İngiltere Büyücedünyası > Hogwarts Bahçesi

Aşkistan

(1/2) > >>

Samuel Raymond Boleyn:
Anlamlı bi şarkıdır kendisi, kurgu özetidir.
[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=RekpipbqttE[/youtube][/spoiler]

Tarih: Kermes'ten bir hafta sonrası
-------

Biçim Değiştirme dersinin son demlerini yaşıyordum, artık oflayıp puflamaya başlamıştım kendi kendime. O kadar yüksek sesliydi ki yan koltuğumdaki Clayton dirseğime vurarak yaslandığım yerden düşmemi sağlamış ve "Tamam Boleyn, sıkılığını anladık." demişti beni tersleyerek. Boleyn denmesinden çok rahatsız olurdum, sanırım şu an şımarıkça davrandığıma dikkat çekmek için bu şekilde seslenmişti. Umursamadan kolumu tekrar koltuğun yanına dayadım ve kafamı yasladım. Canım sıkkındı, belli olacağı üzere. Neden? Bilmiyorum. Çok bastı her şey. Sıkılıyorum. Profesör'ün dersin bittiğini söylemesiyle ayaklanmam bir oldu, kapıya ilerlemeye başlayan ilk kişiydim. Umarım saygısızlık olarak algılamazdı bunu ancak acilen ortamdan uzaklaşmam gerekiyordu. Peşimden seslenildiğini duyunca derin bir nefes alarak adımlarımı yavaşlattım koridorda. "Sam, bekler misin?" diyordu Alice. Yanıma ulaşıp koluma girdiğinde kendi kendime daha ne kadar rahatsız olabileceğimi sorguluyordum. "Derste aklına bir şey takılmış gibi geldi. Ne oldu? Dün yanlış bir şey mi söyledim sana?" Dün ne oldu ki? Ha... Dün Alice ile bahçede yürümüştük biraz. Sohbet etmiştik yani, başka bir şey değil ki. Neyine alınayım? "Hayır tabii ki." dedim gülümsemeye çalışarak. Niye gülümseye çalışıyorsam? Alice çok iyi bir kız ama şu an çok darlanıyorum. Nereden çıktı zaten anlamadım ki. Bir gün Martha geldi - kendisi kızlar arasında yakın olduğum sayılı kişilerdendir, kafa kızdır - ve Alice'e bir şey olduğunu söyleyerek yardımımı istedi. Düşmüş mü ne olmuş? Gittik baktık, hastane kanadına taşınmasına yardımcı oldum ilk. İki hafta önceydi sanırım bu olay, sonra bir baktım konuşmaya başlamışız. Millet de bir şey oluyor sanıyor ama ben çok darlanıyorum yani. Zaten... "Neyin var o zaman Sam?" Sam kısaltmasından da hoşlanmam ki ben. Kolum da ağrıdı kolunu taşımaktan... Amacım saçımı düzeltmekmiş gibi davranarak kurtardığım sağ kolumla bir süre kafamda oyalanacaktım mecbur. "Bir şey yok. Sadece içimde... Bir enerji eksikliği var sanki. Anlatabiliyor muyum?" Bu söylemimle adımlarının yavaşladığını fark edince ben de yavaşladım, fazla mı sert olmuştu. Onunla alakalı değildi bu, kafam doluydu. Alice gerçekten çok tatlı bir kızdı, iyi niyetliydi ama ben böyle oyunlarla ilgilenmiyordum şu anda. Hem de... Aklımdan atamıyordum Charlotte'u.

