Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık
Fakiriz Ama Salak Değiliz
Blaze:
Parkelerdeki sayılı sıcak köşelerden birinin üzerine ayaklarımı yerleştirmiş, üzerimdeki kalın deri ceket ve içindeki birkaç parça kumaştan dahi geçmeye devam eden soğukluktaki pencere pervazına belimi yaslamış ve kulaklarıma çalınan derin öksürük sesleriyle birlikte dışarıyı izliyordum. Normalden daha karanlık ve puslu bir geceydi. Ya da evdeki ortam bana daha karamsar bir hava yaratıyordu bugün. Aklımda çözülmesi gereken o kadar çok mesele vardı ki nereden başlayacağımı, hangi ucundan tutacağımı şaşırmıştım. Das ve Cornelia’dan erken gelmiş, evdekilerle sohbet etmiş, Grace’in pişirdiği lapadan bir tabak gömmüş ve Cornelia’nın itinayla uyarmaya devam edişleri üzerine evde kalan son sıcak sayılabilecek suyla kısa bir duş alarak yüzümdeki dağılmış makyajı vücudumdaki kirlerle birlikte çıkarmıştım. Başımı ovdum. Yeter… İsyan etmek bir işe yaramıyor ama yeter. Kafamı ormanlık alandan yataklara doğru çevirdim. Marlo’nun alnına koymak için yeni bez getiren Grace’le bakıştık, endişeliydi. Marlo için mi, benim için mi, yoksa ne yapacağımız konusunda mı endişeliydi? Büyük ihtimalle hepsi ayrı ayrı. Açıklamam var mı? Yok yani. Gelirken ilaç alamadım. Dilenecek miydim sokakta? Gözlerimi kapatıp biraz daha alnımı ovduktan sonra buradadurmanın bir şeye fayda etmediğini fark ederek dışarı çıkmaya karar verdim. İçeride konuşmasak daha iyi olacaktı. Merdivenleri hızla indikten sonra kapıyı bir hışımla açıp ses çıkarmamak için yavaşça kapadım. Yüzüme soğuk bir esinti çarpmıştı. Aslında biraz da kendime getirmişti. “Hah…” Nefes verdim. Tamam ya. Daraldım bu ruh halinden. Nerede bunlar hala?
Evin yanındaki taşlık yoldan ilerleyerek biraz ilerideki ağaçlarla çevrili açık alana çıktım ve reflekle belimden çıkardığım asamı orta alana tutarak cılız bir ateş yaktım, zamanla güçlenecekti. Alevin cızırtılı sesini bir süre dinleyerek plan yapmaya çalışırken adım sesleri ve yaprak hışırtılarıyla kafamı yana çevirdiğimde geldiklerini görmüştüm. Oturduğum kütükte yana kayarak bir kişilik yer açarken “Marlo'nun ateşi çıktı.” dedim. Devam ettim evdeki durumu raporlamaya. “Grace geldiğimden beri çözüm bulun diyor. Diyorum ki elimizden bu kadar geliyor. Bu yani! Kalmadı para. N’apalım? Onlar da kazanlarını ortak kullansalar olmuyor sanki.“ Ne kazanmış ya! Ne öğretiyorlarsa şu salak okulda ben bir türlü anlayamadım gitti zaten. Madem o kadar önemli, madem zorunlu, ver hepsine bir tane değil mi? Al çocuğa bir cübbe de üşümesin bir zahmet. Ayağa kalkıp bir taş tekmeledim, sonra ateşin etrafında yarım tur git gel yaparak volta atmaya başladım. “İlaç alamadık, kazan olayını ben hiç anlamadım zaten. Kitaplar hadi neyse buluyoruz bir şekilde de… Bu sene müfredatlarına yeni bir konu eklenmiş diyorlardı. Mugglelardan Korunma Yöntemleri..? Öyle bir şey. Kitapla öğrenilecek olsa biz de okurduk yani. Neyse. Siz ne yaptınız?”
