Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık

Senin yerin benim yerim

(1/2) > >>

Oktaryus Ironheart:
Güneş ufuktan batmaya hazırlanırken, son ışıklarınını ağaç yapraklarının ve göle kadar uzanan Nilüferlerin üzerine titizlikle dökerek onları kızıllaştırıyordu. bir ağacın altında oturmuş, bu sessiz yerde elinde tuttuğu Uygurca mektupla göl kenarını seyrediyordu. Karşısında güzel bir manzara vardı evet ama içini büyük bir buhran ve sıkıntı basmıştı. Kendisine Aksakallılar diyen bu gizli yapılanmadan gelen mektupta 150 yıl içerisinde Hasburg ve Osmanoğlu hanedanlığının sonunun geleceğini, artık Britanya'da yalnız olduğunu, ikinci bir emire kadar sakince ve göze batmadan yaşaması gerektiğini, onun için umudun pek kalmadığı yazıyordu. Fakat en azından Bir daha göremeyecek olsa bile ailesi güvendeydi. Elinde ki mektubu yavaşça katlayıp cebine koydu, Başını göğe kaldırdı ve gözlerini kapatıp güneşin kızıllığına kendisini teslim ederek şu sözleri söyledi.

"Bu muydu insanın sonu
Söyle Şeyh var mı bir hikmet
Yoksa şer midir bilinmez
Ağlamak mıdır suç olan
Yoksa sevinmek midir içten"

Şimdi kara kara ne yapacağını düşünüyor ve kendince bir çıkış yolu bulamıyordu. Hem bunca çaba boşuna mıydı? Tanrı bilir kaç kere kendisini tehlikeye atmıştı? Şimdi hepsi birer hiçti.
İyice arkasına yaslandı ve bu sessizliği dinlemeye başladı. kuşlar çirkin sesiyle kulaklarını tırmalarken, rüzgar kağıt gibi yüzünü kesiyordu, yaslandığı ağaç diken gibi batıyordu sırtına.
Sonra bir ses duydu, bir at sesiydi, yaklaşan birisi vardı. Oktaryus yavaşça asasını eline aldı ve oturduğu yerden kalkıp sesin geldiği yöne doğru bakmaya başladı. Sesler yaklaştıkça içinde ki huzursuzluk da bir o kadar artıyordu, aldığı mektuptan etkilenmiş gibi görünüyordu aslında evet bu onun etkisiydi. Kafasında birini burada öldürdüğünde nasıl gizleyebileceğini düşünmeye başlamıştı.

"Direkt gömebilirim, alıp cisimlenebilirim, burada kimse bir şey görmez... ne kimse bir şey görmez evet Casusların beni öldürmesi için de ideal bir ortam"

Kendi kendine panik geçirtmişti. Sonra biraz daha sakin düşünmesi gerektiğine karar kıldı.

"Havadan bile şüphe duyuyorum bu benim için iyi değil fakat asamı indirmeyecegim. Gelsin bakalım kimsin sen göster kendini !"

Gwen Rosé Davis:
Sabahın erken saatlerinde kapınızda dikilen bir Gwen görseydiniz ne yapardınız? Siyah güzel atı anlaştığı çiftlik sahibinden erken saatte aldığı gibi kendini yeşil alana götürmeye başlamıştı genç kadın. Yanındaki kemanı ile güzel notaların arasında ayakları kendilerini dansa kaptıracak ve günü o kadar güzel geçecekti ki...
Babası bu konuda ona o kadar büyük bir umut olmuştu ki onun cesareti ile başı dik bir şekilde ilerliyordu.

Her zamanki o sessiz dünyasına giden atının üzerinde keyifle gülümsedi Gwen. Ağacına yaslanacak ve lezzetli bir kahvaltı ile enerjik notalar olacaktı yanında. Tık tık sesi, güneş ve saçları ile oynayan rüzgar... Ağacına gidene kadar herşey normaldi. Evet, ağaca gidene kadar.

