İngiltere Büyücedünyası > Madam Puddifoot'un Çay Evi
Yediler Konseyi - Ağustos 65' Hogsmeade
Locomotor:
Madam Puddifoot'un Çay Evi'nde saatler akşam beşi gösterirken çokça kişinin dışarı çıktığı ve mekanın erkenden kapandığı görülüyor. Bu sırada çayevinin içindeki kişiler de mekanın sahibesi tarafından kibarca özel bir sebep dolayısıyla bu akşamlık kapandıkları konusunda bilgilendiriliyor ve nazikçe dışarı buyur ediliyorlardı. Ellerinde devasa parşömen tomarları tutan muhtelif iyi giyimli ve yetkili görünümlü kişiler, ellerindeki parşömenleri ve mekanda oturan bazı simaları kafalarıyla onaylıyor, bu kişiler Madam Puddifoot tarafından dışarı uğurlanmıyorlardı.
İç mekan boşaltılırken pembe kapının önünde çam yarması, iki metre boyunda, siyah redingotunun üstüne turuncu bir fular bağlamış bir adam belirmişti. İçeri girmek isteyenler keskin bir Rus aksanına sahip bu kişi tarafından teftiş ediliyor, bir liste kontrolü sonrası kapıdan çevriliyor veya pembe kapının ardına buyur ediliyorlardı.
Pembe ve beyaz dekorlu dört duvarın arasında, adı parşömenlerde yazmayan kimsenin kalmadığı andan itibaren asaların kontrolünde muhtelif eşyalar uçuşmaya başlamış ve bir dakika üç saniyenin sonunda tüm masaların başında dokuzar sandalye ve dokuzar insana yetecek miktarda ikram belirmişti.
Tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra halihazırda içeride bulunan cadı ve büyücüler, yeni kurulmuş masa düzenindeki yerlerine istinaden üsturuplu bir şekilde bilgilendirilmişlerdi. Bu sırada fırıldak yeşil gözlü bir adam ve pembe giyimli, kıvırcık saçlı bir kadının oturduğu masaya bilgilendirme için gelen sarışın beyefendi, pembeler içindeki kadına suçlayıcı bakışlarla bakarken imalı bir şekilde öksürmüş ve kendi turuncu mendilini, kadının pembe elbisesini işaret ederek göstermişti. Bu hareketiyle Yediler Konseyi'nin teşrifatlarından olan, toplantılarda giyim kuşam ile "kimliğini belli etme kültürü"ne bir göndermede bulunmuş olsa gerekti.
Notlar
Posta kutularına şifreli mektup gelen kişiler, görülebileceği üzere hiziplerin "değerli" mensuplarının ve bir hizibe dahil olmasa da davetiye almaya layık görülen kişilerin davet edildiği bir konsey toplantısına davet edilmiştir. Bu tip konseyler genellikle hiziplerin en önde gelen isimlerinin düzenlediği toplantılar sonrası fikirlerin geliştirilmesi ve halka yayılmasının ilk adımı olan özel davetiyeli etkinliklerdir. Kişiler statüsüne, becerilerine yahut bilinmeyen sebeplere bağlı olarak bu toplantılara davet edilebilirler.
Şu an insanların yerleşmesi ve ilk diyalogları ile bir süre geçecektir. İlk GM güncellemesi, 15 Ekim'i 16 Ekim'e bağlayan gece girilecektir.
Ortamda istediğiniz kişilerle istediğiniz masalara oturabilir, makul bir skalada kaldığınız müddetçe istediğiniz gibi NPC'ler yaratıp bunları kullanabilirsiniz. Kişisel önerimiz, başlığa sonradan gelebilecek oyuncular için masalarınızdaki tüm sandalyeleri doldurmamanız yönündedir.
Şifre bir şekilde eline ulaşıp bu şifreyi çözüp etkinliğe katılmaya gelen, reşit olmayan kişiler, kapıdaki denetçi tarafından geri çevrildikleri ancak isimlerinin alınıp özel bir listeye kaydedildiği birer RP yazabilirler.
