İngiltere Büyücedünyası > Madam Puddifoot'un Çay Evi
Sizinle bir çay içelim isterseniz.
(1/1)
Das:
[justify]
Ellerimi önümde birleştirmiş, ayaklarımı oturduğum sandalyenin karşısındaki masaya uzatmıştım. Yüzümde gülümseme ile domates gibi yüzle bana bir şeyler anlatan adama, bir de elinde süpürge tutan kulağına sihirli bantla parça eklediğim çocuğa bakıyordum. Adam tükürük saça saça diyordu ki "Bana sattığın bu cincüce düzgün büyü yapamıyor!" Şaşırmış bir şekilde döndüm çocuğa. "A-aa.. Nasıl olur? Ben satarken yapabiliyordu. Bozuldu falan mı acaba? Bir bakayım." Ayaklarımı masadan indirip ayağa kalktım. Çocuğu tutup içinde bulunduğumuz sihirli ıvır zıvır dükkanının diğer tarafına götürüp yanına eğildim. Sanki bir şeye bakıyormuş gibi çocuğun elini sağa sola çevirirken "Oğlum, neden bu kadar uzun sürdü?" dedim fısıltıyla. Çocuk da dişlerinin arasından "Alçak herif utanmasa o kolyeyle yatacak." dediğinde düşünceli bir şekilde diğer elini de tuttum. Yüksek sesle "Ayyy, bunun büyü gücü azalmış doldurmak gerekiyor sanırımmm." falan diyip tekrar fısıltı ile "Sana üç gün daha kazandıracağım, o kolyeyi getir." diyerek çocuğun yüzüne baktım. Çocuk kafasını sallayınca elimi belimdeki asaya atıp çevredeki bir kaç şeyi havalandırdım. "Ah! İşte çalışıyor! Biraz zaman tanı ona dayı, evine alışınca ne mucizeler yaratır sen bile şaşırırsın." diyerek çocuğundan yanından adama doğru ilerledim. Adam tam bana bir şeyler söylüyordu ki, adamın arkasındaki camdan dışarıdaki pembe bir kıyafete gözüm takıldı. Adamı es geçip yanından pencereye doğru seyirttim. Bir şeyler söyleyerek beni takip etti. Yanımda ötüyordu ancak ben çoktan düşüncelerime dalmıştım. Elimi yumruk yaptım ve kenarı ile kiri temizleyip kendime minik bir alan yarattım. Pembe kıyafetli kişinin bir kadın olduğunu, baya da güzel bir kadın olduğunu gördüğüm anda kafamda bin bir tane plan oluşuverdi. Yanımdaki adamın "Ne zaman?" diye bağırıştığını duyduğum gibi elimi yüzüne koyup geri ittirdim. "Üç gün sonra dayı. Gelip bakacağım, şimdilik iyi cüce. Çekil kenara!" Adamın yanından hızla geçip kapının önüne astığım ceketimi kaptığım gibi dışarı çıktım. Ceketi acele ile giyerken düşme tehlikesi yaşasam da Hogsmeade sokaklarında bir melek gibi gezen pembe kıyafetli hanımı aradım gözlerimle. Bulduğumda da güdümlü füze misali hedefime kilitlendim. Bir yandan da çevreme bakınıyordum. Esnaf ile sohbet eden 2-3 tane siyah giyimli adam tam işime yarayacak tiptendi. Adımlarımı hızlandırıp kimseye çarpmamak için sanki dans ediyormuş gibi adımladım sokağı. Pembe kıyafetli kadının arkasından estetik bir hareket ile önüne geçip 180 derece döndükten sonra reverans verdim. "Merhaba hanımefendi!" Doğrulup kadının yüzüne şöyle bir baktım gülümseyerek. Uzaktan tabi güzelliğe yeterince şahit olamamışım. Saçlar kıvır kıvır, kemikli bir yüz, bembeyaz bir ten... Ah cancağızım... Sen cennetten mi düştün şu günahkar kulun önüne böyle?