Atından inmiş ve bir elinde sepet diğer elinde keman kutusu sallanarak giderken bir anda don kaldı.
Önünde uzun, koyu saçlı ve o anda düşman görünümlü adam ile bakışıyordu. Asasını gördüğü anda ise kaslarını çattı ve gözlerini büyüttü. Bu kimdi? İşgalci olabilir miydi? Ama neden onun yerini işgal etsin ki... Kiralik katil? Kimse ile de sorunu yoktu ki...

Yavaşca eşyalarını yere bırakmış ve asasını çıkartarak işaret parmağı gibi adama kızgın suratı ile sallamaya başlamıştı.

"BANA BAK KİMSİN SEN BİRDE BANA ASA ÇEKMİŞ?! YERİME GEÇMİŞ BENİ Mİ BEKLİYORSUN?!!!"

O anda yere sertçe basarak elindeki asasını sopa gibi adama çakmaya yürüyordu ki tek bir geri çekilmesi ile ayağı onunkine takılmış ve dönerek sırtının üzerine düşmüştü. Gözlerini kapattı ve yüzünü ovalayarak başını kaldırdı. Öfkeli bir kedi gibi sessizce konuşmuştu.
"Sen ne yapıyorsun ya? Benim özel yerime geçmiş birde bana asa çekiyorsun. Hiç mi kadın tanımadın yaaa?!"

Yavaşca ayağı kalkarak üzerini elleri ile temizlemeye çalışmış ve sepetine doğru yürümüştü Gwen. İkisinide aldıktan sonra ağacın önüne koydu ve salık saçlarını geriye doğru düzeltti.
"Burası benim tamam mı? Sonradan gelip üzerine konamazsın!"
Kemanını ve sepeti düzeltmiş bir şekilde atına doğru yurudu ve ağızının yanındaki ip ile onu başlayacak bir yer bakındı. Yanakları kızarmıştı. Hem rahatsız hissediyordu hemde kendi kendine utanmış ve kendine kızmaya başlamıştı.

Oktaryus Ironheart:
Gelenin sadece vakit geçirmek ve piknik yapmak isteyen bir kadın olduğunu anladığında bile asasını indirememiş ve donmuş kalmıştı. Sanki her şey hem çok hızlıydı hem çok yavaştı. Bu... çok tuhaftı ne oluyordu böyle? Eğer gerçekten karşısında ki bir casus olsaydı ki hala olabilirdi o zaman kendisi savunmasız bir haldeydi. Kalbi o kadar patlayacak gibi atmaya başlamıştı ki biran kalp krizi geçirdiğini sanmıştı. Neden daha önce böyle bir şey hissetmemişti?   Kendisine bağırmasıyla içinde bir sinir birikmişti ama bu bile o kadar farklı hissettiriyordu ki...
Yavaşça eğilip onu yerden kaldırmayı düşündü ki hanımefendi hızlıca yerinden kalkmış ve bağırıp çağırıp uzaklaşmaya başlamıştı. Oktaryus bir süre onu seyretti sonra ise hissettiği huzursuzluk ve heyecan hislerinden dolayı kalkıp göle doğru yürüdü.  Bir süre aptal gibi gölü seyretmeye başladı.  Eline bir taş aldı ve fırlatır gibi elini kaldırdı fakat geri indirdi ve yere bıraktı. Acaba arkasından biranda Avada diye başlayan o sözü mü duyacaktı. Sakince yavaşça arkasına döndü ve kıza doğru yürüdü. Önce konuşmaya çalıştı fakat öksürüp bir süre durdu ve sesini düzelterek.

"Üzgünüm, sana kabalık yapmak istemezdim biranda ortaya çıktın ve refleks olarak asamı kaldırdım ama burası nasıl senin yerin oluyor?"

Dedi.

Tekrar arkasına döndü ve başka bir ağacın yanına gidip arkasına yaslandı, gözlerini göle dikmişti ve sessizce içinden düşünüyordu.
Bir casus olarak içinde bulunduğu durumu anlamlandıramıyordu ve bu hiç hayra alamet değildi.  Soğukkanlı olmalıydı, bunun farkındaydı, belki de en hızlı şekilde oradan uzaklaşmalıydı fakat gitmek de istemiyordu.
paltosunun yırtık cebine yerleştirdiği tabakayı eline aldı ve  içinden çıkardığı filtreyi ve tütün kağıdını alıp, arasına biraz tütün koydu ve ucunu yalayıp yuvarlayıp kağıdı sardı.  Diğer cebinden çıkardığı kibrit kutusunu açtı, iki çöp kibrit kalmıştı. Siper ederek ilkini yaktı fakat tütünü tutuşturamadan kibrit söndü.