Das:
[justify] Benim pembeyle konuşmaya devam ederken konuyu ilerletmiş, en yavşak halimle el falına bakmaya başlamıştım ki çalışanlardan bir tanesi mekanın kapatılacağını söylemek için yanımıza geldi. Kızın elini inadına bırakmayarak "Bu saatte mekan mı kapatılır?" diye mırıldanarak çevreme bakındım. Ciddi ciddi masaları tek tek gezip insanları dışarı çıkartıyorlardı. Bazıları ise... Gözlerimi kısıp ellerindeki minik parşomenlere baktım içeride kalan kişilerin. "Bir dakika..." diye mırıldandıktan sonra, pembemin elini bırakıp ceketimin iç ceplerinde bir şey aramaya başladım. Çalıp çırptığım paralar, cep saatleri, sağdan soldan yerim diye topladığım yemişler... Sonunda buruşturduğum kağıdı bulunca çıkarıp masanın üstüne koydum. Elimden geldikçe nazik şekilde parşomeni açtıktan sonra içinden bir hazine misali çıkan tadı tükenmeyen cikleti parşomenin üstünden kazımaya başladım. Neyse ki kuruduğu için kolayca çıkabildi parşomenden. Kendisi ile birlikte parşomenden de parça götüren ciklete şöyle bir bakıp kirini kontrol ettim. %50'nin altında olduğuna karar verince de attım ağzıma. Ne yani, tadı bitmeyen ciklet diyoruz. Atsa mıydım? Çalışanın iğrenmiş bakışlarını umursamadan, masaya koyduğum parşomeni ittirdim. "Bende de var bundan." dedim bayık bayık bakarak. Bir kaç saniye bakıştık. Üstüne sakızımı balon yapıp patlattığımda yüzünü buruşturup zorla gülümsedi. Kalabileceğimi söyleyip başka masadakileri kovmak için hareketlendi. İlk başta içeri giren kişileri umursamadan tamamen kıza yönelmiş; el falından aşk hayatına bakıyor, mavi gözlü uzun boylu bir bey ile ilişkisi olacağı gibi palavralar sallıyordum ancak bir süre sonra sarışın bir adamın masamıza gelip öksürerek dikkati kendisine çekmesi ile kafamda bir şeyler yerleşti. Adam kendi turuncu mendilini gösterip karşımdaki hanıma bir imada bulunuyordu. Çevreme bakındığımda insanların belli başlı ortak renklerde giyinmiş şekilde gruplaştığını gördüm. Gördüğüm gibi de yerimde dikeldim. Sağıma soluma acele ile bakmaya başladım.
Şimdi... Anlatmam gerekirse, ben geçmişimi tamamen unutmaya çalışan bir adamım. Geçmişimden aynı alacaklılarımdan kaçtığım gibi kaçarım. Sürekli de böyle karşıma çıkar anasını satayım! Baykuşu umursamamıştım, demiştim ki yine tehdit mesajı geldi. Sakızımı saklamak için kullanmıştım. İşte kaderin cilvesine bak. Bir anda kendimi yine bir toplantıda buldum. Bıktım ulan bıktım! Bizim kızlardan az uzaklaşırım bir anda kendimi kulüptekilerle tılsım çalışmalarımızı değerlendirirken bulurum. Yersen o da... Taa ben küçükken, fransız bir şerefsiz tarafından bulaştırıldım bu işlere. Sonra da paçayı kurtaramadık işte. O şerefsizin adını bile anmam, bana koyduğu adı da anmam. Hakkında hiçbir şeyi dile getirmem yani.
Çok aramaya gerek yok, biraz ötemde kıyafetlerinde açık mavi uyum yakalamış olan kişilere baktığım gibi tanıdık yüzler seçmeye başladım. Hemen pembe kıyafetli güzelliğe endişeli bir şekilde "Ya benim büyük annem pencereden aşağı düştü galiba, içime doğdu. Balık burcuyum ya, doğar böyle içime çok. St. Mungo'ya götürmem gerekiyor, kaçayım. Takılırız sonra, keh keh." diye hızlı hızlı konuştum. Bu sırada da Tılsım Kulübü'ndekiler bana bakıyorlar mı diye kontrol ettiğim için kızın yüzüne bakmıyordum. Masadan kalkarken bacağımı köşesine vurduğum için üstündeki peçetelik ses çıkararak devrildi. Ben de acele ile düzgün koyayım diye uğraştıysam da elim ayağıma dolaştı. Bir kere kötü bir denemenin ardından fırlatıverdim masanın üstüne ve kapıya doğru hafifçe eğilerek ilerlemeye başladım. Geçmişimle yüzleşmek mi? Asla! Kaçma vakti gençler.
