[justify] Bakın, ben böyle bir gün geçireceğimi hiç bilmiyordum. Planlamak istesem bile planlayamazdım. Kalkıştığım an aklımın duracağını bilirdim. Bu benim ilk kırılma noktamdı. Artçıların ve depremlerin devamının geleceğini de bulunduğum an içerisinde tahmin etmemin imkânı yoktu. Evet, her zaman çevreme ve özellikle de yaşıtlarıma göre biraz “
farklı” idim. Ama kime göre veya neye göre farklı? Bana kalırsa normallik sıkıcıydı ama anormal olduğumu savunamazdım. Normal buydu. Annemin yetiştirme tarzıyla babamın yetiştirme tarzı tamamen birbirinin zıttıydı. Şimdi ne kadar çok anneme benziyorsam ileride annemin özgürlük tutkusuyla harmanlanmış tam bir babasının kızı olacaktım. Ancak bu süreç çok uzun soluklu olacaktı. Öncelikle duygusal gelişimimi tamamlamalıydım. Hayat garipti, yürekler çukurdu, anların içine düşenler tutsaktı. Değişime giden yolda her fikre, düşünceye, duyguya ve eyleme kolay kolay uyumlanmayan ben, beni derinden etkileyen olayların aldığım bir mektup ve hemen ardından Slytherin cübbeli bir çocuk ile engebeli iletişimimle başlayacağını, bunun da birçok şeyi tetikleyeceğini bilmek için kutsanmış olmam gerekirdi.
Söylemlerime aldığım yanıtlar tam da beklediğim gibi olmuştu. Eadwig’in laflarımın arasına sıkıştırdığı tepkileriyle ve cümleleriyle durum gün kadar ortadaydı. Zar atmıştım ve tutmamıştı. Neden bu kadar çok tutmasını istemiştim? İstediğim zaman ona ayak uydurabileceğimi mi kanıtlamaya çalışıyordum? Lüzumsuz bir tavra bürünmüştüm. Sergilediğim hareketler ve sözlerden rahatsızlık duyuyordum. Ki ben hiçbir zaman kendimi böyle görmezdim. Bir an önce aklımı başıma toplama kararıyla çeki düzen verip konunun üstünü kapatmam yerinde olmuş olmalıydı. Düşünmeyecektim daha fazla üstüne ki daha fazla gariplik yaşanmasın. Çocuğun açtığı mektupla hepsine farklı şeyler yazılacağını anlamıştım ama profesörün kişisel postalarını ayırıp ona bırakmalıydık, bir yanlışlığa sebebiyet vermemek gerekirdi. Eadwig de bunu anında anlayacak kadar keskin zekalı biriydi. Cezanın anlamsızlığı bir yana elimizi attığımız her mektup kişisel yazılardan oluşuyordu.
“Nijerya Prensi mi? Emin miyiz? Vay haline. Profesörün de çevresi epey genişmiş.” deyip geçtim. Gösterdiği diğer mektuba uzanırken almayı başaramadım. Küfürle doluymuş da bilmem neymiş. Göz devirdim. Okusam ne olacak? Giderek düşünceli olmaya başladı bu çocuk da ilginç bir şekilde. Her neyse, dedim içimden. Diğer mektuptan çıkan broşüre getirdiği eleştiriye karşılık
“Yorum yapamıyorum.” diyebilmiştim. Adayı merak etmemin yanı sıra ada sahibi olduğunu yeni öğreniyordum. Onun hakkında bilmediğim çok şey vardı. Tıpkı devasa bir kutu gibiydi. Kutuyu açınca içinden sürekli bir küçük boyu çıkan cinsten. Bunun farkına varmış olmak tadımı kaçırmıştı sanki, yüzüme yansıtmamaya çalıştım, her şekilde Eadwig zaten mektuplara odaklanmıştı.
