17 Nisan, 2026 09:05:40 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)  (Okunma sayısı 143 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)
« : 06 Nisan, 2022 03:14:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Barışın öğrenilmesi, anlaşılması, kucak açılması gereklidir. Ancak Dünya'ya ite kaka, yeğince ve tutarsızca geliyoruz. Biz buyuz işte...

Shipley'de çok fazla kumarhane vardı... Yalnızca Muggle'ların girdiği kumarhaneler, yalnızca Büyücü'lerin girdiği kumarhaneler, iki Dünya'dan da insanların girebildiği kumarhaneler ve yalnızca üyesi olunduğunda girilebilen kumarhaneler. Aralarında gizli ya da açıktan Büyücü Satrancı oynatılanlar ve bahis yatırılarak oynatılanlar da ayrıydılar. Bu nedenle işinin çok olduğunu bildiğinden boşa hiç zaman harcamamak adına, Omegan'a bir not bırakmıştı Alpharian; eğer onun için de uygun olacaksa Mali-Phali-Ty-Co'da bulunmasını isteyen. İkizinin kendisi için hazırlamış olduğu rahat yatakta gözlerini açtığında Güneş doğmaya yeni yeni başlamıştı. Pub'ı neredeyse Finn'le birlikte açmış, mutfağın çalışmaya başlamasını beklemiş, hızla karnını doyurmuştu. Hazırlıklarını yapıp Scrinium'dan ayrılmak üzereyken barmenin kendine seslendiğini duydu Alpharian:
"Gitmeden önce, sana bir sorum olacak 'İki ruhlu' dostum."
Ceketinin yakasını düzeltmekle uğraşarak "Buyurun, yanıtlayarak yardımcı olabileceğim bir sorudur umarım?" diye karşılık verdi Lautus.
"Gerçek nedir, Alpharian av Thrawsunblat?"
"Benliğimize kondurmakla güvendiğimiz inançtır. Dünya'yı gerçekte olduğu gibi görüyor olduğumuza ve bir gün tüm insanlığın benzer bir şeyi görebileceğini umarak."
"Öyleyse Dünya nedir?" diye sorusunun içeriğini genişletmişti bar masasının arkasında duran adam, yanıtına gerekecek zamanın tanınmasına önem verici biçimde bekleyerek.
"Bir yanılsama. Çoğunun yaptığı gibi sorgusuzca boyun eğebileceğimiz ya da alt edip aşabileceğimiz bir tanesi."
Az da olsa çatılmış kaşlarla karşısındaki adamın iki ayrı renkte irisleri olan gözlerine bakarak son bir kez daha sordu Scrinium'un temel kolonlarından biri görevini yerine getiren Finn;
"Dile getirdiğin 'Aşmak' ne demek olmalı peki?"
"Bakımızın etkisinde bizlere sunulan her şeyin doğru olamayacağını tanıyıp ayırt edebilmek, özgürlükte olan bir us içinse yasaklanacak tek bir şeyin bile olamayacağını benimseyebilmektir. Doğa'nın uyguladığı yasaların Göklerden gelecek gizemli bir yabancılıktan değil, uslamlanmış bir nedensellikten geldiğini bilmek. İnançlarımızın bizi özgürleşmeye ulaşmaktan daha çok, bilgeliğe doğru dizginleyişini önde tutmak."
Eski günlerinden gelen anılarının yüzünde yarattığı sıcak bir gülümseme iletişimlerine katılırken son sözlerini söyledi adam;
"Sözlerinle ortaya koyduğun gibi, Yabanotları'nın neden böylesine zararlı olduğunu çoğu Lautus'tan daha iyi biliyorsun..."
"Bizler yanılsamaları ortadan kaldırmaya didinirken, onlar kendi ve diğerlerinin yaşamlarını yönetmeye kullanıyorlar diye."
"Evet. Güvenlik ve esenlik seninle olsun dostum." Kendinden daha genç olan Alpharian'ın son günlerde böylesine yalnız başına ve Purgatio dışında işler yapıyor oluşuna ister istemez kafa yoruyordu bu kıdemli örgüt üyesi. Adamın gözlerindeki kararsızlığı görebiliyor ama daha derine kazıp çıkaramıyordu ondaki yükleri. Bu konuşmalarının bugün burada bitmediği ortadaydı ama onu daha fazla bekletmek istememişti.

Alpharian'ın Shipley çevresinde yaptığı araştırmaları sonuç verebilmişti. Ancak Carvell adının peşinde iz sürerken, çenesi düşük kumarbazlar ve korumaların konuşmaları arasında karşısına bir ad daha çıkmıştı; "DeWitt". Hepsi de bu adam için yaşamlarını içtenlikle vermeye hazır birçok takipçisi olduğunu söylüyordu. Bazi tanıklar ise içki masalarında yaptıkları konuşmalarda eğer olur da adama zarar gelebilecek bir durum olsa, takipçilerinin araya girip kaçmasını sağlayacaklarını da açık açık anlatıyorlardı. Geçip gittiği bir mahalle meydanında birden ortaya çıkan yaşlı ve cılız çağırtkan, tam olarak aradığı şeyi kendisine sunarak Alpharian'ın odağını özellikle üzerine çekmişti:
"Yaşadığımız sıkıntılı dönemler bunlar ey millet. Yiyecekler kıt, paralar sıkışık.. ama herkes için böyle olması gerekmiyor! Yakalamaya yüreği olanlara olanak bol. Yoksunlukla çekip çevirmeye daha fazla gerek yok. Çalışmayı isteyecek kim varsa karşılığını alacak! Gelin, benimle konuşun ve sizlere Bay North'un neler sunabileceğini söyleyeyim."
Birden ortalığın işçi pazarına dönüşürcesine çağırtkanın çevresini dolduran insanlar arasında göz önünde ayırt edilemeyecek biçimde durup dinlemeye devam etti Siyah giyimli adam; çağırtkanın çevresinde durdukları daha önce özende incelenmediğinde varlıklarını anlamanın zor olacağı koruma görünümlü iki adam hızla ceketlerinin ceplerinden çıkardıkları bildirileri insanlara dağıtırken, konuşma devam ediyordu:
"Dinleyin, iyi bir yaşamın rahatlıkları artık sizin de olabilir. Bay North acınızı anlıyor; sizde ne eksikse sağlayacak, ne açığınız varsa kapatacak! Karşılığında tek istenilen dürüst bir günlük işini yapmanız. Büyük kazançlar için küçük bir özveri sayılmaz mı bu? Geleceğin neler getireceğini kim bilebilir, yarın ne üzüntüler getirebilir? Belirsiz bir geleceğe karşı kendinizi, sevdiklerinizi koruyun. Sıkı çalışın ve ödüllendirilin! Bay Carvell North size her şeyi sağlayacak!"

Adamın sözlerini bitirdikten sonra iki korumayla konuşması ve ortamdan uzaklaşması çok sürmemişti. Belki de başka bir yerde bu konuşmanın bir benzerini daha yapacak ve insan toplamaya devam edecekti. Peşinden gelen ve bir deniz fenerinin duvarlarını döven Okyanus dalgası gibi çarpmaya hazır Alpharian'ın varlığından haberi olmadan güvenle atıyordu adımlarını yaşlı çağırtkan. Konuşmanın yapıldığı yerden çok uzaklaşmamışlardı ancak yüksek sesle yapılacak bir iletişimin de odakları üzerlerine çekmeyecekleri bir konumdalarken ensesinden yapıştığı gibi en yakın duvara kafasını vurduğu çağırtkanı bir arka sokağa atıvermişti Alpharian. Deneyimli çağırtkan ilk kez soyulmuyordu ya bu ülkede? Adamın istediklerini verip kurtaracaktı paçasını...
"Kısa bir süre için biraz benimle, ya da hemen şimdi sonsuza dek Tanrı'nla konuş. Seçim senin!" dedi katil kuru bir sesle. Çağırtkan kolunu dayayabildiği duvardan destek alarak ayağa kalktığında "Yaptığı işi durdurmayacaksın. D-Durduramazsın!" diye çekinerek çemkirmişti karşısındaki adama. Siyah giyimli adamın daha "Ne işi?" diye sormasına zaman bile tanımadan dökülmüştü hemencecik yaşlı adam:
"Tanıdığın, sevdiğin mi var aralarında? Blackpool'daki depodalar. Orada tuttuklarını yolculuk için hazırlıyorlar, yenileri gelsin diye. Zamanı geldiğinde de hazır olanları gönderiyorlar işte. Bırak peşimi de git Carvell'la konuşup kurtar dostlarını, benle işin yok senin!" yanıtını vermişti.
Sinirlenmiş oluşu ve dünden kalan yaralarının da sürekli rahatsızlık vermesiyle "Nerede bu depo? Neden Blackpool?" diye tısladı sıkılı dişleri arasından Alpharian; dayanamadığı bir şey varsa o da böylesine ülküsünü satan ucuz insanlar olmuştu hep.
"Ben nerden bileyim be adam? Crowgill Yolu'yla Rosse Sokağı'nın birleştiği yerde kime sorsan seni Bay North'a götürür. Sana söyleyecek başka da bir şeyim yok! Carvell bana bilmem gerekenleri söylüyor, daha fazlasını değil. Böylesi daha güvenli."
"Onun için belki ama; senin için.. korkarım değil."

.. ve yaşlı adamın kısa kesilen bir karşı çıkma çığlığıyla birlikte, hızlı adımlarla hedefine yollanan Alpharian'ın bıçağı bir kez daha kana bulanmıştı.

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Ynt: Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)
« Yanıtla #1 : 17 Mayıs, 2022 23:07:07 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Kumarhanenin bodrum katındaki özel odaya girmesinin kolay olmayacağını düşünmüştü Alpharian. Buna karşın; yalnızca bina değil, neredeyse tüm mahalle boşaltılıp insanlardan arındırılmış gibiydi. Yalnızca birkaç insan, diğer evlerin kapalı tahta pencelerinin arkasında saklanan ev sahiplerine ters düşecek biçimde sokağı izliyordu. Koşturan çocuklar ya da dilenciler yoktu. Az da olsa çekingen adımlarını taş yollarda atan katil tetikteydi ve bu belirsizliğin gerginliğini taşıyordu üzerinde. Boş kumarhanenin bodrum katına doğru ilerleyen basamaklarını inerken gerek Muggle işi, gerekse büyüyle yaratılmış olabilecek tuzaklara karşı kendini savunmayı unutmadan korumaya aldığı bedeninin önünde tuttuğu asasıyla aşağı indi adam. Ses çıkarmadan alt etmeye çalışıp, az da olsa berelendiği kısa boğuşmalarla etkisizleştirdiği iki ayrı Büyücü'den sonra varmak istediği hedefe yaklaştığını düşünerek üçüncüyü asasızlaştırıp kolunu adamın arkasından kıvırarak kendine siper ettikten sonra yürüyeceği son koridorda ilerledi.

Girdiği oda bakımsız bir bodrum katından daha fazlası değil gibiydi ilk bakışta. Sonrasında devrilmiş rulet masaları, kırık sandalyeler ve yerlere saçılmış çokça kumar fişi görüş açısına girmişti Alpharian'ın. Arkası dönük, önündeki masada duran bir yazıyı okuyan adam, yaklaşan adım seslerine aldırmamıştı. Alpharian yüzünü gölgesiyle kapatan başlığının altından:
"Yoldaşının gebermesini istemiyorsan konuşmaya başla..." diye hırıldadığında arkasından gelen ikiliye dönmüş ve yalnızca "Lütfen, bunu yapma." diyebilmişti.
"Korkuyor musun?" diye sordu sesindeki şaşkınlığı gizleyerek adamın gözlerinden gözlerini ayırmadan, elindeki asasını siper olarak kullandığı adamın boynuna hareketsizce tutmuş olan katil. Sesinde en az karşısındaki adam seviyesinde duygusuzluk taşıyarak, Aleksitimi benzeri bir mantık ötesine çıkmama çerçevesi içinde durarak "Kuşkusuz. Evet, korkuyorum." diye yanıtladı.
"Ölümünle güvende olacaksın, korkmana gerek yok. İnandığın o Tanrı'nın sevgi dolu kollarında hem de." diyerek amacını açıkça ortaya koydu katil.
Carvell North'un yanıtı içindeki umutsuzluğu ortaya çıkaran bir ses tonuyla gelmişti: "Kardeşlerim sana hiçbir şey öğretmedi mi? Yazık. Ölümleri boşuna olmuş öyleyse. Beni.. hepimizi neyin beklediğini çok iyi biliyorum..."
"Bekleyen Tanrı'n değilse eğer, ya ne?" diye sordu Alpharian, Carvell artık daha rahatlamış biçimde, kollarını göğsünde kavuşturup içinde bulunduğu çıkmaza karşı taşıdığı yakınışı dışa vururcasına.
"Hiçbir şey. Hiçbir şey beklemiyor. Korkum da bundan ya!" dedi umutsuzca başını onaylamaz biçimde sağa-sola sallayarak.
Alpharian yüzünce acı bir gülümsemeyle "Dinine bağlısın ama bir inanan değilsin demek." dedi neredeyse kendi kendine konuşur gibi. Siper olarak kullandığı korumanın yavaş yavaş hareketlendiğini sezdiği için asasının ucunu adamın boynuna daha sert biçimde dayamayı unutmadan.
"Nasıl inanabilirim ki, bildiklerim göz önüne alındığında? Gördüklerim de... St. Michael'da yaşananlar bunun bir kanıtıydı!" sözleriyle birlikte Carvell artık tam anlamıyla gardını düşürmüştü.
Alpharian "Neyin kanıtı?" diye sorduğunda karşısındaki suikastçının ne yapacağını önemsemiyor gibiydi Carvell; arkasını biraz önce dönük olduğu masaya dayayarak daha rahat bir pozla dayamaya başlamıştı. Adamın hareketlerinde gizlenmiş bir pusu ya da önalımsal bir saldırı planı yoktu. "Sahip olduğumuz tek şeyin bu hayat olduğunu!" yanıtıyla göğsünde yer etmiş bir ağırlığı atmış gibiydi.
Katilin gülümsemesi daha acı ve sert bir biçimine dönüşmüştü şimdi, "O zaman yaşamın son bulmadan önce biraz daha oyalan, bana oynatılacağın rolünü anlatarak..." diyerek teklifini dile getirdiğinde. Carvell söze başlamıştı
"Aptal azizlerin ve engizitörlerin destek göndermesini engellemek için deniz yoluyla bir kaçış düzenlemeye çalışıyorduk." diyerek. Sonrasında ise ne diyeceğini kafasında tasarlamış olsa bile dile getiremediği ve "Biz.. biz tüm Londra'yı..." diyerek teklemeye başladığında ise sözü keskince kesilivermişti Alpharian'ın
"Tüm Londra'yı ele geçirdiğinizde mi?" sorusuyla. Yanıt vermeden önce yüzüne sert bir tokat vurulmuşçasına metaforik biçimde gerileyen Carvell, sesindeki ünlemeyi geride tutmayarak: "Biz Londra'yı kurtarıp özgürleştirdiğimizde, seni aptal adam, inancın ve Avcılar'ın tiranlığından!" diye patlayıvermişti.
"Özgürlük mü? Tüm kenti yerle bir ettiniz, insanların uslarını kontrol etmek için uğraştınız, size karşı konuşanları öldürdünüz..." diye karşısındakini dövercesine konuşmuştu katil. "Davama inanarak emirlerime uydum. Senin ve onunla aynı biçimde..." dedi Carvell, Alpharian'ın tutsağını kafasıyla gösterge vererek. Adamın bu hareketinden sonra korumayı bırakması için yalvarmasına gerek yoktu, Lautus ne yapması gerektiğine inanmasa da iyi biliyordu. Tutsak edildiği sıkıntılı durumdan salıverilen Arındırıcı bir an için ne yapacağını bilemez biçimde çevresine bakınıp elinden kaçırdığı asası yerine başka bir şey seçip Alpharian'a saldırıp saldırmamak arasında kalmıştı. Carvell'in "Gerek yok" dercesine konuşmadan elinin bir hareketiyle verdiği mesajla adam Alpharian'la bir kez daha çarpışıp ölüm riskini göze almaktansa uzaklaşmayı seçmişti üzerinde fazla düşünmeden.
Şimdi tam olarak yalnız kalmışlardı en sonunda. Carvell North karşılaşacağı ölümden çok korkmuyor gibiydi; çünkü bugün bir başka yerde, bir başka ölüme sözü vardı.
"Aradığın kişi Jeffrey Thomas DeWitt. Ben zaten çoktan görevimi yerine getirdim ve gerekliliğime duyulan önem sona geldi. Sana onunla ilgili bilmek istediklerini açıklayabilirim, ama canımı almana izin veremem. Bunun için.." dedi gözleri kısa bir an için boşluğa bakarak ve devam etti "Bu benim için önemi olan başka birisinin görevi."

