Dünya Ülkeleri > Aziz Michael Kilisesi

Aziz Michael'ın Kanatları Altında

(1/5) > >>

André Harris:
Bu RP, 18 yaş altı insanların okuması için sakıncalı olabilecek miktarda şiddet ve vahşet içermektedir.


[spoiler][youtube]https://youtu.be/cIpkq-2BtVI[/youtube][/spoiler]

ŞRAK!
"AAAĞH!"
"Sanırım dikkatin dağıldı André, ne diyordun?"
"Kırım Savaşı'nın sorumlusu..."
"...Evet?"
"..."

Siyah küt saçları omzunun üzerinde biten kadın, elindeki menekşe ağacından yapılma kamışı otoriter bir tavırla yanına indirerek kumral saçları yıkanmamaktan yağ ve ter bağlamış oğlanın karşısına geçti, biraz eğildi, çevresinde dakikada tam olarak kırk yedi tur atarak dönen gümüş madalyondan ziyade yere bakmaya çabalayan yüzüne uzattı elini. Çenesinin altından ince parmaklarıyla tuttuğu başı yükseltti, korkudan titreyen kahverengi gözleri kendi donuk gri gözleriyle buluşturmak amacıyla.

"Bak André, ben sana zarar vermek istemiyorum. Yalnızca tarih dersi veriyorum. Eğer dersinde başarılı olursan yemek de yiyebilirsin. 'Tanrı'nın tapınağı olduğunu, Tanrı'nın Ruhu'nun sende yaşadığını bilmiyor musun? Kim Tanrı'nın tapınağını yıkarsa, Tanrı da onu yıkacak. Çünkü Tanrı'nın tapınağı kutsaldır ve o tapınak sensin,' diye buyurur Corinthians 3:15-17. Günahkar olmak istemezsin, değil mi?"

Konuştuğu oğlanın kamışla kamçılanmaktan kızıl, hatta mor yaralarla bezenmiş sırtının sorumlularından değilmiş misali bir şefkat bürümüştü kadının sesini. Bakışları yumuşamış, tüm hatlarıyla adeta anaç denilebilecek bir hal almıştı.

"Şöyle dumanı üstünde tüten bir peksimet mesela... Ne güzel olurdu, değil mi? Yemek yemek istemez misin André?"

Karşısındaki oğlan gözlerini ilk defa yukarı doğrulttu uzun aradan sonra, sanki kendisinden ağır bir yükü kaldırmaya çalışıyormuşçasına bir zorlukla. Yenilgiyle... Daha dört gün önceki kıyımda kim bilir kaç can almış cadı avcısı, direnme şevkini kaybetmiş gözlere bakarak, sanki o duyguya sahipmişçesine anlayışla salladı başını aşağı yukarı doğru. Parmaklarını oğlanın çenesinden çekti ve doğruldu tekrardan ayağa. Arkasını dönüp kara tahtanın yanına yürümeye başlamışken kenarları yukarı kıvrılmış dudaklarında tatmin olmuş, netameli bir gülümseme vardı. Tahtanın yanına geldikten sonra on altı yaşındaki oğlana döndürdüğü yüzündeki bakışlar ise değişmişti. Şimdi merak ve beklenti sarmalamıştı suratını. Bu haliyse karşılık almıştı hemencecik.

"Kırım Savaşı'nın baş sorumlusu, eski Sihir Bakanı Evangeline Orpington'dır. Büyücülük toplumu bu savaşın çıkmasına ve ıı..."

Bir anlığına düşünmek üzere duraksadığında karşısındaki kadının, öğrencisinin başarılı olmasını ümit eden hevesli bir eğitimci misali teşvik dolu, inanç dolu gözlerin üzerinde olduğunu fark etti. Stresli, açlık ile kısıtlı açlık çekmesi arasındaki ayrımı belirleyecek birkaç saniyenin ardından devam etti cümlesine: "...altı yüz yetmiş bin muggle'ın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur." Cümlesini bitirdiğinde mutluydu, umutluydu. Hatırlamıştı kendisine öğretileni ve azıcık da olsa bir şeyler yiyebilecekti. Ne var ki karşısındaki kadının yüzündeki hayal kırıklığı ve tatminsizliği fark etti kısa süre içerisinde.