“Sıradaki gelsin.” diyerek olduğum yerde daha rahat oturmaya başlamış, ayaklarımı sandalyeye yerleştirip dizlerimi kırmıştım. Arada sırada dizlerime başımı yerleştiriyor, gözlerimi ayırmadan Eadwig’i izliyor ve can kulağıyla dinliyordum. Nijerya Prensi’nin mektubundan daha ilginci gelir mi diye bekliyordum. Uzun soluklu bir okumaydı. Eadwig bütün dikkatini mektuba vermişken çehresini inceliyordum. Yaşına göre ne kadar da keskindi yüz hatları. Burun yapısı bir heykeltıraş tarafından özenlice şekillendirilmişe benziyordu. Gözlerine bakmaya o bakmazken bile bakmaya cesaret edemeyince düşüncelerimi tezatlıkla boğmaya başladım.
Hayır ya, gayet çirkin. Kimin saçları bu kadar parlayabilir ki? Ay ışığı içmiş olmalı anca. Burnu da büyüdükçe genişlemeye başlar zaten. Kesin kaybeder o şeklini. Kimse bakmaz şu tipe. Kaba bir kere. Öyle miydi? Düşüncelerimle baş başa iken yalan söylemek bile yakışmıyordu bana.
Konudan kopmamalıydım. Cezadaydık. Ne ara bu kadar dünyadan soyutlanmıştım da olayın içeriği böyle değişmişti? Kapanışa doğru kulağıma dolan küfürlerle yüzümü dizlerimin arasına gömüp gülmeye başladım. İronik olan şuydu ki; bu çocuk değil miydi az önce küfürlü diye mektubu okutmayan? Mektubun içeriğinden çok yaptığına gülüyordum o an ben. Ağzına da lap diye oturmuştu. Zorla durdum kahkahamı dizlerimde boğa boğa. Bir dişlemediğim kalmıştı pijamamı.
“ O ne ki? Var mı öyle bir şey? Kesin adamın hayal gücünün ürünü. Başka açıklaması olamaz.”diyordum ama emin olamıyordum da. Büyü dünyası yeterince bilinmezliğe muktedir idi. Diğer mektubu da özetledi ban Eadwig. Yanımda oturmuş ciddi ciddi icradan bahsediyordu. Kahkaha atma isteğimi yeniden bastırarak kocaman sırıttım.
“Eh, hiç değilse seçmeli ders olarak koysalarmış keşke. Haklılık payın olabilir. Bu tarz şeylerle uğraşmak hoşuma giderdi sanırım ama bir süre sonra sihirli yaratıkların peşinde koşma isteğiyle çığlıklar eşliğinde uzaklaşırdım oradan.”Yapardım. Çocuğun düşüncesini mantıklı bulsam da sihrin içinde olmak farklı şeyler üzerine yoğunlaşmak beni daha çok cezbediyordu. Yine de bu tarz şeyler hakkında bilgi edinmenin de zararı olmazdı.
“Tamam, şimdi benim sıram." dedim kollarımı hevesle yukarıya doğru kaldırarak. Mektup okumayı bir şekilde eğlenceli kılmaya başlamıştık ve profesörün renkli çevresini tanıyorduk. Ne yazık ki elimde tuttuğum zarfın içinden çıkan mektupta gördüğüm armayla dudaklarımı büzdüm.
“Huuf! Ilvermorny’den gelmiş. Bırakıyorum köşeye.” diyerek ayrı olanların üstüne koydum. Diğerini seçerken o kadar hevesli davranmamıştım.
“Demek bunun sırrı rastgele seçip almakmış. Okuyorum.” dedikten sonra boğazımı temizleyip başlayınca mektubun uzunluğu istemsizce yarıda keserek taramayla son kısmına göz attım. Temel şeyleri hemen birleştirip Eadwig’e özetlemeye koyuldum.
