17 Nisan, 2026 10:07:36 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Deneysel Beyin Artıkları  (Okunma sayısı 87 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Das

  • Mekan Sahibi
  • 9. Seviye
  • İleti: 51
  • 1055 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Das
  • Güç Puanı: 0
  • PARTY PEOPLE!
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Yook, söylemem.
  • Meslek: Apples and Oranges Sahibi, Tanınmış Avukat
  • Cemiyet: Merlin Tılsım Kulübü
  • Biçim Değiştirme Gücü: 10
  • Lanet Gücü: 10
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 1
  • Özel Yetenek: Asasız Büyü, Seviye 3; Süzülme, Seviye 3
Deneysel Beyin Artıkları
« : 19 Ekim, 2021 03:30:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
24 Şubat
1856

[justify]
Bir varmış bir yokmuş... Çok çok uzun yıllar önce, çok çok uzaklardaki krallıktan ayrılan bir prens varmış. Prens kendini ve amacını kaybetmiş. Yıllarca peşine düşmüş mutluluğun. Küçük bir çocukmuş dağa tırmanırken, yolda büyümüş. Dağa bir türlü sevdirememiş kendini. Kendisini bildi bileli bu heybetli dağı tırmanıyormuş. Öyle bir dağ ki bu fazlası ile korkunç. Orada bulunmaktan nefret ediyormuş prens ama başka gidecek yeri de yokmuş. Koyu mavi bir havası varmış dağın. Sinirli, huysuz, umursamaz... Zirvesinde altın olduğunu biliyormuş. O zirvedeki altınları her zaman hayranlıkla izliyormuş. Prens her zaman eksik olacakmış dağa göre, asla ulaşamayacakmış zirvedeki altına. Prensin zirveye çıkmasını istemiyormuş. Aslında zirvesine alsa bu küçük prensi... Tırmanmasına izin verse, ondan nefret etmese... Belki ikisi için de en iyisi olacakmış. Dağ fazla inatçı, kendini beğenmiş bir yeryüzü parçasıymış. Kayalık gövdesinin bazı yerleri karlı olsa da, zirvelere doğru ağaçlar ile kaplıymış. Hareket ettirmesi çok zor, fikrini değiştirmesi neredeyse imkansızmış. Bazen ise prens dağın üst kısımlarına çok yaklaşıyormuş. Dağın en zayıf olduğu zamanları en yalnız hissettiği zamanlarıymış. Çocuğa ve kendisine acıyor, ağaçlarının arasında akıl almayacak şeyler yapıyormuş. Sonra bu yaptığı için daha da sinirleniyor, daha da şiddetli rüzgarlar estiriyormuş.

"Lucian!"

Çok gürültülü bir kasırga ile bağırmış prense tiksinir gibi. Korkuyormuş prens saklandığı mağaradan çıkmaktan ama dağ saklandığını bilse daha kötü esermiş. Daha ezermiş prensi. Prensin cesurca yüzleşmesi gerekiyormuş. Mağaradan çekinerek çıkmış. Hiç korkar mı? O, Prens Lucian. Çok çok uzaklarda adını bilmediği bir ülkenin prensiymiş. "Dağ! Buradayım, bugün izin ver bana. Benim için önemli bir gün, doğum günüm bugün!." diye seslenmiş dağa. Sesi yankılanmış boş kayalardan. Dağın taşlarından sekip geri dönmüş. Gelen sert rüzgar ile yere serilmiş prens. Dağın umrunda değilmiş bugün. Zaten bu tür şeylerden tiksinirmiş. Kaç yıldır olduğu yerdeymiş kim bilir? Dağ olarak oluştuğu günü bilmiyormuş bile. Esintilerle uzaklara savrulmuş prens. Dağın eteklerine doğru götürmüş rüzgar.

Bu heybetli dağ çevresine kimseyi yaklaştırmaz, arkadaş edinmez, herkese karşı karlı yanını gösterse de, bizim prense açarmış içini. Onla paylaşırmış kuru, yaşanabilir topraklarını. Bu yüzden de prensten nefret edermiş. Ona karşı kırılganmış çünkü. Prensi her zaman cezalandırırmış şımarmasın diye. Bazen fazla kaçırıp prensi çığ altında bıraktığı olurmuş. Bazen de fazla yalnız olduğunu fark edermiş. Prens dağın içinde büyümüş, gelişmiş ve artık genç bir adam olmuş. İşte bu yüzden, bazı geceler dağ prensi zorla en değerli hazinelerinin olduğu ormanlara sokarmış.