Kapıya doğru seyirtirken kenarda oturan Cornelia'yı gördüm. Ona da mı gelmiş bu mektup? Bir şey saklamaya çalışıyor sanki? Neyse ben kaçıyorum, alakam olmaz burada yaşananlarla. "Merhaba kankaliçem!" dedim ona yaklaşırken. Sonra da yanından geçip "Görüşürüz kankaliçem!" diye tamamladım. [/justify]
Cornelia Barthélemy:
[justify]Kulağında çok uzaktan gelmeyen tanıdık bir ses ile irkildi Cornelia. Bu sese o kadar yıldır maruz kalıyordu ki tanımaması imkansızdı. Bazen pata küte ses tonunu yükselterek konuşan Das idi bu. Ne yani her şey bir şakadan mı ibaretti? Esprili yapısına rağmen Das bile böyle şeylerle uğraşmazdı Cornelia'ya göre. Zira onu buraya çağırması için bir sebep göremiyordu ortada. Tabii, her an her şeyin olabileceği gerçeğini de inkar etmiyordu. Gözünün önüne düşen koyu saçlarının arasından izlediği adamın yanında bir de kadın vardı. Pembeliğin içinde kaybolmaya yüz tutacak, hayır, daha çok artık pembenin kendisi olan bir kadın vardı. Das'ın dikkatini çekecek kadar güzel bir kadındı bu. Formundan hiçbir şey kaybetmiyordu. Ne haltlar karıştığını anlamak için ayaklanmak en doğrusu olacaktı ki mekanın ortamının bir anda değişmeye başlamasıyla özellikle de sipariş alan çocuğun artık ortalıkta olmamasıyla Cornelia'nın dikkati tekrardan çekilmişti.
Hızlıca gözlerini mekanın girişine yöneltti. Bir iki kişinin ona baktığını fark edince ve kafalarla bir onay alındığını görünce gelen baykuşun absürt bir şey olmadığı gerçeğiyle yeni yeni aydınlanıyordu. Her ihtimali değerlendirmeye alan cadı kapıdaki adamın fularıyla hemen üstüne çeki düzen vermeye kalkışmıştı. Pembe yerini artık turuncuya bırakıyordu. Şimdi her şey daha netti. Ulyssess'in gelip gelmeyeceğini bilmiyordu ama yeterince açık olan şey bunun artık bir hizip toplantısına dönüştüğüydü. Neyse ki turuncuyu çoğunlukla gündelik giyiminde de kullanıyordu ki pelerinini almasa bile çok sırıtmayacağını umut etmişti. Asalar ile birlikte değişen masalar ve oturma düzeniyle Cornelia'da hemen dantel işlemeli kumaş parçasının ve onun altında nefes almasını yeterince kısıtlayan sımsıkı korsesinin tek yararı olarak eteğinin düğmesinin arasında sıkıştırılmış alanın içinden asasını çıkardı. Bel ve karın boşluğundan böyle fayda sağlıyordu kendine. Yaşadıkları dönemin giyim kuşamla alakalı büyük sorunları vardı, hele ki kadınlar için tam bir işkenceydi. Büyücü ya da muggle olmaları fark etmezdi. Rahatsızlığını yüz ifadesine yansıtmayarak diğer bir sandalyenin üzerine bıraktığı çay kutusuna baktı. Evdekilere çay götürmek yoktu bugünlük. Plan tamamen değişmişti. Sadece Ulysess'e odaklanıp genel bir hizip toplantısı olabileceği ihtimalini nasıl da gözden kaçıracak kadar aptalca düşünebilmişti hala anlam veremiyordu. Lakin bu düşünce ile daha fazla oyalanmayacak, yükümlülüklerini yerine getirecekti. Kiraz ağacından yapılma asasını yumuşak bir tavırla iki kez sola doğru daire şeklinde çevirip son dokunuşu da kutuya dokundurarak yapmıştı. Asasını garip karşılanmamak adına çıkardığı yere tekrar bırakırken sonsuzluğa uğurladığı kutunun ardından artık ortama uyum sağlayabilirdi.
