17 Nisan, 2026 09:02:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: "Kaptan Farrell'ın Bir Mektubu"  (Okunma sayısı 52 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Maskeli Kişi

  • Ziyaretçi
"Kaptan Farrell'ın Bir Mektubu"
« : 11 Şubat, 2022 01:47:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Topiarii Sanctionem örgütünün lideri Kaptan Laurel Alastair Farrell'ın, yakın arkadaşı eski Başseherbaz Jordan Vegnum’a yazdığı bir mektuptan alıntıdır:

".. bilakis sevgili dostum, ben bu dünyayı ve bu dünyada yaşıyor olmayı çok seviyorum. Karanlık düşüncelere sahip olduğumu söylüyorlar ama böyle düşünenlerin her şeye çok sığ bir çerçeveden baktıklarına inanıyorum. Bence bu dünya bizim bahçemiz. Toprağı zengin, manzarası enfes, devasa bir bahçe burası. Güzel çiçeklerle ve meyve ağaçlarıyla, çeşmelerle, teraslarla ve çardaklarla, çiçekli çalılarla, asmalarla ve sarmaşıklarla süsleyip içinde zevkle, mutlulukla, huzurla dolaşabileceğimiz bir yer. İşte ben bu bahçenin kıymetini biliyorum. Bahçesini yabani otlar, çıyanlar, bataklıklar, pis kokulu kuyular, dikenli çalılar ve her türden iğrenç böceğin zapt ettiği biri onu kurtarmak istemez mi? Peki bu bahçeyi kurtarmanın yolu yabani otları söküp atmaktan, çıyanları ve böcekleri ezmekten, bataklıkları kurutmaktan, kuyuları temizlemekten ve dikenli çalıları ateşe vermekten başka nedir?

Ben de tam olarak bunu yapmak istiyorum işte. Bahçemi kurtarmak istiyorum. Benim bu düşüncemi karanlık bulanlar yabani otların ya da çıyanların ve böceklerin ya da o leş bataklıkların bahçenin kendisinden daha değerli olduğunu düşünüyorlar. Bence asıl karanlık düşünce budur. Bana muhalefet eden bir dostum insanları eğiterek, onların entelektüel gelişimlerini hızlandırmaya çalışarak, bu sayede kimseyi öldürmeye de gerek kalmadan arzu ettiğim nizamı sağlayabileceğimi söylemişti bir keresinde. Bu, şiddetle karşı çıktığım bir anlayış değil. Fakat teoride oldukça hoş görünse de pratikte tamamen karşılıksız, boş bir uğraş olmaktan öteye gidemeyecektir. Çünkü kitlesel ve topyekûn bir kalkınma asla mümkün olamaz. Basit insanlar basitliklerinden kolay kolay vazgeçmezler. Ve onların en büyük özelliği, sahip oldukları tüm entelektüel birikimin ve geleneğin tamamını birilerinin zorlamalarıyla, tepeden inme sert buyruklarla, korkutularak ve katledilerek edinmiş olmalarıdır. Şu anda uğruna ölebilecekleri saçma sapan inançları zamanında başka bir saçma inanç uğruna öle öle, kaybederek edindiler. En acı tarafıysa bunun asla farkında bile değiller. Benim tabirimle bu 'Nesunt' olanlar (Latince'de 'Gereksiz şey' anlamına gelen tümcenin bir tür kısaltmasıdır) uğrunda ölmedikleri hiçbir değişimi kabullenmezler. Dolayısıyla katledilmek benim onlara sunduğum bir çözüm olmaktan çok onların hak ettikleri, hatta basit yapılarının en baskın özelliklerinden biri olarak arzu ettikleri bir şeydir.

Öte yandan insanları eğiterek geliştirme, olgunlaştırma düşüncesinin uygulanamaz olmasının çok önemli bir nedeni daha vardır. Kısa süre önce Muggle rahibi Üstat Mendel'in bezelyeler üzerine yaptığı bir çalışma özellikle Muggle dünyasında çokça ses getirdi. Detayları bir yana, bu çalışmanın bizi ilgilendiren en önemli sonucu, canlılar arasındaki değişimin ancak nesilden nesile, kuşaktan kuşağa mümkün olabileceği yönündedir. Yani şu anda dünya üzerinde yürüyen, nefes alıp veren, yaşayan Nesunt'ları kurtarma ihtimalimiz zaten yoktur. Ancak onların çocuklarını eğitebilir ve kurtarabiliriz. Öte yandan bunu yapmanın tek yolu da bu çocukları ahmak ebeveynlerinin elinden kurtarmaktır. İşte Nesuntlar için, uğrunda hiç düşünmeden ölecekleri başka bir fikir. O halde iş eninde sonunda enerjimizi neye harcayacağımız sorunsalına geliyor. Nesunt bir kuşağı topyekun ortadan kaldırmak mı yoksa onların çocuklarını kurtarmak için bile olsa -yani aslında yine onların iyiliği için bile olsa- onlarla çok kanlı ve uzun bir savaşa girişmek mi? Aklıselim ne der? Yabanotlardan birkaç nesil sonra hoş kokulu bir papatya yaratma yönünde küçücük bir ihtimal var diye sabırla uğraşmak ve bu sırada Yabanotların tüm fenalıklarına, çirkinliklerine, ahmaklıklarına katlanmak mı daha doğru olacaktır yoksa hepsini ateşe verip yerlerine rengarenk çiçekler ve meyve ağaçları dikmek mi? Üstelik ilk seçeneğin sonuçsuz kalma olasılığı hayli yüksekken iyi bir organizasyonla ikinci seçenek kolayca hayata geçirilebilir.

Bana yöneltilen bir diğer suçlama da ırkçılık, biliyorsun. Sence ben ırkçı mıyım? Yeryüzünde yaşayan her türden ırka mensup yüzlerce kişiyle çok yakın ilişkileri olan ben, ırkçılık mı yapıyorum? Tarihte büyücülerle Muggle'lar arasındaki ilişkinin en kopuk, en düşmanca olduğu bu dönemde bile her iki taraftan da çok kuvvetli dostlukları olan ben, insanları kanlarına göre ayırıyor muyum? Henüz bir sene önce çok kıymetli bir cadı olan Sevgili Anastasia'nın katline neden olan Chesterfield Kontu'nu Nesunt ilan eden ve adını Ölüm Listesi'ne alan da o muhteşem şiirleri nedeniyle Çinli şair Yu'nun önünde saygıyla eğilen de ben değil miyim? Beyrut'ta, Moskova'da, Zaire'de hatta Amerikan yerlileri arasında benim sahip olduğumdan daha güçlü ilişkilere ve daha sağlam dostluklara sahip olan bir kişi daha var mı? Hayır sevgili dostum, ırkçılık bana göre bir şey değil. Uzun hayatımın herhangi bir döneminde aklımın ucundan bile geçirmediğim bir şeydir o. Bilakis; ben bahçemde her türden, her renkten çiçeğin var olmasını istiyorum. Tek bir türün kaybolmasına bile gönlüm elvermez. Fakat işte şu var: Bu çiçekler o bahçeyi güzelleştirmeli. Yozlaşmış, kurumuş, bozulmuş bir çiçek, hangi türden olursa olsun benim bahçemde barınamaz."