Das:
[justify]Herkes bencil olduğumu söylüyor. Öyleyim değil mi? Bencilim tamamen. Kendimden başkasını düşünmüyorum. Ulan eğer öyle olsa böyle durumlara düşer miyim? Eve ilerlerken sanki yolda yürüyen ben değilmişim gibi hissediyorum. Zaten uyumakta güçlük çekiyorum. Bir kaç kabus daha eklemişim ne olacak? Büyüden, iksirlerden, cadılardan tiksindiğimi daha kaç kere kendime kanıtlamam gerekiyor bilmiyorum. Bana bencil diyenler utanmalı! Utanmalı tabi ki!
Eve ulaştığımda hava kararmış, baya da göz gözü görmez duruma gelmişti. Gökyüzüne baktım, ay yoktu. Yeni ay zamanları cidden böyle zifiri karanlık oluyor. Bugün bana verilen sorumluluğu yerine getirmiştim getirmesine ama çocuklara bir hayvan satın alamamıştım. Çok pahalıydı baykuşlar bu yüzden benden istenen alışverişi yaptıktan sonra ormanda dandirik hayvanların peşine düşmüş, bir sürü yakalayıp çocuklara getirmiştim öğle vakti. O zaman Marlo'nun hasta olduğunu söylemişti Grace. Ben çocukken çok hasta olmazdım, olduğumda çok gariptir ki ismi lazım değil bana çok iyi davranırdı. Hasta olmayı severdim o yüzden. Ne kadar canım yansa da, sevgi hissedebildiğim için. Çocuklara olan düşkünlüğümü biliyorsunuz. Benim çocukken yaşadıklarımı yaşamasınlar diye baya uğraşıyorum. Grace bir çözüm bulmamı istediğinde St Mungo'dan ilaç almaya gittim ama çok pahalı. Hayvan bile alamamış olduğum için, ilacı da satın alamadım. Ben de tanıdığım mahalle arası iksir yapan bir kocakarıya gittim. Ona param olmadığını ama önemsediğim bir çocuğun hasta olduğunu söylediğimde verdiği teklif tabi ki onunla birlikte olmam oldu... Eh, yaşlı ve çirkin kadınlar pek de sevdiğim tarz değil... Üstelik kadının vücudunda güç için feda ettikleri, garip hastalıkları, kılları, kiloları derken... Öff! Düşündüğümde bile midem bulanıyor. Yine de Marlo'nun akşam rahatça uyumasını sağlayacak bir iksirim var ceketimin iç cebinde. Eve gitmeden önce bir hana uğrayıp duş aldığım için saçlarım ıslak. Umarım ben de hasta olmam...
Eve ağaçlık bölgeden gittiğim için yanan ateşi görüp oturan figürle konuşmadan önce derin bir nefes alıp kendimi toplarladım. Ardından her zamanki piç gülüşümü yüzüme yerleştirip ilerledim. Ateşin yanındaki Blaze geldiğimi fark ettiği gibi konuya girdi. Zaten lafı uzatan biri olmamıştır asla. Marlo'nun ateşi çıktığını söyleyince "Bilgim var." dedim keyifli bir ses tonuyla. Blaze atarla bir sürü şey söylediğinde onun da benimle aynı sorunları yaşadığını fark ettim. "Muggle'lardan boşa korkuyolar ya." dedim kız sözlerini bitirdiğinde. Umursamaz bir tavır takınarak bana açtığı yere geçip oturdum. Ellerimi ateşe uzatıp ısınmak için birbirine sürttüm. "Senin aksine güzellik abidesi! Ben ilacı alabildim. Eh, tanıdıklarım var artık Londra'da." Biraz yüksek sesle söyledim ki, Grace bizi duymak için yakında durduğundan evin içinden çıksın. Kadın resmen zıplayarak kapıdan çıkınca "Şaka yapmıyorsun değil mi Gabriel?" dedi. Her zamanki neşeli ses tonumla "Hiç şaka yapar mıyım hayatımın anlamı? Al burada!" dedikten sonra övüne övüne çıkardım ceketimin iç cebinden iksiri. Uzattım arkama doğru. Elimden hemen kaptığı gibi "Sen daha fazla yemeği hak ettin! İki tabalık yemek getireceğim!" cümlelerini geveleyip içeri koştu. Bense omuzlarımı silkip "Lapa var değil mi?" dedim Blaze'e bakmadan. "Lapadan nefret ediyorum."