İnanılmaz bir gün geçirmiştik. Hogsmaede, o günkü kadar güzel hiç gözükmemişti gözüme. Eadwig ile ettiğimiz kavgadan sonra mekana girmiş ve Charlotte'un iyi olup olmadığına bakmaya gitmiştim. Ağlaması durmuştu, sonra bir anda etrafta beni iyileştirmek için koşuşturmaya başladı. Buz getirdi, kafama tuttu, bıcır bıcır bir sürü şey anlattı ve bir anda keyfimi yerine getirdi. O olmasaydı bütün gün oturur kuzenim hakkında düşünerek sinir küpü olurdum ama yarım saat sürmemişti kuzenime bozukluğum. O kadar farklı, o kadar ilginç konular konuşmuştuk ki ben bir kızla böyle derin sohbetlere girebileceğimi açıkçası tahmin bile etmezdim. Evet biliyorum, saçma bir düşünce ama şu ana kadar çok kızla konuştum ama asla oturup Ev Cinlerinin kelliğiyle ilgili protestolardan, ne bileyim toplumun faydasına herhangi bir şey düşündüklerine asla rastlamadım. Bu kız melek gibi bir şeydi. Sonra da Alice gelmişti işte. Her şeyin içine bir kara kedi gibi girmeyi başarmıştı. Keşke onun hakkında böyle düşünmüyor olsam çünkü o günü beraber geçireceğimizi umması kadar doğal bir şey yoktu, bu öngörüyü ona ben vermiştim. O zamanlar durum çok farklıydı.

Sonraki günlerde de Charlotte ile konuşmayı çok denedim ama fark ettim ki bizim ne ortak arkadaşımız, ne de aynı zaman diliminde aynı yerde bulunduğumuz varmış. Bu kızla iki çift laf edebilmek için uğraştığım kadar hiçbir kızın peşinden koşmamıştım. Doğruya doğru, bu da beni biraz gaza getirdi. Hem de o gün kuzenimin yarattığı izlenimi bozmak istiyordum, bunun da hırsı vardı ama bilmiyorum... Sadece bunlar değil. Charlotte çok farklıydı. "O zaman sorun ne? Bana böyle davrandığına inanamıyorum. Martha uyarmıştı!" Bir dakika, neler oluyor ya?

Alice bir anda ağlamaya başlamış. Bir şey demedim ki bu kadar abartılacak? Durdum, koridorun ortasında kız bana bağırıyordu ben de etrafıma bakıyordum biri yardım etsin diye. Edward'ın uzaktan deli işareti yaptığını görünce bir ses çıkardım, gülmemek için kendimi tutmaya çalışmış ama başaramamıştım pek. Alice'in gözlerini daha çok belerterek ağzını açışını görünce "Alice." dedim role girerek ve anlayışlı bir şekilde omuzlarından tuttum iki yandan. "Sadece dalmışım. Ders çok sıkıcıydı tatlım. Ayrıca Martha'nın seni ne konuda uyardığını anlamıyorum. " dedim. İnanmış mıydı? Yanakları kızarıyor, gözlerimi hızlı hızlı takip ediyor gözleri. Puan veriyor... Derin bir nefes... "Pardon." Burnunu çekti ve gözlerini sildi. "Ben... Ben yanlış anladım." Güzel, ipler bende. "Ne anladın tam olarak? Martha ne diyor?" Endişelenmeye başladı, arkadaşını sattığını düşünüyor şimdi. İnkara geçiş. "H-Hiçbir şey..." "Seni uyardı mı benim hakkımda?" Kabulleniş."Yani, evet ama..." "Arkadaş olacağız güya, sen de ona inanarak benim üzerime geliyorsun şimdi?" Gözleri tekrar doluyor... "Çok iyiymiş ya, siz ikiniz devam edin bu yürüyüşe o zaman." Hoppp güm, tamamdır bu iş. Arkamı döndüm, bıraktığım enkazdan olabildiğince hızlı kaçmaya çalışarak erkekler tuvaletine daldım.