Ufak bir bilgilendirilmenin ardından kalabalık olacağından mütevellit fazla etrafta kıpırdamamak için hem gösterilen yere geçmek için ayaklandı hem de tamamen ayrı düşmeden Das ile konuşmak istiyordu. Rastgele mi gelmişti yoksa ona da mı ulaşmıştı baykuş? Ulaşmıştı muhtemelen de Das onun üzerine pek düşmemiştir diye düşünerek eteğinin altından attığı büyük adımlarla Das'a yaklaştı. Gitmişken pembeli kadının da kim olduğunu öğrenirdi. Eh, kaç yıldır birlikte yaşıyorlardı sonuçta. Kimlerle görüşüyor öğrenmese gece uykuları kaçardı Cornelia'nın. Kurulmuştu durduk yere. Ona doğru gelen adamın selam vermesiyle vücut diline bakındı ilk olarak. Yönünü içeriye veya yanına kıracak gibi değildi. Görüşürüz demesiyle silik bir gülümseme kondu yüzüne. Hazırda tuttuğu ince bileğini vakit kaybetmeden Das'ın boşluğundan geçirip kolunun ortasına kadar getirdi. Sonra da kendi göğsü doğru dirseğini kırıp sabitledi. "Çalışılmış hareket miydi bu? Nereye gidiyorsun öyle?" demişti. Başıyla da yanında ki kadına kibarca selam vermeden geçmemişti. Alacağı cevap için ise vakti olmadığından ötürü adamı oturacağı yöne doğru sürüklemeye koyuldu adımlarıyla. "Beni arkadaşınla tanıştırmayacak mısın? Anlatacak bir şeylerin olmalı. O yüzden çıkışa kadar beni beklemeye ne dersin?" Tatlı bir ifade vardı yüzünde. Gayet ikna edici duruyordu."Beklersin, beklersin. Belki arayı kapatacağın kişiler vardır. Bakın bir etrafa. O kadar gelmişiz, tek mi döneyim eve? Nahoş olurdu." Cümle bitiminde başını salladı kendi kendini onaylarcasına. Das'ı da daha rahat biçimde etrafta takılması için kolundan çıkarmıştı. Bir gözü hep üstünde olacaktı tabi olay çıkarmaması için ya da bir anda tüymemesi için. Artık oturmalıydılar. Dokuzarlı masanın önünda dikilmek pek hoş gözükmüyordu. Son bir kez daha adamı dürtmek için boğazını huzursuz edici bir şekilde temizledi sandalyesini çekerken. [/justify]
Locomotor:
Şeker tonlarıyla döşeli mekandaki büyükçe masaların merkezlerinde beyaz ve pembe renkli mumlar bulunduran şamdanlar, şamdanları çevreleyen alandaysa kendi kendini sıcak tutan demlikler, minik çörekler, kanepeler, bretonlarla dolu ikram tabakları bezeliydi. Belki sıradanın dışındaki yegane unsur, ortamdaki keskin gözlerin dikkatini çekebilecek; sürekli tavana yakın bir irtifadan, masaların tepelerinde uçuşan metalik, minik, sineğimsi bir nesneydi. Bu haliyle çayevi yalnızca kalabalık bir gün gibi gözükebilirdi dışarıdan bakan bir göz için. En azından kanun sınırlarına uydurulmaya çalışılırsa.
Sandalyenin önemli ölçüde dolmuş olduğu vakit ortamda ansızın beyaz gömlekli ve füme düğmeleri ve hat çizgileri dışında yine beyaz olan brokar ceketli, hizibi varsa da bunu giyimiyle hiçbir şekilde belirtmeyen orta yaşlı bir adam beliriyor. Ayakta duran turuncu fularlı kadın ve sürüklediği adamın yanına geliyor: "Buyurun, ayakta kalmayın." Lakin sıradan bir cümle olan bu konuşmanın kendisi pek de sıradan değildi zira bu orta yaşlı adamın sesi, yetmişinin üzerinde bir kadından başkasına ait olamazdı.