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Ynt: Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)
« Yanıtla #2 : 23 Temmuz, 2022 18:55:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Konfederasyon Devletleri Ordusu'nun bir üyesi olan emekli Topçu Birliği Üsteğmen'i Jeffrey Thomas DeWitt, İç Savaş'tan sonra bu taşkın Londra topraklarına geri döndüğünde kendisine olan bağlılıkları tartışılmaz olan adamlarından oluşturarak kurduğu haydut çetesinin 4 yıl gibi kısa bir zaman dilimi içinde görev etiklerinden yoksun kaldığını görmüştü. Amerika'da Engizisyon'la birlikte girdikleri o savaşı kazanamayışlarıyla güçleri ve bölgedeki yoğunlukları sakatlandığı için, Londra'ya döndüğü son bir yıl içinde elinden gelen her şeyle yitirdiklerini geri kazanmaya çalışmıştı. Yalnızca son aylarda artık Avcı patronlarına karşı taşıdığı bağlılık ve inancı elden bırakıp, gizdüzen ortaklarıyla küçük çaplı bir başkaldırı alevini kıvılcımlandırmaya başlamış olsa da; normalde yapması gereken görevini aksatmadan, ya da aksatmamış gibi göstermekte başarılı olarak devam ediyordu yaptıklarına. Kısa süreli aralıklarla tüm toplumsal konumlardan erkek, kadın ve çocukları kaçırıp köle olarak Amerika'nın uzak topraklarına göndermeleriyle görevlendirilmişlerdi ve bu görevlerine devam ediyorlar gibi görünüyorlardı. Bu insanların çoğu, deneyleri ve öğretilemeleri için Salem'deki Baş Engizitörler'e gönderiliyordu. "İşlerine yaramayan" diğerleri de köle olarak satılıp tüm operasyonun fonlanmasını sağlıyorlardı. Kolluk kuvvetlerinin DeWitt'in eylemlerinden haberleri olmalarına rağmen, haydutlardan düzenli olarak gelen rüşvetler karşılığında yaşananları görmezden geliyorlardı. Bu insanların genelde kimsesiz oldukları söylenceleri dillendirilir ve ortadan yok olmalarına kimi kişilerce iyi yönde bir gelişim olarak bakılmaktaydı Londra sosyetesi içinde, böylelikle de kimsesizler gerçekten kimsesiz duruma düşmüş oluyorlardı yasalarla yönetilen bir ülkede bile. Yine de yalnızca çok az kişinin bildiği bir durum olarak ve Alpharian'ın daha nedenini tam olarak öğrenememiş olduğu biçimde aralarında Kofti ile Bulanık kandan olan Cadı ve Büyücü'lerin de uzun zamandır iz bırakmadan yok oldukları haberleri geliyordu. Şu an için nedeni ortaya çıkmıştı bu ortadan yok olmaların işte; DeWitt gibi birinin tek başına, tek elden başarabildiği bir suçtu tüm bunlar. Bu bilgilerin neredeyse kimse tarafından bilinmemesi ve araştırmaya yüreklilik gösterebilecek insanların çeşitli güçlerle engelleneceğini öngörmek zor olmazdı. Londra sosyetesi içindeki Boleyn, Barthélemy, Black ya da Olineaux aileleri gibi safkan Büyücedünya vatandaşlarınca ortadan yok olan ayaktakımı arkasından yas tutulması da beklenemezdi zaten. Ancak şimdi bu öyküler ve söylenceler sağlam bir değişikliğe uğramış, Carvell North'un gerçekleri açıklamasıyla son zamanlarda yaşadıkları için Alpharian'a anlamlar sunmuştu. En azından özet olarak elindekiler bunlardı şimdilik ve Lautus da bu gizemi çözmeye oldukça istekliydi...

Carvell North'un sık sık bulunduğunun bilindiği yerlerde kıygınlığa uğramış insanların dışkıya üşüşen sinekler gibi çok olduğu gerçeği gözüne batmıştı Siyah giyimli adamın. Beden dillerinden bir şeyleri tartıştıkları çok ortada olan ve North'la ilgili alıp-verecekleri bir şeyler olduğunu düşünmenin çok da hatalı bir sonuç olmayacağı iki insanın konuşmalarını dinleyebilmek için uygun bir yere belini yaslayıp kulak dikilmişti Lautus. Biri diğerinden daha genç görünen adamla diğerinin tartışması daha yeni yeni alevleniyor gibiydi:
"Metropolitan Polisi harekete geçmezse, bir şeyler yapmak bize düşer beybaba!" demişti gözlerini çevrede devriye gezmekte olan üniformalılar üzerinden büyük bir sinirle geçirerek.
Ellerini açıp sanki aralarında sakladığı bir çözüm yolunu sunarca bir pozla "Önerdiğin şey delilik be çocuk!" yanıtını verdi yaşlıca olan. "Delilik, evet. Ama gerekli be! Başka insanlar da karşı çıkıp ortalığı karıştırmadan önce daha kaç kişinin daha kaybolmasına izin vereceğiz?" dedi deli deli bakan gözlerini önündeki insana yönelten adam. Yaşlıca olan adamın ağzı hareketlense bile çıkan sözler tam duyulamamıştı Alpharian tarafından, yine de son sözcükleri anlaşılabilmişti, ".. hem diğerlerine ne yaptıkları bizi etkilemiyor ki?"
Genç olan sanki yaşlıca bir kediyi korkutmamaya çalışır gibi elini diğer adamın omzuna koyup daha dingin bir ses tonuyla "Daha değil, evet ama, hiçbir şey yapmamaya da devam edersek etkileyecek." demişti bunun üstüne.
"Ne diyorsun o zaman, ne yapalım evlat?"sözleriyle savunmasını indirmişti gençliğinin alevi içinde yanmakta olan ortağına.
"Bak, son bir haftadır adamı izledim..." diye söze başladı adam ve omzunun üstünden çevresini kolaçan edip taşkınlıkla devam etti:
"Yaptığı işle ilgili bilinmesi gereken her şeyi öğrendim, hepsi burada, bak, haritasını bile çıkardım." diyerek cebinden sözünü ettiği planını gözler önüne sürdü. "Şu çizdiğim rotada, her gün, değişmeyen saatlerde 'stokları' kontrol ediyor. İşte tam da günün son kontrol zamanında dalacağım!"
"Elinde bir kağıt parçasından daha fazlası yok o zaman?" diye şaşkınlıkla ünledikten sonra sesini alçaltması gerektiğini geç ayırt ederek söze daldı yaşlı adam; "Seni yakalarlarsa onun bir yardımı olmaz, biliyorsun. Seni onların bıçakları ve mermilerinden korumaz evlat... Sana adam gerek, plan gerek. Tek başına Blackpool deposuna saldıramazsın ki?" diye gerçekleri gencin yüzüne vurmuştu.
Hızla parlayan düşüncelerinin en güvendiği insan tarafından böyle bozulmuş olmasının üzüntüsüyle omuzları düşen genç, katladığı haritasını cebine koyduktan sonra "Her şey yolunda giderse, işler o noktaya gelmeden çetemi hazırlamış olurum belki? Oraya saldırabilecek cesareti olan insanları bulmak kim bilir kaç hafta sürer..." dedi üzgünlüğü sözlerinden sezilebilecek bir ses tonuyla. Boynu bükük, biraz daha düşündükten sonra "Her neyse, bu almam gereken bir risk. Bana şans dile beybaba!" deyip işine yollanmıştı. Alpharian da arkasından. Yaşlı adam yalnızca "Gerçekten. Buna çok gereksinim duyacaksın." diyebilmişti genç dostu için, haritasına göz dikmiş olan Alpharian yanından geçerken. Deneyimli Lautus için bu ülküsüne bağlı gencin hoyratlıkla yapacağı bir eylem tüm planını bozabileceği ve çok büyük olasılıkla gencin ölmesi dışında başka bir işe yaramayacağı için haritasını çalmak çok da zor olmamıştı.

Alpharian'ın yürüdüğü yol Blackpool'a doğru giderken örgüt içinde az da olsa yüzünü tanıdığı genç bir Lautus'un korku dolu gözleriyle karşı karşıya gelmişti. Adamın bakışlarından dilendiği yardımın önemini ölçebildiği için ikili sessiz ve boş bir ara sokağa ayrı yollardan yürüyerek ulaşmışlardı. Genç Lautus zaman harcamadan söze başlamıştı:
"Calamum Alpharian! Dizzardium çevredeki çetelerle ilgili bir rapor çıkarmamı istediği bir görev vermişti bana ve ben de istenileni yaptım.. yeterince iyi olmasa da. Görünüşe göre bu sırada istemeden bazı düşmanlar edindim."
Gözlerini genç adamın gözlerine duyduklarına inanamazmışçasına edindiği bir mimikle diken Alpharian, kısa bir omuz silkmeden sonra arkasını dönüp gidecek gibi olsa da; genç adam yineleyici bir yaklaşımla, hareketlenmesini saygısızlık sınırlarına dayandırmadan üstünün önüne geçip;
"Ne olur dinleyin beni, başınızdan savmayın. Çevre depolardan birinin yakınlarında araştırma yaparken sanırım bir bekçinin gözlerine yakalandım ve o zamandan beri peşimden gelen adamlarından kaçıyorum." demişti.
İki renkli gözleri olan adam çatık kaşlar ve sorgularca bir yaklaşımla örgütdaşına:
"Kaptan Farrell başarısızlığı aşağı görür, bilmiyor musun Lautus Jacoren? Sana yardımda bulunursam utancının lekesi bana da sıçramaz mı sanıyorsun?" diye iğneleyici sorusunu sormuştu Alpharian soğuk ses tonuyla. Yine de çevredeki bir depo söz konusu olduğunda, bunun DeWitt'in yeri olma olasılığı yüksekti... Olasılıkları değerlendirmemek düşüncesizlik olurdu şimdi.
Stres ve çıkar yol bulamayan biçimde kısa bir gülümsemenin yüzünden gelip geçtiği Lautus, Alpharian'ın gözlerine diktiği gözlerini kaçırmadan az da olsa ezilip büzülerek:
"Bakın, kentten çıkmam gerekiyor ama bunu tek başıma yapamam. Bana yardım edin, öğrendiklerimi sizinle paylaşayım."
Alpharian'ın tüm bunlar için zamanı olmasa bile, bir gün içinde iki kez deponun çevresinde gezinen sivillerden biri olması tepkiyi üzerine çekebilir ve gereksiz risk oluşturabilirdi. Calamum Lautus'un yitirecek çok fazla şeyi yoktu ve gün zaten sonlanmaya yaklaşıyordu. Bu genç Lautus'a yardım etmek belki bugün için gizli görevini yavaşlatmış olacaktı ama karşılığında edineceği bilgi işine daha çok yarayabilirdi. Daha önce düşündüğü gibi; "Olasılıkları değerlendirmemek düşüncesizlik olurdu şimdi."
Kısa bir iç çekmeden sonra; "Yalnızca Magna Purgatio'nun yücelmesi için yanında bulunacağım Lautus. Gidelim!" dedi Alpharian, Mereside'dan Lytham'a dek zorlu bir yolculuk bekliyordu ikiliyi.
Ara sokaklar ve engin çatılar üzerinden gitmeleri gerekiyordu iki Topiari Sanctionem üyesinin; yavaştan batmaya yüz tutmuş Güneş'in koyulaşmaya başlayan renklerle bulutları boyadığı saatler içinde yeri geldiğinde Jacoren'in yem olarak ortaya çıktığı ve birden çok saldırganı alt ettikleri stratejiler, yeri geldiğinde kalabalık içinde karmaşaya karışıp hızlı adımlarla geçtikleri, yeri geldiğinde de çatıların üstünden hoplaya zıplaya uzaklaşmışlardı bölgeden. Hedeflerine vardıklarında Jacoren Alpharian'a dönüp;
"Sağ ol Calamum, al bu haritayı. DeWitt adlı haydutun saklanma yerleri. İşine yardımcı olacak bilgiler bunlar, o korkak savaşmak yerine kaçmayı seçerse diye... Adamla ilgili öğrendiklerim doğruysa, yapacağı şey de bu olacaktır." demişti ikili yollarını ayırmadan önce.
Alpharian yalnızca kuru bir gülümseme ve mutlu bir homurtuyla yanıt vermişti.

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Ynt: Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)
« Yanıtla #3 : 30 Temmuz, 2022 21:55:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Alpharian için dünü erkenden bitirmek severek yaptığı bir şey olmasa bile, karşı koyamadığı zorunluluklarla yolunun kesilmesinden hep nefret etmişti. Dün elde ettiği iki ayrı harita ve üzerlerine yazılı ayrıntılanmış detaylara iyice çalıştıktan sonra, Omegan'a Pub'dan erken çıkmasını ve belirttiği saatte bulunmasını istediği yerde olmasını dilediği adresi bırakmıştı. Alpharian'ın görevine devam etmek için Blackpool'a varacak bir anahtar yaratacak ya da Mali-Phali-Ty-Co'da uyanıp oraya gidecek zamanı yoktu. Günün ilk saatlerini deponun yerini öğrenmekle ve devam eden saatleri de bekçilerin nöbet değişimlerini gözlemlemekle geçirmişti. Bunları yaparken iki bekçinin diğerlerine göre daha yakın olduklarını ve birlikte dinlenmeye gittikleri yerin adı Lautus Jacoren'in notlarında belirtilmişti. Katil dinlenmeye çıkan bekçileri, oturacakları kafenin hemen yanındaki bankta oturmuş biçimde bekliyordu. Yüzünü örtülü biçimde bir dilenciyi andırıyor gibi olsa bile giyimindeki temizlik bu duruma ters düşüyordu adamın, böyle olsa bile odakları üzerine çekmeyen bir dış görünüşü vardı. Konuşanlarla yüz yüze gelip kendini tehlikeye atmayı düşünmediği için yüzlerine bakmamıştı Lautus. Bekçiler her zamanki masalarına geçip oturduklarında Alpharian çoktan konuşmalarını dinlemeye başlamıştı:
"Senin o patron diye ağzına düştüğün adam bir korkağın teki! Para için olmasaydı, çoktan bu işi bırakıp gitmiş olurdum abi ben!"
Bu sözlere karşı arkadaşı dudaklarına götürdüğü çay fincanını masaya indirir indirmez tokat gibi yapıştırmıştı yanıtını "Bak güzel kardeşim sen ya salağın tekisin, ya da körsün. Belki de ikisi birden..."
"O ne demek lan öyle?!" tepkisi gecikmemişti diğer bekçinin ağzından, arkadaşı tarafından nedensizce aşağılanmak iyi gelmemişti bu kafa dinlemeye çalıştığı zaman diliminde.
"Sen ne olduğunu görmemişsin bile..." diye devam etti dinginliğini korumaya devam eden bekçi. Ancak arkadaşı yüksek oktavdan konuşmaya devam ediyordu karşı koymalarına "Ben göreceğimi gördüm aslanım! O gün yük araçlarımız saldırıya uğramıştı, patron efendinin de ilk yaptığı şey kaçmak olmuştu??"
Arkadaşı bu sözler karşısında başarısız bir gülüş taklidinden sonra konuyu elinden geldiğince uzatmaya ve yoldaşını daha da derine sokmaya istekli biçimde yanıtını olabildiğince geç vermeye çalışarak "Yoo. Kaçmadı..." deyivermişti tadını çıkara çıkara.
Konuşma ilerledikçe sinir katsayısındaki artık ses tonuna daha çok vuran bekçi dayanamayarak "Arkadaş sen ne saçmalıyorsun?" diyerek çıkışmış ve sandalyesinden ayağa fırlamış olsa bile, yoldaşı bir volkan gibi köpürüp taşan arkadaşını geri yerine oturtmaya çalışan bir ses tonuyla önemli bir soru sormuştu "Ah be alık kardeşim. Bize saldıran insanların başına gelenleri unuttun mu?"
Bekçinin soruya yanıt vermek için fazla zaman harcamasına gerek yoktu "Tüfekli korumalar tarafından indirildiler, Tanrı'ya şükür!" demesi yeterliydi.
Gülümsemesi yüzünde yayılmaya devam eden bekçi ise en güçlü vuruşunu dudaklarından dökmek üzereydi "Korumalarımız tarafından dağil işte. O, tek başına indirdi hepsini!"
"Demek.. bizi o mu kurtardı diyorsun sen?" sözleriyle tüm siniri ve karşı koyma gücü birden elinden şekeri alınmış bir çocuk gibi yok olan bekçi duyduklarına inanamayarak durumu sorgulamış ve sandalyesine geri oturmuştu.
"Evet?! İnanmak çok mu zor koç? Yüksek bir yere konuşlandı ve o Amerika'dan yanında getirdiği Withworth'uyla hakladı hepsini..."
Diğer bekçi şaşkınlıktan şoka uğramışçasına, "Ben... Ben bilmiyordum. Patronumuzun böyle-.." diye sanki kendi kendine konuşuyor gibi sözlerine başlamış olsa da sözleri arkadaşı tarafından kesilmişti;
"Adam usta bir keskin nişancı. Bunu unutmazsan iyi edersin."
Alpharian duyması gerekenleri duyduğunu düşündüğü için yerinden ayrılmıştı. Bu gizli kulak misafirliğinin sonucu olarak katil DeWitt'in tüfek kullanmayı -tarih boyunca keskin nişancılıkta kullanımıyla bilinen ilk tüfeklerden birini seçtiğini- ve düşmanlarını uzaktan vurmayı deneyerek yenmeye çalıştığını öğrenmişti.

