle attın ki en derinlerine, yazamadım bile. Çıkartmadım gömdüğün yerlerden. Sana bir son çizdim. Yaşadığın şeyde ise öl istedim artık. Öl ve bitsin bu eziyetin. Sen ise hayata tutunmak istedin kızların için. Peki senin hayatındaki bir çok ipi elinde tutan, farkında bile olmadığın Kont ne düşündü senin yaşamana izin verirken? Benim evrenimdeki Tanrı’nın amacını bilmediğim gibi, senin Tanrı’nın da planlarını bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var. O da çizdiğim sona doğru ilerliyor olman. Fikirlerin bana çok ters ama saygı duyuyorum sana. O kadar saygı duyuyorum ki kararından dönmemene. Bu kaotik ortama düzen getirip herkesin güven içinde yaşamasını sağlamak istiyordun gençliğinde. Şimdi de aynı şeyi istiyorsun. Karşında senden nefret eden birileri var. O kadar nefret ediyorlar ki senden ve senin ırkından... Gözlerini kırpmadan öldürebiliyorlar. Bunları hak ettiklerini düşünüyorlar. Seni dünyada canlı canlı yaktılar. Eskisi gibi olamayacaksın artık. Boşlukta olsan bile hissediyorum seni. Değişmedi düşüncelerin, değişmedi hislerin. Neden böylesin ki? Ne yaparlarsa yapsınlar sevmeyi bırakamıyorsun değil mi? Herkes için en iyisini bildiğini düşünüyorsun. Kendin için bir bok bilmiyorsun Seth! Bu yaştan sonra da öğrenemezsin başka bir şey. Ancak yaşanmışlık seni çok daha durağan bir hale çevirdi. Eskiden çok daha atiktin. Herkesin yardımına koşuyordun. Şimdi sadece etrafı gözetlerken sigara içiyorsun. Konuşarak, sakin sakin hallediyorsun her şeyi. Anlıyorsun insanların duygularını, yaşadın hepsini çünkü. Cwénhild’in hareketlerinin arkasını topluyordun, kızlarına bakmak istiyorsun, Nicholas’ı sorumlu bir insan yapmaya çalışıyorsun, tüm büyücedünyanın iyiliğini istiyorsun... Peki başkası senin için bir şey istiyor mu? Bu kadar güçlü mü sanıyorlar seni? İçten içe yanarken sen, kimle konuştun bu aşkını? Kim yardım etti sana? Yalnız olduğunun farkında mısın? Her zaman başkaları için çabaladın. Şimdi ise... Yalnız başına bu yokluktasın. İnsan sonunda her zaman yalnız kalır Seth... Bunu nasıl fark edemedin? Ailen istemediğin bir evlilik yaptırdı sana. Şimdi ise, vicdan azabı çekiyorsun o kadının hayatındaki hata olduğun için. Haklısın. Böyle bir olaydan sonra başka kimsenin senin için en iyiyi bildiğini düşünmezsin. Düşünemezsin. Ama merak etme. Senin için uğraşacağım. Cwénhild ile birlikte yine aynı yolda yürüyeceksiniz. Zaten artık sevgisini istemiyorsun onun. Varlığını ve arkadaşlığını istiyorsun. Sırtını verebileceğin tek kişiydi. Artık dayanıklı bir çınar olmak zorundasın. Ağaç halini hiç sevmediğini biliyorum ama çok da yakıştı... Boşluktan çıkmak mı istiyorsun? Bu kadar çabuk mu? Seth... Yaşamak için neden bu kadar heveslisin ki? Daha 2 hafta önce sildirecektim seni. Senden bu kadar kolayca vazgeçebilecekken, beni de bırakmıyorsun... İnanılmaz birisin.


