Dünya Ülkeleri > Mag Mell

Efkaristiya

(1/2) > >>

Meredith Vivienne Boleyn:
Kasvetli tonlar ve insanın tüylerini ürperten tarzda bir estetik zevkiyle dekore edilmiş oda, abanoz saatin tik tak seslerinin duvarlardan seken yankısı kulakları çınlatacak kadar sessizdi. Şöminenin hemen üzerinde, kenarları gümüş renkli gül işlemeleriyle süslenmiş bir kadın portresi asılıydı; üstüne siyah bir tül örtülmüş olmasına rağmen kenarındaki bir güve yeniğinden, meraklı gözlerle hemen çaprazındaki ceviz masaya oturmuş iki kadını seyrediyordu. Böyle bir manzaraya alışık olduğu söylenemezdi, eğer yapabilseydi elini portreden dışarı çıkarır ve daha iyi görebilmek adına tülü bir kenara iterdi.

Oraya ait olmadığı bariz bir şekilde belli olan kızıl saçlı bir kadın oturuyordu müdire masasında, gergin bir ifadeyle göz gezdirdiği deri ciltli bir defter vardı önünde, ne yapacağına karar veremeyen elleriyse tüy kalemin yumuşak kısmıyla oynuyordu. Karşısına ise kuzguni saçlı bir kadın oturmuştu, eline geçen ilk fırsatta birini boğacakmış gibi görünüyordu; parmakları abanoz saatin tik taklarıyla uyumlu bir ritim tutturmuştu masada, ruh doktorunun öfkesine hâkim olabilmesi adına verdiği tavsiyelerden biriydi bu. Dikkatini birden fazla alana bölüştürmek patlamanın kuvvetini azaltıyordu. Boştaki elindeyse metal bir tutacağa tutturulmuş bir sigaranın dumanı tütüyordu fakat varlığı unutulmuş olacak ki ucunda biriken kül kopup gitmek üzereydi.

Kızıl saçlı kadın derin bir nefes aldı ve bakışlarını nihayet diğerine çevirdi. “Pekâlâ, Bayan O’Malley,” dedi, kendinden emin çıkması için gayret ettiği bir ses tonuyla. “Baloda yaşananlarla ilgili size sormam gereken bir takım sorular var –şey… Hayır, hayır, öyle bakmayın tamamen prosedür gereği!” Boğazını temizledi. “Olayların nasıl gerçekleştiğini ve konu hakkında bildiğiniz her şeyi anlatmanız soruşturmamızı ilerletebilmemiz adına gerçekten çok önemli. Sizden rica ediyorum-”

Isolde Aideen O'Malley:
“Ah, tabii ki! Siz soytarıların işini düzgün yapmadığı yetmiyormuş gibi bir de hesap vermediğim kalmıştı!”

Elindeki sigarayı hışımla masaya sapladı kuzgun karası saçlı kadın, agresif ses tonu ve tavırlarına karşın oldukça eğlenen bir ifade vardı yüzünde. Karşısındakine korku salabilmenin getirdiği bir zevkti bunun nedeni. Ceviz masada oluşan yanık izini de Bakanlık’a kitleyeceği tadilat borcundan saymayı not etti zihninin bir köşesine; eğer o uğursuz duayı duymamış olsaydı bütün bu yaşananların sorumlusunu da onlar ilan edebilirdi ancak dandirik Bakanlık, balosunu ve mekânının adını kirletenlerin yanında bir hayli masum kalıyordu.

Isolde’nin Tarotlar’ı onu defalarca yaklaşmakta olan bir kıyamet için uyarmıştı aslında, gereksiz işlerle uğraşma, yerinde otur ve her zamanki yaptığını yap yani odanda kırmızı şarabını yudumla demişlerdi. Dürüst olmak gerekirse, böylesine riskli ve zahmetli bir işe nasıl ikna olduğunu hatırlamıyordu kuzguni saçlı kadın. Bir anlık boşluğuna gelmişti -belki de o an sarhoştu- kaosa aç yanını ikna etmek hiçbir zaman imkânsız olmamıştı nihayetinde, yapılması gereken tek şey doğru bir şekilde pazarlık etmekti.