"gerçekten mi?" diye mırıldanarak söylendi kendi kendine. İkinci kibriti yakıp iki avucunu kapatarak tütünü tutuşturdu ve güçlü bir nefes aldı. Dumanı içine çektiğinde yanakları  çökmüştü. Dumanı bıraktı ve gözünün önünde süzülüşünü seyretti, iyi hissettirmişti, sakinleşmesinde yardımcı olmuştu. Şuan biraz da şarap olsa aslında hiç fena olmazdı. Güneş iyice son ışıklarını ufuktan süzüyordu.

"Ah ne kadar da depresif? Bu kız aklımı başımdan alıyor, düşünemiyorum bile."

yavaşça başını çevirdi ve kadına bakmaya başladı, harika şimdi de onu rahatsız edebileceğini düşünüyordu tekrar bakışlarını kaçırdı.

Gwen Rosé Davis:
Başta normal gidiyor gibi düşünüyordu genç kadın. "B-... Benim yerim işte! Hep geldiğim bu sessiz yere zaten sadece ben ve atım geliyor. Ş-şey benim işte! Aaaa..."
Omuz silkip atını yakındaki bir ağaca bağladıktan sonra yavaşça yere oturarak keman kutusunun kapağını açmıştı. Yavaşça yerine yerleşmeye başlıyordu genç kadın. Böylece tamamen hazır olduğunda rahatca huzur bulabilecekti.
Önce sepetten bir kaç alıştırmalık çıkarmak istemişti ancak yanında olduğunu bildiği bir adam var olunca pek rahat yapamıyordu bunu sarışın. Tuhaf şekilde zaten bunu etkisi ile artık aç değildi. Tek bir seçenek vardı. O da gözlerini kapatıp kendini notalara bırakmak...

Önce ayakkabılarını çıkardı. İç çekerek planını kurmuş ve hemen uygulamaya geçmişti. Kemanı ve yayını narin parmaklarına aldığı zaman yavaşça ayağa kalkmıştı kalbi hızla atan Gwen. Başını yasladığı tahta güzellik, ezber olarak bildiği notaları tek tek seslenirken gözlerini kapatıp adımlarını çimenlere bırakmıştı. Her notada bir adım derken dışarıdan bakıldığında kendinden emin şekilde ritimle dans eden bir genç kadın görebilirdiniz.
Gözleri kendi sanatının güzelliği ile dolunca durup gözleri kapalı bir şekilde gülümsemişti. Mavi gözleri yavaşça dünyaya baktığında ise iç çekip kafasını kaldırdı. Ancak o anlık unuttuğu diğer canlıyı fark ettiğinde yutkunmuş ve gözlerinde kilitli kalmıştı. Kül rengindeki saçları hafif rüzgarda sallanan Oktaryus ise tepkisi anlaşılmaz bir ifadedeydi sanki. Titrek bir nefes verdiğinde ise Gwen, onun ruhunun derinliklerini gördüğüne yemin edebilirdi. Müzik onun için de bir duyguydu aslında. Bunu hissetmişti genç kadın ve bu taze ancak yorulmuş ruha doğru adımlarını ilerletti. Yaklaştığında tatlı bir tebessüm vardı yüzünde. Gözler dolmuştu. Eğer aslında gerçekten yapamadığı bir kanıt olmasa onun anılarını izliyor gibi acı çektiğini düşünmüş ve onunla üzülmüştü. Eli adamın yüzüne doğru hafif titreyerek ilerlerken yüzüne dokunmadan, birden sarılmıştı. Bu ani bir hareket oldu hem Rosé hem de Oktaryus için. Adamın arkasına doğru sarıldığı için ne yüzünü ne de tepkisini görebiliyordu genç kadın. Ancak pişman değildi. Gözlerini kapattı ve gülümseyerek huzur alanının içinde sessiz telleri duyuldu.