Gözlerimi araladığımda gelen ışıkla birlikte yüzümü buruşturdum. Buruşturmamla birlikte yüzümdeki son derece gergin deri sorun çıkardı. Gözlerimi tekrardan, ama bu sefer yavaş yavaş açmaya başladım. Beyaz tavan, siyah siyah noktacıklar ile bezenmişti. Yoksa çıkıntı mıydı onlar? Kafamı çevirmek istediğimde boynumdaki derinin de aynı gerginlikte olduğunu fark ettim. Zorlamamak için dümdüz yatmaya devam ettim yattığım yerde. Derimin işkence çekmiş gibi ağladığını hissediyordum. Hor kullanılmış, bana isyan ediyordu sanki tüm vücudum. Özür diledim kendi kendime. Ne olduğunu hatırladım. Avazım çıktığı kadar bağırdığımı, yanımdaki cadı avcısı ile yaşadıklarımı... Adamın yüzü gözlerimin önünde belirdi. Ne kadar iticiydi. O kadar iticiydi ama ona karşı sevgim ve acımam yüksek dozdaydı. Bizimkiler ele geçirebilmişler miydi onu? Ben ölmediysem, o hiç ölmemiştir diye düşündüm. Meredith nasıldı? Nicholas, Raiden, Zain? Hoffman’ı kaybettiğimi hatırladığımda kalbim parçalandı... Gözlerimi kapattım titreyerek. Ağlarsam canım çok yanacaktı. Dişlerimi sıktım. Bu yüzden sessiz sessiz, inlereyek ağladım sadece. Tüm vücudumu kaplayan bir sargı hissediyordum. Yüzümü de, ellerimi de, ayaklarımı da. Çıkıntılı duvara bakıp, gözlerimden minik minik yaşların süzülmesine izin verdim. Devam mı edeyim? En son nefesiyle bana söylediği buydu. Nasıl devam edebilirim? Dizlerim bu kadar güçlü mü Hoffman? Cwén gitti, sen gittin, ben nerede olduğumu bile bilmiyorum, kızlarımın hayatı omzularımda... Çok hareket etmeden ağlamaya çalışsam da sarsılıyordu vücudum istemsiz. Yutkunmak istediğimde boğazım ağrıdıkça ağrıdı. Boynumdaki adem elması derimin altında hareket edince, tüm o gerginliği yardı sanki. Bu yüzden istemsiz bir ses çıktı ağzımdan. İyiydi ama. Dayanabileceğimi göstermişti bana. Kafamı çevirdim bulunduğum yeri görmek için. İnleyerek önce sağıma baktım. Derin derin nefes aldığımda da acıyan vücudum sanki yaşama isyan ediyordu. Bulunduğum oda bir perde ile ayrılmıştı odanın devamından. Hastane yataklarından birini görüyordum iki perdenin kesiştiği minik aradan. Diğer tarafa dönmeme gerek yoktu artık. St.Mungo’daydım. Yanımda kimse yoktu. Sol gözümdeki göz yaşları burnumdan süzüldü ve yastığın üstüne düştü. Dudaklarımı araladım. Eskiden hissettiğim o dudaklar değildi sanki şuan ağzımda duranlar. Dokusu değişmişti. Sızım sızım sızlıyordu. Tekrar döndüm tavana. Gözlerimi kapatıp acıdan kaçmak istedim. Tekrar yok olmak. Ne yazık ki istediğim bir şeyin hiçbir zaman hemen olmaması gibi bu da bekletti beni. Tekrar acının verdiği yorgunluktan bayılana kadar beklemem gerekti. Bir sigara olsaydı diyordum kendime sürekli. Bastırsaydım bu düşünceleri...


1'den 10'a kadar, acın kaç? 1d10 : 3, total 3
[/justify]

Seth Carter:
[justify]Yattığım yatağı dikleştirmişler, oturur pozisyona getirmişlerdi. Sadece sıvı besin almamı sağlamalarının yanında genç bir sağlık görevlisi ilgileniyordu benimle. Bazen perdelerin arkasındaki diğer hemşireleri görsem de, benim olduğum yere gelmemeye, buraya bakmamaya çalışıyorlar gibi bir hisse kapılmıştım. İlk kalktığımda diğerlerine ne olduğunu sormuştum genç görevliye. O ise gülümsemişti sadece. Şuanlık kendimi düşünmemi söylemişti. Can çıkar, huy çıkmaz derler. Tekrar sormak zorunda kalmıştım o yüzden. O ise Hoffman ve Thackeray dışında başka bir meslektaşımın da hayatını kaybettiğini söyledi. Nicholas ve Cornelia ise yaralanmıştı. Onları görmem gerek diye ayaklanmak istediğimde vücudum engelledi beni. Yine de umursamadan kalkabilirdim. Zorladım kendimi kalkmak için. Sağlık çalışanım ise güçlü bir adamdı. Zaten çok da karşı koyacak durumda değildim. Beni tuttuğu gibi yatırmıştı yatağa. Dokunduğu yerler delice acıdığı için çıkardığım seslere de benim kaşındığımı söyleyerek suçu üstlenmemişti. Ondan sonra da bir daha kaçmaya çalışmamam için anlaşma yapmıştık. Ben kalkmayacaktım, o ise ekibimde gelişen olayları bana anlatacaktı. Kollarımdaki yanıkları ilk gördüğümde yüzümün de öyle olacağını anlamıştım. Yine de bunu konuşmamış olmamız beni rahatlatmıştı. Her gün yanmış vücudumdaki sargılar çıkarılıyor, yanık kremleri sürülüyor, tekrar sargılanıyordu... Mide bulandırıcı bu görüntü diğer hemşirelerin benden kaçmasını bir mantığa oturtuyor, karşımdaki adama da saygı duymamı sağlıyordu. Biraz bile rahatsızlık göstermiyordu arada patlayan su kabarcıklarına. Soyadının Winthrope olduğunu öğrendiğim bu adam ilk olarak Nicholas’ın bir süre konuşamayacağını söyledi. Endişelerime de, ölmesinden iyidir diye su serpti. Konuşmalarımız devam ettikçe hayatındaki sorunları öğrendim. Kendi sorunlarımdan uzaklaştırdı bunlar beni. Arada dertleşiyor, sohbet ediyorduk havadan sudan.