Ormanda gözünü açınca prens karşısında bir cin ile karşılaşmış bu sefer. Bir dudağı gökte, bir dudağı yerde olan bu cin ona sadece bir isteğini gerçekleştirebileceğini söylemiş. Prens o kadar zamandır bu dağda savaş veriyormuş ki, asla ailesini bulmak gelmemiş aklına. Tek istediği şey, dağın zirvesine çıkmakmış. Zirvesine çıktığında tüm acılarının biteceğini düşünüyormuş. Hep hayran olduğu o altınların bilgeliği, safirin delici parıltıları... Cin gülümsemiş. Prensin istediğini yapmasının çok zor olduğunu, ancak bu gece gelen düşmanlara karşı savaşırsa bir şansının olduğunu söylemiş. Prens de bu yüzden ormanın içinde tüm düşmanlara karşı dimdik savaşmış. Yara almış. Bolca yara almış. Hem vücuduna hem de kalbine...

[/justify]
« Son Düzenleme: 19 Ekim, 2021 04:46:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Das »

Bu ne kocaman oldu ya. Wallpaper koyaydım bari

Çevrimdışı Das

  • Mekan Sahibi
  • 9. Seviye
  • İleti: 51
  • 1055 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Das
  • Güç Puanı: 0
  • PARTY PEOPLE!
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Yook, söylemem.
  • Meslek: Apples and Oranges Sahibi, Tanınmış Avukat
  • Cemiyet: Merlin Tılsım Kulübü
  • Biçim Değiştirme Gücü: 10
  • Lanet Gücü: 10
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 1
  • Özel Yetenek: Asasız Büyü, Seviye 3; Süzülme, Seviye 3
Ynt: Deneysel Beyin Artıkları
« Yanıtla #1 : 19 Ekim, 2021 04:46:36 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
25 Şubat
1856

[justify]
"Ben geldim!"

Soğuk hava yüzünden kendime sarılmış bir şekilde, hafiften de titreyerek girdim hana. Sabah olduğu için handa kalan kişiler kahvaltı yapıyordu. Çok uğrak bir yer değildi, bu yüzden bir kaç kişi anca vardı. Ben girince arkamdan hızlı hızlı sallanan han kapısını kalçamla yavaşlattığımda hancının ablası yanıma gelirken "Ay!" diye ciyakladı sessiz ortamda.

"Frederick, ceketin nerede? Neden giymedin onu?"

Kadının getirdiği müşteri battaniyesine sarılıp masalardan birine oturdum titreyerek. Gülümsüyor, "Haydutun teki..." diyordum. "Şerefsiz herif, uyurken ceketimi çalmış."

Hancının ablası onaylamayan bir şekilde kafasını salladı. "Sana burada kal diyoruz! İlla dışarıda uyuyorsun. Şu tüm kış nasıl hasta olmadın bilmiyorum. Ailen de yok ki sahip çıksın!"

Gözlerimi devirip "Rahatım ben leydim." dedim. Sonra tekrar gülümseyerek "Bakın! Bu kaslar var ya bu kaslar! Her hava koşuluna dayanırım!" Kaslarımı göstermek için omzumdaki battaniyeyi atıp artık sarı olmuş beyaz gömleğimin düğmelerini araladım. "Hem artık göğsümde kıllar da çık-" Göğsümü açtığım gibi karşımdaki kadının gözlerinin kocaman açılması bir oldu. Yine "Ay! Ay!" diye bağırmaya başlayınca görmek için kafamı eğdim ama tabi ki göğsümü göremedim.

"Ne?"  dedim endişeli bir şekilde. "Ne oldu?"

Kadın endişeli bir şekilde kardeşine baktı. Hancı, kadının çıkardığı sesten dolayı bardan buraya bakmıştı. Hemen beni kolumdan yakaladığı gibi üst kata doğru çekiştirmeye başladı. Hancıya "Ay bu çocuk çok pis Robert! Böyle handa çalıştırmam! Yıkansın!" diyerek hancının bakışlarını başka yere uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ben ise sadece göğsüme bakıyordum. Dün gece nolur bir tılsım yapmamış olsun da, bu güzel insanların başına dert olmayayım diyordum kendi kendime. Eğer öyle bir şey olursa Amerikan büyücü hükümeti kim bilir ne gibi yaptırımlar yapardı. Sonra al başına belayı, bir de kendi yaptığı hatadan sonra bana ceza verirdi adını anmak istemediğim kişi. Kadın çekiştire çekiştire beni bir odaya soktu. Bu han odası nem kokan, eski görünümlüydü. Her şey en ucuz şekilde dizildiği için baya da çirkin gözüküyordu. Bazı şeylerin birbirine uyumsuzluğundan acaba ölmüş kişilerin evlerinden mi alındı diye düşündürüyordu beni. İçi su dolu, ağaçtan yapılmış, insan boyutunda bir kovanın yanına geldiğimde kadından kurtardım elimi. Tekrar yakalamak için hamle yaptığında da çekildim geriye. "Yıkanmak istemiyorum leydim!"  dedim. Kadın "Yıkanmayacaksın!" diye kızdı bana. "O zaman ne-"  Tekrar elini uzatıp yakaladı kolumdan ve kendine doğru çekti. Kovanın yanındaki buğulu aynanın önüne getirdiği gibi başımdan aşağı sıcak sular indi. Mecazen tabi ki.