Charlotte Vera Rillian:
[justify]Profesörün lafı biter bitmez omzumdan yük kalkmış şekilde sevinçle çıktım derslikten. Taş duvarlar arasına sıkışıp kalmaktan bunalmıştım, bu bina Hogwarts bile olsa bir noktada temiz havayı özlüyordum. Temizliğin aksatıldığı da gözüme çarpıp duruyordu. Kitap açmaya üşenen öğrenciler de sağ olsun pasaklılıkları ile hiç yardımcı olmuyorlardı. Burnuma biriken toz ile burnumu kaşındırıp duruyor, sürekli bir hapşuruk krizine sokuyordu beni. Yönetimle konuşmamın vakti gelmişti. Gerekirse yine babamdan yol yordam göstermesini isteyecektim. Kimse kimsenin sağlığı ile oynamamalıydı. Hakları var mıydı buna? Asla. Bir atakla artarda hapşurarak bahçeye doğru yöneldim. Birkaç tip bana döküp baktığında onlara gülümsemekle yetindim. Hapşurmanın yadırganacak nesi vardı ki? Müzikal bir şekilde hapşuracak değildim ya. Her neyse. Kasıtlı olarak bahçeye doğru yönelmiştim. Derse girmeden önce bıraktığım bir şey vardı burada. Bana ait bir şey değildi elbette. Doğaya ait bir şeydi. Kavanozun içine sardunya çiçeklerini işgal eden böcekleri tek tek toplayıp onları kendi yaşam yerlerine götürmeye ikna etmiştim. Beni bekleyeceklerdi. Ders boyunca da öyle yapmışlar. Kavanozun ağzını kapatmamıştım bile, bana güvenmişler demek ki diye düşünerek gururlandım. Güvenlerine layık görmüşlerdi beni. Göğsüm kabara kabara yanlarına gittim. Temiz havaya çıkınca artık durulmuş, yalnızca burnumun kızarıklığı kalmıştı. “İşte buradasınız! Hadi gidelim.” dedim kısık sesle. İyilik göstererek yapılmaz ya hani, o hesaptı benimki. Kavanozu ellerimin arasına alıp kucakladım hemen. Ormana kadar yol uzun sayılırdı ama lider böcek seslenince kalakaldım olduğum yerde. “Nasıl? Sarı böcek mi kayıp oldu? Ne demek? Kanadı kırıktı dimi onun? Hemen bulmalıyız. Kesin ezerler onu.” demiştim demesine ama paniklemiştim. Kurtarma operasyonu düzenlemek gerekecekti ve ben ona bir şey olacağı düşüncesiyle korkuyla karışık bir afallamıştım. Yedi ya da sekiz tane böceğin soluklanmadan bir şeyler demesiyle aklım başına gelmeye yakındı. Hıhı. Dedikleri gibi onu bulabilirdim. Güvenlerini boşa çıkaramam.