Zamanı gelmişti artık. Alpharian köle tacirinin deposuna doğru yola çıktı. Nöbetçilerin değişim anları, nöbet yerleri ve nöbet rotalarını doğru planlayarak olması gerektiği anda olması gerektiği yerde bulunarak avına yaklaşıyordu hızla. Bu sırada kent yeni yeni canlanmaya başlıyordu; saatler öncesinden uyanıp hamurlarını yoğurmaya başlayan fırıncılar, ineklerini sağmaya başlayan sütçüler, mallarını sergiye çıkaran manavlar... Sokaklar az da olsa canlılık belirtisi göstermeye başlıyordu işte yavaş yavaş. Nedense; belki bu duruma olan gözlemleri nedeniyle depoya normalde kimsenin girmeyi düşünmeyeceği bir yoldan girdiğinde, içeride dışarıdakilerden bağımsız olarak ayrıca nöbet tutan kimsenin olmayışını normal karşılamıştı Lautus. Normalde bu gibi depolara ışık ve hava sağlaması için kullanılan pencerelerden birinden içeri girip ayakkabıları yerle değintide bulunduğunda yalnız olmadığı sezgisine kapılmıştı. Yeterince aydınlık olmayan binanın içinde sessiz adımlarla ilerlerken bu sezgisini daha da güçlendirecek sesler duymaya başlamıştı adam; hayır, içeride gerçekten gözünden kaçırdığı nöbet tutan ya da kendisi gibi zorla giren birilerini arayan korumalar yoktu.. ama kesinlikle birileri vardı. İçinde bulundurduğu ve masalar ile belgeler nedeniyle ofis olarak kullanıldığını anlayabildiği odadan çıkıp bir koridora varan, oradan da deponun daha geniş ve açık olan bir bölümüne doğru ilerlemişti. Bu büyük ve yeni odaya vardığında gözleri iyice bu yarı karanlık, az ışık alan ortama alışmıştı. Derken bir el; bunca yıllık deneyimleri nedeniyle içinde korkudan çok daha fazla kendini savunmaya yönelik ve reflekse dönüşmüş tepkileriyle güçlenerek normal insanlar gibi bağırarak ses çıkaracak bir paniklenme yaşamadan ona dönen Lautus'un koluna dokunmuştu. Sessizliği bozan bir "STAK!" sesiyle elinde yerini bulan asasıyla, koluna dokunan insanın arasındaki soğuk ve paslı demirin varlığı yavaş yavaş yerlerini alıyorlardı bu sahnede. Güçsüz, titrek bir sesle "Yardım et!" diyebilmişti yaşlı adam. "Kurtarın beni..." diye son bir kez daha fısıldayabilmişti titreyen bacakları artık bedenini daha fazla ayakta tutamadığı için olduğu yere az da olsa toz kaldırarak geri yığılan tutsak. Derken bir ses ve bir kol daha, bu sefer odanın tabanından aşağıya kazılmış bir deliğin üzerine işlenmiş demiş parmaklıkların arasından dışarıya uzanmıştı "Çıkarın beni bu Cehennem'den!" diyerek. Sonra bir diğeri, bir başkası ve içinde bulundukları; tutsak tutuldukları demir parmaklıklar arkasında olan onlarca insan bu gördükleri yabancı kurtarıcıya ilk kendilerini seçmesi için yakarmaya başlamıştı. Büyük bir arı kovanı gibi gittikçe artan bir uğultuyla gelecek mutsuz homurdanma dalgasının kendini ve onları tehlikeye sokacağını bildiği için "Sessiz olun! Her şey yoluna girecek, biraz dayanın." diye seslice fısıldamak zorunda kalmıştı Siyah giyimli adam yüzünü örten başlığı altından dişlerini sıkarak. İlerlemek zorundaydı. Dünya'nın hepsini kurtaramayacaktı Lautus, bunu çok iyi biliyordu ama; kurtarabileceği her insanı var olmuş en güzel Bahçe'ye ulaştırabilecek potansiyelini de boş yere harcayacak biçimde, hatası bol bir yeniyetme ya da düşsever bir ülkücü değildi. Bu depoda tutulanların hepsini kurtaracaktı; gerekirse zincirlerini, prangalarını ve parmaklıklarının kilitlerini tek tek elleriyle kırarak... Yine de ilk önce DeWitt ve Arındırıcı'sını ortadan kaldırmalıydı. Adımları Alpharian'ı öncekinden daha kısa bir yeni koridora ve oradan da deponun merkezine götürdüğünde adam kendini yine alıkoyulmuş tutsaklarla dolu bir odada bulmuştu. Yavaş ve ölçülü adımlarıyla eşiğini aşıp geçtiği kapının arkasından kilitlendiğini duydu birden, görevini gizlilikle sürdürmesine gerek kalmamıştı...
« Son Düzenleme: 31 Temmuz, 2022 06:11:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat »

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Ynt: Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)
« Yanıtla #4 : 02 Ağustos, 2022 16:47:30 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Artık gizlilik isteğe bağlı ama acıma duygum da öyle!" diye söylendi kendi kendine adam, dışarıya karşı içindeki çalkantılarla dolu bir volkan patlamasını andıran duygularını vurmuyor olsa bile görevinde başarısız olmayacak seviyede çoşku doluydu içten içe. Deponun üst katındaki yürüyüş iskelesinin tahtalarından gelen gıcırtı Alpharian'a çevresinin sarılmaya başladığını ortaya koymuşsa da, kimseden bir söz ya da hareket gelmemesiyle birlikte sessizlik yeniden ortamda etkisini sürdürmeye başlamıştı.
"Ee? Şimdi ne, köleci?" dedi Lautus, azalan dayancıyla.
"Bana öyle seslenme!" diye çıkıştı gölgelerden bir ses. "Ben yalnızca onlara yardım etmek istiyorum, zamanında bana edildiği gibi..." diye devam etti sözlerine. Alpharian için, tüm deneyimlerine karşın, sesin geldiği yönü kestirmek kolay değildi. Hedefin tek bir yerde durmadığı ortadaydı, ancak yavaş adımlarıyla yerini değiştirmesinden daha çok bu oldukça büyük odada yankılanan sesi böylesi yanılsamayı sağlıyordu.
Alpharian da tek bir yerde durmuyordu, adımları çevrelendiği bu ışıksız ortamda kaç düşmanla karşı karşıya olduğunu hesaplama amacıyla çember çizdiriyordu ona; "Onları böylece tutsak tutarak hiçbir iyilik yapmıyorsun." dediğinde.
Adamın sesi her karşı savında azalan dayancıyla daha da yükseliyordu; "Tutsak mı? Onları güvende tutuyorum ben. Gelecek yolculuklarının sonundaki kurtuluşları için hazırlıyorum!"
Bu sözler duvarlarda yankılandığı sırada Alpharian'ın gözlerine parmaklıkları arkasında korkuyla kendine sarılmış biçimde saklanan, oturduğu yerde ileri-geri sallanan, umutsuz bakışlarla ses çıkaramadan Lautus'un gözlerine bakışlarını kilitleyen insanlar çarpmaya başlamıştı;
"Ne yolculuğu? Ne kurtuluşu? Onları yaşam boyu sürecek bir işçiliğe ve kaçınılmaz ölümlere gönderiyorsun!"
"Bir şey bildiğin yok, katil! Seni buraya getirtmek bile bir düşüncesizlikmiş, bu ortada. Görüp anlayabileceğini düşünmek de..." bu sefer iyiden iyiye incinmiş gibi çıkıyordu adamın sözleri ağzından.
"Anlayacağımı anladım ben!" dedi Alpharian neredeyse havlarcasına, dayancının sonuna gelmişti ve karşısındakinin de eşit seviyede ılımsızlaştığını sezebiliyordu;
"Göster kendini!"
Zeminden metrelerce yukarıdaki yürüyüş iskelesinin kenarlarındaki korkuluklara tutunan, püsküllü Beyaz eldivenleri olan bir el göründü. Adam gölgelerden çıkmamaya devam ederek, Alpharian'ı yoluna getirmeye çalışmaya devam ederek ona seslendi:
"Ah, demek seni buraya çağıran adamı görmek istiyorsun?" diye biraz önceki sözlerinden çok daha canlı bir sesle.
"Kimse beni buraya çağırmadı. Kimsenin buyruğuyla da değil, kendi isteğimle buraya geldim!" diyerek çıkıştı Lautus ama sözleri adamdan gelen canlı bir kahkahayla kesilircesine bitmişti:
"Öyle mi? Kim bir Animagus ya da Metamorfmagus gelmesin diye, içeriye temiz hava bile almama pahasına aylardır kapalı duran pencerelerin kilitlerini açtı sana? Kim temizledi yolunu? Tek bir adamıma bile bıçağını bir kerecik olsun çektin mi şu ana dek? Hayır... Hepsini, senin için yaptım. Gerçekleri görebilesin diye!"
İki adamın konuşmalarını duyan kimsenin anlamlandıramadığı bir iletişim yaşanıyordu deponun ışıksız ve boğuk duvarları arasında. Adamın korkuluklara tutunan elini sıkmasının gıcırtısı ve belki Alpharian'ın sinirden kasılmış çenesiyle dişlerini gıcırdatması dışında sessizlik bozulmamış gibiydi.

Siyah giyimli adamı yola getirme düşünceleri başarısız olma yoluna girdiğinden, buna devam etmek yerine suikastçı ile alay etmeyi seçti adam ve onu deponun çatısında açılan yuvarlak bir kepenkten yayılan ışık çemberi içine girmesi için çağırdı:
"Aydınlığa adım at o zaman, sana son bir iyiliğim daha dokunsun."
Alpharian, adamın gölgelerden çıkmasıyla birlikte eşzamanlı olarak ışıldayan alana adım atmıştı. Sonra yıpranmış ve rengini az da olsa yitirmiş bir üniforma takıldı Lautus'u neredeyse gülümsetebilecek bir biçimde Alpharian'ın gözlerine; sanki öleceği günün bugün olduğunu çok iyi biliyordu o adam ve bunun için ordudayken kendisine verilmiş üniformasını giymiş gibiydi. Jeffrey Thomas DeWitt, bu gizdüzenin başını çeken en güçlü kişi olarak, en sonunda sahnesine giriş yapmıştı işte:
"Karşısındayım şimdi katilimin. Ne istiyorsun benden?"
Nedense, Alpharian da daha az sinirlenmiş gibi seziyordu kendisini. Taşkınlık içermeyen, normal bir ses tonuyla "İn aşağı. Tüm bu saçmalığı onurla çözümlendirelim." dedi öylece ve asasını göğsünün önünde dikey konumda tuttu.
Lautus'un son sözüyle birlikte gölgeler içinden gelen sessiz bir komutla birlikte hareketsiz duran korumalarının bir anda asalarının yardımıyla aşağı inişleri duyuldu ve zeminin tozlu yer döşemelerinde ayakkabılarının gıcırdamalarıyla birlikte, görev yerlerine konuşlanmalarının sesi geniş odayı doldurdu. Birazdan olacakları öngörebilen tutsakların yer yer duyulan korku dolu sızlanmalarıyla birlikte; DeWitt'in adamları hem yukarıdan hem de zemin seviyesinden, tam anlamıyla Lautus'un çevresini sarmıştı şimdi. Köleci daha korumalarına saldırı buyruğu vermemişti;
"Neden işler her zaman için yeğinliğe dönmek zorunda ki? Görünüşe göre sana bir kurtuluş yolu sunup yardım edemeyeceğim! Çünkü en başta sen, kendine yardım etmek istemiyorsun.. ve işimin caydırılmakla tehlikeye girmesine göz yumamam."
Bir yanıt adına ışık altında yüzünün görünen bölümü daha da tehlikeli olduğu izlenimini bırakan adamın kafasını hafifçe yana eğmesinden başka bir şey daha alamayan DeWitt, son sözlerini seslendirmeye devam etti:
"Bana başka bir seçenek bırakmıyorsun genç dostum. Ölmelisin."

Ah, hayır. Karanlık Alpharian'ın dostuydu... Üzerine atılan korumaların asa, mermi, sopa ve kılıçlarının hepsinden kaçamayacağı ortada olsa bile; bunca süre için karanlıkta pusuya yattıktan sonra parlak ışığın merkezinde bir süredir duran adamdan gözlerini kaçırmamış olan korumalar için şu an Lautus'u duru biçimde görmek olanaksıza yakın gibiydi. Özellikle çok iyi kullandığı gölgelerin içinden bir yok olup, bir görünen ve yer yer üzerine gönderilen büyü ve mermilerin nedense hedeflerini bulamadan duvarlarla buluştuğu bir durum içindeydiler ve çoğu daha buna bir anlam veremeden anatomik açıdan acısız bir ölüme kavuşacakları bölgelerinden bıçaklanmış ya da Titrek Kavak ile Abanoz ağacı dallarının bir diğerine sarmallanmış biçimde yaratılmış asasından çıkan büyülerle ruhlarını sonsuzluğa yitirmişlerdi. Alpharian açısından ise bu durum ayrıydı: sürekli dinç ve hazırlıklı tutmaya özen gösterdiği bedenindeki dayanıklılık ne seviyede olursa olsun; üst üste hedeflerine gönderdiği büyülerin yanı sıra Animagus gücünü de bu sıklıkla kullanması, hızı ile verimliliği için büyük bir yük oluyordu. Yer yer aldığı hasarlar nedeniyle dizlerinin üstüne çöküp acı içinde bağırarak ağlamak ister gibi olsa da, içinde yanmaya başlayıp er meydanında gösterdiği beceriyle dışarı taşarak benliğini terk eden nefretin alevleri bunu yapmasına engel oluyordu.