Aynanın siyah lekelerinden göremediğim için iyice yaklaştım ve göğsümü biraz açıp elimi gezdirdim üstünde. Pembe başlayıp kızaran, ortalara doğru baya baya morlaşan lekeler vardı vücudumda. Göğüsümden başlıyor, boynuma kadar leke leke devam ediyorlardı. Kafamı yana çevirip boynumdakilere de baktım. "Bunlar..."

"Ne olduğunu biliyorum!" diye ciyakladı kadın.

Döndüm ona. Nasıl bir yalan söylemeliydim? Başka bir şeye de benzemiyorlardı ki! Aralarda ısırık izleri bile vardı. Çok gariptir ki acı duymuyordum. Nasıl iz kalmış olabilirdi ki? Hem de saatler sonrasında bile! Normalde uzaklaştığımda tamamen unuturdum yaşadıklarımı ama bu sefer vücudumda unutmamı engelleyen yaralar vardı. Boğazımın acıdığını hissettim. Ellerim titriyor, lekelerin üstüne bastırsam da titrediklerini hissedebiliyordum. Dün doğum günümü rahatça kutlayamadığım gibi, şimdi de bu. Düşün, düşün... "Ben..."

"Fred, seni çakal! Dışarıda kalıyorum diyorsun ama genel evde kalıyorsun ha?"

Gözlerim kocaman açıldı. "Leydim."  dedim şaşkınlıkla. Genel ev mi? "Ben on dört..."

"Ah evet yaştan almazlar seni, o zaman bir dulun yanında kalıyorsun! Ergenliğe girdiğin gibi bu işlere başlaman çok kötü Frederick!" Lekelerin üstünde gezinen elime bir tane vurdu. "Bir de gururla gösteriyor! Ne yani, beni de mi elde edeceksin seni kerata! Benim gibi namuslu bir kadına nasıl düşünebilirsin böyle bir şeyi?"

"Ne? NE? Leydim ben asla-"

"Kes sesini!" Yüzüme bir tokat patlattı. Okkalısından. "Söyle o kadının adını da hemen şikayet edeyim! Fuhuşun yasak olduğunu, daha da önemlisi günah olduğunu bilmiyor mu? Sen çocuksun düşünmezsin tabi! Ah! Uzak dur şeytanlardan! Ben seni affederim ama tanrının affetmesi için hemen kiliseye git! Git dua et de, vücudundaki o günah izlerinden kurtul!"

Konuşuyor, konuştukça beni kolumdan tutup hırpalıyordu.

"Tamam!"  diyordum ben de. "Tamam gideceğim!"

Kadının elinden kurtulmam için kiliseye gidip günahlarım için dua edeceğime söz verdim. Handan çıktığım gibi de, kilisenin tam tersi bir yola koşmaya başladım. Kilise hiçbir zaman bana deva olmamıştı. Olamayacaktı da. Koşarken, insanlardan uzaklaştıkça git gide daha da bıraktım kendimi tutmayı. İki ahşaptan yapılmış evin arasına girip kimsenin beni göremeyeceği bir yere sıkışıp ağlamaya başladım. Kendi kendime sarıldım hem soğuktan hem de üzüntüden. İki büklüm bir şekilde durdum ve hıçkıra hıçkıra ağladım.

Yine ve yine...

Sanki bana bir etkisi yokmuş gibi kendime hayat kuruyorum ondan uzaklaştığımda. Kafasına estiği için terk etmemiz gerekiyor insanları. Şimdi ise, çok sevdiğim bu insanlardan yine onun yaptığı bir şeyden dolayı erkenden uzaklaşmam gerekiyor! Öyle ki, bu olaydan sonra bir daha gelmek istemiyorum bu kasabaya. Beni çalıştırıp bu süre içinde bana yemek veren bu insanların karşısına çıkmaya utanıyorum. Efendimin yanında da geçirmek istemiyorum günlerimi. Yemek yemek aklına bile gelmiyor onun. Tek düşündüğü şey kitapları, bilgiler, gizemler. En son benim dışımda kimle konuştu bilmiyorum bile. Tekrar ona geri dönmek yerine ölmek daha mı iyi? Özellikle dün geceden sonra. Belki de burada soğuktan donarım. Hem o da kurtulur. Hem de ben... 

