Samuel'in Eadwig, Cyneric ve Clayton ile Hogwarts koridorlarında volta attığı günlerden biriydi. Okulda daha tanıdıkları o kadar az insan vardı ki boş vakitlerinde ne yapacaklarını bilemediklerinden boş boş geziyor ve bir macera arıyorlardı. Cyneric, Eadwig'in bina arkadaşıydı. Clayton ise Samuel'in oda arkadaşıydı. Esprileriyle o kadar güldürüyordu ki hepsini, bazen derslerde profesörlerin bu ikisini ayırdıkları oluyordu. Daha okulun ilk haftası yeni bitmiş olduğu için çok fazla kişiyle arkadaş olmamışlardı ama üst dönemlerden çoktan birkaç abisi ile tanışmıştı bile (daha doğrusu onlar gelip Samuel'i bulmuşlardı). Ona şimdiden Hogwarts'taki gizli labirentler hakkında taktikler vermeye, yaklaşan balolara hazırlık için ne yapması gerektiğine ve kız arkadaş edinmesi için önerilerde bulunmaya başlamışlardı bile. Her sene yeni gelen büyücü ve cadı adaylarından gözlerine kestirdikleri birkaç kişiyi eğitir ve bir sonraki dönem yeni "abi"lerden olmaları için büyütmeye başlarlardı üst dönemler.
Clayton daha o gün girdikleri dersin yeni tanıştıkları Biçim Değiştirme Profesörünün saçları ile dalga geçerken Samuel “Ama çok iyi adam.” diyerek sözünü kesmişti. Cyneric atıldı bu sefer. “Uzun saçlı erkeklerden uzak durmak gerekir. Saçlarının büyüyle kadınlar gibi uzatıldığını, etkisine kapılmanın çok tehlikeli olabileceğini anlatıyorlar.” dediğinde Samu bir kahkaha patlatmıştı. “Erkek oğlum! Saçı var diye aşık olunur mu?” diyerek biraz daha güldü bu düşünceye. Üstelik profesör en az 40 yaşındaydı. Onlar için oldukça fazlaydı yaşı. “Bence yalan söylemişler sana.” dedi son kez gülerek. Bu lafları ederken Cyneric’in sinirlenerek parmaklarını yumruk haline çevirişine fark edememişti.
Yürümeye devam ederlerken Samuel’in aslında bu katta olduğunu bugün öğrendiği ve başından beri meraklı gözlerle bulmaya çalıştığı kapının önüne gelmişlerdi: Ödül Odası. İçeri girmek ve odanın hangi kupalarla dolu olduğuna bakmak istiyordu ancak bunu o kadar merak ediyordu ki diğerleriyle hevesini paylaşmaya utanmıştı. Ne diyerek gizlice girebileceğini düşünmeye başladı. Tam da bu sırada Eadwig acıkmaya başladıklarını söylemiş ve aşağı inmeyi önermişti. Fırsat bu fırsat diyerek söze atıldı Samu. “Ben odaya şu defterleri bırakıp öyle döneceği. Siz geçin geliyorum!” dedi ve arkaya doğru birkaç adım attı. Ne olacak, biraz daha taşırsın şeklinde gelen karşı atakları da “Bana bir tabak kızarmış limonlu tavuk butlarından ayırın!" diye savuşturarak gerisin geri yürümeye başladı. Onların aşağı inmesini bekledikten sonra geri dönecek ve ödül odasına girecekti. Neden o an yalan söyleme gereği duyduğunu bilmiyordu. Bazen fark etmeden ağzından sözcükler dökülmeye başlıyor ve kendini yalan söylerken buluyordu. Bazen kendisi bile şaşırıyordu anlık olarak söyleyebildiği yalanlara ve yaratıcılığına. Bu yeteneğini en çok eve döndüğünde annesine karşı ne yaptığını anlatması gerektiği zamanlarda geliştirmişti. Bazen adada buldukları bir şelalenin akıntısında yüzdükleri, bazen ise çamurların içinde ağaç dallarını birbirlerine sallayarak düello yapar gibi rol kesildikleri olurdu. Eve her çamura bulanmış gelişinde ayrı bir bahane bulmak kolay iş değildi tabii.