Önüme, bir pipet yardımı ile içmem için koyulmuş çorbayı bitirdikten sonra Winthrope’a sigaran var mı diye sordum. “Bay Carter.” dedi. “Ne zamandır tütün kullanıyorsunuz?”

Kaşlarımı kaldırdım düşünmek için. Kırışan alnımın gerginliğine alışmıştım artık. “On? Belki on beş senedir...” diye cevapladım. Winthrope yakışıklı bir gençti. 30’larına varmamış olduğuna emindim. Ellerini önünde bağlayıp kafasını salladı iki yana. Azarlayacağını fark edince “Tamam tamam.” dedim hemen. “Annem böyle yapmaz Winthrope, iyice çocuk yaptın beni.” Gülümsedi. Yatağımın yanındaki ağrı kesicileri sıraya koymaya başladı tek tek.

“Kalkabilecek durumda mısınız?” dedi işi bittiğinde.

“Sen söyle.” dedim. Sesimde bir muziplik vardı benim için üzülmemesini sağlamak adına. Şuan için en istemediğim şeydi birine yük olmak.

“İyisiniz iyi. Kolunuzu atın omzuma.”

Dediğini yaptım. Sonunda yerimden kalkabileceğim için memnundum. Bilinçli olarak bir haftadır buradaydım. Bilinçsiz olarak ne kadar yattığımı bilmiyordum bile. Omzuna attım elimi ve biraz da zor olsa kalktım. Her kemiğim ağrıyordu. Uzun zamandır ayağa kalkmamanın verdiği o korkunç bitkinlik hissi. Enerjim de yeterli değildi. Dişlerimi sıkıp acıyla inledim yine. İyi ki Winthrope yanımda diye düşünmeden edemedim. Sorun olmadığını söyleyip duruyordu. İyi gittiğimi. Gülümsemeye çalıştım elimden geldiğince. Gelmiyordu elimden ama neyse. Bana dakikalar gibi gelen oturduğum yerden kalkma ve biraz ötedeki sandalyeye kadar yürüme eziyetinden sonra oturduğum sandalyedenin karşısında olan aynayı gördüm. Yüzüm bir mumya gibi sarılmıştı sargılara. Kirli bir ayna olması daha da kötü yapıyordu her şeyi. Winthrope yanıma başka bir sandalye çekip yanık kremleri için de aramıza küçük bir sehpa çekti. “Bir dakika.” dedim anlam vermeye çalışarak. “Yüzümü açtığında aynada?” Evet anlamına gelen bir ses çıkardı genç adam. “Peki, ya istemiyorsam?”

“En fazla bu kadar iyileşecek Bay Carter. Geciktirmenin lüzumu yok.”

Ne katı bir adamdı bu. Yine derin bir nefes aldım. Haklıydı ama daha yumuşak bir cevap beklemiştim açıkçası. “İyi.” dedim sanki umrumda değilmiş gibi. Yüzümde yılların verdiği etkiyle yavaş yavaş çıkan kırışıkları fark etmekten daha korkunç olacak mıydı acaba? Yaşlandığını anlamak ile, yüzünün tamamen deforme olabileceği ihtimali aynı değildi kesinlikle. Bu daha korkunçtu. Adam sargılarımı tek tek çözmeye başladı. Açılan sargılar sanki bir yapboz parçasıymış gibi tamamlıyordu surat olarak taşıdığım o et parçasını. Gördükçe rahatsız oluyor, daha fazla açmamasını istiyordum. Yine de bir çocuk gibi kaçmaktansa yüzleştim aynadaki yaratıkla. Ten demeye bin şahit olan yara yığını eskiden beri taşıdığım o simayı değiştirmişti. Sadece mavi gözlerim eski bir dost gibi karşılıyordu beni. O bakmamaya çalışan hemşirelere son derece hak verdiğim bir iki andan sonra kafamı çevirdim aynadan ve yanımdaki genç yakışıklı çocuğa baktım. “Özür dilerim.” dedim ona. “Bir de gülümsemeye çalışıyordum. Eminim korkunç bir kaç hafta olmuştur senin için.”

“Saçmalamayın.” dedi yine umursamaz bir tavırla. Elindeki kremi alnıma sürmeye başladı.

Tekrar döndüm aynaya bakmak için.

[spoiler]Bunun baya iğrenç halini düşünün. Çok dokusunu yapamadım ve adam yakışıklı abi çok da kötü olmadı :/

[/spoiler]

Gördüğüm karşısında kendimi kaybetmemek için çok zor tutuyordum kendimi. Kızlarımın bu halimi gördüklerinde verecekleri tepkileri düşündüm... Kimse böyle bir ucubenin Sihir Bakanı olmasını da istemezdi. Bayan Boleyn'in başka bir aday bulması gerekecekti. Canım aşırı sıkıldı.

“Tütün...” dedim yanmış dudaklarımla. “Bulabilir misin?”

Adam soğuk bir tavırla “Ciğerleriniz çok kötü durumda Bay Carter.” dedi. “Tütün yüzünden nefes-”

“Winthrope. Ciğerlerim şuan en son dert edeceğim konu...”

