[justify]Akşam yemeğinde karnımı bir güzel doyurduktan sonra kütüphaneye çekilmiştim o şişlikle. Koca bir ıspanak demetini çiğ çiğ yememle binamdan birkaç arkadaşım dalga geçmişti ama buna alışmıştım. Zamanla onları da bitkisel beslenmeye yönlendirebileceğime inanıyordum amansızca. Herhangi bir canlının etini vücuduma sokamazdım. Yaşama saygısızlıktı bu. Bazen bu konuda Eleanor ile sıkı bir tartışmaya tutuşuyorduk. Ben ne kadar söylesem de o etsiz yaşayamayacağını iddia ediyordu. Hayır, gayet yaşanılabiliyordu işte. Ne zaman tartışsak hep aklıma takılırdı ve tüm gün kafama takardım söylediklerini. Sinirlenince ne söylediğini bilmezdi kız çünkü. Yakın arkadaşım olduğu için söyledikleri yer yer beni kırıyordu. Lakin kişisel tercihlerine saygı duymayı tercih ederek uzatmamaya çalışıyordum. Çok ilginçtir ki bu akşam aklımda Eleanor ile tartışmamız ve acımasızca söylediği sözler yoktu. Yine bir Hufflepufflı bir arkadaşım yemeğin ortasında Kara Göl’ün civarından sesler duyduğunu endişe dolu bakışlarla aktarınca dikkatimi çekmişti. Kara Göl… Kimi öğrenciler daha çok Yasak Orman’dan korkardı kimi ise Kara Göl’den. Ben ikisinden de korkmazdım. Öğrenci habitatımızın parçası değiller miydi sonuçta? Korkulacak ne olabilirdi? Bildiğimiz üzere birçok canlıya ev sahipliği yapıyordu iki ortamda. Fantastik canavarlara ve genel anlamda bütün canlılara ilgim olduğumdan aklımı bir türlü çekip alamıyordum düşünmekten. Arkadaşımı rahatlamak istiyordum. Endişelenmesinin yersiz olduğunu görmeliydi ya da güvendiği birisinden duymalıydı. Beynimin içinde dönüp dolaşan düşünceler dışarıya
“Hmm… Hııı…Ihmm…” olarak yansıyordu. Kütüphanede olduğumu unutmuştum. Saat hala çok geç olmamalıydı. Saati hiçbir zaman önemsemezdim. Zamansızlığım en büyük özelliklerimden biriydi. Ölçüp biçtiğimde karar verdiğim fikrin sevinciyle oturduğum yerde ayaklarımı bir sağ bir sol olarak seri bir şekilde yere vurdum. Dediğim gibi, olduğum yeri unuttum. Karşı masamda oturan Ravenclaw öğrencisinin öldürücü bakışları eşliğinde uyarı yemem de kaçınılmazdı tabi. Utangaç bir halde kısık sesle bakışlarım ayaklarıma çevirerek
“Pardon.” diyebildim. Yerimde duramayacaktım daha fazla. Gidecektim Kara Göl’e ama önlem almadan gitmeyecektim. Çünkü ayakkabılarıma baktığım esnada bağcıklarıma bağlanan bilekliğin ipi sayesinde duran S harfini görmüştüm. Ne demişti Samuel? Sorun neyse beraber çözecektik. Tam bir sorun göremiyordum ortada ama bana ayak uydurmak istemesinde sorun görmüyordum. Yardımsever biriydi belli ki. Daha fazla ses çıkarmadan kıpırdandım oturduğum sandalyeden. Otur otur ahşap sandalyede düzleşecektim zaten.
Peki ben nereden bulacaktım bir çocuğu? Ortak arkadaşımız yoktu ki bizim bir kişi hariç. Andrè’ye sorabilirdim belki ama o neredeydi? Of, ortak salona dönmüş olabilirdi o. Oraya gidersem odama çekilip dinlenmek isteyebilirdim. Riske atmamalıydım. Gryffindorluların bina girişi olduğunu düşündüğümüz yere doğru ilerledim bende. O civarda birini yakalayıp Samuel’e bir not iletmesini rica edebilirdim. Tahmin ettiğim kuleye giden yolu tuttum. Altıncı yılımda bile kaybolabilirdim bina içerisinde ancak birçok öğrenciye göre daha meraklı olduğumdan ve uyurgezerliğim sayesinde bina içerisinde enteresan yerler keşfettiğim söylenebilirdi.
Yavaş yavaş dakikaların ilerlemesiyle herkes inzivaya çekiliyordu. Kalabalık tamamen dağılmaya yüz tutmuştu. Gürültülü bir grubu gördüğümde parmak ucumda yükselip önde giden tayfayı yakalamam gerektiğini anlamam uzun sürmedi. Samuel’i görmeye gözüm alışmıştı bir kere. Algıda seçicilik ile hemen çıkarıyordum onu kalabalık ortamlarda bile. Acele etmezsem yakalayamayacaktım. Şansım yaver gitmişti. Çok ses çıkarmak istemediğimden seslenemedim ama hızla neredeyse kaçırayazdığım merdivene atladım.