Sakin adımlarla, özellikle sekiz kişi tutulmuş bir masaya yönelirken çayevinin pembe pervazlı pencerelerinden içeri üç baykuş giriyor ve üç büyücünün kucağına birer gazete bırakıyor. Bu kişiler gazeteye bakarlarsa, 28 Temmuz'daki gizemli Gelecek Postası sayısı olduğunu görebilirler. Bu esnada masasını dokuzlayıp oturan beyazlı figür, hiçbir açıklama yapmadan söze giriyor:
“Belki bakanlık, tüm sayılarını toplatmadan önce kimileriniz satın almış ya da malum bazı yollarla sonradan bulmuştur: 28 Temmuz günü yayımlanan Gelecek Postası'nda oldukça çarpıcı bir köşe yazısı vardı. Ve bu gazetenin yazarı, eminim ki birçoğunuz biliyordur, geçtiğimiz hafta öldürüldü...”
Yalnızca kendi oturduğu masada bir arkadaş grubuna konuşuyormuş gibi gözüken adamın -ya da kadının- abes sesi, ilginç bir şekilde tüm masalarda, sanki o masada bizzat oturan bir onuncu konuşuyormuşçasına dengeli, net ve yakından geliyordu konsey katılımcılarına. Sözlerine devam etti sakince: "Bu cinayetin arkasında, muggle bazlı oluşumların olduğunu düşünüyoruz zira bu tip metotlarla, karanlık on yedinci yüzyıl tarzı metotlarla, işlendiğinin haberini aldığımız, İngiltere'de son bir ay içerisinde gerçekleşen dördüncü cinayet." Zarif hatlı cam kadehindeki suyundan bir yudum almak için verdiği üç saniyelik aranın ardından söze tekrar girdi:
"Değerli dostlarım, bu konuda ortak hareket etmemiz lazım gelecektir. Yediler Konseyi mutabakata vardı. Ayrılıklarınızı bir kenara koyun, zira bakanlık an içerisinde bizi korumaktan aciz gözüküyor. Burada hepimiz eşitiz. 'Masa'mzıda bulunan herkes..." masa kelimesinde belirgin bir ima olduğu aleniydi, "...bildiklerini, düşüncelerini, fikirlerini, önerilerini önlerindeki şamdana yaklaşarak anlatabilir. Şayet ateş en antik, en zamandan bağımsız iletişim aracıdır ve Attar kavmi bilir ki kutsal ateş, ruhu arındırır..."
Uzatılmamış konuşmanın sonlanmasının ardından çay gül rengi fraklı kumral saçları ağarmaya başlamış bir adam, mesaj almışçasına masaların birinden doğrularak elleriyle muhtelif el hareketleri icra etti ve ansızın şamdanlardaki mumların ateşleri yerini, zümrüdüankaya bürünen alevlere bıraktı. Ardından görevini icra etmiş olan figür, metanetli bir şekilde yerine geri oturdu.
Bu sırada başka bir masadan bembeyaz saçları ve kırış kırış olmuş yüzüyle en az seksen yaşında görünen, üzerinde oldukça kaliteli kumaştan olduğu belli olmasına karşın vücuduna büyük gelen ve omuzlarına yamuk oturtulmuş ceketli, olabildiğince yanlış beş farklı düğümle bağlanmış boyunbağlı bir adam hiddetle doğruldu: "Durup dururken cadı avcılığı neden yükselişe çıksın? Saçmalık! Büyük resmi görün, birileri suçu başkalarının üzerine atıyor! Kara gün geliyor, kıyamet geliyor! Kimseye güvenilmez artık!" diyerek bağırmaya başladı. Kolunu hiddetle sallarken çarptığı porselen fincandaki çay ise yanındaki kişinin üzerine döküldü. Büyük oyunu bozmaya çalışan adamsa pek farkında değildi sebep olduğu zararın an içerisinde.