Bir süre bir şey demeden durduktan sonra "Abidem." dedim Blaze'e. "Ben sıkıldım bu işlerden ya." Aslında tiksindim yaptıklarımdan, ama bunu bilmene gerek yok. "Şu ilerleyişimizle çocuklara bir şey alamadığımız gibi sürekli lapa yiyoruz. Beynime besin lazım! Et yemek istiyorum ben. Büyük düşünmeliyiz aslında da... Üşeniyorum işte."[/justify]
Cornelia Barthélemy:
”Yeter demek bile yetmiyor işte bazen.” İsyan ede ede eğri büğrü taşların üstünde topuklularla yürümeye çalışıyordum. Hayır, derdim ayakkabıların rahatsız ediciliği değildi. Çaresizce ve öfkeyle önümdeki taşlardan birine ön burnu geçirip yuvarladım ilerlediğim yolda. Eve çok az kalmıştı. Eve gitmek beni huzursuz ediyordu bu sıralar. Elimin boş dönmesinden sıkılmıştım. İlgilenilmesi gereken bir sürü çocuk vardı. Şikâyetim yoktu. Onlarla ilgilenmeyi seviyordum da. Yalnızca bizim yardımımıza muhtaç olmayacak kadar şanslı olmalarını isterdim. Hepsi gözleri ışıl ışıl parlayan çocuklardı. Hele içlerinde Eldora diye küçük bir kız çocuğu vardı ki, sormayın. Cornelia’nın zaafıydı. İri bir zeytini andıran gözleriyle size bir gülümsese içinizi ısıtır. Hogwarts’a gideceği için de ne heyecanlıydı ama. Bunca çektikleri acıya rağmen hala umutlu oluşlarına özeniyordum bazen. Çocuk kalbi. Ne kadar da masumdu. En yakın arkadaşı Marlo için endişelendiği için evde kaldığı zamanlar -ki bu neredeyse sürekli olan bir şeydi- şu son iki gündür sürekli geceleri kalkıp ağlıyordu yatağında. İyi olacağına dair söz vermiştim. Söz vermek. Söz vermek asla basit bir şey değildi. Bir söz verdiysem ne yapıp ne edip mutlaka tutardım onu. İyi olacak Marlo, demişti bir kere. Buna yürekten inanıyordum ama nasıl olacağını henüz bilmiyordum. Bütün gün bulabildiğim iksir malzemelerini toplamış, kazan başına geçmeyi planlamış ama başarılı olamamıştım. İksir benim alanım değildi. Malzemeler de eksikti. Bir şifacı olmadığıma ilk defa üzülmüştüm. Üstelik dükkânda de işler hiç tıkırında değildi. Yasa dışı bir iş olsa gözüm kapalı bir halde ona atlayacak duruma gelmiştim. Kahretsin ki o da yoktu. Her şey çocuklar içindi. Onlara yardım ettikçe küçük yaşta kalbime batırılmış iğneler eskisi gibi can yakmıyordu sanki.
Gecenin çöken karanlığı altında eve yaklaştığımda bahçeden gelen ateş harelerinin yansımalarını seçebiliyordum. Adımlarımı sıklaştırdım ki bir an önce varayım şu eve. Elimdeki paketinde ağzını sıktım iyice. Hızlanacağım derken zar zor bulduğumuz yemekten olmamak lazımdı. Bahçenin kapısından içeri girerken telaşla ve gündüze nazaran yüzünde daha yumuşak bir ifadeyle evin kapısına doğru koşturan Grace’i gördüm. Olduğum yerde kaldım kısa bir süre için. Das bir çaresini bulmuştu demek ki. Blaze'in de bir çözüm bulamadığını öğle arasında öğrenmiştim maalesef ki. Geriye kalan tek isim belliydi. Bizimkinin kalıcı bir çözüm olmasını umut ediyordum. Nasıl bulduğunu merak ediyordum ama sormayacaktım. Bilmemiz gerekirse o anlatırdı zaten. Sözümü benim yerime tutmuştu. Çok seviyordum bu adamı. Birkaç adım gerilerinde yıllardır birlikte olduklarıma baktım. İyi ki vardılar. Onlar için de her şeyi yapardım. Sorgusuz sualsiz.