“Gülme!” diye tısladı, az ötede onları izlediğini bildiği portreye karşı. “Eğer konuşmamı istiyorsan küçük hanım, önce bana tavernamın onarılacağının ve buradaki bütün hasar karşılığında bir ödeme alacağımın garantisini vereceksin. Aksi takdirde sana ve o diğer soytarılara zehir saçarım!”

Meredith Vivienne Boleyn:
Portredeki kadın, bir Muggle sporu olan kriket maçı tribünlerindeki kalabalığın heyecanla topun direğe çarpmayı beklediği o kritik andaki gibi hissediyordu. Ağzı iyi laf yapardı, dünyadan ayrıldığı yıllar boyunca bu yeteneği bir miktar körelmiş olabilirdi fakat yine de övüneceği bir yeteneği varsa tartışmaları kazanmada rakip tanımadığıydı. Ve yıllar boyu asılı durduğu duvarda dişine değecek bir rakip beklemişti, birkaç yüzyıl sürmüş uzun bir bekleyişti bu, tam umudunu kestiği sırada kuzguni saçlı kadın çıkagelmiş ve burayı odası ilan etmişti. Kendisine denk olarak gördüğü tek kişi de oydu. Zavallı kız, buradan gözyaşları içinde ayrılacaktı.

Kızıl cadının saha görevlerinde pek fazla bulunduğu söylenemezdi, genelde ona bürodaki kâğıt işleri ya da mini çaplı gerilimler gibi basit işler düşerdi. Bunun gerekçesi olarak ise fazla narin olduğu iddia edilirdi, içten içe ailesinin Bakanlık’a yaptığı baskıdan dolayı öne çıkan bir Seherbaz olamadığını bilse de hiçbir zaman sesini çıkarmamıştı. Dolayısıyla böylesine ciddi bir görevi üstlenmek ona mesleğine ilk başladığı yılları hatırlatmıştı: ne yapması gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu.

Her şeyden önce gergindi, işleri eline yüzüne bulaştırmaktan ve başarısız olmaktan korkuyordu. İnsanları yarı yolda bırakma düşüncesi kalbinin sıkışmasına neden oluyordu. “Kendine gel!” diye fısıldadı kafasındaki o ses. “Sen Meredith Boleyn’sin”

Bir profesyonel eğitimi almamış olabilirdi belki Meredith ancak Boleyn ailesinde yetişmek bile yeterdi bazı şeyler için, kızıl cadı pek çok entrikaya şahitlik etmiş ve tonlarca uyuz yaşlı kadın ile mücadele etmişti. Karşısındaki bu dengesiz kadın onu korkutamazdı. “Soy ad- onurum üzerine yemin ederim ki sizin için elimden gelen her şeyi yapacağım,” dedi güven veren bir ses tonuyla. “Ancak işbirlikçi olursanız ikimiz için de her şey daha kolay olacaktır, değil mi?”

Isolde Aideen O'Malley:
“Öyle mi diyorsun?”

Isolde inatçıydı, sabahtan beri yeterince alkol almamıştı ve sinirleri tepesine çıkmak üzereydi. Bunun temel nedeni aptal yerine konduğunu düşünmesiydi, sahiden bu pısırık kadın böylesine basit bir yemine kanmasını mı bekliyordu? Gerçekten, işlerini bitirdikten sonra oradaki hiçbir bakanlık çalışanının çekip gitmeyeceğinin bir garantisi var mıydı? İddialı sözler söylemek hiçbir halta yaramazdı, kuzguni saçlı kadını ikna edebilmek yalnızca gerçek pazarlıklarla mümkündü –ve tabii biraz şarap ve bir el kumar oynamak da iş görürdü.

Ne yazık ki kızıl kadın hiç de işinin ehli bir izlenim vermiyordu, fazla beyaz bir aurası vardı bir kere gözlerini acıtıyordu, duygularını yansıtmaktan çekinmeyişi ise acınasıydı. Hangi akla hizmetle Seherbaz olmuştu ki? Oysa kiliselerde bolca rahibe açığı vardı, hem gayet de ona uygun bir meslekti.

İstemsiz bir kahkaha attı.

Rahibe olmak mı? Mükemmel bir fikirdi neden şimdi aklına geliyordu ki? Karşısındaki kadının yetersiz karakteri önem sıralamasında gerilemişti bir anda, eğer taverna tarihe karışacaksa ruhunu ve bedenini İsa’ya adayacaktı. Belki de tüm dertlerine çare bulmuş olurdu böylece; baba, oğul, kutsal ruh ve artık imanlısın!