“Rica ediyorum.”[/justify]

Cwénhild Muirghéal:
[justify]Seth... Cwénhild... madem bir üstteki yazar dördüncü duvarı yıkmış ben niçin yıkmayayım? Sonuçta bütün büyük sanatçılar birbirlerinden esinlenmiş çağlar boyunca değil mi? Tabii kendimi büyük bir sanatçı olarak görmüyorum yanlış anlaşılmasın. Fakat az önce belirttiğim şeyin doğru olduğunu savunuyorum. Shakespare bile en büyük eseri sayılan Romeo ve Juliet'i, Pyramus ve Thisbe'nin mitoloji olarak anlatılan hikayesinden esinlenmiş. Neyse ne diyorduk? Seth ve Cwénhild. İki insan birbirlerine bu kadar yakın olup aynı zamanda bu kadar uzak olamazlar. Birisi yeryüzündeki bütün iyiliğin ve güzelliğin vücut bulmuş hali olabilirken öbürü tamamen saf kötülüğe ve öfkeye kendisini köle etmiş. Birisi herkes tarafından sevilirken sayılırken ve özenilirken ki buna bende dahilim öbürü sadece nefret edilmiş ve nefret dışında başka bir duyguyla karşılaşmamış. İroniktir ama Cwénhild isimli yürüyen nefrete sevgiyi sadece ama sadece Seth göstermiş. Peki sen ne yaptın buna karşın? Adamın hayatını paramparça ettin! Senin yüzünden karısından boşandı, senin yüzünden sigara bağımlısı oldu, mutluluk nedir bilmedi. Bu yetmedi ama sana hayatında güzel olan her şeyi ve herkesi yok etmeden duramadın çünkü. Önce kendini yok ettin. Önce kendini tükettin. Bunu çoğu zaman bilerek yapmadın, doğan böyleydi. Fakat seçtiğin zamanlarda oldu değil mi? Hatırlıyorsun. Çok iyi hatırlıyorsun. Adamı koynuna alıp aşk ve sevgiyi ilk kez böylesine hissettiğin o geceyi hatırlıyorsun. Nasıl mutlu olduğunu, nasıl tamamlanmış hissettiğini hatırlıyorsun. Sonra seninle aynı hisleri hissetmek için yıllardır bekleyen adamın elinden onları bir bir nasıl aldığını hatırlıyorsun. Kendine yalan söyleyip durdun, yuvası yıkılmasın, şöyle olsun böyle olsun diye. Madem adamın yuvasını bu kadar önemsiyordun neden etrafında dolandın? Neden hayatından tamamen çıkıp adamı özgür bırakmadın? Neden herifin altına yattın?! Hoşuna gidiyordu değil mi ilgisi? Kimseden görmediğin o ilgiyi o sevgiyi sana gösteren birisi vardı ve sen ondan vazgeçemedin. Keşke kabul edebilseydin hislerini. Kendine biraz daha dürüst olabilseydin. Bu seninle benzeşmeyen özelliklerimizden birisi Cwénhild. Ben başkalarına dürüst olmasamda hislerim konusunda, kendime her zaman dürüsttüm. Sen değilsin. Bunun dışında seninle çok benzeşiyoruz. Dünyaya ve insanlara karşı aynı öfkeyi besliyoruz. Mutsuzluk, çaresizlik nedir iyi biliyoruz. Önemsiz bir insanmış gibi hissetmek nedir biliyoruz çünkü doğduğumuzdan beri öyle hissettirildik. Seni böyle yaratmak benim seçimimdi ve acılarının mimarı benim, bunlar için özür dilerim. Fakat sen olmasan ve ben biriken bütün yoğun duygularımı dışarı atamasam bende sana dönüşürdüm. Geldiğin nokta ve dönüştüğün şey... seni kaleme aldığım ilk günden çok farklı bir yerdeyiz. Sen adaletin parlayan kılıcı olacaktın. Mazlumu koruyacak ve onlardan faydalanmak isteyenleri cezalandıracaktın. Cesurdun çünkü. Bunu yapabilecek kadar cesurdun. O kadar cesurdunki ölümün gözlerinin içine baktın. Geri adım atmadın. O baloda herkes kaçarken, herkes canının derdinde düşmüşken sen korkmadın. O insanları düşündün önce ve fırladın. Kaç kişi senin sayende kurtuldu bunu önemsemiyorsun. Şimdi o insanlar senin hakkında ne düşünüyor acaba? Kiliseleri basıp masum çocukları, kadınları ve erkekleri diri diri yaktığını bilenler neler düşünüyor hakkında? Sen sahi ne zaman bu kadar yozlaştın? Yada ben mi yozlaştım? Ben insanlardan umudumu kestiğim için mi onları değersiz birer et torbası gibi biçmeye başladın ? Seth'in sonu belli bunu bilmek beni çok üzüyor, engellemek için elimizden geleni yapıyoruz... bunu ben değiştiremem Cwénhild. Bunu sen değiştirebilirsin. Onu, kızını ve kendini sadece sen kurtarabilirsin. Peki neyi seçeceksin? Ölümün ve yıkımın habercisi olmaya devam mı edeceksin yoksa artık kendine yalan söylemeyi bırakacak mısın ?
 