"André, André, André..."

Kendisine doğru yaklaşmaya başlamış olan kadına bakan gözleri korkuyla irileşmişti: "Efendim... Kötü bir şey mi söyledim? Öğrettiklerinizi öğrendiğime ve doğru hatırladığıma emini-AAAAĞĞH!" Sırtına şiddetle vurulan kamış ile yarım kesildi sözü.

"İnsan diyeceksin André, insan... O lanetli, kirli, hakaret dolu kelimelerinizi kullanmaya devam etmen, bana, öğrettiklerimi hiç öğrenmediğini düşündürtüyor. Yazık... Sende potansiyel görmüştüm oysaki..."

ŞRAK!
Haykırdı.

"Yalnızca seni böyle şeytanın oyunlarına alet ederek yetiştiren ebeveynlerinden böyle olmuş, özünde nazik biri sanmıştım..."

ŞRAK!
İnildedi.

"Ama sen, daha bizzat sen hayattayken toplumunuzun aldığı canlara dair bile en ufak bir pişmanlık duymuyorsun..."

ŞRAK!
"AĞH! B-Ben sadece..."
ŞRAK!
Boğazı yırtılmanın eşiğinden döndü.

"Küstahlık yapma! Kırım Savaşı sadece bir örnek! Daha ne kadar can aldınız Tanrı bilir... Ne kadar can aldınız? Ne kadar?! Minicik çocuklarını şeytana alet etmiş annen ve baban kesin almıştır zaten... Belki sen de birkaç can almışsındır bizzat hatta, ha?!"

Acıdan gözleri sırılsıklam olmuş oğlanın görüşü iyice bulanıklaşmıştı. Açlık, susuzluk, yorgunluk; şimdiyse acı ve gözyaşları... Dudaklarını güç bela aralayabildi, yüreğinde kalan ve gençliğinden gelen ateşin son parçası, belki son kıvılcımıyla karşı koydu ithamlara: "A-Annem ile babam... Ka-Ka-Katil değiller... Onlar... Biz... Hiçbir insana zarar vermedik!" Kontrolünü kaybetmişti, gözleri kararmıştı. Yalnızca bir gaz lambası ile aydınlanan loş odanın karanlık köşeleri rahatsız ediciydi. Karanlık... En son ne zaman gün ışığı görebilmişti? Beş gün? Yoksa on beş mi?.. Muhtemelen bir bodrum katındalardı ve penceresiz odalarda yalnızca gaz lambalarının yandığı ve yanmadığı anlar vardı hayatında. Bir günü kırk sekiz saat yaşıyormuş gibi hissediyordu ama tüm çektiği acıların yaşanabilmesi ve böylesine çarpık bir düzene sokulmuş olabilmesi için yalnızca on saat gibi de yaşıyor olabilirdi günlerini pek ala. Çevresi süresini ölçemediği süredir karanlıktı. Yüreğinde yanan kor sönmeye yüz tutmuştu, dışarıdaki gölgeleri dışarıda tutmaya devam edemiyordu içini aydınlık, sıcak tutarak. Sadece bu kasvetli bodrum katı değil, ruhu da soğuk ve rutubetli bir hal almaya yüz tutmuştu. Ansızın bir hareketlenme hissetti altında. Bağlanmış olduğu sandalye, karşıdaki kara tahta, şu kenardaki masa ve üzerindeki gaz lambası... Tümü çılgınca titriyordu kontrol dışında. Gaz lambası, titreyerek yere düşeyazmış lakin ani bir refleks ile kendisinden uzaklaşan figür tarafından tutulmuştu masanın üzerini terk edemeden.

