25 Şubat
1856
[justify]
"Ben geldim!" Soğuk hava yüzünden kendime sarılmış bir şekilde, hafiften de titreyerek girdim hana. Sabah olduğu için handa kalan kişiler kahvaltı yapıyordu. Çok uğrak bir yer değildi, bu yüzden bir kaç kişi anca vardı. Ben girince arkamdan hızlı hızlı sallanan han kapısını kalçamla yavaşlattığımda hancının ablası yanıma gelirken
"Ay!" diye ciyakladı sessiz ortamda.
"Frederick, ceketin nerede? Neden giymedin onu?"Kadının getirdiği müşteri battaniyesine sarılıp masalardan birine oturdum titreyerek. Gülümsüyor,
"Haydutun teki..." diyordum.
"Şerefsiz herif, uyurken ceketimi çalmış." Hancının ablası onaylamayan bir şekilde kafasını salladı.
"Sana burada kal diyoruz! İlla dışarıda uyuyorsun. Şu tüm kış nasıl hasta olmadın bilmiyorum. Ailen de yok ki sahip çıksın!"Gözlerimi devirip
"Rahatım ben leydim." dedim. Sonra tekrar gülümseyerek
"Bakın! Bu kaslar var ya bu kaslar! Her hava koşuluna dayanırım!" Kaslarımı göstermek için omzumdaki battaniyeyi atıp artık sarı olmuş beyaz gömleğimin düğmelerini araladım.
"Hem artık göğsümde kıllar da çık-" Göğsümü açtığım gibi karşımdaki kadının gözlerinin kocaman açılması bir oldu. Yine
"Ay! Ay!" diye bağırmaya başlayınca görmek için kafamı eğdim ama tabi ki göğsümü göremedim.
"Ne?" dedim endişeli bir şekilde.
"Ne oldu?" Kadın endişeli bir şekilde kardeşine baktı. Hancı, kadının çıkardığı sesten dolayı bardan buraya bakmıştı. Hemen beni kolumdan yakaladığı gibi üst kata doğru çekiştirmeye başladı. Hancıya
"Ay bu çocuk çok pis Robert! Böyle handa çalıştırmam! Yıkansın!" diyerek hancının bakışlarını başka yere uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ben ise sadece göğsüme bakıyordum. Dün gece nolur bir tılsım yapmamış olsun da, bu güzel insanların başına dert olmayayım diyordum kendi kendime. Eğer öyle bir şey olursa Amerikan büyücü hükümeti kim bilir ne gibi yaptırımlar yapardı. Sonra al başına belayı, bir de kendi yaptığı hatadan sonra bana ceza verirdi adını anmak istemediğim kişi. Kadın çekiştire çekiştire beni bir odaya soktu. Bu han odası nem kokan, eski görünümlüydü. Her şey en ucuz şekilde dizildiği için baya da çirkin gözüküyordu. Bazı şeylerin birbirine uyumsuzluğundan acaba ölmüş kişilerin evlerinden mi alındı diye düşündürüyordu beni. İçi su dolu, ağaçtan yapılmış, insan boyutunda bir kovanın yanına geldiğimde kadından kurtardım elimi. Tekrar yakalamak için hamle yaptığında da çekildim geriye.
"Yıkanmak istemiyorum leydim!" dedim. Kadın
"Yıkanmayacaksın!" diye kızdı bana.
"O zaman ne-" Tekrar elini uzatıp yakaladı kolumdan ve kendine doğru çekti. Kovanın yanındaki buğulu aynanın önüne getirdiği gibi başımdan aşağı sıcak sular indi. Mecazen tabi ki.
Aynanın siyah lekelerinden göremediğim için iyice yaklaştım ve göğsümü biraz açıp elimi gezdirdim üstünde. Pembe başlayıp kızaran, ortalara doğru baya baya morlaşan lekeler vardı vücudumda. Göğüsümden başlıyor, boynuma kadar leke leke devam ediyorlardı. Kafamı yana çevirip boynumdakilere de baktım.