[spoiler]
[/spoiler]

Soluk soluğa yeniden tavandan akan ışığın altına girip, adama boştaki sol elini "Sırada sen varsın" dercesine uzatması ve DeWitt'in bu suikastçısında gördüğü atiklik karşısındaki şaşkınlıkta kalışıyla birlikte Lautus'un deponun üst katına bir anda tırmanıvermesi bir olmuştu. Ne yapacağını bilemez durumda kalan köleci depodan kaçmak için hızla bir başka çatı kapısına yöneldi ve depoya diğer odaların kapılarından koşarak dalan adamlarına "Onu benden uzak tutun!" diye bağırarak son buyruğunu vermişti.
Alpharian, Blackpool sokaklarının yüksek çatılarında avını kovalamaya başlamak için fazlaca evecendi.
« Son Düzenleme: 03 Ağustos, 2022 00:42:15 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat »

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Ynt: Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)
« Yanıtla #5 : 05 Ağustos, 2022 02:24:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bir merminin sol köprücük kemiğinin tam ortasından Yıldırım çarpmışçasına bedenine girip kemiği paramparça etmesinin verdiği acı ve şokla birlikte bir anda olduğu yerden yana doğru içgüdüsel biçimde kaçıvermişti Alpharian. İlk mermiden kısa bir süre sonra sıkılan diğer mermiler de sırayla kafasının üstünden vızıldayarak geçiyorlardı arkasında saklandığı bacanın tuğlalarını teğet geçerek. Düşüncesizce yaptığı bir eylem sonucunda aldığı düşüncesizce bir yaraydı bu ve cebinde sakladığı Wiggenweld İksiri'nin kolayca iyileştiremeyeceği bir sorundu. Bu nedenle hem iksir hem de asasının yardımıyla şimdilik yeterli iyileşmeyi sağlayabileceğini düşünüyordu. Adrenalin nedeniyle daha acısını tam olarak sezemediği yaralanmasına doğrultmuştu asasını; ilk önce "Brackium Emmendo" komutuyla asasını sallayarak kıymıklanarak parçalanmış olan kemiğini düzeltecekti, sonrasında "Vulnera Sanentur" büyüsüyle kemikle çarpışmasından şarapnellenen mermiyle birlikte yırtılan kaslarını birleştirecek ve en son da bir "Episkey" ile derisinde olabildiğince az yara izi kalmasını sağlayarak iyileştirmesini sonlandıracaktı. İksirle birlikte şu an için yeterli geleceğini düşünüyordu bunların, ne de olsa her zaman için Mali-Phali-Ty-Co'nun Scrinium bölümünde kendisine yardımcı olabilecek uzmanlar bulabilirdi. Orada bulamasa bile St. Mungo ne güne duruyordu?

Kana bulanan gömleğini temizlemek için harcayacak zamanı olmadan arkasına saklanabileceği sonraki sığınağa doğru ilerlemeliydi çünkü çokça zaman harcamıştı bile ve üzerine sıkılan son mermiden beri kim bilir kaç dakika geçmişti bilemiyordu. Yine de DeWitt kaçmayı değil de yattığı pusuda beklemeyi seçmiş olacaktı ki, Lautus yerinden ayrıldığı anda bir mermi daha yakınlarında bir yerlerden sekivermişti. Merminin böylesine yüksek bir hızla hedefine varmasından biraz sonra onu ileri iten barutun patlama sesinin gelmesi; hem adamın nerede olduğunu kestirmekte sorun yaratıyor, hem de "Protego" gibi olağan bir büyüyle insanın kendini savunabilmesi için fazla öngörülemez oluyordu. Yine de tüm bu ölümcül koşturmaca içinde yankılanan patlama sesi ve yanan baruttan geriye kalmış olan duman, nişancının yerini açığa vurabiliyordu. Alpharian ne derecede kıstırılmış olsa da durduğu yerde bir Keklik gibi avlanmayacaktı, yo; öleceği kesinleşmiş bile olsa hedefine varmayı denemeye devam edecekti. Çevresine bakabildiği kısacık saniyeler içinde DeWitt'in görüş açısından çıkabileceği tek bir yer bulabilmişti, o da bir kilisenin çan kulesine benzer bir boşluğa sahip bir yerdi. Lautus hızlı adımlarıyla ve yer yer eğile-koşa ilerleyerek oraya varıp üzerine tutulan keskin nişancı tüfeğinin görüşünden kaçabilmeyi planlamıştı. Bel seviyesini anca aşan yarım duvarlık engeli aşıp, çapraz kenarındaki ikinci engelin de üstünden atladığında karşısında biraz önce omzundan yaralandığı çatının yanından ilerleyen bir koridorda bulmuştu. Daha birkaç adım atamadan üzerine çullanan ve DeWitt'in adamı olduğu çok ortada olan bir korumanın ellerinde tuttuğu tüfek için kısa bir süre güreşmiş olsalar da, tüfeği adamın kollarından ayırmadan burnunun köprüsüyle buluşturmasıyla birlikte kollarından kurtulmuştu suikastçı. Yüzüne aldığı ağır hasarla birlikte dengesi bozulan koruma, Alpharian için kolaylıkla kullanacağı bir canlı kalkana dönüşmüştü. Tek mermilik tüfeği karşısına çıkan ikinci adam için harcayan Lautus, sonraki için tüfeği bir mızrak gibi kullanıp süngüsüyle bir can daha almıştı. Devamı ve arkasından yetişebilenler için de asasını kullanmaya başlamıştı artık...

Hızla alt ettiği birkaç Büyücü'den sonra karşısında duran ve bulunduğu binadan en az iki kat daha yüksekte olan binanın kiremitli çatısına doğru bacaların arasından geçe geçe ilerledi Alpharian. DeWitt'in ölümcül mermilerinden uzak durmalıydı ama bunu yaparken de adamı elinden kaçırmaması gerektiğini biliyordu. Neredeyse büyük ölçekli basamaklar gibi duran çatılar arasından ilerlemeye devam ediyorlarken, mahalle patlayan silah seslerinden ve koşuşturan bekçiler ile korumalar nedeniyle karmaşa içine girmişti bile. Çoğu sivil kendini güvenli yerlere ve evlerinin içine atıyorken, bazılarının isteklice yaşanan hareketliliği izliyor olması insanlığın Doğa'sından gelen bir şeydi. Bu sırada üzerine yağan her türlü saldırıya karşı asasıyla kendini korumaya çalışan Lautus'un gözlerine DeWitt'in Soluk Gri renkli üniformasının sırtı çarpmıştı; geniş açıyla çevresini dolanmak yerine, hedefine kaçarken daha direkt bir yoldan yaklaşması gerekiyordu. Ara sıra arkasını dönüp, kısa süreyle keskin nişancı tüfeğindeki teleskopik dürbünle kendisine nişan alan adamın mermisinden uzak duruyordu ve ıskalanan her mermiden sonra bu "Tavşan kaç/Tazı tut!" oyununda biraz daha yaklaşıyordu hedefine Alpharian. En sonunda yüksek iki binanın üzerinde konuşlanmış DeWitt'in kolay yoldan ulaşabileceği son mermilerini de harcadığı, Alpharian'ın ise beyninin çığlık çığlığa bu tehlikeli durumla ilgili uyarıları dinlemeden koşaradım tırmandığı bir ana varmışlardı. Son mermi de sıkıldığında Lautus ateşleme aksamının mekanik hareketlenmesini duymasıyla birlikte, sanki eylemlerini içgüdülerinde yatan hırçın bir hayvan kontrolü ele almışçasına eğilmişti. Siyah giyimli katilinin sağ omzunun kasları içinden derince bir yara bırakarak sıyıran mermi kim bilir aşağıya yönelik açıyla ateşlendiği için kimin yaşamını sonlandırmıştı. Artık uzun bir kovalamacanın sonuna gelmişlerdi ve Alpharian adımları altında tıkırdayan kiremitlerin örttüğü çatılarının en tepesine vardığında, geriye aşağı inmesinden başka bir yol kalmamıştı. O bu yokuşu tırmanırken DeWitt çoktan karşı binanın kenarları diz boyu duvarlı terasına varmıştı bile. Hızla kendini ileriye atan ve sırt üstü çatıdan aşağı kayan Lautus, kölecinin pantolon cebine sokuşturduğu asasını görmemiş olacaktı ki kaymaya başladıktan biraz sonra topuklarının eşiğine değmesiyle birlikte; DeWitt'in illüzyon büyüsüyle tılsımlanmış olan çatının sonuna ulaşmıştı ve iki bina arasındaki boşluğun üzerinde kaza yapmış bir Uçan Süpürge'den fırlamış gibi süzülmeye başlamıştı.

Zaman durmuş denilebilirdi Alpharian için. Alması gereken kararlar, aldığı kararlar ve almamış olması gereken tüm kararlar gözlerinin önünden geçiyor gibiydi adamın. Yok, hayır; yaşantısı "Bir film şeridi gibi" gözlerinin önünden geçmiyordu bu ölüme belki de asla hazır olamayacak adamın. Daha çok, şu an hangi taktikle ölümden kurtulmak ve daha da çok bu Dünya'ya bir ölüm daha kazandırmanın peşinde patlıyordu nöronlarındaki Takyon'lar. En son çocukken denediği ve çok uzun zamandır kullanmak usunda yer etmemiş bir yöntem denemeyi seçti çok az seçenekler içinde zamanı kalmamış olan adam; çocukken okuduğu kitaplardan birinde geçiyordu İkarus adı, Yunan Mitoloji'sinden bir karakter, hani şu herkeslerin bildiği...
"Wingardium Leviosa!" komutunu verdi omuzlarının üstünden sırtını anca kapatan çeyrek boylu pelerinine; iki apartman arasından geçen sokağın sert taşları üzerine düşüp ölmek yerine, karşı terasa sırtında bir paraşüt varmışçasına güvenle inmeden önce. Omuzlarının üstünden, koltuk altlarından ve sırtından deri kayışlarla güvenle gömleğini ve kendisini saran pelerin kopmadan yırtılmadan dayanmıştı bu neredeyse 3-4 saniyeyi aşmayan kısa süreli süzülme eylemine. Teras'a iniş yaptığında DeWitt'e arkasını dönmek çok da akılcı bir eylem olmasa bile arkasından gelmeye çalışacak birileri olmaması için "Bombarda Maxima!" diye akciğerleri ile ses tellerinin tüm gücünü kullanmıştı deliler gibi çarpan yüreğinin pompaladığı adrenalinle.
Jeffrey Thomas DeWitt adlı adama doğru arkasını tekrar döndüğü anda da daha dingin bir ses ve az da olsa rahatlamayla "Protego Totalum..." büyüsü dudaklarından dökülerek asasını zemine doğrulttu Alpharian. Avıyla en sonunda tek başınalardı artık.
« Son Düzenleme: 05 Ağustos, 2022 12:03:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat »

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Ynt: Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)
« Yanıtla #6 : 11 Ağustos, 2022 07:04:15 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Öyle de kolay değil!" sesiyle yankılandı koruma büyüsünün dev balonu içinde kalan bölge; küçük ve bakımsızlıktan tozlanmış, kırık pencerelerini sarmaşıkların gölgelediği bir seracığa ev sahipliği yapan, birkaç kırık bank dışında az biraz çöplüğe daha sahip olmaktan daha fazlasını taşımayan teras. Son bir direnişten daha geride kalmadan boyun eğmeyeceğini böyle ortaya koyan gizdüzencinin sahnesine geri dönmesini bekliyordu Alpharian, özellikle omzundaki yarasından gelen keskin acıyı düşünmemeye çalışarak. Önce küçük ve kullanılmamaktan derme çatma kalitesinde görülebilecek seranın mevsimler karşısında kavrulup ıslana ıslana gevrekleşmiş; çatıyı örtsün diye kullanılan ince tahtalarının üzerinde çömelerek tüfeğiyle nişan alan bir DeWitt görüldü. Sonra kırık bankın yıkılmamış bir kenarından eliyle destek almış bir diğeri. Sonra suikastçının terasa indiği yerin arkasında belirip boğazını temizleyen. Sonra seranın menteşeleri gıcırdayan Solgun Kahverengi kapısının arkasından yavaş bir alkışlamayla çıkıveren.. ve seranın arka kapısından uzanıp çıkarak asasını Lautus'a yöneltmiş olan.
"Diğer kardeşlerim gibi saldırıp yıkabileceğin biri değilim ben, katil..." dediler hep bir ağızdan; Alpharian karşısında bulduğu bu illüzyonun usta bir asadan çıktığını çok iyi biliyordu ya, yine de gerçek DeWitt'in hangisi olduğunu çözmesi için çok fazla zamanı kalmadığını da biliyordu. Av ve avcısının ellerindeki zaman hızla azalırken ilk önce bir tüfeğin patlaması duyuldu; bir kez daha vurulacak olmanın getirdiği insansı korku ile kendini koruma adına odağı sarsılan Alpharian, sonrasında arka kapıdan kendisini hedeflemiş olan asadan çıkan sahte büyüye karşı kendini korumaya çalışmıştı asasını savurarak. Görevlerini yerine getirdikten sonra acı bir gülüşle yok olup giden iki kopya DeWitt'in sonrasında saldırma sırası diğer ikilideydi; yıkık banka dayanmış olan ve arkasındaki kopyalar kollarından tutup açık bir hedefe dönüştürmüşlerdi Lautus'u. İki DeWitt kollarından tutarken, diğeri asasını göğsüne hedeflemişti bile avcısının. Yüzündeki utku dolu gülümsemeyle kırçıl bıyıkları gevrilen DeWitt ise anın tadını çıkarıyor gibiydi;
"Benim adım Jeffrey Thomas DeWitt, seni uslanmaz genç dostum.. ve senin bu kan dolu yaşamına son vermeden önce duyman gereken son şeyin bu olmasını istiyorum: beni öldüremedin! Senin gibilerden hiç kimse de öl-dü-re-mez! Avada Ked-.."
Alpharian'ın kolundaki gizli bıçağının o başka seslere kolay kolay benzemeyen sesiyle birlikte solundaki kopyanın yok olması bir olmuştu adamın büyülü sözcükleri daha dudaklarından daha tam olarak çıkmadan. Kollarından tutup kendini etkisiz duruma getirebilecek seviyede somutlaşabiliyorlardıysa bu kopyalar, gövdesinin orta yerine gönderilecek bir büyüye karşı da kalkan olarak kullanılabilirlerdi de diye düşünmüştü Lautus. Şans bu ya, düşüncesinde doğruydu avcı; avının asasından çıkan Yeşil renkli şimşek bedenine varmadan son anda önüne çektiği kopya "ölmüştü" kendisinin yerine. Beklemediği bir anda uyguladığı ölüm yaptırımının başarısız olmasıyla neredeyse eşzamanlı biçimde duyduğu "Expelliarmus!" sözüyle birlikte asasından olan DeWitt; kendisiyle olan işi artık oldukça kişisel bir seviyeye varmış olan suikastçısı karşısında kendini savunmak için belindeki kuburluğundan altın işlemeli ve sapı fildişiyle süslü altıpatlar tabancasını çekemeden, dirseğinin içinden geçip kolunu hareket ettiremediği bir pozda tutmasına neden olan bıçağın acısıyla donup kalmıştı.

"Artık kaçacak bir yerin yok. Sırlarını benimle paylaş." dedi yaralarından kaynaklanan acı ve kızgınlıkla dişlerini sıktığı ağzının arkasından hırlarcasına konuşan Lautus. Yenilgisinin hazımsızlığını ve içine düştüğü durumun düzeltilebilir olmadığı gerçeğinin bilgisiyle kaynaklanan korku nedeniyle alnından terler akmaya başlayan adam "Ben üstüme düşeni yaptım bile!" diyebilmişti acı içinde. "Kurduğum Kardeşlik düzeni ölümümle işi bozulacak seviyede güçsüz deği-.. AH!" diye devam etmeye çalışmıştı sözlerine adam, konuşması dirseğindeki bıçağın yarasında hareket ettirilmesiyle kesilmeden önce, "Ne Kardeşlik'i?" sorusuyla.
DeWitt'in yanıtı kısa ve özdü: "Londra'yla ilgili tasarımları olan bir tek Salem Engizisyonu değil. Benden öğrenebileceğin tek bilgi de bu!"
O ölüm tüm getirişlerinden önce diline konan duygusuz ve soğuk ses tonuyla "Öyleyse işimiz bitti, Tanrı'ndan bağışlanmayı dile..." demekle yetinmişti Alpharian kuru biçimde.
"Ah; ama o bizi çoktan, çok uzun zamandır geride bıraktı.. vazgeçti! Hepimizden. Kollarıma alıp kurtardığım tüm o insanlarla birlikte!" diye sayıklamıştı köleci, Lautus'un sözlerini duyunca. "Ne saçmalıyorsun?!" diye sordu avcı, avının saçmalıklarından sıkılmışçasına.
Köleci söyleyeceği sözlerin kendini kurtaracağını düşünmeden tutsak aldığı insanların yaşantılarını ellerinden almadığını; onları kurtardığını, sokaklardan alarak özgürlüklerine kavuşturduğu ve yaşam kalitelerini iyileştirdiğini öne sürecek sözleri seçmeye çalışıyordu:
"Dilenciler, fahişeler, bağımlılar, cüzzamlılar, Kofti'ler... Köleliğe doğru dürüst uygun gibi mi geliyor bu insanlar sana? En önemsiz ve olağan işleri görmeye bile yetersiz kişiler mi? Hayır... Satmak için değil kurtarmak için aldım onları yanıma!" Yılgın bir incinmeyle sözlerine devam etti adam, sanki Alpharian'ı suçlamak bir şeyleri değiştirecekmiş gibi;
".. ve yine de, yalnızca senden istenilmesinden başka bir neden olmaksızın öldürdün bizi."
Alpharian Salem'in bu yeni başlamaya yüz tutmuş gizli akın ve bu değişik "Haçlı Seferi" uğraşları nedeniyle yaşanan ölümler ile esirlerinin yerle bir edilmiş yaşantılarından yararlandığını belirterek DeWitt'le eşit düşüncelerde olmadığını öne sürmüştü;
"Hayır. Savaştan ve yitirilen, yıkılan yaşamlardan kazanç sağlıyorsun sen. Gönderdiğin yerde insanların ölene dek çalıştırıldığını biliyorum!"
DeWitt ise doğru olduğunu düşündüklerini savunmaktan son ana dek geride kalmayacağını ortaya koyarcasına "Evet, düşüncesiz ve bilgisizliğiyle ancak böyle küçük görür ve bunun gerçek olduğunu düşünebilirdi senin gibi bir katil." yanıtını vermişti. Bir illüzyon ustası olarak nereden vuracağını iyi biliyordu deneyimli adam;
"Usunu gerçeklerden soyutlamasan mı, ha? Senin gibilerinin en iyi yaptığı şeyin bu olduğunu derler işte. Tüm bu yaşananlardaki ironiyi görüyor musun hiç? Hayır, henüz değil gibi görünüyor.. ama bir gün göreceksin."

