Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık

Senin yerin benim yerim

<< < (2/2)

Gwen Rosé Davis:
Sadece sessizce olduğu yerde duruyordu Gwen. Tahminleri doğruydu ancak bu... GERÇEKTEN KAHİNMİYDİ?!!

Bir saniye... bir saniye lütfen... Şu anda duygusal ortamda olduğu için bunu düşünmesi ve heyecanlanması çok yanlıştı. Derince nefes aldı Rosé. Gözlerini sıkmış ve ona -adını sormayı unuttuğu şahsiyetlik- söylenebilinilinilecek en sakinleştirecek kelimeleri düşünüyordu. Uh.. Tabi Rosé Dünyada sadece birkaç şey odaklanmasını bozabiliyordu. Uzatmaya gerek yok. Yani kısaca gözleri yavaş bir şekilde açıldığında karşısında gördüğü ceylan sanki tüm düşüncelerini sıfırlamıştı.

O kadar kendinden fiziksel şekilde büyük birine zarar vermek mümkün olabilir miki? Kollarını omuzlardan çekerek ondan uzaklaşmış ve yine uzakta ama sonuçta karşısında olan ceylana doğru birden koşmaya başlamıştı. Heyecandan nefes alamayacak durumdaydı aslında. Hatta o kadar ani olmuştu ki genç adamı unutarak sadece o narin ve eşi bulunmayan canlıyı düşünebiliyordu. Her adımında sarı saçları hafif rüzgarda göz açısına geliyor olabilirdi ya da sevinçten parlayan gözleri kocaman olmuş olabilirdi ama aslında bunlar sadece çocuk ruhunu dışarıya gösteriyordu.

"AH KOCAMAN GODRİC... BU BİR CEYLAN!!!"

Tabi ona doğru koşan bir manyak olunca hayvan tıkı tıkı kaçmıştı. Eh o kaçıncafa çok uzaklaşmamış olan Rosé'de durmuştu tam tersi. Birden kollarını göğüşlerinde birleştirip küçük bir kız gibi kafasını yere eğerek pıtı pıtı çıplak ayaklarıyla yürüdü. Bazen ayağına batan küçük şeyler vardı ancak o kadar enerji ruhtaydıki bunu umursamıyordu bile küçük ruhlu büyük kız. Adamın yanına tekrar dönmüştü ki söylenmeye başladı. "Of ya bunlar da hep kaçıyor."

Sonra başını yavaşça kaldırıp mavi gözleri ile ona bakmaya devam etti. Sakince iç çekmiş ve beyefendinin üzerindeki kıyafeti kendi boyuna yakın yerinden tutarak çekiştirmeye başlamıştı kemanını unutmayarak. Sanki eşya sürüklüyor gibiydi. Ama genç kadının asıl amacı ise onu suyun yanına getirmekti tabi.
Eh sözsüz iletişimle de zorla da olsa yan yana duruyorlardı. Yani sonunda kül-gri kafalı Kurt ile sarı kafalı Ceylan mavi suların yanında...

"Ben yabancı biriyim ama yine de, benimle kendin olabilirsin."

Üzerinde yarım ay -kendi tasarımı, kendini sembol böyle görüyor- olan sağ bilekliğinden gelen sallanma sesi ile kemanı kaldırarak derin olmayan suya ilerledi ve çıplak ayakları soğuğu hissederken tahta güzelliği boyunun altına aldı.
"Rosé... Gwen Rosé Davis..."

Mırıldanışlı kelimelerden sonra gözlerini kapatarak o an hissettiği çakraya uygun melodiyi çalmaya çalışıyordu narin elleri...

Oktaryus Ironheart:
Birden yanından çekip gitmesine bozulmuştu, her neyse özelini paylaşmak sanırım bir hataydı ve gereksiz duygusallaşmıştı. Yine her şey aynı şekilde devam edecekti.

Yavaşça arkasına dönüp Kadını seyretmeye başladı. Ceylana doğru koşup geri döndüğünde onun çocuk ruhlu birisi olduğunu farketti. Acaba bir travmamıydı? Yoksa sadece kendisi miydi? Yoksa... yoksa ne? Düşünemiyordu pek çok şey olabilirdi.
Cebinden çıkardığı mendille gözlerini silip, bakışlarını yere çekti, çekip gitmeyi düşünüyordu. Yakasından tutmasıyla ellerine bakakaldı. Ona karşı koymadı fakat hareket de etmedi sadece çok sessiz bir şekilde başını eğdi ve bekledi. Kemanını alıp suya gittiğini görünce derin bir iç çekti.