Bir saati vardı. Sadece bir saat. Kara borsadan aldığı iksir, onu eski bir anıyla konuşturmak için sadece bir saat vermişti ona. Şişenin kapağını açtı. Muhtelif ve pek barışçıl olmayan yöntemlerle elde ettiği saç telini iksir şişesinin içine tıkıştırdı. Kötü kokudan daha kötü bir tadı olduğunu biliyordu bu iksirin. Gözlerini kapattı ve bir kaç saniyeliğine nefesini tuttu böylece en azından kokudan kaçınmaya çalışıyordu. Kızıl saçları kirli camın yansımasında yavaşça sarardı. Parlak, güzel bir sarıydı bu. Sararan saçlar yavaşça kıvrılmaya başladı ve tatlı güzel kıvırcık bir desen oluşturdu. Çenesi biraz öne gitti, yanakları ve dudakları kızardı. Kaşları daha muntazamdı. Boyu biraz kısaldı. Bembeyaz teni hala oradaydı. Garipti. Yıllarca onu görmek için her fırsatı kollayan ve onu gördüğünde gözleri parlayan adamın yanına gidebilmek için çehresini değiştirmek zorundaydı. Hayat gerçekten onları bambaşka kıyılara fırlatıp atmıştı. Fırtınanın içinden ise iki farklı insan olarak çıkmıştı Seth ve Cwénhild. Kafasına narin bir şapka geçirdi. Beyaz bir elbisesi vardı. Güzel bir kolye, güzel ayakkabılar ve yağmur yağmasına karşılık onu koruyacak siyah bir palto. "Orchideus." Ellerinde beliren karanfilleri yüzünü kapatacak bir şekilde tuttu ve yürümeye başladı hastaneye doğru. Başka bir hayatta kendisi de burada yatmıştı. Yatırdığı da az olmamıştı. O yüzden içini dışını çok iyi biliyordu. Resepsiyona yanaştı ve küçük zile bastı. Bir kaç dakika içinde işinden bir hayli bıkmış bir kadın geldi. Kalın bir defter çıkardı ve Cwénhild'in söylediği ismi yazdı. 'Hannah Hapton.' Yedek asalarından birini de resepsiyona bıraktıktan sonra ona söylenen kata doğru ilerledi. Silahsız olması pek bir sorun teşkil etmiyordu. Sadece komplike ve yapımı zor olan büyüleri icra etmek için asaya ihtiyaç duyuyordu. Bir kaç hemşire ve şifacı onu zorlayacak değildi. Koridorları dönerken uzun zamandır hissedemediği şeyleri tekrar tekrar hissediyordu. Göğsünde olduğunu unuttuğu kalbi sanki tekrar atıyordu.

[spoiler]

Tipim böyle

[/spoiler]

Seth Carter'in olduğu odanın kapısının önüne geldiğinde durdu. Durması ve nefes alması gerekmişti. Kıyafetlerini ve şapkasını düzeltti. Elindeki karanfillere şöyle bir baktı ve kapıyı açtı. Kapının kilidi yavaşça dönüp kapı açılıncaya kadar geçen süre sanki hiç bitmeyecekmiş gibi hissettirmişti. Hala geri dönebilirdi. Çiçekleri bırakıp sırtını döner ve giderdi. Geçmişin ölmesini, gerekirse onu kendi elleriyle öldürmesini gerektiğini söyleyen kendisi değil miydi? Kendisini niçin geçmişin kollarında buluyordu tekrar. Bulmaktan da öte. Oraları kendisi irdeliyordu. Kapı açıldı. İçerideki hemşire Seth ile konuşuyordu. Seth ile... suratındaki yanıklardan ilk görüşte tanıyamadığı Seth'iyle. Başına gelenleri anlatmışlardı. O gece o baskın sırasında neler olduğunu ona tek tek söylemişlerdi. Seth'e de ne olduğunu biliyordu ve buna hazırlıklı gelmişti ama... Cwénhild canının yandığını hissetti. Bir suçluluk duygusu yavaşça tomurcuklandı ve büyüdü. O gece orada olsaydı bunlar olmazdı. O gece orada olsa herkesi koruyabilirdi. Hoffman'ı, Meredith'i, Twinkle'ı ama en önemlisi Seth'i koruyabilirdi. Ona çevrilen meraklı gözleri fark ettiğinde gözleri çoktan Seth'e kilitlenmişti. Tanır mıydı onu bu haliyle? Bambaşka bir kadının suretinin ötesinde onu izleyen yaşlı gözlerini görebilir miydi ? Yada bilmeli miydi? Hemşire sordu. "Ziyaret için mi gelmiştiniz?" Sadece başını salladı. Bu sırada gözlerini kaçırıyordu Seth'ten. Yaralı yüzlü adam onayladıktan sonra yatağın başına oturdu. Kapının kapandığını duyunca çiçekleri adama uzattı.