Alpharian'ın gerçekten verecek bir yanıtı yoktu; hem ne olursa olsun, kendisinden bir yanıt bekleyen de yoktu doğrusu. İki adam bir diğerini ellerinden geldiğince anlamış olduklarına inandırmak istiyordu içten içe ama, bu öyle kolayca olabilecek bir şey değildi. Alpharian artık görevini bitirmeliydi:
"Seni kimsenin öldüremeyeceğini söylemiştin DeWitt, özellikle benim gibi birinin.. değil mi?" diye sordu adamın gözlerine bile bakmadan. Yine de kölecinin, Gizdüzen'cilerin başındaki adamın kafasını onaylarcasına yukarı-aşağı salladığını biliyordu.
"Haklıymışsın..." dedi Lautus soğukça. Sonra da "Seni yazgının ellerine bırakıyorum öyleyse." sözleriyle birlikte adamı bulundukları terasın eşiğinden aşağı bırakıverdi. Adam yaşadığı şaşkınlıkla birlikte ünleyebilmek için olanak bile bulamadan zemine çakılmıştı yüksek binadan aşağı. Evet, sonuç olarak Jeffrey Thomas DeWitt gibi birini Alpharian av Thrawsunblat gibi elleri kanlı biri öldürmemişti işte?

Aşağı düşen bedenin çevresini insanlar daha sarmamışken "Accio, Asa!" diyerek adamın yerde kalan asasını yanına aldıktan sonra "Carpe Retractum." buyruğunu vererek yarattığı ipin uygun bir yere bağlanması yardımıyla aşağı yumuşak bir iniş yapmıştı Siyah giyimli adam. Gri üniformanın iç cepleri içinden çıkardığı mektubu cepleyen Alpharian, yıpranmış üniformanın apoletlerinden birini koparmayı da unutmamıştı. Dizzardium'da böyle şeyleri saklayan birinin olduğunu biliyordu çünkü. Daha peşinde koşturmaktan vazgeçmemiş olan korumaları atlatması gerektiğini bilen Alpharian, öldürdüğü adamın yanından hızla uzaklaşması gerekliliğini zaman harcamadan yerine getirmeye başlamıştı. Görevinin başından beri uzun saatlerini harcadıktan sonra bir de peşindekilerden kurtulmak için zaman harcayan adam, en sonunda güvenli bir köşe başında yürüttüğü mektubu üzerindeki büyüyü açığa verdirerek okuyabilmişti. Mektupta yazılanların sonuna vardığında karşı koyamadığı bir gülücük yerleşmişti Lautus'un yüzünde, son hedefinin yerini öğrenmişti işte:

Alıntı yapılan: J. T. D.
Rabb'ın inayeti seninle olsun Dylan.

North'la olan işini bitirdiğinde mavnayı North Pier iskelesindeki limanımıza demirle ve beni orada bekle. Engizitör'lere göndermeden önce birlikte işkence etmekten zevk alacağımız birini yanımda getireceğim, genç dostum Thornton.

Barışla,
J. T. D.

Amerika'ya olan yolculukları North Pier iskelesinin limanında başlamaya hazır olan tutsakların tutulduğu hapishane mavnası kesinlikle uzakta değildi. Oraya varmak zor değildi Alpharian için ama, işlek bir liman sayılacak yerdeki gemiler arasından aradığını bulmak beklediğinden daha fazla zaman harcatmıştı Lautus'a. Ortalıkta "DeWitt'in gemisini arayan birisi var!" sözü yayılmadan aradığını bulması gerekiyordu çünkü, yürüdüğü yolun sonuna böylesine yaklaşmışken hızlı ve düşüncesiz bir davranışla her şeyi batıramazdı. Dış görünüşü diğer gemilerden çok da ayrı olmayan, "Sibrand" adında, yıpranmış bir gemiydi aramaları sonucunda bulduğu. Hiç de öyle koca Kuzey Atlantik Okyanusu'nu aşıp geçecek gibi durmuyor olsa da, yolculuğunda büyülerle korunduğunu düşünmek çok zor değildi Lautus için. Olası gözcüler ve liman görevlileri tarafından görülmemeyi başarıp, iskele babalarına bağlanmış halatları üzerinden dengesini koruyarak ilerlemeye çalışmış olsa da; bir yerde kendini soğuk sulara sessizce bırakıp yüzerek Sibrand'a varması gerekmişti Alpharian'ın ve adam bu konuda hiç mutlu değildi. Geminin sert ve aşındırıcı zemini üzerinden çıplak elleriyle tırmana tırmana kıç bölümüne çıkmıştı Lautus. Görünüşe göre kaptanı ile tayfası yolculuk öncesi son eğlencelerinde gemiyi boş bırakmışlardı, kendisine verilen görevi adına orada bulunmak zorunda kalan Dylan Thornton dışında kimsecikler yoktu ve bu son birkaç saat içinde Alpharian'ın mutlu olabileceği sayılı olgudan biriydi. Su damlatan ıslak adımlarının çıkardıkları sesleri azaltabilmek adına asasını sessizce sallayan suikastçı, kaptan kamarasına inen merdivenleri yürüyerek yaratabileceği gıcırdamalarla yaratacağı sürprizi bozmak istemiyordu. Gemi dümeninin yanından geçip elinden gelebildiğince balkondan aşağı sessizce indiğinde, kaptan kamarasının iki kapısının da açık olduğunu ve geminin olağan takırtıları dışında içeriden gelen tıkırtıların ne anlama geldiğini iyi biliyordu.

Alpharian batma yönüne doğru saatler önce yönelmeye başlamış olan Güneş'in gönderdiği ışığı eşiğinden geçtiği kapıdan varlığıyla kapattığında, Dylan üzerine düşen gölgenin varlığıyla ürküp elinde tuttuğu asayı yere düşürmüştü bir anlık dalgınlık ve şok oluşunun sonucunda. Lautus gördüğü asayı tanıyabilmişti, Carvell North'un asasıydı bu.. ya da en azından çok fazla ona benzeyen bir tanesi?
"En sonunda tanışabildik; yolumun sonu, yaşayan son hedefim..." dedi Alpharian, düşünceler altında kalmış ağır bir ses tonuyla. Dylan için son birkaç günde yaşananların bir yapboz gibi iç içe olmalarını düşünmek ve yaşadıklarının nedeninin bu adam olduğunu çözmek zor olmamıştı; tanıdığı insanların, iş arkadaşlarının, yaratılmasında yardımcı olduğu Kardeşlik'in, ülküsünün, üstüne şimdi de patronunun ve tanıdığı en yakın insanın ölümünün nedeni karşısında duruyordu işte. Büyük bir nefretle Siyah giyimli adamın üstüne koştu Kahverengi giyimli Arındırıcı, yeterince yitirmişti önem verdiği şeyleri ve şu an için geriye korumaya çalışacağı çok da bir şey kalmamıştı. Üzerine beklemediği bir hızla gelen adama karşı dışarıdan bakacak gözler için bir anlığına savunmasız gibi görünen Alpharian, asasını bile çekmeden kendini savunmaya başlamıştı. Yaşadığı üzüntü ve günlerin stresini taşıyan Dylan Thornton umarsızca yumruklarını savuruyor, kendisini ustaca savuşturan adama karşı kullanabileceği her yolu denemeye çalışıyordu. Alpharian ise açıkta bulduğu anlarda adamın zayıf yerlerine hedefli saldırılar yapıyor, karşısındakini bu anlamsızlıktan vazgeçirmeye çalışırcasına bıçağını ya da asasını kullanmamaya özen gösteriyordu;
"Dostum, daha önce 'Kendini bir delikte bulduğunda, kazmayı bırak...' sözünü duymadın mı sen?" diye sorarak bu anlamsız saldırı denemelerinin gereksizliğini ve sonucunda neden olabileceği ölümünü yüzüne vurmaya çalışıyordu.
Dylan'ın ise karşısındaki adamın sözlerini bir an için bile dinlemeye isteği yok gibiydi, yanıt olarak yalnızca homurdanmak ve hırıldamakla yetiniyordu. Suikastçı artık karşısındaki insanın saldırılarını savuşturmanın ve onu mantığa çağırmanın anlamsız olduğunu anlayabilmişti. Adamın son kroşesinin de yanından geçtiğinde, artık ikisi için de geri dönülmeyecek bir eşik geçilmişti. Bedenini ileriye doğru yumruğunun arkasından savurarak gönderen Dylan'ı, Alpharian'ın yetenekli kolları dengesini bozacak biçimde yolundan saptırmış; hedefinden çıkmış olan Arındırıcı'nın arkasına dolaşarak dizlerinin arkasına tekme atarak yere inmesine neden olmuştu. Bu ana dek her şey oldukça "kurtarılabilir" durumdayken; Lautus'un Dylan daha yere, dizlerinin üstüne çökmeden önce arkasını dönüp sırt sırta verdikten sonra kollarıyla boynuna sarılması ve omzunun üstünden gerçekten çok korkunç, tok bir kemik sesi çıkararak adamın boynunu kırması bir anda oluverip bitmişti. Bir süredir kızgınlığından ödün vermeyi düşünmeden ve durmadan saldıran Arındırıcı'nın kendisine zarar vermesine izin vermemesi nedeniyle soluk soluğa kalan Alpharian, üstünden büyük bir iş yükü inmiş işçiler gibi hoflayıp puflayarak yerden kalkıp üzerini silkelemeye başlamıştı. Yavaş adımlarla mavnanın zemininde bulunan ve neredeyse depodaki zemin parmaklarına ikizi gibi benzeyen bölümlerin içindeki insanların ne durumda olduklarına geminin güvertesinden eğilip bakacakken, odağını ses çıkarmaması gereken bir bedenden gelen sesler çekmişti.

Yavaş yavaş yükselen ve devam ettikçe, evet, kuşkusuzca bir yüksek sesle gülmeye dönüşen ses Dylan'ın cansız olması gereken bedeninden geliyordu. Sorgulayıcı ve dışavurumcu bir sanat eserini andıran heykelimsi derecede hareketsiz duran beden bir anda ayaklanmış ve Alpharian'la arasındaki boşluğu aşmaya başlamıştı!
"Seni küçük aptal tavşan!" diye bağırmıştı Dylan, bedeni yavaş yavaş değişim göstermeye ve kıllanmaya başlarken korkunç bir ulumayla inletti limanı. Salem destekli bu Cadı Avcılarıyla ilgili şu ana dek duydukları, okudukları ve gördükleri karşısında çok şeye karşı çelişkili düşüncelere düşmüştü Alpharian ancak, aralarına bir Kurtadam'ı alacaklarına hiç olasılık vermemişti. Duruma anlam veremeyen mimikleri karşısında yüzü gülen Arındırıcı;
"DeWitt'in neden belinde Gümüş mermileri olan bir tabancası olduğunu hiç sorgulamak aklına gelmedi mi?!" demişti sanki düşünmesine hiç gerek kalmadan. Doğru ya; tüm o koşturmacada, kaçarken ya da kendini savunurken yalnızca son kaçış yolu olarak eli tabancasına varmıştı kölecinin. Değerli mermilerini boş yere harcamak istememişti anlaşılan.. ve şimdi de Alpharian neden o tabancayı yanına almadığını düşünerek kendine sövüyordu içten içe. Öldürdüğü adamın pusatını bir yağmacı gibi almak o an düşünebileceği bir durum değildi ve şimdi de bunun sonucunu yaşıyordu.
"O benim sevgime karşılık bulabildiğim tek insandı! Sevgilimi elimden aldın KATİL!" diye insanlıktan çıkıp Kurtadamlık'a tam olarak varmadan önce son kez konuşmuştu Dylan, Alpharian'ın ise bu sözlerin anlamını düşünecek zamanı yoktu! Lautus bir Kurtadam karşısında asasının yeterli gelmeyeceğini biliyordu. Çevresine baktığında ise kullanabileceği çok az araç vardı; balya balya halatlar, Okyanus tuzuna dayanmış az paslı bir zincir, kuru yiyecek varilleri, kürekler, birkaç gaz lambası... Kafasında hızlıca bir tasarı belirmişti ama ölmeden onu başarabileceği konusunda kendine tam anlamıyla güvenememişti. Üzerine doğru dört nala koşan Kurtadam'a yönelttiği asasıyla ilk önce "Caeruscintilla!" büyüsünü yapmıştı. Dönüşümü nedeniyle yüksek duyma ve görme yeteneğine sahip olan Canavar bu büyüyle birlikte büyük ölçüde ve Doğal yollarla sersemlemişti. Soğukkanlılığını elden bırakmadan hızlı davranan Alpharian şimdi de o gördüğü sağlam zincire doğru asasını hedefleyerek; "Waddiwasi!" diye bağırmış, sonrasında da Dylan'ı hedef göstererek Kurtadam'ın belinden boynuna dek çelik zincirle sarmalanmasını sağlamıştı. Hangi türde fantastik ve büyülü bir Canavar olursa olsun, Arındırıcı'nın böylesine kısa sürede kırılan boynunu iyileştirememiş olduğunu diliyordu içten içe. Kurtadam'ın Mavi renkli kıvılcımlarının yarattığı sersemlikten kurtulmasını beklemeden zincirin bir ucunu tutan Lautus, asasını bu sefer kendine yönelterek "Ascendio!" komutunu vermiş ve büyüsünün sağlayabildiği hızla geminin direğinin üstünden atlayabilmişti. Bedenine ve özellikle boyun bölgesine sıkıca sarmalanmış zincirle birlikte daha kendine gelemeden direğe asılı olan Kurtadam, yavaş yavaş boğulduğunu ve bu bilginin getirdiği korkuyla çırpınmaktan kendini alıkoyamadığını sezebilmişti. Sezdiği son duygu bu olmayacaktı kesinlikle. Büyüleriyle, elinde Gümüş olmadan Alpharian'ın yapabileceği son şey; eğer beynine giden damarları yeterinde daraltıp Dylan'ın kendinden geçmesine yetecek süre boyunca ağırlığı taşıyabilirse, Canavar'ın bedenini alevler içinde indirgeyerek onu öldürebilmek olabilirdi. Lautus ise bu düşüncesinin başarılı olma oranlarına kafa yoracak lükse ve zamana sahip değildi. En yakınındaki ve içi gazyağıyla dolu olan lambaya uzanmış ve zincirin ucunda gücü her an azalarak çırpınan Kurtadam'a doğru atmıştı. Canavar'ın acı dolu çığlığı biraz kırışık bir çarşaf gibi duran suyun üzerinden yankılanırken, Alpharian artık ölümü kesinleşmiş olan Dylan için kendi kendine "Bir hayvan gibi davranmak istedin, öyleymişsin gibi de davranılıyorsun işte. Uyardığımda durman gerekirdi..." diye fısıldamaktan geri kalmamıştı. Boğulmanın verdiği ağırlaşma ve yanmanın verdiği acıyla gücünün azaldığını sezebilen Dylan Thornton, dudaklarından son bir kez "Carvell..." adını sayıklarken, Alpharian gaz lambasının yeterli gelmeyeceğini düşündüğü alevlere asasıyla destek oluyordu. Böyle Nesunt'ların temizlenmesi öncelikliydi, yine de son öldürmelerinden hiçbiri Scrinium Tabulae'lerindeki kayıtlarda adları olan insanlar olmadıkları için arkalarından Temizlik Bildirgesi okunması gereken Yabanotları değillerdi.