"Benimle kendin olabilirsin diyordu. Mümkün müydü? Kendin olmak için bile belki yalan söylemeliydi"

Birkaç adım atıp suya girdi, su dizlerine kadar ıslatıyordu. Ona düzgünce yaklaşmamıştı tabiki, ismini duyduğunda mırıldanmakla yitindi. Sessizce ve sakince çaldığı nağmeyi dinledi. Eşsiz notalardı, güneş son ışıklarını onun üzerinden verip suya batarak kayboldu gitti. Tıpkı bazı yaşanmışlıklar gibi....

Şimdi ikisi de ay ışığının altında bu gölde kalmışlardı. Kız ona döndüğünde asasını kaldırıp ona doğru çevirdi gözlerini kapattı ve asasını kendi etradında çevirerek fısıldadı.

Gümüş renkli bir Ceylan asanın ucundan fırladı ve kızın etrafında koşturmaya başladı. Bu bir patronus büyüsü değildi, bir ilüzyondu. Bu çocuk ruhlunun hoşuna gidebilirdi, bunu neden yaptığını bilmiyordu ama yapmak istemişti.

"Oktaryus Ironheart" dedi.

Sadece Oktaryus başka hiçbir şey değil. Kızın yanına yaklaştı, mavi gözlerinin içine baktı ve Elini uzattı. Kemanı işaret ediyordu.

"İzin verir misin? Merak etme ona iyi davranacağım"

Rose'nin elinden yavaşça kemanı aldı ve pozisyonunu alarak derin bir iç çekti.
"KûrdiliHicazkar" makamında bir taksim çalmaya başladı, bu makam yakıcı hüzün diye geçerdi. Her nota can alıcı seviyede hüzünlüydü ve Keman feryat eder gibiydi.

Taksim bittiğinde sakince, dikkatli bir şekilde Kemanı geri verdi.

"Zamanında babam bana öğretmişti"

Yavaş bir şekilde gölden çıktı, arkasına döndü ve bir bakış atarak

"Su soğuk üşüteceksin, her şey için teşekkürler"

Canı daha çok yanmıştı, Rose'nin yanından ayrılmak istemiyordu, onu sevebilirdi fakat karşılık alabilir miydi?
Bu yüzden fazla uzaklaşmadı, çimenlere doğru gitti ve yere oturup öylece beklemeye başladı.

Gwen Rosé Davis:
İşte doğru konuşma! Bunu anlama şekli, verdiği zarif kemanına güzel davranmasıydı genç adamın. Tabi çaldığı nota Rosé'nin parlak gözleri kadar neşeli değildi. Ya da onun içinde hissedebildiği saklanmış iyilik kadar umut verici değildi. Yine de sanat her anlamda güzeldi. Notalarda gözlerini kapattı ve adım adım sudaki soğukluğu hissedebileceği kadar ilerledi. Bileklerine kadar olan derinlik birden tüm vücudunu ele geçirmiş gibi titretti Gwen'i. Keman sesi sustuğunda ise ahşap eseri sudan uzağa koymuştu.

"Oktaryus... Oktaryus Ironheart"

Diye geçirdi mırıldanarak. Tekrardan suya ilerlediğinde ise hiç bir amacı yoktu aslında. Üşüteceksin lafını duyması ise genç kadın için sadece duyduğu ancak anlamını takmadığı bir cümleydi. Arkasını döndü yavaşça. Oradaydı... Oktaryus ile yüz yüze duruyordu. Akılından ne geçiyordu acaba? İyi birine benziyordu diyemezdi belki ancak bunu hissettiğini söyleyebilirdi Gwen. Bir... iki... Gözlerini kapatıp nefesini tutarak kendini geriye bıraktı. Saniyeler içinde tüm bedeni suyun içine düşüp geri yükselmişti. Bu yüzden de sudan ayağı kalktığı anda titremeye başladı. Gece olduğunda suya girmek zaten sadece Rosé'nin yapacağı bir şeydi. Yüzündeki suyu sanki silecekmiş gibi atmaya çalıştıktan sonra ise değişik şekilde yürüyerek çimlere bastı. Üşüyordu. "Çirkin göründüğüme 10 galleon bahis koyarım!"

