Dünya Ülkeleri > Mag Mell
Anne, Kız ve Kutsal Ruh
Athelia Kallistê O'Malley:
Vasilerinin sonuncusunun da vefat ettiği gün -bu seferki babasıydı ve son sözleri "annenden uzak dur" olmuştu- Athelia evde ona ait her şeyi, ona ait olmayan birkaç tanesiyle birlikte toparladı ve yazlığa, kışlığa veya baloya giderken kullandıkları tarzda devasa sandıklara sığdırdı. Hepsinin Sindirella'yı kıskandıracak zevkteki at arabasına itinayla yerleştirildiğini denetledikten sonra arabaya en son kendisi bindi ve binmeden önce yasını simgeleyen kara tülü kaldırarak biniciye göz kırpmayı unutmadı. Arabayı çeken birbirinin aynısı atlar mükemmel kesilmiş çimenlerin arasında uzanan yol boyunca ağır ağır, havadaki yas kokusunu alıyormuşçasına gidiyor; on beş yıl önce, yine siyahlar içinde bir kadının sigarasının küllerini silkelediği ama şimdi yerini, yokluğunu kutlayan beyaz taşların süslediği yolun, büyüyle yerleştirilmek yerine saatler süren uğraşın eseri uysal güllerin arasında ilerliyordu.
Annesi -daha önceki referansımızla siyahlar içindeki kadın- onu ve babasının temsil ettiği her şeyi terk edeli on beş yıl oluyordu. Durup sayanlar için gerçekten uzun bir süreydi, geri dönüşünü bekleyene ise işkence olabilirdi. Neyse ki Athelia hiç dönmeyecek annesini bekleyerek değerli günlerini harcamamıştı; tabii belli zamanlar geliyor, babasının adına annesine mektuplar gönderiyordu; ne olmuştu yani babası annesinin adını anmaktan birkaç yıl önce vazgeçtiyse? Evlerinde "lanet kadın" olarak bilinen biricik annesi öz kızının neye benzediğini bilmemeli miydi? Belki de o fazla duygusal davranıyordu. Ama annesini anlıyordu. Anlamasa kasvetli bir Pazar gününü yollarda geçirmezdi; yas elbiselerini en güzel ayakkabılarıyla tamamlamaz, saçlarını düzgün tutmak için bu kadar uğraşmazdı. Yıllar sonra onu ilk defa görecekti, biraz heyecanlı olduğu için onu suçlayamazsınız ya.
Binici doğru yere geldiğinden emin olunca -uzun bir sokaktı ve her dükkan diğerine öyle ya da böyle benziyordu- sandıkları teker teker indirmeye başladı. Diğeri ise o sırada kapıyı açmış, zarafetle eldivenli elini öne uzatan Athelia'ya zemine kadar olan zorlu yolculuğunda eşlik etmişti. Sandıklar ardı arkası gelmiyormuşçasına inmeye devam ederken Athelia o ikiliyi görmezden geldi; gözlerini tepesine birkaç kuzgunun tünediği, kasvetli havanın pencerelerinden sızdığı devasa binaya çevirdi. Mag Mell bina kılığına bürünmüş kısa ama tesirli bir opera gibi sızıyordu bakanın zihnine; karanlıktı, camların ardında yanan ışığın bile dağıtamadığı kadar karanlıktı ve ona bakan göz bebekleri büyüyor, nabzı hızlanıyordu; sanki mekana ayrı bir büyü yapılmıştı. Arkasındaki biniciler sonunda indirmeyi bitirdikleri sandıkları şimdi de taşımaya çalışırken Athelia sabırsızlıkla zile bastı, bir yandan da kendi kendine mırıldandı:
"Evim güzel evim."
Isolde Aideen O'Malley:
[justify]Yenice yakılmış sandal ağacı esanslı tütsülerin burun sızlatan, yoğun kokusu menekşe tonlarının ağırlıkta olduğu odayı sarmış, bar sandalyesinde oturan bakır saçlı kadının parmakları arasında tüten sigara kokusuna karışıyordu. Hemen elinin uzanabileceği bir uzaklıkta içinde kırmızı sıvı dolu bir kadeh vardı, uzun keyifli bir yudum almak için uzandı bembeyaz tenine zıt kararmış parmaklarıyla. Ancak bu pek keyifli yudum hayali zilden yankılanan uzun çan sesleriyle yarıda kesilmişti. Menekşe rengi bakışlarına bil gölge düştü. “Marseille, kapıya bak!” Cevap veren olmadı. “Nerde bu işe yaramaz kız?” diye söylendi fevri bir biçimde yerinden kalkarken. Kadehini öyle hızlı yerine bırakmıştı ki birkaç kırmızı şarap damlası masayı ısladı.
Bugün kimseyi beklemiyordu ya da önündeki herhangi bir zaman diliminde, artık müşteri kabul etmiyordu, Salı günleri hariç. Ve bugünün Salı olmadığı kesindi.