Hızlı hareket etmek şart haliyle. Nerelerden geçmiştim ben? Neredeyse bütün katlardan geçmiştim. İkinci kattan gölün manzarasının keyfini çıkarmıştım. Değişen merdivenlerle yolumu karıştırmıştım. Bahçede oyalanmıştım. Kavanoz almak için mutfağa gidip cinlere yalvarmıştım. Düşünürken bir yandan da başladığım noktaya ilerliyordum. Kavanozun ağzını mecbur kapatmak zorunda kalmıştım. Koşturunca onları düşürmek istemiyordum. Minicik kanatları vardı zaten. Hafif bir esintiyle zar zor uçuyorlardı. İlerlemeye devam ettim. Adının Cyneric olduğunu ama birebir tanışıklığım olmayan çocuğu ve yanında duran kızları görünce durup bir selam verdim hemen. “Merhaba çocuklar! Sohbetinizi böldüğüm için kusura bakmayın ama acil bir durum söz konusu da… Sarıyı gördünüz mü acaba?” Tanıdıklarını sanmıyordum. Yüzüme saf saf baktılar. İçlerinden biri çıkıp “Eadwig’i mi soruyorsun?” dediğinde bu sefer de ben garipsedim. Çatılan kaşlarımı serbest bıraktım. Sarı değil o bir kere, gümüşi. Ancak bunu tartışmaya açacak değildim. “Yok yok, o değil. Ben hallederim, yine de teşekkür ederim.” diyerek uzatmamaya karar verdim. Belli ki bunların algısı çok kapalıydı. Civarda olan hiçbir şeye dikkat etmiyorlardı. Yürüyerek erkekler tuvaletinin önüne geldiğimde lider böceğin cama kasıtlı bir şekilde üç beş kez çarpmasıyla kulaklarım dikildi. Kavanozu kulağıma dayayıp dinlemeye başladım. Kapıda dikiliyordum o sırada.“Demek susadınız. Biraz daha dayansaydınız ya. Az kalmıştı bence bulmamıza. Zamandan yiyoruz ama tamam. Sizi susuz bırakamam.” dedim mavi parlak telli arkadaşıma. Gerçi normal böcekler su içiyor mu hiçbir fikrim yok ama büyülü olanlar kesinlikle içiyor. Şahidim. Bunların bir yuvası koca bir gölü kurutabilir. O yüzden dertlerine deva olmak için pat diye adımladım içeriye. Cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkıyordum. Ancak dünya henüz buna hazır olmadığı için erkekler tuvaletini genellikle kimse olmadığı zamanlarda kullanmayı tercih ediyordum.“Hadi iyisiniz. Hemen sizi sulayacağım. Sonra da sarıyı bulup buradan gideceğiz, tamam mı?” dedim büyük bir coşkuyla. Aklım fazlasıyla dolu. Kim var kim yok bilmiyorum. Hiç seslenmedim de ama pek önemsediğimi söyleyemem. Önemli olan böceklerimin susuz kalmamasıydı. Pas tutmuş musluğa baktım açmadan önce. Bunu da temizlik listesine eklemem gerekecekti. Derin oldukça derin bir iç çektim. Dikkatim çelinmişti.[/justify]

Samuel Raymond Boleyn:
Koridordaki kalabalık seslerinin yavaş yavaş azalmasını beklerken kabinlerden birinin içine geçtim. Pantolonumun düğmelerini tek tek açmaya başladım. İyi kurtulmuştum harbi. Şimdi en azından birkaç gün beni salacağını düşünüyordum. Mutlaka tekrar gelip konuşmak isteyecekti ve durumu düzeltmeye çalışacaktı ama o zamana kadar bir süre kafa dinlemek iyi gelecekti bana. Charlotte'u da düşünmekten vazgeçmem gerekiyordur belki. Bir de dış çerçeveden bakalım bu duruma. Tamam, tatlı kız. Evet, sohbeti çok iyiydi. Bir de beni çok önemsedi kavga sırasında, belki de hoşuma giden şey buydu. Ama bir de şöyle düşünelim, hiç ortak arkadaşımız yok. Hiç aynı yerlerde takılmıyoruz. Beraber vakit geçirebiliriz ama beraber bir ortama girebilir miyiz Hiç bir grup arasında nasıl birine dönüştüğünü görmemiştim. Çok mu ayrıntılı düşünüyorum? Bu kadar önemsememe gerek yoktu, evlenmeyeceğiz ya. Zaten bir daha konuşmayacaktık büyük ihtimalle. Belki de Alice'e ayıp etmişimdir boş yere-Charlotte'un sesi mi bu? "Sonra da sarıyı bulup buradan gideceğiz, tamam mı?” Kesinlikle bir kız sesi. Hızla pantolonumun düğmelerini ilikledim tek tek ve gömleğimi belimin içine sıkıştırdım. Kapıyı aralayıp musluklara yöneldiğimde 1 haftadır aradığım kızla karşımda, erkekler tuvaletinde bir kavanoza su doldururken karşılaşmış olmak... Çok ilginçti. Hem de tam da onu düşünürken. Bilerek mi yapıyor? Yok, hiç farkında değil. Biriyle konuşuyor ama tuvalette de benden başka kimse yok.