Önüne bakmıyordu tabi ki. Birde önüne taş ya da çukur çıkar diye ayaklarını sürüyerek ilerliyordu ki sanki yaramazlık yaptığı için ceza almıştı. Taş ya da kaya hangi gereksiz yol kapatıcıysa ona takılıp ters hareket yaptığı olmamış gibi ikinci adımını çukura atıp sonunda aylardır incitmediği bileğini incitmeyi başarmıştı. Attığı küçük çığlık ile ayağını kendine çekmiş ve sanki işe yarayacak gibi sıkmaya başlamıştı. "Çakramımı kaybettim ne oldu ya?! Ah düşüncesiz akılım..."

Kafasını kaldırdığında ise kül saçları sanki hava ile aynı renk olan adamın ceketini gördü. Mahcup olmuştu aslında. Yanakları kızararak ceketi aldıktan sonra tam giymeden omuzlarına astı. Sessizce teşekkür ettiğini fısıldarken ayağı kalkmaya çalışmıştı ancak dengesini koruyamadı ve ayağını yere bastığında hissettiği acı ile tekrardan kendini yere doğru bırakmak zorunda kalmıştı genç kadın. Havanın esintisi ve ıslak kıyafetler ise üst üstüne gelen üç hapşırık olmuştu sanki.

Oktaryus Ironheart:
Bu kişinin içinde bir şeyler vardı gözlerinde gördüğü bambaşka bir kişilik bir ruh. Gencecik, enerjik, düşünceli. Anlamlandıramadığı bir çekim hissediyordu ona karşı. Sudan çıktıktan sonra sakince onu seyretmeye başladı bir şeyler mırıldandığını gördü, dudağını seçebildiği kadar okuduğunda ismi olduğunu farketti. Biranda kendisine suya bıraktığını görünce sadece sakince arkasında duran ağaca yaslandı ve soğukkanlılığını korudu.

"Bırakalım, nasıl hissediyorsa onu yapsın, aklındakine engel olmayalım fakat kurtarmak için de buradayım belki ilk, belki ilk ve son kez"

Diye düşünüyordu içinden.  Az önceki duygusallığından kurtulmuştu ve kendisini geceni karanlığına teslim etmişti. Yüzüne hafif soğuk bir esinti çarpıyordu.

Biranlığına çocukluğuna döndü, İstanbulun o soğuk boğaz havasını düşündü, havai fişeklerin atıldığı, kandillerin yakılarak şehri süslediği, o geceleri... acaba koca Londra biranda kimsesiz kalsa hiçkimse olmasa gece nasıl görünürdü.

"Tamam bukadar yeter"

Oktaryus asasını kaldırdı, kızı çıkarmayı düşünmüştü ki kendisi çoktan ıslak ıslak yürümeye başlamıştı.

Islak saçları, teni, o parıldayan gözleri...

"Kendinize zarar veriyorsunuz"

Dedi onun inatçı yalın yürüyüşüne karşılık.

Yere düştüğünü görünce yavaşça eğildi ve ceketini ona teslim etti.
Yere oturup

"beni bağışla"

Dedi ve ayağını sakince tutup dizinin üzerine koydu. Bir iki yerine hafifçe baskı uygulamıştı ne kırık vardı ne çıkık, iyi olacaktı.

"Rose, iyi olacaksın. Seni gideceğin yere götürmeme izin ver olur mu?"

Kızın başını salladığını görüce onu kaldırdı ve sakince atına doğru taşıdı ve binmesine yardım etti.

"Gece tek başına gitme istersen, biliyorum beni tanımıyorsun ama ayağın için ve gecenin karanlığı bu şehir tehlikeli olabiliyor."

Atın ipini çözdükten sonra elini yelesine koydu ve "bu kısrağı ben sürebilirim ne dersin?"

Bakışlarını onun parlak gözlerine çevirdi, genç kız ne düşünüyordu?
Ayağında ki ağrıya ve yolların tekinsizliğine olan korkusunun içine işlediğini farketti. Başını evet anlamında salladığını görünce onun eşyaları aldı,  yanına geldi ve birlikte yola koyulup karanlıkta kaybolup gittiler.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git