Kapıyı açması ve geri kapaması arasında yalnızca on beş saniye vardı, defolmasını bile söylemişti misafirine fakat kapı yeniden çaldı. Karşısında genç bir kız duruyordu menekşe rengi gözlerinin ardında kendi yansımasını gördüğü; her bir hattı usta bir taş işçisinin elinden çıkmış gibi kusursuzdu, tüm ressamların onun portresini yapmak isteyeceği türde bir güzelliği vardı. “Hoş değildi,” dedi aksi bir tonda, yüz ifadesi gücenmiş gibi durmuyordu, Isolde onu içeri aldı.
Kız, her şeyiyle kusursuzdu, duruşu, bakışları, yürüyüşü… Kendi küçük mabedine çevirdiği salonuysa kusurlu görünmeye başlamıştı birden gözüne, sanki ona layık değil gibiydi… Bar sandalyelerinden birine geçmesini işaret etti bakışlarıyla, düşüncelerini zihninden uzaklaştırmak içinse şarap stoğuna yöneldi. Hayır, ona layık olmayan şey salonu değildi diyordu kafasındaki ses, kendisiydi layık olmayan, böyle bir kusursuzluk abidesi ondan çıkmış olamazdı...
Isolde yaklaşık on beş yıl önce öz kızını terk etmişti ve şu an tam karşısında oturuyor, hatta ona bir kadeh şarap dolduruyordu. “Eee, anneciğini mi özledin yoksa?”
[/justify]
Athelia Kallistê O'Malley:
Birkaç saniye içinde açılan kapıdan, Macbeth cadılarını aratmayacak bir karanlığın ardına saklanmış ince uzun annesi çıktı -bu aile olayları vesilesiyle onu daha sık görmek durumunda kalınca kapıya bakanın aslında o olmaması gerektiğini öğrenecekti Athelia-, arkasından da bir o kadar karanlık barın geri kalanı göründü. O gözlerini kendisinden ayırmazken kibarca defolmasını rica etti, konuşurken başının üzerinden gökyüzüne bakıyordu, olası bir hava saldırısından sakınıyormuş gibi. Kapının kapanması cesaretini kırmamış olacak ki ısrarla tekrar çaldı Athelia zili, bu defa başarıyla içeri alındı.
Annesi olağanüstü bir cadıydı; delici bakışlarından, boynundaki kolyeleri süsleyen çeşitli rünlerden ve adımlarını atış şeklinden bile anlaşılıyordu eşsiz olduğu. Ama onun önünden yürürken kendine güvensiz bir hali vardı, korkmuş muydu kızından? Bunca yılını sakınarak geçirdiği bir gerçek miydi o da? Athelia ondan korkmuyordu. Annesi onu almazsa çalabileceği pek çok kapı, danışabileceği pek çok seveni vardı; sokakta kalmayacaktı, onun gibi birinin kaderi açlıktan ölmek olamazdı. Bu da tavırlarında her zamanki zarafetini korumasını sağlamış, anın heyecanının ve sevilmeme korkusunun aradan sızmasına engel olmuştu.
"Babam öldü," dedi gözlerini kızıl şaraptan ayırarak, "annem de öyle."
Şarap bardağını diken annesi kaşlarını hızla çattı. "Siktir oradan."
Athelia annesinin bu tepkisine şaşırmış görünmüyordu, tahmin edermiş gibi bir hali vardı hatta. Ona benzemek, bir o kadar da farklı olmak hayatı boyunca düşünü kurduğu bir şeymiş gibi gülümsedi, "Evet," diye mırıldandı. "Malvarlığını bölüştürüyorlar. Babam vasiyetinde evin yarısını bana vermiş, son saatlerinde öyle diyordu en azından. Beni kabul edersen her şey birkaç saat içinde burada olur." Duraksadı. "Beni kabul ediyor musun?"
Isolde Aideen O'Malley:
[justify]Siktir oradan.
Bundan on beş sene önceydi, henüz tavernayı açmamıştı, beş parasızdı, sokaklardan müşteri topluyordu, kızının babasıyla da öyle tanışmıştı. Adam zengindi, hem de öyle zengindi ki cebinde taşıdığı o küçük altın keselerinin yalnızca bir tanesi o zamanlar genç olan kadının yıllarca aç kalmasını önlerdi. Adam, onun büyüleyici güzelliğinden etkilenmişti, Isolde ise parasından. Bir süre birlikte geçirdiler vakitlerini, yeterli karı ettiğinde ayrılmaktı kadının niyeti fakat işler biraz ters gitti. Athelia bir sürprizdi ikisi için, hem de en büyüğünden. Isolde başta kurtulmak istemişti ondan, ülkeyi terk etmek ve bir kez daha yeni bir başlangıç yapmayı denemek, abla bile olamamışken ondan anne olmazdı… Sonra, içinde var olduğunu bile bilmediği bir his engel oldu ona, sevmediği bir adamdan olsa bile kendi kanındandı sonuçta, en temel içgüdülerine karşı koyamadı.