Bizimkilerin beni görmesiyle arkası dönük olan Das’ın son söylediklerine yetişmiştim neyse ki. Ateşin başına geçmeden önce kucağına paketi bırakıverdim. “Merlin’in kulakları keskinmiş. Bugün lapa yok. Hayırsever yaşlı bir adamın çalışanı tek başına yaşamasına rağmen fazladan öğle yemeği yapmış. O da çöpe gideceğine dağıtırım diye bana getirmiş.” dedikten sonra paketten gelen kokuyu istemsizce çektim içime.“Kuşkonmazla birlikte dana rosto”, ekleme gereği hissetmiştim. Dükkânda bulabildiğim tek paketi ve bir hayli küçük olan paketi büyüyle genişletmiştim. Aslında bu yaşlı adam bir ihtiyacım olup olmadığını da sormuştu ama henüz fazlasıyla tanıyıp güvenmediğim için açılmamaktan yana kullanmıştım tercihimi. “İlacı bulmuşsun. Benim hakkımı da sen ye. Kuşkonmazını alırım ama” Bu benim teşekkür etme yöntemimdi. Ellerimi ateşe doğru uzattım. Herkese en azından bu akşamlık olarak yetebilecek olan yemeği evin biricik Grace’ine ulaştırmak lazımdı. Ellerimi ovuşturdum. Yolda kemiklerime kadar üşümüşüm. Ayakta ateşe biraz daha yaklaşarak dudaklarımı araladım. “Vurgun yapmalıyız. Fazla bile bekledik. Yok mu bir tanıdık falan? Bütün eğlenceye düşkün açgözlü zenginleri toplasın bir yere. Sıradan hepsinden koparalım bir şeyler” Aklımda bir yandan hala Marlo’daydı. Eldora yemekte Marlo ile olunca çok sevinecekti.
Blaze:
[justify]Das, evimizin bir nevi anneliğini yapan baş tacımız Grace’e ilaç bohçasını uzatırken “Sen!” dedim şaşkınlık ve heyecan karışımıyla. Boş geziyor, aklı karı kızda, bundan bir cacık olmaz diyorum ama bir çözüm bularak beni şaşırtıyor. İşte bu yüzden yıllardır bırakamıyorum bu çocuğu. Grace gittikten sonra Das’ın yemeğe olan ilgisizliğine sırıtarak “Öp de başına koy. Akşam yemeği çıksın diye dilenmediğimiz kaldı bugün bir.” dedim. O kadar da kötü halde miydik peki? Gerçekten bu duruma düşecek kadar ne yaşadık ki? Bir süredir Cornelia’nın dükkanı iş görmüyor. Das ne yapıyor ne ediyor bir şeyler buluyor ama onun da gereksiz harcamaları var. Benim de birkaç hedefim şaştı bugünlerde. O dükkanı halledebilseydik aslında sorun yoktu da… Kaç gün kapısında dikildim bilmiyorum, sonra işler istediğim gibi gitmedi. Çok emindim kendimden. Dükkanın sahibi Bakanlık taraftarı ve yobaz herifin tekiydi. Dükkanını Diagon Yolu’na yeni açmış sayılırdı, hem de parası anca buna yetmiş olacak yanlış sokaklardan birine açmıştı. Normal bir büyücü olsan geçmek istemeyeceğin, geçiyorsan da oldukça kendine güveniyor olacağın tarz arka sokaklardan birindeydi işte. Aslında buraya kadar sorun yok. Ben öyle sırf çömez diye gidip ekmeğinden etmek istemem kimseyi. Zaten o yüzden gözlemliyorum ya. Bu herif doğru mu değil mi, zeki mi değil mi, gaddar mı değil mi diye arada yokluyordum işte kapısından geçerken. Sonra bir baktım bu herifin kapısına ikide bir Bakanlık’tan birileri uğruyor. Gözlerimle bir kese dolusu galleonu hiç yere teslim aldığını görünce dedim bu sıntır net bir şeyler çeviriyor. İzlemeye başladım ama konu bir süre sonra para işinden çıktı, bu sefer de yüksek mertebeden birilerinin gizli toplanma yeri olarak adamın mekanını kullandığını tahmin etmeye başlayıp bu hipotezi doğrulamak için izlemeye başladım. Ancak maalesef burayı soymak bana kazanacağım paradan ziyade düşmanlar kazandırırdı. Böyle olunca da üç hafta boyunca verdiğim emeğin karşılığı… Eh. Öyle işte.