Gemiyi saran alevler hızla limana doğru ve diğer gemiler arasında yayılırken Alpharian tutsakların kaçmalarına yardımcı olmaya çalışmıştı. Bunu yaparken de kaptan kamarasından toplayabildiği belgeleri ve Dylan'ınkiyle birlikte Gizdüzen'cilerin her üyesinin asalarını ele geçirmişti. Tüm bunların arasında güverte üzerinde ve daha sonra iskelede onu durdurmaya çalışan gemi tayfası ile liman korumaları ise her şeyin üstüne eklenen zorluklardan daha fazlası değildi deneyimli Lautus için... Her şey bittiğinde, ortada yarısından çoğu alevlere yenik düşmüş ve geri kalanının kurtarılabilmesi için uğraşılan liman bir tarafta; diğer tarafta ise kendi kendine üstlendiği görevini yerine getirmiş olan ama kendine izin verilmiş olan zamanın sonuna varmış olan Calamum Lautus Alpharian kalmıştı. Adam, DeWitt'in savaşı için seçtiği; toplumun pislik ve ayaktakımı olarak gördüğü insanlarla ilgili duruma karşı usunda yüklendiği karmaşayı kendince bir yanıt bulabilmek adına içinde yıkmaya çalışıyordu görevinin son adımını da başarıyla tamamladığı yerden elinden gelen her olanakla uzaklaşmaya çalışken. Dizzardium ve Topiarii Sanctionem içinde yaşadığı yaşantı yıllar içinde Alpharian'a kırık, bozuk, beli bükük ya da yıkılmış kişilerin yeniden onarılabileceği ve yenilenilebileceğini; bunun da o insanları kurtarıcılarına karşı tutkulu, içten, doğru ve bağlı bir Lautus'a -Bahçe'de yeri yadsınamayacak olan, kökleri derinlere salınmış bir Ağaç'a- dönüştürebileceğini öğretmişti. Kentin üstüne çökmüş olan bu uğursuzluk son bulmak istiyor gibiydi Alpharian'ın önüne olanaklar çıkardıkça, Ölüm; neredeyse "Gel artık!" deyip çağırıyordu onu yılmadan, sürekli. Yağan Yağmur'la birlikte söndürülmeye çalışılan liman çok gerilerde kalmıştı Alpharian için ve sanki Toprak bile dinginliğe kavuşmuştu artık. Yere çöküp oturduğu taş döşeli yolda, elini üzerinde gezdirdiği zeminde sesini duyabiliyor gibiydi tüm kentin.
Bahçe biraz daha güzelleşmişti işte: yılgın, yaralı ve bitkin adam kimsesiz, kuytu bir kenarda; yüzüne göz yaşını anımsatan bir Yağmur damlası suyun değmesi ile kırpabildiği göz kapakları arasındaki kısacık zaman boşluğunda varlığını kendini içinde bulunduğu durumu anlayıp ayırt etmeye çalışarak kafası karışan ikizine bırakırken...

Çevrimdışı Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat

  • Büyücü
  • 9. Seviye
  • İleti: 45
  • 458 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alpharian/Omegan Av Thrawsunblat
  • Güç Puanı: 35
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Çağrı
  • Meslek: Eleştirmen / Avukat
  • Cemiyet: Özgür Orenda Kardeşliği / Matushka Üçüncü Enternasyonel
  • Biçim Değiştirme Gücü: 40, 15
  • Lanet Gücü: 15, 40
  • Tılsım Gücü: 25, 25
  • İksir Kabiliyeti: -, -
  • Özel Yetenek: Animagus 3. Seviye, Telepati 2. Seviye
Ynt: Magna Purgatio: Argumentum A Fortiori (Gizdüzen Üçlemesi Bölüm III)
« Yanıtla #7 : 13 Ağustos, 2022 09:25:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Alpharian sonraki gün için Omegan'a açıklayamadığı durumlarda kaldığı her seferdeki gibi kendini bağışlatacağı güvencesini vermeye çalıştığı kısa notlar bıraktıktan sonra yaptığı ilk iş olarak Mali-Phali-Ty-Co'ya gitmişti. Scrinium'a girer girmez de yapacağı yolculuğa hazırlanmaya başlamıştı çünkü beklediği üzere; görevinin tamamlandığı bilgisi ve eylemlerinin sonucunun yarattığı değişimler hızlıca örgüt içinde yayılmış, Şato'dan da onu görüşmeye çağıran bir mektup çoktan gönderilmiş ve Lautus'u içeride bekliyordu. Yavaş yavaş Scrinium'un sunduğu servislerden yararlanan ve ulaşım yollarını kullanarak içeri gelip-giden türlü rütbeden Lautus'larla dolmaya başlayarak canlanıyordu ortalık. İlk önce barın arkasında görevlisini göremediğinden yolunu değiştiren Alpharian, hazırlıklarını tamamladığı içerideki odaların birinden daha yeni çıkmıştı Finn'i gördüğünde. Siparişini vermediği ama her zaman oturduğu bar sandalyesinin önünde bitiveren en sevdiği kahvaltı tabağıyla birlikte kendini bara çağıran Finn'in yanına hızlı adımlarla gitti Lautus.
"Alpharian! Oldukça büyük bir karışıklık ve hareketlenme yarattınız. Londra daha da bir canlanmış gibi dünden beri..." demişti günün daha bu erken saatlerinde böylesine büyük bir enerjiyle söz ettiği canlılığa eşit bir etki gösteren barmen. "Ben yalnızca benden yapmam beklenilebilecek eylemlerde bulundum bilgi ve gözlem dolu eski dostum. Nesunt'ların yaşamlarına son verildi, 'Dimitte esse simus, ut sit causa eorum vita sit brevis et finita cum clamore.' (Yaşamlarının kısa ve çığlıklarla son buluyor olmasına bizler neden olalım.)" diye yanıtladı yorgun bir gülümsemeyle yaraları daha kapanmamış olan Temizlikçi.
Finn onayladığını ortaya koyan mimikleri ve beden diliyle birlikte "Öyle, öyle..." demişti, "Sizi Dizzardium'a ulaştıracak yolunuza hızlıca koyulmalı ve başarınızı Kaptan Farrell'a bildirmelisiniz." diye ekleyerek. Düşüncelere dalmış olan Alpharian ağzına attığı birkaç lokmasından sonra "Evet, Kale'ye dönmeli ve onunla konuşmalıyım.. bu ve başka konular üzerine." demişti boşluğa dalıp gitmiş gözlerini kırpmadan. Neredeyse çocukluğundan beri tanıdığı adamın çok seyrek zaman aralıklarında gördüğü bir durgunlukta bulunduğunu gören barmen kendini sormaktan alıkoyamamıştı, "Her şey yolunda mı dostum? Şimdiden.. uzaklara dalıp gitmiş gibisiniz?"
Derin bir iç çekişten sonra "Bir şey yok Finn. Yalnızca usum çok fazla kalabalık..." demişti Alpharian ve daha sözü bitmeden karşısındaki adam biraz darılmışçasına ama yine de babacanlığından ödün vermeyen bir ses tonuyla; "E konuş o zaman benimle? Yükünü azaltmana yardım etmeme izin ver." diye karşılık vermişti. Uzun zamandır ilk kez yüzünde taşıdığı sıcak bir gülümsemeyle "Buna önce kendim bir anlamlandırma kazandırmam gerekiyor.. ama sunduğun yardım önerin için teşekkürler bilge barmenim." deyip yaşasaydı belki bugün öz babası olabilecek seviyede kendinden yaşça büyük adamın bürünebileceği olası kırgınlık bulutlarını önceden yok edebilmek için.
Aralarında var olan kısa bir sessizlik anında Alpharian'ın kahvaltısına devam etmesine izin verdikten sonra "Konu öldürdüğünüz insanlar, değil mi? Onlar için.. bir takım düşünceler taşıyorsunuz." demişti. Alpharian'ın "Nasıl?" dercesine sunduğu bakışlarını gördükten sonra devam etti sözlerine barmen; "Ah, genç dostum, bu katı ve kıyıcı görevlerden tat alman gerekmiyor.". Sözlerinin anlaşıldığını inandığı kısa bir an daha bekledikten sonra "Yeringenlik, belirsizlik, duygudaşlık; hepsi de beklenebilir duygular." diyerek sözlerini sonlandırdı.
"Bu duyguları taşımaktan korkmamalı mıyım sence?" diye sormuştu Lautus üzerinde çok düşünmeden ve karşısında Finn'in gülümseyen yüzüyle verdiği "Hayır, onları kucaklamalısın! Sendeki insanlığı yerinde tutan onlar." yanıtını almıştı.
Alpharian içinde tutmakta zorlandığı düşüncelerini az da olsa dökmeye hazır gibiydi bu yakın bulduğu adama, belki yediği sıcak yemeğin de bu konuda bir etkisi vardı, kim bilir? "Ya yanılıyorsam Finn? Ya bu insanların ölmesi gerçekten gerekmiyorduysa, amaçları ve düşünceleri iyi yöndelerse? Belki yanlış yönlendirilmiş evet ama, gerekçelerinde temizlerdiyse?" diye söze başladı Lautus. İçinde yükselmeye başladığı sinirlenmeyle zorla yutkunup; "Bunları sorgulamamış olduğumu düşünmek benim için çok sinir bozucu..." dedi. Bir an için gözlerinin üstünden eski deneyimleri ve anılarıyla kaynaklanmış karanlık bir gölgenin gelip geçmiş olmasıyla enerjisi daha durgun bir seviyeye geçen adam "Ben yalnızca barmen bir Finn'im, Alpharian.. ve böylesi bir sorunun yanıtını vermek beni aşar!" deyivermişti konuyu kapatmak istercesine. Artık bir diğerinin gözlerine bakmamayı seçen iki adam olarak bir kez daha ikilinin arasında sessizlik çökmüşken Finn'in; "Belki Kaptan Farrell bu konu üzerindeki düşüncelerinizi anlamlandırmanıza yardımcı olabilir?" demesiyle Alpharian artık konuşmalarının bittiğini kalkması gerektiğini sezebilmişti "Evet, olabilir. Sağ ol Finn!" yanıtıyla birlikte. Genelde bir tek "Finn" adıyla tanınan bu adam Mali-Phali-Ty-Co Scrinium'u için çok önemli biriydi, Capuo'su Raymond'dan sonra adı geçen ikinci kişi oydu demek doğruydu üstelik. Yalnızca görev sonrası sunulması çok gerekli olan alkol ve yemeklerin servisi için değil; engin bilgileri, eşsiz önerileri, delik kulağına çalınan sağlam ipuçları ve paylaştığı deneyimleriyle de her rütbeden Lautus'un gözdesi bir rehber görevini üstleniyordu... Yine de onu az ya da çok tanıyanların kuşkusuz bildiği gibi; bu adamın gözlerinin üstüne o karanlık bir kez indiyse, rahatsız edilmeden düşüncelerine bırakılması gerekliliğiydi. "Senin gibi yetenekli birine yardımcı olabilmek benim için bir mutluluk. Güvenlik ve esenlik seninle olsun dostum." sözleriyle yolcusunu yoluna göndermişti adam...



Her Scrinium'da olduğu gibi Mali-Phali-Ty-Co da önemli durumlarda ya da zaman geçirmeden ulaşım sağlanması gerekli olan anlar adına Dizzardium Şatosu'na geleneksel olmayan yollardan varılmasını sağlıyordu. Şato Colchester'da bulunuyordu ama yine de örgüt üyesi olmayan Muggle ya da Büyücedünya üyesi bireylerin bile öylece ulaşabilecekleri bir yer değildi. Türlü büyüler altında saklanmış, sanki Britanya'nın parçası bile olmayacak bir iklim ve coğrafyaya sahipti; geniş ve ağaçsız iç karartıcı topraklarıya, soyut bir korkutuculuk sergileyen dev bir göle sahipti. Scrinium'un sağladığı Anahtar ve çağrı mektubuyla birlikte vardığı topraklarında kendisini hazır bekleyen tılsımlı faytonlardan birine görevlilerle birlikte binmeyi düşünüyordu Alpharian. Düşünmediği ve hiç beklemediği durum ise Lautus'lar arasında bile detaysızca "Bay Walski" adıyla bilinen, Kaptan Farrell'ın başyardımcısının kendisini bekliyor oluşuydu. Yaşı ilerledikçe sıskalaşmış kısa bedenine ters düşen tombulumsu yanakları, ince Siyah-Mor çizgili kumaşı olan Melon Şapka'sı ile yüzünden çıkardığı çok görülmemiş olan Siyah çerçeveli yuvarlak Güneş gözlükleriyle tüm Topiarii Sanctionem örgütü üyelerinin tanıdığı Trechet Theodore Walski; normal durumlarda her zaman için bir Lautus'un birlikte yolculuğa çıkabileceği birisi değildi. İster istemez de bu durumun içinde olmak Lautus'u az da olsa rahatsız etmeye yetmişti. Yaşı geçkin adamın bastonundan destek alarak basamaklarını çıkmasını hep birlikte bekledikten sonra, içeride yalnız kaldıkları faytonun dışındaki demirlere tutunan çok sayıda korumayla birlikte yolculukları başlamıştı.


Az sallantılı yolda geçen yolculukları çoğunlukla sessiz geçiyordu; Alpharian kalın kadife perdelerin arkasından dışarıya baktığı pencereden izlediği Doğa'dan gözlerini çok ayırmıyor, Bay Walski ise yüzü Alpharian'a dönük biçimde gözlerinin nereye baktığı kestirilemiyor olsa bile Lautus'un ruhunun içlerine bakıyormuşçasına gizemli sessizliğini hareketsizliğini bozmadan sürdürüyordu. Alpharian adamın tüm varlığını göz ucunda kalan çevresel görüşünün bir aldanması olarak düşünüyor olsa da, yaşlı adamın delici bakışlarının ağırlığının kızgın şişler gibi bedenini delip geçtiğini sezebiliyor gibiydi. Bu sessizlikle geçen durum Şato'ya varmalarına kısa bir süre kalmışken Walski tarafından dingince yapılmış bir boğaz temizlemeyle bozulmuştu;
"Başarılarınızın yankıları her yerden duyuluyor bay av Thrawsunblat."
Alpharian bu ürperti verici durağanlıktaki gülümsemeye sahip olan adamın kendine gösterdiği mimiğin bir içtenlik göstergesi mi, yoksa vereceği acıdan daha kıyıncı başlamadan zevk alan bir sadistin mutluluk dışavurumu mu olduğunu bilemiyordu o an için. Bir yanıt anlamında ses çıkarmadan karşısında yüzünden kaçırılmayan gözlerin bakışına karşılık vererek bu iletişim denemesinin devam etmesini beklemişti, çünkü bu adamın ağır ağır konuştuğu sözlerinin neredeyse her zaman için arkasından devam eden eklemeleri olduğunu öğrenmişti yıllar içinde;
"Sanırım Tabulae kayıtlarındaki Nesunt'ların ayıklanması size yetersiz geldi de, başka serüvenlere yol açmayı seçtiniz, hı?" diyerek sorgusuna devam etmişti bu sırada Bay Walski. Adamın sesi sevecen ve sıcak bir tondaydı ama, anıştırmayı denediği düşüncelerinin böylesi keskin kurallar içinde disiplinlendirilmiş bir örgütün üyeleri arasında bağışlanmayacak bir yoldan sapmanın göstergesi gibi algılanması çok da zor olmaz gibi geliyordu sözlerini duyan Lautus'a.