Bir buçuk yıl, belki de daha fazla, katlanmıştı nefret ettiği o adama. Kızının iyiliği için görkemli malikânesine gitti, geldi, gitti, geldi… Bu döngü bir noktada kırılacaktı, Isolde gururlu bir kadındı, kocası bile olmayan yalnızca ‘çocuğunun babası’ olan o adama katlanamayacağına karar vermişti artık. Bir daha dönmeyecekti yanına, adam da en az onun kadar gururlu olduğu için kesmişti bütün parasal desteğini.
Isolde idare edebileceğini düşünüyordu, birkaç ay etmişti de, sonra kış bastırmış ve soğuklar bebeği hasta etmişti. Elinde kalan malzemeler iyileştirmeye yetmiyordu, gözünün önünde kızının teni sararıyor ve gittikçe kilo veriyordu. En sonunda pes etti ve gözyaşlarıyla ıslanmış bir mektupla kızı babasına teslim etti.
Ve bir Pazar günü, sadece küçük notlara iliştirilmiş siyah-beyaz resimlerinden gördüğü kızının çıkagelip babasının öldüğünü söylemesi Isolde’ye gerçek dışı geliyordu. O adam nasıl ölebilirdi? Ona inat yaşamayacak mıydı Hz. Nuh’u bile geride bırakacak kadar? Son sözü söylemeyi Tanrı’ya bırakmayacaktı hani?
Kadehiyle oynamayı bıraktı ve bakışlarını kızına çevirdi. Gözünün altındaki morluklar bile kendisininkiler gibiydi. “Babanın akrabalarından seni kabul eden olmadı mı?”
Kafasını hafifçe yana yatırdı karşısındaki. "Oldu. Ben onları kabul etmedim."
Kadın, gururlanmıştı, hayatında olmasa bile kendi kanından olan ona ne kadar benzediğini kanıtlıyordu şu iki cümleyle, “Annene çekmişsin-” dedi düşüncelerini sesli dile getirerek ama hemen sustu. “Taverna yandı, sana bakamam.”[/justify]
Athelia Kallistê O'Malley:
Cici annesi hastalandığında -dokuz aydan uzun bir süre geçmişti ve ona söylenenlere rağmen hastalık olduğuna pek emin değildi- yarı-kardeşleri hemen ardından hastaneye gitmiş, babası da atlı arabasına atlayıp hız sınırına uyarak peşlerinden gitmişti. Yaşadıkları yerde bahçıvan olarak çalışan Bay Jessup'tan çizim dersi alan Athelia alışılmadık gürültüyü fark eder etmez -kimse ona bir şey söylememişti- dışarı fırlayıp eve koşturmuştu. Onun gergin bekleyişi evi arşınlayarak atlatmaya çalıştığı bir telaştan çıkmış, yatak odasında biriken, damla damla merdivenlerden inen kanı gördüğünde saatler süren bir işkenceye dönüşmüştü. Ölüm haberi gözleri kızarmış ve hala titreyen kardeşleri tarafından getirildiğinde aradan altı saat geçmişti. Athelia artık önemsemiyordu.
Annesinin akrabaları, öte yandan, bunu önemsemişti; onların bekleyişi, dediklerine göre, daha acılıydı. Onlar daha fazla şeye katlanmıştı; sürekli ellerinin altında olan şifacılarla konuşmaları gerekmiş, ne olduğunu anlatırken beyinlerinin halihazırda gevşek vidalarını gevşetmiş ve hayatları boyunca tanıdıkları biri ölürken elini tutmak zorunda kalmışlardı. Athelia neyden yakınıyordu ki? Bu kızı çok şımartmışlardı! Babası öldüğünde ve bu cadaloz sürüsü zavallı adamın elinden tutmak için orada olmadığında kimse onu suçlayamamıştı. Yarı-kardeşleri, babalarının cesedi evden çıkarılınca haftanın birkaç günü çimleri biçen Bay Jessup'un unuttuğu bir çimen kümesinin üzerinde durup birbirine sarılmışlardı. Athelia da kimseye onu suçlayacak zaman vermemek için toparlanmıştı. Terk ettiği aile buydu işte.
Babanın akrabalarından seni kabul eden olmadı mı?
Olmuştu tabii. Kardeşlerini kabul etmişlerdi. Ve, demişlerdi, diğeri de istediği zaman bizimle kalabilir. Athelia onların yanına gitmeyi, istemediklerini bile bile yataklarında yatmayı ve yemeklerinden yemeyi gerçekten düşünmüştü; hatta bunu planlamış, vasiyetname okunana kadar annesinin yanına gitmeyi biraz daha erteleyebileceğine karar vermişti. Babasının malvarlığın yarısını kendisine bıraktığı ortaya çıkana kadar tabii. Bir anda salona çöken ölüm sessizliği ve ona dönen bakışlar, Merlin, Athelia onların yanına kalmaya giderse öldürüleceğinden korkmaya başlamıştı.
"Ben buraya taverna için gelmedim. Senin için geldim." Bir anlık sessizlikten sonra, "Para sıkıntı değil," diye ekledi. "Vasiyetin bana düşen kısmı dediğim gibi oldukça büyük, senin şu anki malvarlığından daha büyük bile olabilir, yanlış anlama."
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git