Kahkahası daha da şiddetlendi.

Kızıl saçlı kadının –artık adı her neyse- yüzünde müşterilerinin kazıklandıklarını fark ettikleri andaki ifade vardı: hüsran. Ağzını açmak ve bir şeyler söylemek üzereydi ama buna fırsatı olmadı. “Şarap alacağım hayatım,” dedi Isolde, cebinden çıkardığı asasını en sevdiği kadehleri getirmesi için sallamıştı bile. “Dilim damağım kurudu da.”

Meredith Vivienne Boleyn:
Cam kapaklı vitrinlerin arasında, elindeki toz alma tüyü ile rafları silen bir evcini masmavi gözlerini çaprazından gelen takırtıya çevirdi; iki kristal kadeh cam raftan ayrılmak için çırpınıyor ancak dolap kilitli olduğu için her seferinde kapağa çarpıp yerlerine düşüyorlardı. Cin, adı Mitski’ydi ve ayrıca yaklaşık on sekiz saattir hiçbir ayak işi yapmamıştı, bunu hemen kendine görev olarak belledi: nihayet Isolde Hanım’ın ona ihtiyacı olduğu bir görev. Mitski, yapısı gereği iş yapmamaya alışık değildi ve her ne kadar hanımı ona Seherbazlar tavernadan gidene kadar ayakaltında dolaşmamasını emretmiş olsa da ayağına gelen bu fırsatı öylece geri tepemezdi.

Toz alma tüyünü bir kenara bıraktı, yavaşça dolabı açtı ve tam kadehlere uzanmıştı ki salıverilmiş bir Altın Snitch gibi hızla fırladılar ve koridorun derinliklerinde gözden kayboldular. “Eyvah!” dedi cin. Derhal peşlerinden koşmaya başladı, yaramaz kadehleri kırılmadan hanımına ulaştırmalıydı!

Cin var gücüyle koştu, ne zaman yakalayacakmış gibi olsa avucundan kaçırıyor ve yere kapaklanıyordu. Koridorlar boyunca kadehleri kovaladı ve sonunda birinci kattaki tahta kapının önüne santimetreler kala kadehleri yakalamayı başarmıştı. Zaferle kolunu yukarı kaldırdı, “Yakaladım sizi!” sevinç dolu ifadesi memnuniyetsiz bir çığlık ile bölünmek üzereydi.

“Mitski! Aptal cin, sana ayak altından uzak dur demedim mi ben!?”

Mitski, öfkeli kadın sesi ile tökezledi ve az önce yakaladığı kadehleri düşürüverdi. Kadehler saniyeler içinde tuzla buz olurken korkudan tir tir titremeye başlamıştı cin. Yere kapandı ve “Ö-özür dilerim!” dedi hemen. “Mi-mitski bir hata yaptı hanımım! Sö-söz veriyorum he-hemen temizleyeceğim!”

Kuzguni saçlı kadın ayağa kalktı, az önceki keyifli halinden eser yoktu. “Kenara çekil!” diye çıkıştı cine, ardından bir asa hareketi ile unufak olmuş kadehleri eski haline getirdi.

Boncuk gözlü cin kendini affettirmek adına yerlerde yuvarlanırken, bir süredir konuşma fırsatı bulamamış kızıl saçlı kadın dikkati tekrar ana konuya çekmek için çabaladı. Ancak çabası beyhudeydi, Bayan O’Malley şarap kadehlerini doldururken bir kere bile ona aldırış etmemiş, bir de üstüne yeni bir sigara yakmıştı.

Sabrının taştığına karar verdi kızıl olan -nihayet diyordu tanrılar- saatlerdir belki de bu deli kadını konuşturmak için uğraşıyordu, tatlı dil ise bir yere kadardı…

“Bayan O’Malley!” dedi, olabildiğince otoriter bir ses tonuyla. “Eğer lakayt davranışlarınızı sürdürmeye devam eder ve sorularıma yanıt vermezseniz sizi bakanlığın işini yapmasına engel olmak başta olmak üzere, önemli bir soruşturmanın ilerlemesini sabote etmekten tutuklamak zorunda kalacağım. Ve böyle bir şey olursa kıymetli tavernanıza da kilit vurulacaktır. Dediğim gibi, şimdi prosedür gereği-”

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git