“Eea-ay-yy!”. Farkına varmamışım ama arası baya açılmış. Aferin bana. Ne güzel de cırladım. Bir soluk alıp bütün kafaların bana dönmesiyle merdivenleri tırmandım hemen. Arkadaşlarına da selam verip Samuel’in konuşmasına izin vermeden aklımdakileri boşalttım.
“Selam çocuklar… Selam Samuel… Gidiyoruz. Çok vaktimiz yok. On beş dakika sonra Kara Göl’e doğru gel. Bir konuda yardımına ihtiyacım var. Sesler. Korkuyorlarmış. Acele et. Çok artmış. Bence bir şey yok. Geç kalırsan beklemem de bak. Tam on beş dakika. Evet. Asanı da sakın unutma.” dedim daha çok kendi kendime konuşuyormuşum gibi. Hem kim asasını unuturdu ki benim dışımda? Ben sık sık unutuyordum. Olmaz demeyelim. Olabilir diye söyledim işte. Elimdeki kitapları bırakmalıydım artık. Üşendiğimden kütüphaneye geri inip oraya bırakacaktım. Üstünde ismim olduğu için kimse almazdı zaten. Kütüphaneden çıkarken aklım neredeydi hiç bilmiyorum. Çok ani karar almıştım sanki. Cümlelerimin bitiminde merdiven ile taban birleştiğinde çocukların arasından kıvrak bir şekilde sıyrılarak onlardan önce çıktım merdivenden. Ondan sonra hop geri aşağı inen merdivene. Arkama bile bakmadım.
On Dakika SonraKoştur koştur çıkmıştım dışarıya. Kütüphaneye uğramasam daha da çabuk gelirdim. Kara Göl’e varmama çok az kalmıştı. Profesöre -özellikle de Urswick’e- ve başkanlardan birine yakalanmamak için parmak ucunda koşmaktan oksijen borçlanması yaşıyordum resmen. Havanın soğukluğu iyice vurmaya başlamıştı ama çok fazla etkilemiyordu beni. Umarım Samuel üstüne bir şey almıştır diye düşündüm o an. Niye düşünüyorsam. Kaç yaşında çocuk. Arkadaşlarıma değer verirdim. Ondan hep. Dizlerimi tuttuğum ellerimi çekip doğruldum. Nefes alış-verişim normale dönmüştü. Kara Göl’ü süzdüm çok kısa bir süre. Ne kadar sessizdi. Huzurlu bir yanı vardı. Burnuma gelen çirkin kokusunu buna eklemiyordum elbette. Yakınlaşmak için adımladım. Samuel gelene kadar bekleyecektim. Edward ne tür sesler işitmişti acaba o gün? Görünür de hiçbir şey yoktu. Kar her şeyin üzerini örtüyordu. Gölün üstündeki yansımalardan karanlıkta bile yoğunlukla don tuttuğu yerler anlaşılabiliyordu. Edward’ın gözlerindeki endişeyi görmesem asla inanmazdım. Beklemeyi sevmezdim. O yüzden göle doğru ayakkabımın ucunu soktum. Böyle neyi nasıl kontrol edeceksem artık. Biraz suyun içinde çırptım. Şu halimi gören ne derdi bilinmez. Hiçbir şey olmuyordu işte. Ses yoktu. Ayağımı çekmeye yeltendim. Belki de dürtmemeliydim gölü. Ben ayağımı çekerken baloncuk sesi duyduğuma Merlin üzerine yemin edebilirdim.
“Kim var orada?” dedim direkt. Cevap almayı ummam fazla masumdu. Bakındım yüzeye uzun uzun. İlginç olan şuydu ki gölün ortasına doğru sıralı daireler seçmeye başlamıştım. Giderek genişliyordu halkalar. Samuel gelene kadar gidebildiğim kadar ilerlemem sorun olmazdı bence. En kötü ıslanır geri çıkardım. Hıhı. Kendimi onaylarcasına salladım başımı. Üstümdeki hırkayı çıkardım, cebinde duran asamı da aldım içinden toprağa bırakırken hırkayı. Bazen ben dahi kendimden beklemediğim dikkatli tavırlar sergileyebiliyordum ama çok nadir. Sıkı sıkı kavradığım asamla dairelere bakarak gitmeye başlamıştım. Su iyice ağırlaşmaya başlayınca belirli bir noktayı geçtikten sonra kulaç atmaya hazırdım. Yüzme yeteneğime güvenirdim. Canlılarla iletişime de. Bütün vücudumu suya soktuğumda gelen irkilmeyle daha da sıktım asamı. Samuel’in gelişinden ise ümidi kesmiştim. [/justify]
Yetenek 1d8 : 6, total 6
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 3, total 3