[/justify]

Bu ne kocaman oldu ya. Wallpaper koyaydım bari

Çevrimdışı Das

  • Mekan Sahibi
  • 9. Seviye
  • İleti: 51
  • 1055 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Das
  • Güç Puanı: 0
  • PARTY PEOPLE!
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Yook, söylemem.
  • Meslek: Apples and Oranges Sahibi, Tanınmış Avukat
  • Cemiyet: Merlin Tılsım Kulübü
  • Biçim Değiştirme Gücü: 10
  • Lanet Gücü: 10
  • Tılsım Gücü: 20
  • İksir Kabiliyeti: 1
  • Özel Yetenek: Asasız Büyü, Seviye 3; Süzülme, Seviye 3
Ynt: Deneysel Beyin Artıkları
« Yanıtla #2 : 23 Ekim, 2021 21:12:32 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Prens Lucian, Dağdan kaçmaya karar vermiş. Daha çocukmuş o da sizin gibi. Soğuk bir havada, yağmurda oturmayı ve orada donarak kaçmayı planlamış. Titreyerek ve ağlayarak beklemiş sadece. Bekleyerek kaçacakmış dağdan. Ne yazık ki istediği olmamış. Lucian güçlü biriymiş, kaçmak istese de kaçamamış bu yüzden. Yıllardır başına gelenler onu çok dayanıklı birine dönüştürmüş. Yaralar da alsa, derinden üzülse de, hastalansa da hep bir yolunu bulur iyileşirmiş. Bu yüzden kaçamamış işte. Geceye kadar beklemiş. Dağ da merak etmiş onu ne gariptir ki. Oysa ki gittiği için sevinmesi gerekirmiş. Yerinden fazla hareket etmeyen dağ Lucian için çıkmış sokaklara. Rüzgarlarını dindirmiş, karlarını saklamış. Sanki bir tepe gibi ilerlemiş ve Lucian’ı bulmuş. Tekrar almış onu kollarına. Kaçmasına izin vermemiş.

“Dağ, Lucian’ı seviyor değil mi Gabriel abi?”

“Ne? Hayır tabi ki! Sadece prensin gelişmesini engellemeye çalışıyor. Biraz da bencil, sadece kendisi eziyet etmek istiyor.”

“Bence seviyor.”

“Bence de!”

“Saçmalamayın... Kimse sevdiği kişiye böyle yapmaz.”

“Yapmaz mı? Sen de bize kötü davranıyorsun ama bizi seviyorsun!”

Sekizler -yani artık dokuz kişi oldukları için dokuzlar- gülmeye başladı hep bir ağızdan.

“Hadi be oradan! Sizin nerenizi seveyim ben? Çetesiniz oğlum siz! Sizi seherbazlara ihbar etmek lazım da şimdi bizi de götürürler diye yapmıyorum. Hadi yataklara! Bu kadar hikaye yeter!”

En yakınımdaki çocuğun poposuna bir tekme vurdum hafif şiddette. Dokuz çocuk yanımdan kıkırdayarak odadaki yataklarına dağıldılar. Çoğunlukla uyumaları için hikayeyi ben anlatmazdım ama bugün sadece Blaze ve ben buradaydık. Blaze kim bilir çocuklara ne anlatır dediler. Beni görevlendirdiler.

“Gabriel abi?” Kirby yattığı yerden bana seslenmişti. Yanına gidip elindeki düdüğünü aldım. Yatağının başına koydum ve üstünü örttüm düzgün bir şekilde.

“Lucian altınlara hiç ulaşabildi mi?”

“Hayır.”

“Peki dağdan kaçabildi mi?“

Gülümsedim belli belirsiz. “Kaçtı.” dedim. “Hayal ettiği şekilde değil ama... Bir meleğin yardımı sayesinde.”

“Melek mi? Nasıl?”

“Onu da başka gece anlatırım. Hadi iyi geceler!”

Hepsi bir ağızdan bana iyi geceler dilediğinde büyüyle yaktığım ışıkları elimin tek hareketi ile kapattım. Karanlık yüzünden de yerde bir şeylere takıla takıla kapıya ulaşıp çıktım. Kapıyı arkamdan kapattığım gibi sırtımı yasladım ve derin derin nefes almaya başladım. Umarım rahatça uyuya biliyorlardır. Ben onların yaşındayken hiç düzgün bir uyku çekemedim. Onların düzgün bir hayat yaşayabilmesi için her şeyi yapmaya hazır gibi hissediyorum. Kendimden bekleyemeyeceğim kadar hazırım. Onun gibi olmamak için çok uğraşıyorum. Bazen onun gibi düşündüğüm için, bazen de yaptıklarını mantıklı bulduğum için sinirleniyorum.

Seviyor muydu gerçekten?

Belki de...

Belki de sevgisini gösterme yolu buydu.

Pff, saçmalamayayım!

İğrenç adamın tekiydi.

İleride sevdiklerimi terk etmeme neden olacak.

Her şey ailem dediğim bu insanların iyiliği için...
[/justify]

-SON-

Bu ne kocaman oldu ya. Wallpaper koyaydım bari