Tüm bu açılış yahut fikir beyanları sırasında tezgahının arkasında bulunan Madam Puddifoot'un kırışık yüzündeki gergin kaslar, tek bir an bile huzurla gevşemiyordu. Tezgaha yakın taraflarda oturan sessiz, kendi halinde -hatta biraz fazla kendi halinde- bir tipin ise dikkatli inceleyen birisi olursa şayet elini, ceketinin içinden çıkartmadığı gözlemlenebiliyor. Ceketin kenarındaki sivriliğe bakılırsa gizlice asasını yaşlı adamın bağırdığı masaya doğrultmuş durumda. Gözleri de, asası da hiçbir zaman o masanın üzerinden ayrılmamakta. Konsey ortamı, bir hayli alakasız ve garip insanla dolu bir nevi. Öte yandansa her biri, buraya davetiye almış kişiler. Şimdiyse uzun süredir ayrı bir şekilde fraksiyonlaşmış olan tüm bu kişilerden beraber çalışmaları, bilgi ve fikir paylaşımında bulunmaları bekleniyordu...
Notlar
İlk mesajdan sonra RP yazmamış kişiler hala buradalarmışçasına yahut geç kalmışçasına yazabilirler.
Gazeteleri alan "üç büyücü", Gizemli Baykuş bilmecesini çözebilen kişilerdir.
Zümrüdüanka mumlara yaklaşılıp konuşulduğunda, bütün masalarda bu konuşmanın oldukça net bir şekilde duyulduğunu fark ediyorsunuz, tıpkı beyazlı adamın konuştuğu esnadaki gibi.
Ortamla, birbirinizle istediğiniz gibi interaksiyona girebilirsiniz.
RP'nizde, etrafınızdaki insanların konuştuğu muhtelif dedikodular uydurabilirsiniz.
Bir sonraki GM güncellemesi 23 Ekim'i 24 Ekim'e bağlayan gece yapılacak olup son GM güncellemesi olacaktır.
Cwénhild Muirghéal:
[justify]Avucunun içindeki buruşmuş kağıtta yazan notun nereden geldiğini halen çözememiş olsa da notta ne yazdığını anlamıştı. Hogsmeade tarafında bulunan bir çay evinde gerçekleşecek bir olayın davetiyesiydi. Normalde böyle bir durumu bildirmesi falan gerekiyordu ama Seth'in geçen gün bıraktığı dosya yığını onu öyle meşgul ediyordu ki, bu küçük not parçası yüzünden ortaya çıkacak evrak işiyle uğraşamayacak haldeydi. Mesai çıkışı çay evine gidip sıkıntılı bir şeyler var mı yok mu şöyle bir bakmayı aklının bir köşesine not etti ve kağıt parçasını buruşturup çöpe fırlattı.
Ofisten çıkmadan önce çatıya çıkıp bir sigara yaktı. Seth'in bıraktığı belgeler, bakanlığın ve çalıştığı ofisin pek gözükmeyen kirli tarafının bir özetiydi adeta. Üstünkörü geçilmiş davalar, sadece yazılmış olmak için yazılmış raporlar. "İleride oyunun kurallarını bizim yazmamız için yapmam gereken bir fedakarlık bu."Söylediği sözler aklında yankılandı bir anlığına. Oyunun kurallarını koymak, fedakarlıklar. Cwénhild hayatı boyunca konmuş kurallarla problemi olan, o kuralların çizgilerini sık sık aştığı için problemler yaşayan biriydi. İşte şu an, bu çatıda bu problemleri sorguluyordu. Gerçekten o mu sorunluydu yoksa sistemin çarkları mı paslanmıştı da en ufak gıcırtıda arıza veriyordu? Belki de Seth'in de dediği gibi kuralların değişmesi çarkların yenilenmesi gerekiyordu. Zira bu kadar katı kurallara rağmen bir hiçmiş gibi davranılan insanların olduğunu artık biliyordu. Aslında bunu her zaman biliyordu, her zaman orada burada bir kimsesizin itilip kakıldığını ve hakkının yendiğini biliyordu. Lakin gözlerinin açılması için bir adamın çıkıp gözüne gözüne bir şeyleri itelemesi gerekmişti. Sigarasını söndürdü ve çizmelerinin altında ezdi. Daha sonra kendisini çatıdan aşağıya bıraktı. Gözlerini açtığında Londra'nın kömür kokan sokakları ve kasvetli havasından uzak Hogsmeade de buldu kendini.