Hemen sonrasında çenesinde hissettiği parmaklar nazikçe değil, muazzam bir kuvvetle kavrıyordu kendisini. Canı acıyordu. Bitkinlikten, temel ihtiyaçlarının karşılanamamasından kırılmış bedeninde en ufak bir direnç kalmamış olmasıysa durumu yalnızca daha zor kılıyordu kumral saçlı oğlan için. Karşısındaki siyah elbiseli kadın ise başını sağa sola sallıyordu sadece, sakinleşmiş bir umutsuzluk ile. Az önceki hiddetinden eser kalmamış bir metanet ile girdi söze:

"Demek öyle diyorsun, André... Peki o zaman, sana tek bir soru sormama izin ver. Bütün bu süreç boyunca inatla savundun sizin gibi olmayanlara zarar vermeyenleriniz de olduğunu. Ya sizden kaç kişi tanıyorsun, sizden olmayanlara yardım etmiş olan?.."

Son direnme güdüsü vücudundan büyünün kontrolsüzce taşmasına sebep olacak kadar kuvvetlenmiş oğlan kalakaldı sadece. Adeta iki parmakla fitiline bastırılan mum ateş misali söndü tüm direnişi. Sahiden... Bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu. Kabul etmek istemiyordu ama çok iyi biliyordu. Yanakları ansızın sırılsıklam olmuş, hiçbir fiziksel acının kendisini ağlatamadığı kadar ağlamaya başlamıştı minik porsuk. Gözyaşları araladığı dudağından içeri sızıp diline tuzlu bir tat yayarken mırıldandı kalan son gücüyle: "Kimse..."

Üzerine doğru eğildiği zavallı kırılma noktasına ulaşmıştı an içerisinde. Yüzünde tatmin olmuş bir gülümseme, bağrına bastı sarılarak oğlanı ve hüznünü birkaç saniye, adeta üzülen oğlunu teselli etmeye çalışan bir anne figürü misali. Kendisinden kaynaklanan tüm acılara karşın hıçkırmaları hafiflemeye başlamıştı inançlarının, doğrularının, iradesinin ve akli dengesinin sınırları her gün hayal edemeyeceği şekillerde zorlandığı oğlan. Zira şu anda yüzünü bağrına basan figür belki günlerdir, belki haftalardır bulabildiği ilk şefkat kırıntısını gösteriyordu kendisine. Sarıldığı esnada yüzünü bürümüş uğursuz tatmini ufak bir odaklanma sonrası anlayışlı bir ifadeye bırakan kadın, önündeki çocuktan usulca ayrılmaya başlamış, mırıldanmıştı nazikçe.

"Şimdi anlıyorsun, değil mi minik oğlan... Daha iyi anladıkça, daha iyi hissedeceksin. Tövbe için hiçbir zaman geç değil. Ama... Az önce yaptıklarının sorumluluğunu da üstlenmelisin. Adil olmak istiyorsan, adalet sana da işlemeli, değil mi? Senin gibi olan diğer çocuklarla tanışmanı, belirsiz bir tarihe erteliyorum miniğim. Çok yakındın, ama sen en büyük ve affedilmesi güç günahı işledin... Merak etme, nefsini ıslah etmene bizzat yardımcı olacağım..."

Çevresinde gümüş madalyon kusursuz bir şekilde tur atmaya devam ederken André, yalnızca hıçkırıyordu sessizce...

Rota Fortunae:
Ne André'nin ne de geçmişte Aziz Michael'in misafiri olma şanssızlığına erişmiş diğer çocukların çığlıklarının, hıçkırıklarının, yalvarışlarının ulaşamadığı bir ormanlıktaydı Hogwarts'tan süpürgeleri üzerinde kaçıp gelmiş vefalı arkadaş topluluğu. Az önce içinde süzüldükleri kasvetli gökyüzü tepelerine çökmüş, tüm griliğiyle boğmaya hazır bekliyordu. Önlerinde ilk gördükleri, geniş bir düzlüğün üzerine kırmızı tuğlalardan örülü, toprak yola yakın şekilde konumlanmış bir bina... Mimarisine bakacak olursak buranın kilise olduğuna şüphe yok. Hogwarts büyük salonuna alışmış gözler için etkileyici olmayabilir belki, fakat içerisi oldukça geniş gibi duruyor dışarıdan.