"Sarılmanın iyi geleceğini çünkü seni çok üzdüklerini gördüm"

Oktaryus Ironheart:
Gözlerini tekrar kaçırıp, Arkasına yaslandığı ağaçın dibine çöktü ve gölü seyretmeye devam etti. Kafasının içinde dolaşan binlerce kaotik düşünce dönüyordu. Hırpalanmaya başladığını hissetmişti. Doğduğundan beri hiç doğruyu söylemiş miydi? Böyle olmasını ister miydi, Beklediği hayat bu muydu?
Birden kulaklarına dolan keman sesiyle gözlerini kapattı. Acı.. bunca etkinlige, bunca baloya katılmıştı, pek çok kez senfonilere... ama yıllardan sonra hiç böyle bir şey duymamıştı. Ruhuna dokunan şey sadece notalardan mı ibaretti yoksa çalan kişide bir hikmet mi vardı? Çocukluk anıları gözlerinin önünden tek tek geçiyordu, muhterem pederi ve küçük kızkardeşi ile olan anıları.
Babası da emeklilik yıllarında kendisini tamamen sanata yormuştu, Kızkardeşiyle ateşin etrafında onu dinlerlerdi. Şimdi onların güvende olup olmadıklarından ne emindi? Aralarında bilmem kaç bin arşın mesafe vardı. Muhtemelen ailesini bir daha görmeyecekti. Burada yaşadıkça farklı kavramlarda aklında yoğunlaşmıştı, sanki hiç sevgiyi tatmamış birisi gibi... doğru düzgün ahbabı bile olmamıştı.
Yakalanıp işkence gördüğü o anlar aklına geldi, şimdi vucudunun bazı yerlerinde kesik izleri vardı. Çok önceleri bir dostu olmuştu, o da kollarında can vermişti, kurtaramamıştı. Şimdi ise bu kıza karşı hissettiği kalp çarpıntısı ve yoğun his dram etkisini etkiliyor ve katlarına çıkartıyordu. Sanki her şey kararıyordu, sanki her şey bitiyordu, sanki sonuna yaklaşmıştı. Belki de bu gün batımının etkisiydi belki de iyi olan buydu, huzurlu olabilirdi. Yalandan ağlaması hariç 15 yıldır ilk defa gözlerinden yaşların süzüldüğünü hissetti.

Bakışlarını yavaşça çevirip kıza baktı.
Öyle hoş görünüyordu ki...

"Özür dilerim"

Neden özür dilediğini bilmiyordu, birisine karşı hisler duymak bu onu korkutuyor olabilirdi. Hem mesleğinde buna yer yoktu.

Onunla göz göze geldi, titrek bir nefesle hızlıca önüne döndü ve ayağa kalktı. Gitmeliydi, varlığıyla yeterince onu huzursuz etmişti. Kendisi gibi bir makine... emret öldürsün, emret çalsın, emret yalan söylesin, emret seni harbe soksun.
Burada onun için bir şey yoktu, olamazdı.
Bundan nefret ediyordu artık! Kendisinin efendisi olmak istiyordu. Ne ihtiyarların, ne Sultan'ın ne teşkilatın umrundaydı, ne de büyücü-Konfedarasyonunun.

Arkasına döndü ve yeni bir emir alana kadar beklemek için bir yer bulmaya karar vermişti ki...

Hissettiği sarılma ile birden eli asa- durdu.

Duyduklarıyla kalbi paramparça olmuştu.
Bu cadının umrunda mıydı?
Yavaşça arkasına döndü. Sanırım eli titriyordu.

"Hadi seni ajan, arkana dön ve git"

Ama bunu istemiyordu, Lanet olası kulaklarında bile emirler çınlıyordu. Hayatında bir kez olsun kendisi olamaz mıydı? Ama ya.. o bir casussa? Hayır değildi işte. Bu iğrenç bir dramaydı öleceksem öleyim YETER LAN!

Aniden kıza sarıldı...

Gözyaşları onun omzunu ıslatırken

"Başaramadım, yapamadım, ben hiç kendim olmadım" diye kısık bir sesle tekrar tekrar söylüyordu.



Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git