Cübbesinin iç cebindeki köstekli saati çıkardı. Eski püskü, camında çizikler olan gümüş bir saatti bu. Saatin beş olmasına on dakikadan biraz daha az kalmıştı. Madam Puddifoot'un nerede olduğunu bilmiyordu. Öğrencilik zamanlarında Hogsmeade tarafına pek gelmemişti. O boş zamanlarında daha çok karanlık ormana girmeye çalışıyor orada kendi kendine talimler yapıp gücünü test etmeye çalışıyordu. Pek tabii bu yüzden de bir çok kez cezaya kaldığı olmuştu. Akranları bu tip mekanlarda çay içerken Cwénhild okulun hademesiyle birlikte tuvalet temizlerdi. Pek güzel günler değildi anlayacağınız. Bir kaç ara sokaktan kıvrıldı, bir iki iki kişiye sordu ve çay evini bulabildi. Kapının önünde dikilmiş izbandut gibi adamla da konuşup davet edildiğini konfirme ettikten sonra içeriye girdi. Mekan, ben bir çay dükkanıyım diye resmen bağırıyordu. Her yerde pembe pembe şeyler, çaydanlıklar, çikolatalar onlar bunlar... Cwénhild izmarit kokan paltosuyla bu mekana ait olmadığını iliklerine kadar hissediyordu. Millete pek bulaşmadan tezgahın yakınında bir yere çöktü. Her ne olacaksa olaysız olmasını ve çabuk olmasını umuyordu.
Beyaz gömlekli bir figür lafa girdi. O lafa girerken pembe pervazlı pencereden içeriye giren baykuşlar üç farklı büyücünün kucağına birer tane gazete bıraktı. Lakin Cwénhild gazetenin ne zamana ait olduğunu göremedi ve üstüne de çok düşmedi. Minik bir dikkat dağınıklığından sonra dokuz kişinin oturduğu masadan konuşmaya devam eden beyaz gömlekliyi dinlemeye devam etti. Abes sesli arkadaşın ağzından çıkan her sözcük kızıl saçlı kadının tepesinin yavaş yavaş atmasına sebep oluyordu. Özellikle bakanlığın onları koruyamadığıyla ilgili söz iyice tepesinin tasını attırmıştı. Bakanlığın bizzat koruduğu güruh buradaydı be! Evsizler, garibanlar bakanlığın korumasından nasibini alamıyordu, lakin bu zengin züppeleri, böyle mekanlarda toplanıp atıp tutan ensesi kalınlar o korumadan paylarını gayette alıyorlardı. Kafasını sağa sola sinirli sinirli çevirirken bir adam gözüne takıldı. Eli ceketinin cebinde olan, şüpheli mi şüpheli bir figür az önce konuşan şahsa karşı asasını doğrultmuş gibi duruyordu. Gözleri hedefine kilitlenmiş bir avcı gibiydi. Kızıl saçlı kadın, bir şeyler yapmazsa o adamın bir şeyler yapacağını hissetti. Ne kadar doğru bir histi emin değildi. O yüzden direk aksiyona girmektense dikkatleri üzerine çekmeyi düşündü. Hem bu şekilde biraz stres atabilirdi. Oturduğu masada ayaklandı ve elini sert bir şekilde vurarak çıkan ses ile dikkatleri üzerine topladı. İlk sözleri ölmeyi unutmuş beyaz saçlı adama karşıydı. Tok, sorgulayıcı ve kesinlikle sinir bozucu bir tonda konuştu. "Sen, kahin misin? Milleti galeyana getirmeyin yok kara gün yok, kıyamet ne diyorsun amcacım sen?!" Her kelimede biraz daha hiddetleniyordu. Hızını alamayıp ilk konuşan kişiye döndü. "Sen de dediklerine dikkat et, bakanlık bizi koruyamıyor falan, hayırdır? Bildiklerinizi böyle mekanlarda anlatmaktansa gelin Seherbaz Büro'ya, verin bize ifadenizi biz çaresine bakalım." En son bakışlarını o şüpheli tipe çevirdi ve son kez konuştu. "Kardeşim o asayı ya yerine sok yada ben başka bir yerine sokacağım!" diye bağırdı herife doğru. Bu sırada da masanın altında asasını her hangi bir saldırıya karşı hazır tutuyordu.
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git