Ne yapabilirim bu durumda? Normal biri değildi zaten, bunu biliyorum. Yaptığı hareketle dalga geçmek dışında bir şey bulmalıydım aramızda samimiyet kurmak için. Elim de kirli bu arada. Yıkasam iyi olacak. İyi tamam, çaprazındaki musluğun önüne geçtim. Böylelikle konuşurken suratımı görebilecekti. Elimi yıkamak için suyu açtığım sırada da ona bakarak konuşmaya başladım. "Seni bulmak için erkekler tuvaletine girmem gerektiğini tahmin edememiştim. Sanırım Sarıyı arıyordun ama benimle yetinmen gerekecek."

Charlotte Vera Rillian:
[justify]Çok vakit kaybetmeden odağımı böceklerin vızıldaşmaları sayesinde toplayabilmiştim. Pekte durumdan hoşnut olmayan bir ifade ile musluğu çevirdim. Su kavanoza dolmaya başlarken kafamda belirlediğim kavanoz noktasını geçmemesine özen gösterecektim. Boğulmalarını istemezdim. Aklım da hala sarıdaydı. Umarım bir köşeye saklanmıştır da ezilmemiştir. Dertli bir şekilde gidebileceği yerleri düşünmeye devam ediyordum ta ki bir sesle bölünene kadar. Gözlerim kocaman kocaman açıldı. “Aaa Samuel!” dedikten sonra musluğu kapattım. Sanki olmam gereken yer burasıymış gibiydi en baştan. Neyse ki bir anda erkekler tuvaletinde olduğumu anımsadım çocuğun söylediği gibi. Gülümsemedim mahcup bir şekilde. Ekledim hemen de cümlelerimi; “Çok pardon. Umarım rahatsız etmemişimdir seni veya herhangi birini. Normalde girmeden önce kontrol ederdim.” Aklım başımda değildi ki. Yine bir noktayı kaçırmıştım ve sanırım önemli bir noktaydı. “Beni mi arıyordun? Neden?” diye sorduğumda söylemimin bitişinde çok kaba gelmiştim kendi kulağıma. “Öyle demek istemedim. Yani… Kötü niyetli bir şekilde değil. Boşluğuma geldi…. Denk gelmiş olmamız güzel oldu bence. Belki bunu sıklaştırırız.” Ona karşı çekingenlik hissetmiyor değildim sanki. O gün kermeste tatsız bir şeyler olmuştu. Mendilini de mahvetmiştim. Kendimi borçlu hissetmekten ziyade bir arkadaş edinme şansı olarak görüyordum bunu. Onu tanımak hoşuma giderdi. Gerçek Samuel’i. Hakkında çok şey duyduğum bu çocuk onca olumsuz yorumu hak ediyor muydu? Samuel merakımı kabartmaya başlamıştı hele de o gün Hogsmeade’de güzel güzel sohbet ettikten sonra. Bol bol gülmüştük. Beni yadırgamamıştı bir kere. Benim için çok önemli bir şey değildi yadırganmak ama herkes bir şekilde beni bir noktada kırardı anlamlandıramadığı davranışlarımdan ötürü. Henüz Samuel’in öyle bir tavrını görmemiştim. Kendim olabiliyordum yani. “Madem senle yetineceğim… Sarıyı bulmam konusunda yardımcı olabilir misin bana?” diye sordum masum bakışlarla. Bir yandan suyunu içen böcekler kavanozun içinden camlara gitmek istercesine vurup duruyorlardı. Biraz sessiz olmaları için canlarını acıtmayacak şekilde salladım kavanozu. Samuel’in sarının kim olduğunu bildiğini zannetmiyordum. O yüzden kavanozu yükselterek göstermeye çalıştım. “Sarı… O bir böcek. Telleri sarı. Sardunyalara dadanan türden sihirli böcekler. Sadece sardunyalara değil, her türlü çiçeklere dadanan türden.” İzah etmeye girişmiştim hemen. [/justify]