”Profesörün okuldan bir arkadaşıymış bunu yazan. Büyü yaratımı üzerinde birlikte çalışmak istiyormuş ama daha çok yardımı için yalvarıyor desek daha doğru olur. Borçlu olduğunu ima etmiş. Dediği şeye bak; ‘Tılsım da hiçbir zaman iyi olmamıştın ve ben sana hep notlarımı verip yardımcı olmaya çalışırdım. Uzun bir süredir görüşmüyor olsak da lanetler konusundaki engin bilgi birikimini eski dostunla paylaşmamak gibi bir kabalık göstereceğini düşünmüyorum.’ Opps. Asıl kabalık bu değil mi? Gayet saçmalamış. Yaratmak istediği şey de kadın ayakkabılarının üzerinde bulunan tokaların büyülendiği an yere çivilemesini sağlamakmış. Zaten bu minvalde bir sürü büyü var ki. Uhmm. Hatta ayakkabı boğumlarındaki kayışların sarmaşık gibi vücudu sarmasından bahsediyor. Gerçekten kadınlarla ilgili bir sorunu olmalı ya da ayaklarla-ayakkabılarla. İğrenç. Profesörün ilişkisini sınırlandırması gayet yerinde bir karar gibi duruyor.”dedim karmaşık yüz ifademle. Bakışlarımı ayaklarıma çevirdim öyle bir büyünün varlığının düşüncesiyle. “Benim ayakkabılarım yok ki. Oh.” dedim rahatlayarak. Boşluğuma gelmişti.
“Ş-şey.. D-dur, devam ediyorum hemen.” diyerek hemen bir tane mektup daha kaptım masanın üzerinden.
“Hmm…Hmmm… Profesörün Edward Lear ile mektuplaşması normal bir şey mi? Ne? Onun da bir büyücü olduğunu biliyor muydun? Absürt edebiyat şairi olan hani.” Heyecanlanmıştım.
“Şiirlerini topladığı kitabında karakter olarak bizim profesörden esinlenmiş birçok yerde söylediğine göre. Kendine has davranışları için teşekkür ediyor.”Mektubu dizlerime bırakarak elimi çeneme götürüp sıvazladım. Çok kısa bir süre düşündüm.
“Şimdi her şey oturuyor. İki karakterinde saçmalıklarının düzeyi örtüşüyor. Burun yapılarına kadar.”demiştim ama Eadwig ile arasının iyi olduğunu izlenimine kapıldığımdan
“Hiç bakma bana öyle. Yakın görünüyorsunuz diye düşüncelerimi saklayamam.” Bunu der demez şiirlerinden birkaç örnek dizerek profesörün derslerde yaptıklarını örtüştürüp Eadwig’e anlatmıştım. Hatta ona düelloları ortaya attığı ilk zaman adamın ofisine baskın yapar gibi geldiğim ilk seferimi anlattım. Bir öğrencinin yanlış yaptığı büyü sonrası tavanı deldiği için binanın nasıl yapısıyla oynadığıyla ilgili şikayetlerimi hiç dinlememesini ve benimle yetişkin gibi konuşmak yerine çocuk gibi inatlaştığını. Babama da mektup atıp şikayetlenmişti. Kişisel garezim yoktu elbette profesöre. Eadwig’e eğer olur da bir gün profesör değişirse tutumumun yine aynı şekilde olacağını ve her zaman dersi proteste edeceğimi söyledim. Yapacağıma inandı. Kendimce değerlerimi açıklayınca beni dinlemişti. Mutlu olmuştum. Tabi bu konuda bazen yaşadığım zorluklara da değinmiştim. Ara ara konular ciddileşse de çoğunlukla gülmüştük. Yazılabilecek olanları yazdım.