"Hangi çiçeği seversin bilemedim. Bu durumda olan ben olsam sen benim en sevdiğim çiçeklerle doldururdun burayı ama üzgünüm ben senin en sevdiğin çiçeği bilmiyorum."

Seth Carter:
[justify]Yanımdaki bu güzel görüntülü katı adam sigara içmemi kesinlikle reddetti. Üstelik bir sürü de sağlık ile ilgili laf ettiği için sigarasız bir şekilde geçti saatlerim. Düşünüyordum yanıbaşımda duran pencereden St. Mungo’nun bahçesine bakarken. Eski düşüncelerim değildi bunlar. Daha soyuttu. Yaşamı düşünüyordum. Geçen zamanı. Orada çektiğim acı ne kadar gerçekti. Kemiklerime kadar işleyen korkunç bir acıydı ve vücudum bir haftadır kızgındı bana. Bunu ona yaptığım için, dikkat etmediğim için. Ne kadar kolaydı bir hayatı almak. Herkes yapabilirdi. Asıl zor olan kaybolmuş hayatları tekrar kazanmaktı işte. Adını bilmediğim rahibi düşündüm. Saçlarındaki beyazlıkları nasıl kazanmıştı kim bilir? Kızları var mıydı mesela? Ben ölürken, orada yanıp biterken tek düşüncem onlardı. Acaba benimle yanarken o ne düşünmüştü? Nefret mi doluydu içi bana karşı? Orada ölürken biz. Aynı kadere maruz kalmışken nasıl nefret edebilirdi ki? O çektiğim acıyı başka kimseye hak göremezdim ben. Asla. Kimse öyle acılar çekmemeliydi. Korkunç boğanın içinde Cwénhild nasıl hissetmişti kim bilir? Vücudu yavaş yavaş kaynarken neler düşünmüştü? Nefret miydi yani sonu? Ben niye hiç hissedemiyordum o nefreti peki? Tek yaptığım acımaktı onlara ve kendime. Elimizde değildi bu olanların hiçbiri. Düzeltmek elimizdeydi. Çözüm gördüğümüz tüm muggleları öldürmek olmamalıydı ama. Uğraşmak istiyordum baya ancak çok yıkılmıştım olayla. Hem mental olarak, hem de fiziksel olarak. Cwénhild için yaşıyordum, ölmüştü. Kızlarım için yaşarım diyordum, bu halimle onları korkutmaktan başka bir şey yapmazdım. Şuan dedim kendi kendime. Asam yanmamış olsaydı, yanımda olsaydı... Bir daha düşünmeden kendime zarar verecek bir büyü yapar ve kurtulurdum bilincimin etrafını saran bu et yığınından. Öldüğümde onlara kalan biriktirdiğim para ile iki kızım yaşarlardı benim evimde. Belki Cwénhild gelip bakardı onlara. Hmph! Önce kendisine bakması gerekiyor tabi ki. Yaptığı hareketlerin arkasını ben toplardım eskiden, ben de olmayınca neler yaşıyordur bilinmez. Neyse ben olmasam da işler yoluna girer. Su yolunu bulur demişler ya. Pencereye baktım yattığım yerden uzun uzun. Yeteri kadar yüksekti. Böyle bir acıyı tekrar çekmek ister miydi vücudum?

Kendime acıdığım bir zaman sonunda aklıma Hogwarts’ta karşılaştığım Boleyn çocuk geldi. Samuel... Yattığım yatakta karşıma baktım çocuğun yüzünü hatırlamak için. Güçlü, zeki, ne dediğini bilen bir çocuktu. Ne konuşmuştuk onunla? Demişti ki her yerde tehlikeler var. Carmilla’nın yöntemleri ters ve bakanlığın bir şeyler yapması gerekiyor. Ben de yapacağımızı söylemiştim ona. Olması gerekeni... Pes etsem şimdi, bu genç çocuk duysa savaşmayı bıraktığımı, düşünceleri nasıl etkilenir? O gencin yanında güçlü bir figür olmam gerekirken, onun için iyi bir gelecek hazırlamam gerekirken şuan pes edemem.

Peki ya bunca şey yaşamış André Harris? Zavallı çocuk konuşurken nasıl kekeliyordu yaşadıklarının etkisinden. Profesör Yamashita kendisini o çocuk için tehlikeye atabilirken ben nasıl pes etmeyi düşünebilirim? Nasıl onun geleceğini yanlış düşünceli kişilerin ellerine bırakabilirim? Ben dairenin başına gelmeden önce kaçırılan çocuğun sorgusunu bile yapmamış olmalarına inanamıyorum. Sadece büyücedünya için değil istediklerim. Tüm insanlar için. André şuan pes ettiğimi bilse, üstelik cadı avcılarının yaptığı bir şey yüzünden bıraktığımı bilse... Yaşama olan inancı kalır mı?