Belki de yaşlı adamın yüzünde ve sesinde çocuksu bir mutlulukla, takılgan bir taş atmaya benzeyen böylesi sözlerini söylemesindeki tek neden Alpharian'ı köşeye sıkıştırmaktı? Başka bir örgüt üyesi olsa, koskoca Kaptan Farrell'ın başyardımcısıyla yalnız kalıp konuşuyor olmaları ve diğerlerinin faytonun dışında bulunuyor olmalarına sevinebilirdi belki; yine de Alpharian bu adamdan korkmaması gerektiğini çok iyi bilecek seviyede kendine ve ülkülerini ilerletmekte hatasız olduğuna güveniyordu işte:
"Magna Purgatio, bildiğiniz gibi, yeri geldiğinde yaratıcı olmamızı destekleyen bir yapıyı benimsemenizi öğütleyen bir ülkü Bay Walski. Sınırlanmalarla çevrelenmiş bir bahçenin her zaman için açık otlaklara özenerek meyve vereceğini unutmamak gerekli..." yanıtıyla düşüncelerini dile getirdikten sonra, bir kez daha gittikleri yolun daha erkenden bitmesini istercesine arabanın penceresinden dışarı bakmaya devam etti Alpharian. Dizzardium Şatosu'dan kuralların ötesine geçmiş bir sapkının ortadan kaldırılması için çağrı mektubu çıktığı görülmemiş bir durum olurdu; örgüt üyeleri arasında yaşamının sonlandırılması uygun görülen üyeler öylesi olağan bir tuzakla köşeye sıkıştırılarak öldürülmezdi, Kaptan Farrell'ın erdemli kişiliği böyle bir durumu aşağılama olarak görecek seviyede yüksekti çünkü. Yine de tüm bunları bilmek Alpharian'ın güçlü bir çoşkulanmayla çalkalanan duygu durumunun durulmasını sağlamıyordu. Yaşlı adam bir kez daha sessizliği bozmuştu "Beni yanlış anlamanızı istemem, genç Calamum! Kendinizi çözmekle sorumlu tuttuğunuz bir yanlış karşısında, Bahçe'mizi güzelleştirmek adına söndürmeniz gereken yaşamları göreviniz olarak benimsediğiniz için sizi eleştirmek bana düşmez. Yalnız..." sözleriyle. Yalnızlığına bir yoldaş arıyor gibi Alpharian'ın dışarı baktığı pencerede ona katılıp "Bana artık geri alamayacağım günlerimi ve gençliğimi oldukça anımsatıyorsunuz!" sözlerinke konuşmasını sonlandırıp derin bir iç çekmişti bastonunun üstünde buluşturduğu Beyaz kumaştan eldivenli ellerinin üstüne çenesini dayayıp. Lautus adamın düşmanca olmayan düşüncelerle kendisiyle iletişime geçtiğini tam anlamıyla sezinleyebildikten sonra yüzünde yaşlı adamdaki gülümsemeyle yarışabilecek bir mutlulukla;
"Önderimize görevimle ilgili armağanlar getirdiğimi biliyorsunuz... Sizi ve derlemeyi sevdiğiniz küçük detayları unuttuğumu sanmayın!" deyiverdi içinde tutamadığı beklenmedik şaşırtıyı ortaya çıkarırken. Adamın bastonuna dayanmış olan duruşu birden canlanmış, Alpharian yeleğinin iç cebinde tuttuğu kumaş çıkınının katlarını teker teker açarken bir çocuk gibi coşkuyla hareketlenmişti. Alpharian'ın saklı tutamadığı bir gururla;
"Amerikan İç Savaşı'ndan bir komutan üniforması..." sözleriyle Walski'ye sunduğu apoletin altın yaldızlı püskülleri üstünden pencereden içeri giren Güneş ışığı yansıyordu. Belki bir terzi ustalığıyla kesilmiş kumaş parçası değildi bu hediye ancak, Lautus'un asasından çıkmış bir Diffindo komutuyla temiz biçimde kesilip alınmıştı eski sahibinin omzundan. Fayton Dizzardium Şatosu'nun büyük duvarları içindeki kapısından geçmişti bunlar yaşanırken ve varış noktasına gelindiği için korumalar kapısını açıp yolcularını hedeflerine buyur edip yönlendirmeye başlamışlardı bile.

Alpharian'ın Şato'ya girişi ve sonrasında ilerletmek zorunda kaldığı formaliteler, bir insanın hemen herhangi bir kurumda karşılaşacağından çok da değişik değildi; rutin güvenlik kontrolü adına üstünün aranması, Çok Özlü İksir ya da benzeri kandırma çalışmalarına karşı önlem dolu testler, sığ bir Zihnebend yoklaması, "Prior Incantato" ile asa taraması... İşlemler bittiğinde kendisine bileğindeki dövmesinden Stipendium Lautus rütbesinde olduğunu anlayabildiği biri yaklaşmış ve ikisinin de Lautus'lara özel biçimde asalarını tutan ellerini yüreklerinin üstüne dokundurdukları saygılı, sessiz bir esenleşmeden sonra;
"Tekrardan hoşgeldiniz, adım Marleena Walpole. İzin verirseniz sizi kalacağınız odanıza dek yönlendireyim." demişti dingin bir ses tonuyla. Kadının adımlarına ürkek bir misafir gibi geriden takip etmek yerine, nerede olduğunu iyi bilen bir ev sahibi güveniyle neredeyse omuzları değecek bir yakınlıkla eşlik ediyordu adam; ne de olsa burası hepsinin evi sayılabilecek bir yerdi. Yürüdükleri granit ve türlü değerli metallerle işlemeleri olan taş duvarlarla çevrili koridorlar ne boş, ne de kalabalık sayılamayacak yoğunluktaki çalışanlar ve Lautus'larla kalabalıklaşmış; bir kütüphaneyi andıran yüksek seste konuşmaların dillendirilmediği, canlı bir ortamdı. Odaya vardıklarında kadın büyü ya da büyülendirilmiş maymuncuklarla bile zorlanılarak açılamayacak biçimde tılsımlandırılmış kapının kilidini bir anda elinde beliren metal bir anahtarla açıp, içeri girmesi için yarım adım gerileyerek Alpharian'ı beklemişti. Adamın içine girdiği oda bir misafir odası için fazlaca büyük tasarlanmış, içi de çağın standartlarına ve Büyücedünya'nın o özgün eşsizliğine göre bile çok üstün bir seviyede görkemli eşyalarla döşenmiş, üstüne de beğeni uyandıracak sanatsallıklarla daha da süslenerek zenginleştirilmişti. Her bir Topiarii Sanctionem üyesine ve Lautus'lara çokça saygı ve ilgi duyulurdu Şato'da. Özellikle de rütbesi yüksek olanların biraz daha fazladan şımartıldığı bir seviyeyle...
Kadının "Özel bir isteğiniz ya da odanızda eksik bulduğunuz bir dileğiniz varsa lütfen bildirmekten çekinmeyin." sözlerine karşı yalnızca "Yok daha neler?" dercesine gülümsemekle yetinen Alpharian, yanıtını içten bir sessizlikle alan kadının "Öyleyse iyi dinlenmeler Calamum Alpharian. Kaptan Farrell öğleden sonra saat 2'de sizi çalışma odasında kabul edeceğini bildirdi. Saati geldiğinde size eşlik etmek için geri geleceğim, odanızda olmasanız bile sizi bulacağımdan kuşkunuz olmasın." diyerek adamın gülümsemesine daha canlı ve sıcak biçimde sunduğu kendi gülümsemesiyle karşılık vermişti. Stipendium'un en son da "Güvenlik ve esenlik sizinle olsun." sözleriyle kapısını kapattığı odasının rahat koltuğuna atıverdi kendini adam. Yaşadığı ama kendi kazandığı paralarla tuttuğu için taşınmayı düşünmediği bakımsız eviyle bu Buckingham Sarayı'nı bile bir yıkıntı gibi gösterebilecek yer karşılaştırıldığında, kendini Alamut'un Cennet Bahçeleri içinde sanabilirdi.




Dinlenme odasından yeterince zaman geçirdiğini düşündüğü bir andan sonra dışarı çıkıp şatodaki türlü oturma salonlarında, kütüphanelerde ve Tabulae'lerde zamanını geçiren Alpharian; omzuna kendisini rahatsız etmeyecek bir yumuşaklıkla dokunan Stipendium Walpole'un sessiz uyarısından sonra örgütlerinin lideriyle buluşmaya yollanmıştı. Kadınla geçirdiği sessiz bir yolculuğun daha sonuna geldiğinde üzerinde örgütün simgelerinden en karmaşık çizgi ve ayrıntılı olanının ışıltılı bir tılsımla işlendiği Bordo renkli kapıya varmışlardı. Kapıyı tıklayıp içeri girdiğinde kadın geride kalıp girmesini izlemişti ve en son yıllar önce Topiarii Sanctionem'e katıldığı gün görebildiği Kaptan Laurel Alastair Farrell karşısında duruyordu Alpharian'ın; aylar önce bu odada bulunmuş olan Jules Verne adlı Fransız'ın birkaç yıla çıkaracağı kitabındaki "Kaptan Nemo" karakterinin gemisindeki varlığı yazarken esinlendiği egzotik andaçlarla dolu olan kişisel odasında, kendisiyle konuşmaya hazır biçimde masasının arkasında ayakta durup penceresinden dışarıyı gözlüyordu işte. Masasında tüten purosunu bir süredir içmediği ortadaydı adamın; Walpole'un Alpharian'ın geçişinden sonra kapattığı kapının mekanik sesinden sonra bile konuşmamış, dingin ama derin bir iç çekişle bir süre daha olduğu yerde durup dışarıyı duygusuz bakışlarıyla izlemişti. Odaya girdiğinden beri komut beklercesine sessizce duran Alpharian da kendini odanın duvarları ve sehpaları üstüne eklenmiş yeni parçaları incelemekten alıkoyamamıştı.
"Dizzardium'da seni yeniden görmek güzel bir detay oğlum, Alpharian..." sözleriyle sessizliği bozmuştu örgütü kurmadan yıllar önce Beyaz tellerinin bolca yer kapladığı ama artık tam anlamıyla ak düşmüş saçları sanki soğuk Okyanus yelleriyle geriye savrulmuş da, gemisinin dümenini bırakıp kamarasına daha yeni geri girmiş görüntüsüyle kaptanlık yaptığı uzun yılların soğukluğunu dış görünüşünde şimdi bile taşıyormuş gibi duran adam. Örgüt üyeleri arasında hiçkimsenin gerçek babası olmasa bile, Lautus'larını kan bağıyla edindiği öz çocukları gibi sever ve sayardı bu katı ve soğuk görünüşlü adam. Yüksek arkalıklı koltuğuna otururken karşısındaki Alpharian'a da oturmasını buyur eden bir göstergeyle birlikte; "Anlat bakalım, yaşam nasıl davranıyor sana?" sözleriyle daha önemli konuları konuşmadan önce karşısındaki insanı ince bir anlayışla daha kişisel bir söyleşiye çağırmıştı. Aralarında saatleri yutarak geçen, Kaptan Farrell'ın puro üstüne puro yakarak dinlediği ve önce böylesi gündelik konuşmalarla başlangıcı olan; konular ilerledikçe de Alpharian'ın sokaklarda karşılaştığı sorunlarla takip ederek Tabulae'de adını bulduğu Mahir'den başlayıp Salem'de üs tutmuş Cadı Avcıları'nın Londra'da örgütlenmiş varlıklarına ve sonra onlara başkaldıran gizdüzencilerin tasarımlarına.. oradan da Bahçe'yi güzelleştirme adına Dünya'ya sunduğu son ölümlerin sonucuyla usunda yer etmiş yükleri yeringenlikle içinden dökmesiyle sonuçlanan uzun bir konuşma geçti.

Alpharian yanında getirdiği, sonlandırdığı yaşamların kanıtları yerine geçmesi ve yaşananların Tabulae kayıtlarına kuşkusuzca eklenilebilmesi için yanında tuttuğu Mahir İbn-î Kamer'in, Michael James'in, Solomon Rothberg'in, Carvell North'un, Jeffrey Thomas DeWitt'in ve Dylan Thornton'ın asalarını sardığı kumaşı önderinin masasının üzerine bırakmıştı konuşmaları bittiğinde. Kaptan Farrell karşısındaki adamın Magna Purgatio'ya satkınlık taşıyacan düşünce ya da eylemlere hiçbir zaman başvurmayacağını biliyor ve buna sonuna dek güveniyor olsa da; böylesi düşünceleri sözlere dökmek hem zor, hem de bulunduğu konumdaki bir adamın buyruğunda olan bir astıyla öyle kolay kolay konuşabileceği konular olarak görülemezdi. Ağzından çıkabilecek her söz; kimine göre disiplini elden bırakmış yaşlı bir adamın duygusallığından çıkma bir kayırma olarak, kimine göre başından savılmaktan kaynaklı bir önemsizleştirilme olarak, kimine göre de çok dar bir zamanda umutla beklentilenen bir yatıştırma olarak yer tutabilirdi ulaşıp algılanan kulaklar tarafından. Yine de içindekileri paylaşabilecek yakınlıkta birilerini bulup sonuca ulaşamadığı, ya da başkaları tarafından duyulmaması gerekirken kendisine anlatılarak bağışlanmaya eşit seviyede çıkış yolu aranmış bir konuda çıkar yol bulamamış durumdayken Lautus'unu yalnız bırakamazdı.
"Savaş pis bir iştir, Calamum'um." diye sözlerine başlamıştı deneyimli kaptan; "Emek'in ve dava adına ölecek erlerin her zaman için zor bulunduğu kıtlığa sahip olan bir iştir özellikle. O insanları öldürmen, kesin bir yargıyla konuşuyorum, yalnızca İngiltere içinde değil dışında da sayısız yaşamı kurtardı." dedi ve "Engizisyon'un Yeni Dünya kolunu ve adamızda gizlenmiş olan Cadı Avcıları'nı ek birliklerden, desteklerinden yoksun bırakarak varlıklarında büyük bir açık yarattığına da kuşku yok." diyerek ek düşüncelerini de ekledi. Gözleri odanın bir köşesine dalıp gitmiş, oturduğu koltuktaki duruşunda omuzları düşmüş Alpharian bu bilgileri kafasında bir oraya bir buraya doğru tartarken Farrell'ın "Yine de unutmamalısın!" sözleriyle bakışları yeniden adamın gözlerine kilitlenmişti. "Bunlar karanlık; insan yaşamının para karşılığında, hem de böylesi az niceliklerle ölçüldüğü böylesi karanlık günler. Karanlığın kapatıcılığı altında bu Savaş Makine'sinin işlemesine devam etmesini istemek adına herkes her yalanı söyler?" diye Alpharian'ın kuşku dolu düşüncelerine olağan bir son getirmek istemişti kaptan.