Ev de her geçen gün kalabalıklaşıyor. Geçen hafta gençler bir arkadaşlarını daha getirdiler. “Evde kaç kişi var sayamadım bugün, kimin girip çıktığı belli değil.” Das’ın ıslak saçlarına baktım, yanına oturdum. “Hadi sen dışarda yıkandın diyelim. Cornelia, sen dükkanda bir şekilde… Ama Hogwarts açılana kadar bizi idare edecek bir şeye ihtiyacımız var.” Yüzümü avuçlarımın arasına alıp soğuktan buz kesilmiş yanaklarımı ısıtmaya çalışırken ayağımın dibinde dolanan, genelde bizim bahçede olup benim de aşırı seviyede sinirimi bozan şu salak kediyi ittirip Cornelia’nın fikrine kulaklarımı verdim. Zenginler, eğlence… Ah şu elit kesim. Şimdi belime korse takıp gideceğim baloya hazırlanıyor, çocuğuma kıyafet bakıyor, ne bileyim evde ziyafet falan veriyor olabilirdim sanırım. Zengin bir ailenin kızı olsam bunu yapıyor olurdum. Maksimum ne olabilir ki? O kadar okula yolla, büyü öğret, Aritmansi çalıştır, sonra evde büyüyü anca çamaşıra kullansın bu kızlar. Veya şey olabilirdim, çok zenginmişim. Sonra bir bakıyorum babam kara para aklamış. Batıyoruz bir anda. Nerede o balolar, elbiseler. Ohoo. Hayallerim yıkılıyor tabi. Tamam konu çok dağıldı. Boğazımı temizledim kendime gelmek için. Kurumuşum. Yine bana sırnaşan kediyi bir kere daha ayağımın ucuyla itekledikten sonra odaklanmak için kemerimden hançerimi çıkarıp ucuyla nemli toprağa çizikler atmaya başladım.Topladık tüm zenginleri bir araya. Biraz içki karışsa araya, biraz da kalabalık. Büyük bir kalabalık lazım hatta. Ama dikkat çekmememiz lazım. Aralarında beni görseler direkt kuşkulanırlar mesela. Çok özlü iksire verecek paramız da yok şu an. Yetecek kadar alamayız, o riske değmez. "Ne sırnaşık bir şey bu OF. Belası olacağım şimdi alın şunu." "miavv" diye ağlamaya başladı son tekmemle, ben de sinirlenip asamı ona doğrulttum ve kediyi miyavlamaları eşliğinde havalandırdım. Havada çırpınışını izlerken “Maske. Maskeli baloda istediğimizi yaparız.” dedim.