Çocuklar gittikten sonra Samuel de odaya girdi girmesine ama yalnızlığı uzun sürmeyecekti. Daha parlayan raflar arasına iki üç adımını atmıştı ki arkasından kapının açılmadı bir oldu. Suçlu bakışlarla yakalandığı kişiye döndüğünde bunun Ravenclaw binasından, inanılmaz hareketli (hatta bir kızdan beklenmeyecek seviyede fazla enerjik, en azından Samuel’in o zamana kadar gördüğü kızlara benzemiyordu), bir o kadar da sempatik kumral saçlı kızı gördü. Adını biliyordu: Mirabelle. Hatta soyadının ne kadar değişik olduğunu düşünmüştü ilk duyduğunda. Starlight. Tanındık bir aileden olmadığı kesindi, kızın safkan olduğuna bile emin değildi hatta. Annesinin sözleri geldi bu düşünceler ile: "Kimseyi ayırma, kimse birinden daha üstün değil. Kavgaya gürültüye girme, senin için kazandığın her kalp yeni bir başarı demektir." Yani konuyla tam olarak alakasını o sırada bağlayamasa da bu kızın safkan olup olmamasını önemsememeli ve arkadaşlığını buna göre kurmamalıydı Samuel. Amcaları veya yengesinin yanında böyle bir şeye cesaret ettiğinde nasıl tepkilerle karşılaştığını hatırlıyordu, Eadwig’i kolundan tutup eve kadar can havliyle kaçırdıkları gözlerinin önündeydi. Sanki safkan olmayanlar vebalı varlıklarmış gibi davranırlardı aile içinde. Arada Samuel de düşünürdü, benim annem neden böyle davranmıyor? Bizde mi bir sıkıntı var, ben safkan değilim diye mi üzülüyor? Acaba bana mı söylemiyorlardı safkan olmadığımı, diye düşünüyordu çocuk. Çünkü ailede genetik üstünlük açık renk genlerindeydi. Samuel ise esmerdi, kahverengi saçları ve koyu gözleriyle soyadının Boleyn olduğunu söylediğinde bile okulda şaşırmayan Profesör’e rastlamamıştı daha.
Adını tekrar ederek doğrusunu bulmaya çalışan kızı düzeltmek için “Samuel! Ama bana Sam veya Samu da diyebilirsin…” demişti. Çocuğa yıllardır Sam diyen sadece annesiydi aslında ama rahat edecekse her kısaltmayı kullanabilirdi. Koşmaya başlamıştı kız odanın çevresinde. Samuel’in yaklaşmaya dahi cesaret edemediği kupaların yanına sanki hiçbir şeymiş gibi koşar adım seke seke gidiyor, ne olduklarını soruyordu çocuğa. Samu da üzerindeki gerginliği bu sayede atıp eğlenmeye başlamıştı, gülerek yaklaştı o da ve kızın soruları bitip tükenmezken durdurdu ellerini havaya kaldırarak. “Tamam, anlatacağım! Bu…” O sırada eğilip üzerindeki isimleri okuması gerekiyordu. “Bu 50 yıl önceden kalmış. ‘Gryffindor Öğrenciler Arası Fantastik Çarpışma Düellosu Son 4lüsü’ kupasıymış.” Geri çekilerek kafasını aşağı yukarı salladı bir tur. “Vayy be, Fantastik demek! Hh bak, şu da Bina başkanlarına verilen ödüllerden. Bazen çok başarılı oldukları zaman, büyük bir sorumluluk alarak hayati bir tehlikeye karşı Binalarını koruyabilen öğrencilere bu ödüllerden verilebiliyormuş! Çok ilginç değil mi?” Bina başkanı olmak istediğini söylüyordu ki tuttu kendini ve çok aptal durup durmadığını kontrol etmek için kıza döndü. Daha 11 yaşında 5 sene sonrasının hayalini kurduğunu söylese ‘kafayı yemişsin’ demelerinden korkuyordu. Hem kimseyi de şimdiden rakip edinmek istemiyordu, bazı isteklerini kendine saklamalıydı.
Kızın son sorusunu garipsemişti. “Sen… Quidditch’ten mi bahsediyorsun?” dedi kaşlarını kaldırarak. “Quidditch’i hayatında hiç duymadın mı?” Ama bu nasıl olabilirdi ki? Artık emindi, bu kızın safkan olmasına imkan yoktu. Eadwig iyi ki yanlarında değildi, çok salak konuşuyordu bu konuda. Onunla atışmak da yorucu olabiliyordu. “Bunu kimsenin yanında söyleme!” diye fısıldar şekilde kızı uyardı koca yürekli Samuel. “Quidditch Büyücedünya’nın en büyük, en köklü, en çeviklik zeka ve kuvvet gerektiren sporudur. Sadece en iyi öğrencileri seçerler, bazen de okul takımından ana takımlarda oynamaya çağırılanlar olur! ÇOK büyük bir olay!” dedi. “Bir gün… Benim da yakaladığım Snitch’in burada sergilenmesini sağlayacağım. Ha şey, o bir kuş değil. Çok hızlı altın bir top. Görmek mümkün değil, bir anda kaybolur ortadan!” dedi ve gülerek koşmaya başladı kolonların arkasına doğru. Bu sırada “Aynı böyle! Senin de onu yakalaman gerek! Yakalarsan kazanırsın!” diye bağırıyordu.