Kilisenin yüz elli metre kadar gerisinde, içine saklandıkları ormanın eteğinde iki katlı bir bina daha bulunuyor. Diğerinden daha sade ve daha büyük. Kilise ile aynı kızıl tuğlalardan oluşan duvarın üzerinde gördükleri onlarca pencerenin her biri demir parmaklıklar ile kapatılmış.


Küçük büyücü ve cadılarımız henüz buradan sonrakileri bilmiyor ve siz değerli yazarların da olay örgüsünü asla bozmayacağına ve onlara uygun şekilde keşif imkanını vereceğinize inanıyorum:
Büyük bina yetimhanenin esas binası ve asıl hedefiniz sanıyorum ki orası. İlk kat burada göörevli yetişkinlerin odalarından, dersliklerden, yemekhane ve mutfaktan oluşuyor. İkinci katta ise çocuklara ait yatakhaneler bulunuyor.

Tabi ki sadece bu kadar değil, bir de aşağıya inen merdivenler bulunuyor. Girişinin mutfağın içindeki bir kapıdan olduğunu söyleyebilirim, fakat aşağıda bulunanlar açığa çıkmak için kendi zamanını beklemeli.

[spoiler] Ne gibi bir plan yapacağınız size kalmış. İçeri sızma şeklinize dair kurgunuzu yazıp RP'nin sonunda 'Öğrenci Düello Zarı' atınız.

Şansınız bol olsun, ihtiyacınız olabilir. [/spoiler]

Aethelwulf Ares Caldecott:
Kasvetli göğün altında, Hogwarts arazisinin solmuş çimlerinde bir grup yeni yetme genç toplanmış ancak hiçbirinin orada bulunma amacı piknik yapmak değil, yüzlerini endişeli bir ifade bürümüş, sanki ne yapacaklarını bilmiyormuş gibi çaresizler… Gerginliğin temel nedeni basit bir sevgili kavgası gibi görünüyordu başta, yeşil cüppeli bir kız ile mavi cüppeli bir oğlan hararetli bir laf dalaşına girmiş ve çevrelerindeki herkesi unutmuşlardı sanki.

Ares, en başından beri tahmin etmişti bir pürüzle karşılaşacaklarını; yapmaları gereken tek şey süpürgeleriyle Hogwarts’tan ayrılmaktı fakat daha buluşma alanına herkes gelmeden bile inatçı kız arkadaşı işleri bozmayı seçmişti. Havanın soğuk olduğu gerekçesiyle itiraz ediyordu süpürge ile gitmelerine, oğlan ise geri adım atmamaya kararlı olacak ki hiçbir şekilde alttan almıyordu.

William’ın ortamı yumuşatma çabaları ve Mirabelle’in desteği ile en sonunda tartışmalarının kazananı olmuştu, aksi söz konusu olamazdı bile; çok geçmeden süpürgelerine atlayacak ve yola koyulacaklardı. Onlara ne engel olabilirdi ki?

“Pekâlâ, hepimiz hazırsa yükselme zamanımız geldi, değerli arkadaşımız André’yi geri getireceğiz!”

Süpürgesine atladı, coşkuyla havalandı, hatta diğerleri yükselmeye başlamadan bir tur takla attı etraflarında. Çok geçmeden Muggle’ların görüş alanına girmemek adına olabildiğince yükselmişlerdi göğe, mavi cüppeli oğlanın süpürgeyi tutan elleri buz kesmişti ancak insanlara yol gösteren olabilmek adına en önden uçuyor ve duruşunu hiçbir şekilde bozmamaya çalışıyordu.

Hemen çaprazında uçan Eurus’a yanaştırdı süpürgesini, genç kızın burnu kıpkırmızı olmuştu soğuktan, kendini iyice süpürgesine yapıştırmış bu yolu seçtikleri için içinden bildiği bütün lanetleri okuyormuş gibi bir hali vardı. “Havalar nasıl, küçük hanım?” dedi alayla. “Üşüdüysen seni arkama alabilirim.”