Mektuplar bittiğinde derin bir nefes alıp
“Sonunda." dedim. Ayırdıklarımıza bakarken gözlerimi ovuşturdum. Eciş bücüş yazıları okumaktan gözlerim bulanıklaşmıştı artık. Eadwig gerinirken ben de esnedim. Sırada temizlik işi vardı. Onu asasız nasıl halledeceğimi düşünürken Eadwig’in kalıp kalmayacağını soracaktım ama sormam nahoş olurdu, işin bu kısmında yardım etmeyeceğini en başta söylemişken hele de. Bir şey demesini bekliyordum. Soyadım çıktı ağzından. Nitekim, peşinden gelen sözler beklediğimin aksine sırıtmamamı olanaksız hale getiriyordu. Ayaklarımı indirdim yere.
“Konuşabilmemiz için birilerini yumruklamasan da olurdu Boleyn. Zor yolu tercih etmişsin.”diyordum ama şaşkınlık seviyem artıyordu. Öncelikle beni koruması, ardından uzun uzun sohbet etmesi, şimdi de iyi ki demesi… Bir gün için sürprizler fazlasıyla sınırları zorluyordu. Samimi davranınca ne kadar da tatlı oluyordu. Göğsümü kabartıp belli belirsiz bir iç çektim, büsbütün içgüdüsel. Araya girecek gibi olmuştum, girsem kesin saçmalardım, konuşmasını ilerletmesi daha güzel olmuştu. Neden yaptığını sormuştum, evet. Başımı hafif yana yatırıp geri duruşunu düzelttim onaylamak için.
“Sen…” dedi. Duraksıyordu. Ne gelebilirdi ki arkasından? Renkli bir kuş olduğumu söylediğinde yana doğru bir gülüş attım. Çok ince bir düşünceydi. Hele de bana bu denli güzel bir açıklama yapması en azından denemeye çalışması beni o kadar mutlu etmişti ki olduğum yerde kanatlanabilirdim.
“Ben-…” dedim ne diyeceğimi bilmeden. Kelimelerle arasının hiçbir zaman iyi olmadığını biliyordum. Emir vermek ve sert sözler söylemek dışında tabi. Aptalca olduğunu belirttiğinde kendisini zorlamamasını isteyecektim ama isteğim yalan üzerine kurulu olurdu. Söyleyeceklerini duymak istiyordum. Denemesi için bıraktım. Biliyor musun diye sorduğunda ise
“Neyi?” diye sordum dayanamayıp. Cadı mı? Ama altın iplikten örülme kalp nasıl işe yaramaz?
“Na-?”diyordum bana doğru eğilip yaklaştığında. Panikle kırpıştırdım gözlerimi saliselik ve yine bitiremedim cümlemi. Çok…Çok… Çok yakındı. Önce kokusu geldi burnuma. Çarkıfelek meyvesi, yıldız anason ve tarçın… Dudaklarını benimkilere bastırdığında kalbimde sanki bir meşe ağacı büyüdü. Burnu burnuma değince ürperdim. Düşünmeden aklımdan geçen dilimden döküldü yalnızca.
“Ben de korkuyorum.” dedim kısık sesle gözlerim kapalıyken açınca. Ne yapacağımı bilememek beni korkutmuştu. Ne oluyordu şu an? Çarkıfelek meyvesinin yatıştırıcı hissiyatıyla dinginlik ve huzur çökerten kokusu yerini endişeye bırakmıştı. Ne demeye çalışıyordu bana? Cadıyı metafor alışına hayranlık duymuştum Eadwig’in. Zekâsı beni benden almıştı, kesin büyülenmiştim ben. Gerçek olamazdı. Çıkan anlamı kabul etme konusunda sorunlarım ortaya çıkmıştı. Hayal gücüm mü devreye girmişti? Gözlerine bakmayı bırakıp eş zamanlı geriye çekildim onunla birlikte. Gözlerimi mi hislerimi mi inkara koşuyordum ben? Aklımı yıldızlar almış gibi korkuya zincirlenmiş.