Ya Ares Caldecott? Zeki bir çocuk. Çok zeki... Annesine olan sevgisinin fazlalığı Carmilla gibi güçlü bir cadının karşısına çıkmasına sebep olmuş yürekli çocuk. Bir sorunu olduğunda beni çağırmasını istemiştim. Şimdi çekip gitsem yalnız ve başıboş kalmaz mı? Hayatta yol göstericisiz kalmanın ne demek olduğunu bilemem ama o bahsedilen çınar olmak zorundayım minik fidanlar için. Onlara nasıl gökyüzüne kadar büyüneceğini öğretmeliyim. Benden önce atalarımız da yaşamıştı belki bundan daha da kötülerini. Sakin ol Seth. En azından yaşıyorsun. En azından düşüncelerin kendi fikirlerin.

Kendime zarar vermeyi düşündüğüm için utandım. Bir daha yapmamak için de kendime söz verdim. Winthrope gelip ilacımı getirdiğinde de tekrar sigara isteyip olumsuz cevabı aldım. Denemekten zarar gelmezdi. Uslu uslu ilacımı içip yaralarıma merhem sürülmesine izin verdim. Artık sargılarla kapatmıyorlardı yaralarımın hava alması için. Bu yüzden bambaşka bir odaya alınmıştım kimseciklerin görmeyeceği. Hem görünmek istemiyordum, hem görmek istemiyorlardı. Winthrope yanıbaşımdaki sürahinin içindeki suyu değiştirirken bana da bir Gelecek Postası bırakmıştı. Gazetenin ilk sayfasındaki manşeti okuyordum ki kapıya gelmiş biriyle konuştuğunu duydum. Kafamı çevirip iki yana salladım içeri almasın diye. Beni böyle kimsenin görmesini istemiyordum. Katı görevli “Artık yüzünüz bu.” dedi. “Ne kadar inkar etseniz de. Alışın Bay Carter.” Bir of çeksem de kabullendim dediklerini. Adam içeri davet etti ziyaretime gelmiş kadını. Daha önce görmediğim biriydi bu. Sarı kıvır kıvır saçları, yuvarlak yüzünü çevreleyen pamuk teni, kırmızı dudaklarıyla benim görüntümün hakaret olduğu bu kadın yüzüme bakamadan girdi içeri. Tabi ki bakamayacaktı. Winthrope kapıyı çekip bizi bırakınca kadın getirdiği çiçekleri uzattı. Elimi uzatıp karanfilleri aldım kadının eline dokunmamaya çok özen göstererek. Yüzümün durumu nedeniyle eriyip bitiyormuş gibi hissediyordum karşısında. Zaten tüm vücudum yanık olduğundan sızım sızım sızlıyordu ama alışmıştım iyice acıya. Hangi çiçeği sevip sevmediğimi bilmediğimi söyledi tanımadığım kadın. Ben olsaymışım en sevdiği çiçeklerle doldururmuşum ama o benim sevdiğim çiçeği bilmiyormuş.

“Güzellikler arasından bir tanesini seçmek benim ne haddime?” dedikten sonra çiçeklerden birini elimle okşamaya başladım. Yüzümü kast ederek “Özellikle bu halde, hiç değil.” dedim kadına bakarak. Gözlerini bana çevirmemişti hala. “Nedir güzelliğin ederi? Kendimi hiçbir zaman yakışıklı diye adlandırmadım. İyiydim ama sanki... Ne işe yarar güzellik? Başkalarını elde etmek için belki... Benim işime hiç yaramadı. Başaramadım yani. Yine de bakılamayacak bir varlık olmaktan iyiydi.” Kadının yüzüme bakmamasını iğneledikten sonra güldüm kendi acizliğime. “Özür dilerim, takılıyorum sadece. En azından yaşıyorum. Yaşadığımı anlamak için, ölmeye milim kalması gerekiyormuş. Sizi tanımam için de isminizi söylemeniz gerekiyor. Tanıştığımızı sanmıyorum. Tanışsaydık, hatırlardım.”[/justify]