Kendini açıklamak için yüreğini açan Alpharian son yanıtlarını vermeye hazırdı şimdi; "'Da nomina eorum mihi, et subicam tibi sanguinem eorum in reditu.'(Bana adlarını ver, karşılığında sana kanlarını sunayım.) önderim, size ve ülkümüze sırtımı dönmeyeceğimi biliyorsunuz!" dedi ve Kaptan Farrell'ın sorgulayıcı biçimde kalkan kaşlarından biri altında devam etti: "Gizdüzencilerin düşük yetkedekileri vazgeçmeye ve yenilmeye hazırlardı evet ama, DeWitt de tüm bu yaşananları ayrı biçimde görmüştü... O, o insanların hiçbirinin tutsak olmadıklarını ve onlara yardımda bulunduğunu öne sürüyordu. 'Kendisine yapıldığı gibi' yardım ettiğinden söz etmeye son anına dek vazgeçmedi."
Koltuğundan kalkıp gerinerek bir kez daha masasına arkasını dönüp penceresinden dışarıyı izlemeye başlayan adam "Bir insanın deliliğini nasıl anlayabilirsin, bunu biliyor musun genç Alpharian?" diye sorduğunda, Calamum Lautus olağanca omuz silkerek "Boşluğa konuşur, saçmalığa güler, kendi yüzünü tınaklarsa?" diye yanıtlamıştı. Farrell "Yok, hayır. Gerçekten deli olanlar böylesi bir Dünya'da varlıklarını sürdürürlerken ortada yanlış hiçbir şey yokmuş gibi konuşan ve eylemlerde bulunanlardır." sözleriyle birlikte, duruşunu değiştirmeden omzunun üstünden pencereden görünen dışarıya değil; odadaki adamının iki ayrı renkteki irisleri olan gözlerine bakışını çevirerek. Sözlerinin bıraktığı etkinin işleyişini beklerken de yeni bir puronun daha ucunu alevlendirip geçmiş anılarının usunda yaratmaya başladığı Maelström'ün etkilerine kapılan bir ses tonuyla "Çok az insan kötülüğü benimseyenlerdendir. Her zaman için ussallaştırmaya açık, her seferinde sorgulanmalara hesap vermeye yeterlice açıklamaya isteklice hazır..." diyerek dersini vermeye devam etti yılların yıprattığı adam. Kucağına böylesine beklenmedik biçimde düşen ve açıklamaya bir süredir uğraştığı sorulara yanıt bulabilmenin ağırlığıyla birlikte "Öyleyse doğru olduğuna kendini inandığı ya da inandırılışına karşı koyamadığı yalanlardı" dedi Alpharian neredeyse kendi kendisine konuşurcasına. Sonra içinde susmayı bilmeyen o hep gizliyi arayan, yanıtlandırılmayı gözetleyen yanının ağır basmasıyla birlikte sözlerine devam etti; "Yine de gördüm ya onları. Tutsak alınıp işçiliğe gönderilecek olan adam, kadın ve çocukları. Yabansı tiplerdi; yaşlısı, hastası, delisi..."

Alpharian'ın açıklamasına karışmadan edemedi Farrel "Arık insanlardı, değil mi?" sorusuyla. Alpharian'dan gelen onaylayıcı bir baş sallamayla devam etti; "Birini buyruk altına ölümüne dek kendini varlığını ortaya sunacak bir er yapmanın, kırık bir insanı düştüğü yerden alıp onu yeniden bir makine gibi kurmaktan daha iyi bir yolu var mı? Ona yaşantısı boyunca kimse tarafından verilmemiş olanları ayaklarına serip, üstüne daha da fazlasını vereceğin sözünü üstlenerek hem de." Yine de kendini böyle bir işi yürütmeye adamış birinin yerine koyarak "İyi de, bence işe yaramayacak çoğunluklar arasından kullanılabilecek belki de tek birini kazanabilmek için çok uğraştırıcı bir iş gibi görünüyor?" diye sormadan edemedi Lautus. Küçümseyici bir kıkırdamayı andıran ama ağır kişiliğine zarar vermeyecek biçimde ölçülü bir gülüşle böylesi bir suçlamanın olasılığını yok ederek Alpharian'ın oturduğu koltuğa yaklaşan Farrell "Öyle, evet. Karşılığında aldığın o kişiden hiç kuşku duymayacak yeterlilikte sağlam, içten bir bağlılık olacaktır!" diyerek ellerini öğrencisinin omuzlarına koydu.
"Yitirmeyi kaldırabileceklerinin ne olabileceğini bilmekle böylesi insanlar, kurtarıcıları olan bir alp yerine koydukları insanlara karşı satkınlık yapmayı iğrendirici bulurlar." sözleriyle birlikte adamın omuzlarını sertçe sıkmıştı. Kaptan Farrell konuşmalarının sonuna yaklaştıklarını düşünerek masasına doğru geri gittiğinde de; "Herkes aldatır, dolandırır, göz boyar, açmaza getirir ve yalan söyler; Alpharian.. kendilerini, karşılarındakileri, bir diğerlerini! Uydurma nedenleri saklayan perdeleri delmeyi öğrenmelisin!.. ve gözlerimizin önüne sunulmuş olsalar bile, bazen hiçbir şeyin doğru olmadığını da." diyerek koltuğuna geri oturmuştu. Önderinin beden diliyle konuşmalarının sonlandığını kavrayan Alpharian oturduğu yerden kalktığında ise odadan ayrılmasını önlemek için eliyle gösterge veren Farrell "Belki asla bittiğini göremeyeceğimiz sayıdaki düşmanlarımız arasından altısı öldü ve bunun için size en derin teşekkürlerimi sunuyorum. Yine de; beklenmedik bir önseziyle kendinizce ortaya çıkardığınız görevinizi tamamlamanız size yan gelip yatmak, kazandıklarıyla yetinmek, gelişimini sürdürmeyi bir kenara bırakarak başarıya gözü doymak gibi bir yetki vermiyor!" diyerek sert bir ses tonuyla konuşmaya başladı;
"İşiniz daha yeni başlıyor, Arbor Lautus!"

Fazlaca gülmekten ve uzunca süre düşüncelere daldığında kaşlarını çatmaktan kırışmış yüzüyle birlikte kimi zaman yaşını ortaya koyuyorduysa da, böylesi gibi durumlarda adamın ruhundaki canlılığın ortaya koyduğu gençlik kıvılcımları onu sevimlileştirebiliyordu bazı anlarda
"Doğru duydunuz Alpharian av Thrawsunblat. Gösterdiğiniz başarı karşılığında sizi Arbor seviyesine yükseltmeyi uygun buldum" diyerek büyük masasına tok bir sesle iki kez sertçe vurdu. Mantıksal açıdan yapısını bozmadan tek parça olması gereken duvarlardan birinden açılarak odaya giren gizli bir kapıdan içeri Bay Walski; üzerinde dövme sanatının yapılmasında kullanılan türlü araçla birlikte içeri girmişti birden. Bir anda içinde bulunduğu durum karşısında ne yapacağını bilemez durumda kalakalan Alpharian, sesinde taşıdığı ve buyruğa karşı gelmek olarak gördüğü düşüncensinden utandığı görülebilir biçimde kızaran yüzüyle; "Beyim hayır, olmaz. Kabul edemem!" demişti hızla. Sözleriyle haklı olarak, olması gereken yollarla edinmediğini düşündüğü rütbelendirmesini geri çevirdiğinde, karşısına almış bulunduğu iki yaşlı adam bir süre için bakıştıktan sonra sanki biraz rahatı bozulmuş gibi oturduğu yerde kıpırdanan Kaptan Farrell; "Öyleyse sana son gezimden yanımda getirdiğim, kendim için saklamayı düşündüğüm bir ödülüm olacak." diyerek Lautus'unu kendini soktuğu durumun içinden kurtarmaya yarayacak sözlerini söylemişti. Sonrasında başyardımcısına buyruk veren bir hareketiyle son yaktığı purosunu küllüğe basan örgüt lideri, Alpharian'la birlikte adamın geri dönmesini sessizce beklemişti. Yaşlı başyardımcı içeriye normal kapıdan geri döndüğünde yanında getirdiği ve üzeri kapalı orta boylu bir sandığı taşıyan görevlilerle birlikteydi. Yüzünde büyük bir gülümsemeyle üzerini açtığı ve sağlam kamışlarla parmaklıklı biçimde içi hava alacak biçimde yapılmış sandığın içinden çıkardığı küçük yavruyu Alpharian'ın kucağına bıraktığında;
"Canavar şimdilik Afrikanca'da 'Korku' anlamına gelen Vrees adıyla çağırıldığında dönüp bakıyor ama, olur da gerçekten dönüp bakarsa diye onu çağırmamanızı öneririm!" diyerek kuru sesiyle artık ilgilenmek zorunda kalmadığı bilgisinin verdiği sevinçle sorumluluğundan çıkardığı yaramazın arkasından pis pis kıkırdayıp diğerleriyle birlikte odadan çıkmıştı. Alpharian'ın sayısının kaç tane olduğunu kavrayabilmek için kulaklarını saymaya çalıştığı Canavar kucağında hareketlenmeye başlamışken Farrell;
"Kucağında tuttuğun bir Cerberus eniği ama kökeni biraz alışılmışın dışında olan bir türden. Afrika'da bol bulunan Yaban Köpeği tipinden. Hayvanlara olan sevginle ona çok iyi bakacağını biliyorum. Yine de gitmeden önce bakımını üstlenebilmek için sana dokuz bin Galleon'luk bir çek yazacağım, Davis'in Scrinium'unun kasasını onu besleyebilmek için boşaltmana göz yumamam!" diyerek masasının çekmecesinden çıkardığı çek defterinin üstünü doldurmaya başlamıştı.




Dizzardium'a ceketinin ve gömleğinin ceplerindeki iki küçük çıkınla gidip, Mali-Phali-Ty-Co Pub'a koca bir sandık ve yerinde durmayan uslanmaz bir misafirle birlikte dönen Alpharian, Kaptan Farrell'la olan konuşmasından sonra yanıtlarını aradığı sorularına doygunluğa erebileceği yanıtlar bulmuş olsa da, oturduğu barda düşüncelere dalmışken, kadeh üstüne kadeh devire devire içtiği içeceklerinin boş bardaklarından birini tıklatan Finn tarafından düşüncelerinden koparılmıştı. Kendisine çok uzun bir süre gibi gelse de yalnızca birkaç gündür en yakını gördüğü diğer iki adam olan Raymond ve Kenneth'la görüşememiş olmasının üzerinde yarattığı ağırlıkla birlikte barmenine dökülmeye başlamıştı. Uzun süre ne söyleyeceğini tam olarak usunda oluşturamadan yaptığı konuşmada en sonunda yüreğini bir mengene içinde sıkıştırırcasına sert tutan düşünceleri, alkolle birlikte dışarı çıkmaya başlamışlardı.
"Bak Finn, söylemeye uğraştığım durum... Bak hani sen hiç bir odadan geçtin de.. ama böyle sanki daha çok oda senin çevrenden geçip gitmiş gibi oldu mu ağabeyciğim? Sanki boynunda seni çeken bir tasma varmış da kurtulamıyormuşsun gibi?" sözleriyle alkolün verdiği sersemlikle dışarıdan duyan birinin saçmaladığını düşündürücü sözlerine devam etti Alpharian. "Böyle hani hiç bir ortama girdin mi de, oradaki herkesin yüzünü bilirsin ama gerçekte orada tanıdığın hiç kimsenin olmadığını anlarsın ya babam? Biliyor musun bunu, yaşadın mı hiç?" sözlerini içeren bir soru sorduğunda, belki on yılı aşkın süredir Scrinium'dan dışarı saçının telini çıkartmamış olan adama bu dediklerini duyup yanından gülerek geçen insanlar Finn'in bu betimler içinden önemli anlamlar yakalayabildiğini bilemiyorlardı. "Ben biliyorum ama..." çıkıştı Alpharian, anlık bir dengesizlikle yana kaydığında omzunu tutan barmen tarafından yere düşmesi engellendiğinde. Sinirle sıkılmış dişleri arasından "Bazı günler böyle.. ruhum içimde kapatılmış kalmış gibi, usum başımda değil de böyle sanki sonsuzluktan beri uyuyormuşum gibi!" dediğinde gözleri dolar gibi olmuştu karşısındaki adamın.
".. ama uyumadım, onu da biliyorum! Ölüm gibi bir şey hani. 'Sonsuz uyku' dediğin, ölüm değil mi ha?" dedikten sonra anlık bir uzaklara dalışla birlikte, "Bazı günler, diğer insanların yanında çok gölgede kalıyorum gibi yaşıyorum ya! Sanki zamanımın bitmiş de fazladan yaşıyorum gibi..." demişti. Raymond, Kenneth ve Finn dışında Alpharian'ın var oluşuyla ilgili bilgisi olan kimseler yoktu Scrinium'da. Belki de Alpharian ve Omegan'la ilgili çözülemeyek iki ruhlu yaşantılarının işleyişiyle ilgili bilgisi olan hiç kimse yoktu tüm Dünya'da. Kendini duygusuzca yaşamak zorunda bırakan bir yaşantıyı seçen adamın kimi zamanlarda böyle düşüncelere dalıp çıkamıyor olması ve onu sevenlerin tam olarak yardım edemiyor oluşları herkesi üzen bir ağlatı oyunu gibiydi.
"Hiç çevrendeki kimse anlamadığı ya da böyle beni ben yapan şeylerin ne olduğuyla ilgili kimsenin hiçbir düşüncesi olmadığı için yüzümü ellerimin arasında gömdüğüm gibi oldun mu sen? Sanki beni tam bir insan durumuna getirebilecek olan şeyler hiçbir zaman ulaşamayacağımız yerlerde de, uzanıp alamıyoruz gibi?" diye yanıtsız bir soru çıkmıştı yarım ruhu yorgun adamın dudaklarından.

Tam Alpharian bir kez daha "Sen hiç..." sorgusuyla başlayan bir soru soracağı anda sözünü kesen Finn; adamın bu içinden çıkılmaz düşüncelerini; yalnızca kendi yaşantısının tamamlanamaması karşılığında, bu Dünya'yı kirli tutan insanların yaşantılarını sona erdirerek içindeki boşluğu doldurduğu düşüncesine usunda yer açabilmesi için "Geçen gün bu kapılardan çıkıp gitmeden önceki konuşmamızda dile getirdiğin sözlerinle ortaya koyduğun gibi, Yabanotları'nın neden böylesine zararlı olduğunu çoğu Lautus'tan daha iyi biliyorsun. Bunun nedenini bana bir kez daha söyleyebilir misin?" diye sorduğunda sanki bir anlığına yüzüne soğuk su çarpılmışçasına ayılmaya yaklaşan Lautus "Bizler yanılsamaları ortadan kaldırmaya didinirken, onlar kendi ve diğerlerinin yaşamlarını yönetmeye kullanıyorlar diye.. değil mi?" diye karşılık vermişti adamın sorusuna.
"Evet. Yaşamlarını yönetmeye kullanıyorlar diye. Dünya'yı kendileri gibiler için daha sevimli ve bağlayıcı bir görüntüde tutmaya devam ediyorlar diye. Bu nedenle Farrell onların her şeyden daha değerli tuttukları yaşamlarını çalmaya gönderiyor bizleri. Bu nedenle ayak takımı olmaktan öteye geçmemeye karşı taşınılan eğilimin kilit altında tutulmasını istiyor.. ve bu nedenle onları öldürüyorsun. Biri bile yaşamaya devam etse, kendilerine uygun bir Dünya düzeni yaratma eğilimleri de kendileriyle yaşamaya devam edecek diye..." sözlerinden sonra Alpharian'ın yüzünde görmeyi beklediği bir gülümseme yer etmişti...
"Haydi evine git ve dinlen artık. Güvenlik ve esenlik seninle olsun dostum."

Ailemize hoşgeldin Cerberus Sıddık bebek. Sana güzel bir ad bulalım bakalımm :3

Magna Purgatio: Gizdüzen Üçlemesi
SON






[spoiler]Hey gidinin Kaptan Farrell'ı!

[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=boanuwUMNNQ[/youtube]

[Merhabalar arkadaşlar. Üçlemeyi yazmaya başladığım ilk mesajından beri eskisi olsun, yenisi olsun, "mütevelli" olanı olsun; hepsiyle görüşüp onay aldıktan sonra bir Cerberus sahibi oldum. Öyle kafama göre aldığım bir kararla oldubittiye getirdiğim bir durum değil. Karşı çıkacak olan arkadaşlar olacaksa şimdiden açıklayayım dedim. Ayrıca RP'de sözü geçen 9,000 Galleon'luk örgüt içi ödülü, şu an sitenin faiziyle osuyla busuyla edindiğim paranın "kurgusal açıdan mantıklı açıklaması" olarak eklendi. Yöneticilerden elimdeki paranın üstüne ayrı bir 9,000 ALMAYACAĞIM. Korkmanıza gerek yok, sakin olabiliriz :B ]

{Üçlemenin yoruculuğu ve karakterim üzerine fazladan odak toplattığı için, kendimce sıkıcılaşmaması adına bir süre için Alpharian'la yazmaya ara vereceğim. Başta Omegan olmak üzere diğer karakterlerimle RP yazmak isteyenler varsa kurgu tasarlamak isteyenler olursa bana ulaşsınlar lütfen. Buraya dek okuduğunuz için teşekkür ederim, Discord sunucumuzdaki eleştiri kanalında eleştirilerinizi okumayı dört gözle bekliyorum. Bora'nın deyimizle Öpajladım sizi ;* }
[/spoiler]