“Hiç gerek yok,” dedi kız, ses tonundaki tını havadan bile soğuktu.

Buz gibi soğuktan bir ömür gibi geçmiş yolculuk nihayet sona ermiş ve ormanlık bir alana giriş yapmıştı intihar timi. Yola çıkmadan önceki tartışmanın devamı ve sonrasında kimsenin tam olarak ne yapacakları ya da ne ile karşılaşacaklarına dair hiçbir fikri olmasa da dışarıda dikilmenin daha fazla anlamı olmayacağından Ares'in önderliği eşliğinde içeri yönelttiler adımlarını.

Yetenek 1d8 : 1, total 1
Destek 1d8 : 8, total 8
Talih 1d10 : 3, total 3

Mirabelle Starlight:
Havanın kasvetli oluşu kızın içini bunaltıyordu. Tılsım dersliğinden yeni çıkmış, Lily ile birlikte yürüdükleri koridorlarda camdan dışarıya bakarak ne yapmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Mirabelle, aklında kiliseyi ve yetimhaneyi canlandırdıkça titriyordu, hiç hoş yerler değildi. Mimarileri ne kadar gözalıcı olsa da içindeki insanlar kızın sinirini bozuyor, tüylerini diken diken ediyordu o ruhsuzluklarıyla. Sırf içinde cadılar geçen bir masal anlattığı için dayak yediğini ve saatlerce tövbe etmeye zorlandığını anımsadı, André şu an hayattaysa neler çektiğini düşünmek bile istemiyordu. Baş parmağını tamamen ısırarak yara yapmış olmasına rağmen hala kemirmeye devam ediyordu. Tekrardan elini ağrıyan başına koyarken koridorun sonundaki Michael'ı fark etti.

"Michael?" diye seslendi ve bakışları kendine dönünce devam etti, "Gel, bahçeye gidelim. Diğerleri de orada olur büyük ihtimalle." dedi koluna girmesini istermiş gibi sol kolunu açarken. Çocuk koluna girince Mirabelle sağ kolunda Lily, sol kolunda Michael ile bahçeye indi. Ares ve Eurus didişip duruyordu geldiklerinde. İkiliye hiç bulaşmadan sessiz sessiz izliyorlardı ne güzel. Ta ki, top Mirabelle'e atılana kadar. Ares'in dediği şey kızın somurtan yüzüne biraz da olsa renk getirmiş, hafiften gülmesini sağlamıştı. Süpürgeyle gitmek çok da pratik bir yol değildi direkt Hogsmeade'den Londra'ya geçmek varken ancak profesörlere yakalanma ihtimalleri bu şekilde aşırı yükseliyordu. Profesörler görmese, Hogsmeade'deki büyücüler bir avuç öğrenciyi görünce kesinlikle şikayet ederlerdi, özellikle de balodan sonra.

"Amanın, çiçek kokan Mirabelle'in yesin seni. Gidelim! Zaten tamamen olmasa da az buçuk biliyor gibiyim yolu, gösteririm hızlı hızlı, çabucak gideriz. Kaybolmama garantisi vermiyorum gerçi de..."

Ares, kazanmanın verdiği zevkle sırıtırken Eurus iyice çıldırmıştı. Süpürgelerini kaptılar, Ares'in de iyice gaza getirmesiyle binip havalandılar. André'yi geri getirebilme şansına sahip olmaları kızı öyle bir heyecanlandırıyordu ki buz gibi havada terlemeye başlamıştı. Bir süre uçuşun ardından Muggle yerleşkelerine yaklaştıkları için daha da yükselmişlerdi. Mirabelle buna çok da gerek olduğunu zannetmiyordu, rezil Londra'da zaten elalem sisten burnunun ucunu göremiyordu! Neyse ki sis aşağıda daha yoğundu da şu an önlerini görebiliyordu uçan büyücüler. Kilise görüş alanlarına girmişti, göremeyen varsa diye ağzını açan kız önündekilerin direkt ormana doğru yönelmesiyle geri kapatarak peşlerinden aşağı uçtu. Sonunda inebildiklerinde bacaklarının ve kıçının uyuştuğunu hisseden kız, kendini yere atıp bağdaş kurdu direkt.