Samuel Raymond Boleyn:
Normalde diyor, önce kontrol ederdim. İlk girişi değilmiş yani. Sorgulamadan da edemiyorum ki, bundan önce ne işi olmuştu acaba erkekler tuvaletinde? Charlotte asla düşündüğüm tarzda şeyler yapacak bir kız değil, eminim ki çok saf bir niyet ile girmiştir erkekler tuvaletine. Musluğu kapattım ve hafifçe ellerimi salladım kurutmak amacıyla. Neden onu aradığımı soruyordu şaşkın bir şekilde. Ardından hızla kötü niyetle sormadığını ve merak ettiğini açıklamaya girişince gülmeye başladım. "Önemli değil..." dedim ve devamında söylediklerine 32 diş gülümsemeye başladım. "Denk gelmiş olmamız güzel oldu bence. Belki bunu sıklaştırırız.” Bakın ben değil, o dedi bunu. Hiç ilgilenmediğini düşünüyordum. Görüşmek istiyormuş aslında. Ben bundan sonra okulun her köşesini aramaz mıyım seni bulmak için peki? "Evet, evet." Oh bütün isteğini belli et Samu. "Yani, iyi olur. Sonuçta 6 yıldır bu okuldaydık, neden daha önce hiç karşılaşmamışız, değil mi?" dedim sanki sadece bu yüzden onunla ilgileniyormuşum gibi. Ama harbiden de, nasıl hiç denk gelip de iki çift laf etmemişiz şimdiye kadar büyük bir soru işareti bende.

Ardından konuyu değiştirerek ona Sarı'yı bulmasında yardım edebilir miyim diye sormuştu. Aynen, o konuya gelelim şimdi. Kim bu erkekler tuvaletine girecek kadar önemli araması gereken "Sarı" ? "Kimmiş bu Sarı dediğimiz? Tuvalet boş, kimse yok. Arkadaş başka bir yerde herhalde." dedim bir tık bozuk atarak. Şöyle bir kızı peşinden koşturuyorsun ya, her kimsen acilen bir derse ihtiyacın var dostum.

“Sarı… O bir böcek." Ha? Bana elindeki kavanozu işaret ediyordu. Böcek mi arıyormuş? Şimdi anlaşıldı. O zaman tuvalete girmesinin sebebi de... Yok onu tam olarak anlayamadım hala. "Sarı burada mı?" dedim kafamı kaldırıp tavanın köşelerine bakınarak. Yok, ben uçan bir şey göremiyordum. "Yardım ederim tabii ki." Sen dile yeter. "Ama bu Sarı necidir, kimlerdendir... Biraz ayrıntı vermen lazım." İstersen bütün gün okulda böcek arayabilirim seninle ya.

Tek sorun, erkekler tuvaleti kadar tatsız bir yerde bu muhabbeti yapıyor oluşumuz. İlk ve tek isteğim buradan çıkmaktı. "Yalnız burada olduğunu sanmıyorum, ben rastlamadım. Başka yerlere baksak, bahçe gibi?" Böcekler bahçede olur şeklinde düz bir mantık kurmuştum. Hem bahçede yalnız kalabilirdik. Birkaç adım attım kapıya doğru, onun da peşimden geleceğini düşünüyordum ancak sonradan durdum ve kafamı kaşıyarak vazgeçtiğimi belirten bir ifadeyle tekrar başladım sözlerime. "Aslında... Erkekler tuvaletinden beraber çıkmamız senin için çok iyi bir görüntü olmayabilir Charlotte." E benim için de. İki dakika önce Alice ile yaşananları da göz önünde bulundurursak şu anda gözlerden olabildiğince uzak bir noktada bulunmalıydık. "Sen çıksan, 5 dakika içinde arka bahçede buluşsak olur mu?" dedim gülümseyerek. Bir yandan da korkmuyor değildim, buluşalım diye ayrılacaktık ve kızı bir daha bulamayacaktım. Acaba yanlış bir karar mıydı? Ne bileyim, bir anda yeniden ortadan kaybolmasını istemiyordum.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git