[/justify]
Das:
[justify]Kankaliçem beee! Yemeği kucağıma attığı gibi kolunu yakalayıp kendime çektim ve bir öpücük kondurdum rastgele. Poşeti açıp bir tane kutuyu kendi önüme koydum. Ardından Cornelia kendininkini de yiyebileceğimi söylediğinde "Of be!" diyerek ikinci kutuyu da önüme çektim. Yemeğin kokusu gerçekten iştah açıcıydı ve ben bir domuzu şuan şurada ateşe tutup tutup yiyecek kadar açtım. Poşetin içinden çıkan çatal-bıçak demeye bin şahit isteyen varlığı alıp rostoya batırdıktan sonra bir vahşi gibi ısırdım yemeği. Sosuyla falan ortalama bir yiyecekti aslında yine de bayadır dandik yemek yiyince mükemmel geliyordu adama. Adını anmayı sevmediğim herifle olan zamanlarda çok güzel yemekler yerdim. Yemek yemeği unuttuğu zaman çok olmuştur ancak bana bir sürü güzel yemek tarifi öğretmişti. Öyle ki... Bazen... Onunla birlikte yemek yapardık. Eğlenirdik de... Cornelia karşımızda durup ateşte kendini soğuturken üçüncü lokmamı yiyordum aslında. Zengin, eğlenceye düşkün, açgözlü dediği gibi gözümün önüne iğrenç cadının aramızdaki müsibette kendini kaybettiği yüz ifadesi gelince duraksadım. Aga bu nedir ya? Umarım çok aklıma takılmaz ileride ilişkilerimi etkilemesini hiç istemem.
Elimdeki yemek kutusunu direkt kapatıp yanıma koydum. Sonra da dizlerimi çekip ateşe bakmaya başladım bomboş. Hem nefret ettiğim adamla geçirdiğim güzel vakitleri hatırladığım, hem de cadı yüzünden midem kalktığı için ortamdan hafiften soyutlandıktan bir iki saniye sonra, kafamda olan şeyleri yüzüme yansıtırsam kızların beni soru yağmuruna tutma olasılığını aklıma getirip gülümsedim zorla. Boş bakışlarım düzelip, ateşten başka yere baktığımda da Blaze'e "Lan yapma ateşe düşecek." diyerek ittirdiği kediye elimi uzattım hafiften ancak elimin yetişebildiği bir yerde değildi. Zaten kankaliçem bir plan yapılması gerektiğini ortaya sunduğunda abidem de o her zamanki manyaklığını göstererek hayvanı asasıyla havaya kaldırmasın mı? Bu sırada da maskeli balo olsun diyordu... Havadaki kediye baktım. Uçuyor, çırpınıyordu. Ne garip... Biraz bana kendimi anımsattı bu durumu.
Uzattığım ayaklarımı kendime çekip sol ayağımdaki Amerikan vari çizmeyi çekiştirerek çıkardım. Sabahtan beri bu ayakkabının içinde ayaklarım baya kokmuştu. Çorabı da 3 gündür çıkarmıyordum. Üstüne bir de yıkandıktan sonra ıslak ıslak giyince burnunuza eziyet bir koku elde etmiştim. Çorabı da ayağımdan çıkarıp "Yapma dedim!" cümlesi eşliğinde bu özenle hazırlanmış çorabı, kediyi asasıyla uçurarak eziyet eden Blaze'in yüzünün ortasına "ŞAP" diye yapıştırdım! Ardından da bana saldıramaması için aşırı çevik bir hareketle yerimden kalkıp yerden havalandım. Süzülerek Cornelia'nın arkasına kaçtım. Kankaliçem savunurdu, abidemi geçirmezdi bu tarafa. "Maskeli balo. Mekan lazım, önemli birinin gelmesi lazım, birilerine dil dökmek lazım." dedikten sonra kendimi gösterdim parmaklarımla. Havada yavaşça ters dönerken "Yapabilir miyim? EVET! Ancak elime ne geçecek? Ne kazanacağım? Tüm gün lanet veletler için uğraştım. İlacı da o şerefsiz için yalvar yakar aldım. NE ZAMAN BENİM DE YÜZÜM GÜLECEK ABİDEM? KANKALİÇEM NE ZAMAN BU SEVGİLİ KULUNUZ GABRIEL DE İSTEDİKLERİNE ULAŞACAK?" diyerek sitem ediyordum kızlara. "Ne istiyorum dersiniz? Para! Başarı! Devrim! Bir iz bırakmak istiyorum. Ölenler ölü kalsın istiyorum. Çok şey mi istiyorum?" [/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git