"Bunlar..." "Ne olduğunu biliyorum!" diye ciyakladı kadın.
Döndüm ona. Nasıl bir yalan söylemeliydim? Başka bir şeye de benzemiyorlardı ki! Aralarda ısırık izleri bile vardı. Çok gariptir ki acı duymuyordum. Nasıl iz kalmış olabilirdi ki? Hem de saatler sonrasında bile! Normalde uzaklaştığımda tamamen unuturdum yaşadıklarımı ama bu sefer vücudumda unutmamı engelleyen yaralar vardı. Boğazımın acıdığını hissettim. Ellerim titriyor, lekelerin üstüne bastırsam da titrediklerini hissedebiliyordum. Dün doğum günümü rahatça kutlayamadığım gibi, şimdi de bu. Düşün, düşün...
"Ben..." "Fred, seni çakal! Dışarıda kalıyorum diyorsun ama genel evde kalıyorsun ha?"Gözlerim kocaman açıldı.
"Leydim." dedim şaşkınlıkla. Genel ev mi?
"Ben on dört..." "Ah evet yaştan almazlar seni, o zaman bir dulun yanında kalıyorsun! Ergenliğe girdiğin gibi bu işlere başlaman çok kötü Frederick!" Lekelerin üstünde gezinen elime bir tane vurdu.
"Bir de gururla gösteriyor! Ne yani, beni de mi elde edeceksin seni kerata! Benim gibi namuslu bir kadına nasıl düşünebilirsin böyle bir şeyi?""Ne? NE? Leydim ben asla-" "Kes sesini!" Yüzüme bir tokat patlattı. Okkalısından.
"Söyle o kadının adını da hemen şikayet edeyim! Fuhuşun yasak olduğunu, daha da önemlisi günah olduğunu bilmiyor mu? Sen çocuksun düşünmezsin tabi! Ah! Uzak dur şeytanlardan! Ben seni affederim ama tanrının affetmesi için hemen kiliseye git! Git dua et de, vücudundaki o günah izlerinden kurtul!" Konuşuyor, konuştukça beni kolumdan tutup hırpalıyordu.
"Tamam!" diyordum ben de.
"Tamam gideceğim!" Kadının elinden kurtulmam için kiliseye gidip günahlarım için dua edeceğime söz verdim. Handan çıktığım gibi de, kilisenin tam tersi bir yola koşmaya başladım. Kilise hiçbir zaman bana deva olmamıştı. Olamayacaktı da. Koşarken, insanlardan uzaklaştıkça git gide daha da bıraktım kendimi tutmayı. İki ahşaptan yapılmış evin arasına girip kimsenin beni göremeyeceği bir yere sıkışıp ağlamaya başladım. Kendi kendime sarıldım hem soğuktan hem de üzüntüden. İki büklüm bir şekilde durdum ve hıçkıra hıçkıra ağladım.
Yine ve yine...
Sanki bana bir etkisi yokmuş gibi kendime hayat kuruyorum ondan uzaklaştığımda. Kafasına estiği için terk etmemiz gerekiyor insanları. Şimdi ise, çok sevdiğim bu insanlardan yine onun yaptığı bir şeyden dolayı erkenden uzaklaşmam gerekiyor! Öyle ki, bu olaydan sonra bir daha gelmek istemiyorum bu kasabaya. Beni çalıştırıp bu süre içinde bana yemek veren bu insanların karşısına çıkmaya utanıyorum. Efendimin yanında da geçirmek istemiyorum günlerimi. Yemek yemek aklına bile gelmiyor onun. Tek düşündüğü şey kitapları, bilgiler, gizemler. En son benim dışımda kimle konuştu bilmiyorum bile. Tekrar ona geri dönmek yerine ölmek daha mı iyi? Özellikle dün geceden sonra. Belki de burada soğuktan donarım. Hem o da kurtulur. Hem de ben...
[/justify]