Kiliseyi görünce aklına bir şey takıldı birden. Kilise, Aziz Michael Kilisesi'ydi. Baloda bağırarak okudukları dua da Aziz Michael duası... Bir bağlantı mı vardı? Hayır, sormaya gerek yoktu, büyük bir ihtimalle vardı. Büyüleri engelleyen şey o dua mıydı yoksa başka bir tür şey mi getirmişlerdi yanlarında?

"Arkadaşlar, bir şey diyeceğim ancak sadece bir teori. Baloda Aziz Michael duası okundu, duada şeytanın kötülüklerini zincirlemekle ilgili bir şeyler deniyor. Acaba diyorum, o anda büyü yapamamamızla bunun bir ilgisi olabilir mi? Yani, sadece bir düşünce ama dikkatli olalım diye dile getireyim dedim. Olmayabilir de yani sadece tahmin..." dedi. İhtimal küçük bile olsa vardı ve tehlikeliydi, baloda yaşananları tekrar yaşamak istemiyordu. Yerinde masum masum dinlenirken Eurus ve Ares'in tekrar didişmesine tanık oldu, bu sefer dahil olmak istemiyordu ancak Eurus'un kendine doğru bakan parmağı yüzünden derince iç çekmek zorunda kaldı kızcağız.

"Dur bakalım. İtiraz ettiğim falan yok elbette ama... Hakkında hiçbir şey bilmediğin bir binaya plan yapmadan direkt mi dalacaksın güzelim? Hiç sanmıyorum, ben bilmeme rağmen girmek istemiyorum, orası ne kadar iğrenç bir yer biliyor musun? Yıllarımı orada geçirmeme rağmen hala tam olarak içeride ne var bilemiyorum, sürekli bir şeyler değişiyor orada. Oturun şöyle, bir şeyler planlayalım. Ne yapacağız, nasıl yapacağız, işe yaramazsa nasıl kıçımızı kurtaracağız... Aceleyle birden dalarsak ne olur biliyor musun? Bizi de André'nin yanına atarlar, çocuk hayattaysa bile kim bilir sayemizde başına neler gelir! O da yetmez, bir de aynılarını biz yaşarız. Seni zeki sanıyordum!" dedi tek nefeste. Haliyle zaten sinirli olan kızı iyice köpürtmüştü. Şöyle bir durumda olmasalardı tam o noktada sonucunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir kavgaya girişebilirlerdi, neyse ki Eurus'u tutan biri vardı ve Mirabelle hiç kavga modunda değildi.

"Ay, hoşt! Haklı olduğumun farkındasın prenses, hiç sövme boşuna. Analarını falan sikemeyeceğiz, o korkunç piç kuruları tek yumrukta bayıltır bizi! Gizli gizli girmemiz gerekiyor. Benim odamın camından girmeyi deneyebiliriz, ya da ortak banyodan. En ufak bir ses çıkarttığımız an sıçtık işte! Büyü yapmamızı engellerlerse ne bok yiyeceksin çok bilmiş leydim?  Adamların öyle manyak işkence yöntemleri var ki ödüm bokuma karışıyor! En azından bırak aklımda kaldığı kadar içeriyi tarif edeyim, hm?"

Cevap bile beklemeden çöktüğü yere kabaca yetimhanenin içini çizmeye başladı. İki katlı binayı üç katlı çizince birkaç sorgulayan mırıltı duysa da bir şey demedi ve çizebildiği kadarını anlatmaya başladı.