Cwénhild Muirghéal:
[justify]Yorgun hissediyordu kadın. Sadece yorgun hissediyordu. Ruhu, bedeni tarafından çevrelenmiş ve hapsedilmiş gibiydi. Bir şeyler hissetmekten muzdaripti. Bir şeyler düşünmekten muzdaripti. Sadece o vardı ama o, artık o değildi ve o olmanın artık nasıl olduğunu hatırlamıyordu. Hatırladığı çok fazla şey vardı var olmasına ama bu hatırlanan şeylerin hangileri gerçek hangileri sahte hangisi Carmilla, hangisi Cwénhild bilmiyordu. Anılar, öldürmek istediği şeylerdi. Geride bırakmak istediği bir kadının geride bırakmak zorunda kaldığı parçacıklardı. Fakat bu parçacıklar gitmemekte diretmişlerdi. Bir kız çocuğu asla yok edemediği asla bitiremediği bir acıydı. Seth'in yıllarca kalbinde beslediği yangın gibi bir yangındı o kız çocuğu, sönmeyen ve sönmeyecek bir alevdi. Yaşanamamışlıklar ile beslenmiş, acı, alkol ve yanlış verilen kararlar ile beslenmişti bu alev. Büyüdükçe büyümüştü. O söndürmeye çalıştıkça daha da körüklenmişti alev. Her uykuya dalmak için yatağa girip saatlerce döndükten sonra bayılıp gördüğü rüyaların ardından, işe giderken, işten gelirken, nefes alırken ve yaşıyormuş gibi davranırken hissettiği o muazzam alev. Sonra öldü. Öldüğünde alevin bizzat kendisi oldu. Belki o zaman silebileceğini düşündü geçmişi. Kendini kendinden bambaşka bir şeye dönüştürüp kendinden büyük bir şeyin parçası olmaya çalışmak bir tedavi gibi görülmüştü kadının yüzüne. Olmadı. Bitiremedi. Seth Carter ismini gördüğü her an o aleve bir odun daha atıldı. O alev büyüdükçe daha da saldırganlaştı, vahşi bir hayvan gibi gözünün önüne gelen ne varsa katletti! Yok etti! Yok etmek, sonuçta en iyi yaptığı şey bu değil miydi zaten? Kendi hayatını yok ederek başlamıştı, kendi kendisini öldürdü. Belki kendisini öldürüp başka bir şey olursa kendisini sevebilirdi. Sevemedi. Çünkü ne kadar değiştirmek istesede o kadın oradaydı. Her zaman gözünün önünde, her zaman karşısında her zaman hatalarını suratına vurmak için hazır!

Adam çiçeklerden birini aldı. Okşamaya başladı. Bir zamanlar o parmakların kendi saçlarının arasında gezindiğini hatırladı. Kuyunun dibine düşüp karanlıkla çevrildiği zamanlarda o adamın eli o karanlığı parçalayarak yanına gelirdi. Işık olurdu ona. Cwénhild o ışığa tutunur ve yolunu bulurdu. Lakin bulduğu yolda yürümeyi başaramaz ve bir şekilde tekrar o kuyunun dibine düşerdi. Seth ise yılmaz, tekrar ve tekrar o kuyudan o kadını çıkarırdı. Gülümsemesiyle kadının içini ısıtır, sözcükleriyle güzel günlerin tohumunu ekerdi. Ektiği tohumlar maalesef Cwénhild'in verimsiz çorak ve soğuk topraklarında ölür giderdi ama o adam tekrar tekrar ekmekten vazgeçmezdi. Tekrar ve tekrar bu kararlılığı mıydı acaba bu kadının bu adamı sevmesini sağlayan? Yahut yıkılmaz, güçlü ve dayanıklı bir ev olduğu için miydi Seth Carter? Her zaman gidip altında korunabileceği, yağmurlardan ve kardan kaçabileceği sıcak, huzurlu bir ev olduğu için miydi? Peki niçin o evden içeri girmemişti hiç? Niçin sadece dışarıdan bakmıştı ve başka bir kadının o evin içinde dolaşmasına o evin sahibesi olmasına izin vermişti? Bilmiyordu, bilmediği şey adamın onu sevdiği değildi. Cwénhild sevmek nedir bunu bilmiyordu.

"Yeğenim bir keresinde güzelliğin insanın estetik zevkini tatmin eden uyaranlar olduğunu söylemişti. Bir kitapta okumuş." dedi. Alannah'ın söylediği sözleri birebir alıntıladıktan sonra yüzüne bakan adama döndü. Bu sefer korkmadan bakıyordu. Nasıl da özlemişti ama. Gülümsedi ister istemez. Fakat bunu saklamaya çalışmadı. Zira ikisinin de başına gelen ne varsa saklanan ve bastırılan duygular yüzünden olmuştu. Bu sefer bastırmadı. Cesur oldu. Peşine dünyanın adamını takan şahsın odasına girmek onu korkutmamıştı ama sevdiği adama bakıp gülebilmek, bu korkutucuydu işte. Çünkü bu artık bir şeyleri kabul etmek demekti. Bu artık pes etmek demekti. Bu artık kendi kendine verdiği uzun ve yorucu savaşı kaybetmesi ve aynı zamanda kazanması demekti. Kendisini özgür bırakması ve kendi kendine taktığı prangalardan arınması demekti. "Seth... Hogwarts'ta sen ben ve Gwyndolin çimlerin üzerinde pineklerken buralara gelebileceğimizi düşündün mü hiç? Kendimizi bir savaşın ortasında bulacağımızı, hatta birbirimizle savaşacağımızı?" dedi. Bu sırada yavaşça adamın dizlerine doğru uzandı ve kafasını adamın bacaklarına koydu. Küçük bir kız çocuğu gibi usulca sokuldu adama. Gözlerini kapatıp uyumak istiyordu. "Birimizin pirinç bir boğa tarafından, öbürümüzün kızgın yağlar tarafından yakılabileceğini hiç düşündün mü? Bunlar olurken yalnız olacağımızı, birbirimizin çığlıklarını duyamayacağımızı ama son ana kadar bir diğerimizi bekleyeceğini düşündün mü hiç? Belki gelir ve beni kurtarır diye." Gözlerini kapattı. Bu iyi bir fikir değildi.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git