O ayağa kalkarken ben de panikle mektupları toparlamaya başladım sersemlikle. Zaten topluydular. Yerine götürme bahanesiyle ayaklanabilirdim ben de. Etrafı temizleyeceğini belirttiğinde bakamadan
“Tamam tamam… Şey… Ben hallederim. Git sen.” dedim ama sesim tok olmaktan çok uzaktı. Dizlerim titriyor bile olabilirdi, hiçbir şeyden emin değildim. Bahsetme diyor, özür diliyor, çıksana sen ya bir an önce şu odadan. Dilim tutulmuş orada… Hala konuşmaya çalışıyor. Eadwig ayrılır ayrılmaz ayaklandım.
“Aptal.” Hangimiz? Ne yapacaktım herkese yayacak mıydım? Söyleyebileceğimi nasıl düşünebilirdi? Düşüncesinin saçmalığından çığlık atmak istiyordum. Ben de pijamamın kolunu sıyırıp ısırdım kendimi. Rüya mı değil mi diye kontrol etmiş oldum hem. Yok, ben inanamıyorum.
“Pfffff! Onca şey arasında bir de burayı temizlemem lazım.” diye hayıflanmaya başlamıştım. İnkâr psikolojisi hızlı bir şekilde devreye girecekti. Dalgakıranları aşamayacaktı o deniz. Az önce öyle bir şey yaşanmamıştı. Dudağıma götürdüm elimi. Eadwig cezaya kalışının intikamını almak için aklıma büyü mü yapmıştı? Halüsinasyon gördürdü bana. Varsa daha mantıklı açıklaması olan gelsin anlatsın bana. Eadwig’e de gidip büyüledin dimi diye hesap soracak değildim. Oturduğumuz sandalyelere baktım. Meşe ağacı kalbimi sıkıştırıyordu. Bakmaya dayanamadım. İşleri bitirmeliydim. Asamı almadığıma bugün ikinci kez pişman oluyordum. Dolapları kurcaladım. Kullanabileceğim malzemeleri alıp odayı pırıl pırıl yapmaya zorladım kendimi. Bir yerler göze çok lekeli ve kirli geliyordu ama onun için yapabileceğim bir şey yoktu. Haksız yere buradaydım, daha ne yapayım? İki saat kadar daha süründükten sonra çıkmaya hazırlandım. Profesör hiç uğramamıştı o aralıkta odaya. Ben de temizlikle uğraşırken kafamı dağıtmaya çalışmıştım çoğunlukla. Çok düşünmekten başım ağrımaya başlamıştı. Kapıyı açtım ve kapının kolunu hala tutarken son kez etrafta göz gezdirdim. İdare ederdi. Minyon mu minyon bir çocuğun tatlı sesiyle bölündüğümde kapıyı kapatıp cübbesi olmayan olmayan çocuğu yanıtladım. Kollarının arasında sıkı sıkı bir şeyi sarmıştı. Terlemişti. Hızlıca gelmişti herhalde.
“Evet, Charlotte benim. Ne oldu bakalım? Yardıma mı ihtiyacın var yoksa?” dedim sevecen bir şekilde. Kollarını açıp bana bir kavanoz uzattı. Daha doğrusu elime tutuşturdu. Ben kavanoza bakarken
“Bu senin için…” dediği gibi fırladı. Bal kavanozuydu. Kırılanın yerine dopdolu yenisi gelmişti. Kimden, nereden, nasıl geldiğini sormak için hemen kafamı kaldırdım ama yetişemedim. Küçük bacaklarıyla toz olmuştu resmen ortadan. Sımsıcak gülümsedim. Mutfaktaki cinler beni severdi. Onlardan başka kim yollayacaktı? Duymuş olmalıydılar olanları. Önce yatakhaneye gidecek ve temizlenecektim. Sonra da onlara teşekkür etmeye gidecektim yanlarına. Asıl duygusal fırtınam daha yeni başlayacaktı.
SON
[/justify]