"Şimdi eee... Çok hatırlamıyorum çünkü bu yıl sadece üç kere gittim onlarda da odamdan çıkmadım. Şurası benim odam, önüne gidince anlarsınız çünkü demirleri yamuk ve camı kırık. Tamamen çocukların yatakhaneleri var bu katta bildiğim kadarıyla, gizli bir şeyler varsa da ben yaramazlık yaparken göremedim." dedi kat çizimini asasıyla daire içine alırken. "İlk katta yetişkinlerin odaları var o yüzden oradaki süremizi minimum tutmaya çalışalım yoksa her şey boşa gidecek gibi hissediyorum. Evet iki katlı ama sanırım şurada bodrum gibi bir yer var. Yani sadece tahmin ama... Zerre emin değilim ama mutfaktan giriliyordu sanırım? Ya da yemekhane... Öyle miydi ya... Tam hatırlamıyorum ancak oraya girmenin kolay olmayacağını söyleyebilirim, küçükken girmek istediğimde feci dövmüşlerdi, bir daha da gitmedim. Nasıl gideceğimize dair bir fikrim yok, orada hiçbir şey olmayabilir bile. Benim olmadığım sürede, özellikle şu balodan sonra değişiklik yapılmış olması muhtemel. Tamam, şimdi... Ne yapıyoruz? Hayır Eurus, içeri dalıp adam dövmeyeceğiz."

Yetenek 1d8 : 2, total 2
Destek 1d8 : 3, total 3
Talih 1d10 : 3, total 3

Eurus Medea Soleil:
Bulutsuz ve kasvetli, o gün yaşanacaklara destekçi renklere bürünmüştü hava; kuşlar yaslı yaslı şakıyor, dindarlar çanlarını çalıyordu, Hogwarts öğrencilerinden birkaçı özellikle gerilmiş, geri kalanı cahilliğin haklı rahatlığıyla yaslarına devam ederken düşünmekten, daha fazla düşünmekten ve bol bol endişelenmekten dertlenmişlerdi. Ortak salonundan kaçıp amaçsızca koridorlarda yürüyenler de mevcuttu bir cesaretle derslerine girenler, dinlemek dışında her şeyi yapanlar da. Bir de Eurus vardı tabii, sevgilisine bağırıyordu.

"Tabii, nereye gideceğimizi, ne kadar süreceğini bile bilmeden süpürgeye binelim, dahice!"

"Eğer ejderhaya binmek daha cazip gelirse önden buyur tabii, tanrının onların zihinlerine her yere gitmelerini sağlayan bir harita kazıdığını duydum!"

"Seni bilmem ama ben kıçımın donmasının tarafı değilim. Eminim kimse değildir, o yüzden- "

"Oylamak ister misin?"

"Mirabelle!" diye çığlık attı Eurus doğrudan tir tir titremeye başlamış kıza dönerek. "Saatler boyunca kıçının donmasını istiyor musun istemiyor musun?"

"Çiçek kokan Mirabelle'im önemli olanın oraya ulaşabilmemiz olduğunu biliyorsun de mi?" dedi Ares, yüzünde hiç de masum olmayan ve gittikçe büyümeye başlayan bir sırıtış belirmişti.

Mirabelle bir anlığına bunun Eurus tarafından bıçaklanmaya, boğulmaya, cesedinin üzerinde tepinilmesine ve işi yakılarak kapatmaya değip değmeyeceğini sorgular gibi göründü, ama Eurus bile içten içe kabul ediyordu ki Ares'in sırıtışı işin içine girdi bu dünya üzerindeki kimse (kendisi bile) karşı koyamazdı, mümkün değildi.

"Amanın, çiçek kokan Mirabelle'in yesin seni. Gidelim! Zaten tamamen olmasa da az buçuk biliyor gibiyim yolu, gösteririm hızlı hızlı, çabucak gideriz. Kaybolmama garantisi vermiyorum gerçi de..."

Eurus'un kaşları hızla çatıldı ve elleri gözle görülür bir şiddetle titremeye başladı; onu yeterince tanıyanlar ya da akıl yürütme becerileri sıfırın biraz üzerinde olanlar fark edebilirdi kız basitçe öfkeden köpürüyordu, cinayet işlenmesi, en azından ciddi bir zarar verilmesi de oldukça muhtemeldi. Gözleri Mirabelle'in üzerinde kalır ve güzel suratını dağıtmak istiyor gibi görünürken Ares'in yüzüne pis, iğrenç bir gülümseme oturdu, Eurus'a göz kırptıktan sonra süpürgelere davrandı aceleyle. Doğruya doğru, bir dakika daha beklese ve Eurus'a ilk şoku atlatma fırsatını tanısaydı edineceği zarar yüzüne indirilmiş bir yumruktan çok daha fazlası olacaktı.

Hakkında söylenen pek çok şeye tezat olsa da Eurus trip atmayı sevmezdi, bunu gereksiz ve çocukça bulur, bir sorun varsa açık açık konuşulmasını yeğlerdi. Ama şöyle bir şey vardı ki sorun ortadaydı, kaynağı gülümsemeyi kesmez ve bu piç tavrı genç kızla her göz göze geldiğinde artışa geçerken Eurus tek çareyi kavga çıkarmakta, bağırmaya başlamakta buluyordu. Özellikle yerden metrelerce yüksekte, süpürgelerin izin verdiği kadar hızlı giderken işini görecek hızlı bir Sectumsempra'nın etkisi Avada Kedavra'nın da ötesine geçebilirdi.

Ormanlığa indiklerinde öfkeliden çok gergin bir hal almıştı bakışları; Ares'e olan kızgınlığı biraz bile azalmamıştı, ancak bir kere iş ciddiye bindi mi bunun yerini endişe, korku alıyordu. "İçeri girmemiz gerekiyor," dedi gözü korkmamış görünmeye çalışarak. Başarısız oldu.

Cevap olarak aldığı sessizlikten sonra derin bir iç çekti sabırsızlıkla, bir miktar öfkeyle adımlamaya başladı kiliseye doğru. Ares bir anda önüne atlayana ve onu tutana kadar birkaç adım ya atmış ya da atmamıştı; korku yerini yeniden öfke ve inada bırakırken "İzin ver gireyim işte!" diye bağırdı.

"Bir centilmen olarak sizi yalnız başınıza öylece gönderemem Leydim."

"İyi," dedi bir adım geri atarak. Kararlı bakışlarını grubun üzerinde gezdirdi, korkaklar ordusu adını hızlıca takmıştı kendilerine. "Sen, sen; arkamızdan geliyorsunuz, itiraz ederseniz şurada geçecek birkaç saati ve okulun geri kalanını inanın ki cehenneme çeviririm."

"Ne olursa olsun birbirimize yakın kalmamız gerektiğini düşünüyorum, asalarını sakın bırakmayın, ne veya kimlerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz dolayısıyla gözünüzü dört açmalısınız." dedi diğeri, bir anda ciddileşmişti.

Mirabelle'in her zamankinden de sağlam yürek yutmuş sesi yükseldi birden Eurus'a karşı, oturmak gibi saçma bir öneride bulunma, sözlerini doğrudan ona hakaret ederek bitirme aptallığını gösterdi. Ares'in bunca zaman onu tutmayı bırakmaması iyi şeydi; adımları genç Ravenclaw'a yönelirken cübbesinden çekiştirildiğini, sakin kalmasının sessizce rica edildiğini hissetti. Muhteşem, değil mi?

"Plansız değiliz ki Mirabelle, sen ve Michael arkadan, ben ve Ares önden gidecek ve o orospu çocuklarının belasını sikeceğiz. Anlamakta zorlanıyor musun yoksa?" dedi tıslayarak.

Mirabelle'in uzun konuşmasına Ares'in ağzına koyduğu eliyle tahammül edebilmişti ancak, kulağına fısıldadığı kelimeler de yarıyordu bir miktar. Öfkesini çıkaracağı daha çok zamanı olduğunu düşünerek izin verdi şemayı çizmesine, bir tepki vermek yerine tam olarak ne yapacakları ya da ne ile karşılaşacaklarına dair en azından mekan fikri olan grup da dışarıda dikilmenin daha fazla anlamı olmayacağına karar vererek ilerlediler içeriye doğru.

Yetenek 1d8 : 7, total 7
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 6, total 6

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git