Hemen kadının koluna girdikten sonra sessiz olması için "Shhh..." diyerek sesimi azalttım. Sadece onun duyacağı bir ses tonu ile anlatmaya başladım. "Hanımefendi, adım Turner, Alexander Turner. Sihir Bakanının yardımcılarındanım ve kendisinin emri ile çok gizli görevdeyim. Malesef ne olduğunu söyleyemem, söylersem sizi öldürmek zorunda kalırım çünkü. Giz-li." Kafamla daha demin gördüğüm siyah giyimli adamları gösterdikten sonra "Şuradaki adamlar. Ah-" kız dönüp bakınca adımlarımı hızlandırıp önüne dönmesini sağladım. "Bakmayın, dikkatlerini çekmeyelim." diyerek geçiştirdim. "Peşimdeler. Heh' Gizli görevde olmak baya zor iş anlarsınız ya." Önüme baktığımda yanımdaki kadının kıyafeti ile aynı renk pencerelere sahip olan Çay Evi'ni gördüğüm gibi gözlerim açıldı. Buraya millet manitalarını getirir romantik anlar yaşarlardı. Eh, ben de yanımdaki bu nur parçası ile romantik anlar yaşamak istiyordum. Bu yüzden... "Çay evine girmeliyim." dedim. Kızın sorguyalayan yüz ifadesi ile karşılaştım ona döndüğümde. Harbi, neden girmeliydim? "Nedeni..." Durdum şöyle bir."Gizli. Evet, gizli görevim olduğu için." Tabi ki de amacım sadece kızla çay içmek, zaman geçirmekti. "Benimle randevuya çıkarsınız değil mi?" dedikten sonra tüm sevimliliğim ile gülümsedim. "Hükümetin geleceği söz konusu!"
[/justify]
Augusta Rozalia Adelwolf:
Doğduğu kasabayı hatırlatmıştı ona Hogsmeade. Serin ama güneşli bir pazar günü, Gizem Dairesi'nin kasvetini üzerinden atmak adına en sevdiği pembe takımıyla gelmişti buraya Augusta. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, görkemli Hogwarts şatosu onu yüce bir şekilde selamlıyordu. Burada eğitim görmeyi her ne kadar çok istemiş olsa da, babasının fedakarlığı üzerine bir de okulunu değiştirmek için sızlanamazdı. Meraklı bir şekilde çevresini gözlemleyerek, ufak adımlarla ilerliyordu arnavut kaldırımı üzerinde. Onu izleyen bir çift gözü fark etmesi uzun sürmemişti, bir av gibi görünmemek adına hızlandırmadı adımlarını. Bugüne özel salık bıraktığı kıvırcık saçları ile salına salına devam ediyordu yoluna. Arkasındaki her kimse hızlı bir şekilde yaklaşmıştı arkasına, bunu hissedebiliyordu.
Çevik bir Reverans ile birdenbire önüne atlayan adama bakakalmıştı. Adamın beklenti dolu parıltılı gözleri neşeliydi, birden bire asasını çekerek gard almadığına şükretti genç cadı, bir tehdit sezmiyordu. Geçirdiği şoku atlatarak selam verdi.
''Merhaba Beyefendi, tanışıyor muyuz?''
Sorusuna cevap alamadığı gibi kendini birdenbire bu yabancının kolunda ilerlerken bulmuştu. Adının Alexander olduğunu ve gizli bir görevde bulunduğunu iddia eden adam onun alışkın olmadığı kadar hızlı hareket ediyor ve konuşuyor olsa da, gıkını dahi çıkarmayan Augusta içinden hesaplar yapıyordu. Aslında, Gizem Dairesinde çalışan birine, gizli bir görevde olduğunu söylemek biraz da olsa komik sayılırdı. Elbette adamın bundan haberi yoktu ve olmayacaktı da. Daha önce Prusya ve Israil'de böyle heyecan veren ilginç adamlarla karşılaşmamıştı. Adamı göz ucuyla bir kez daha süzdü, başka bir boyuttan gelmiş gibiydi. Eline geçen bu ilginç fırsatı kaçırmamalıydı, eğlenceli bir sohbet olabilirdi.
Tuhaf yabancının, pembe elbisesini yakıştırdığı, pembe pencereli Çay Evi'ne gitmeyi kabul edecekti.
Çarpık bir gülümsemeyle cevap verdi adama.
"Hükümet adına... elbette! Pembe rengi bundan sonra çok seveceksin.''
Das:
[justify]
Ah hanım efendi ah! Sizin o al yanaklarınızı severim. Bana hafiften gülümseyerek konuşmaya başladığında ben de aşırı hoşnut bir gülümseme ile karşılık verdim ona. Ne de güzel kokuyordu böyle, umarım handan çıktığım için rutubet kokmuyorumdur. Giyimime kuşamıma dikkat ederim böyle ani anlarda karşıma çıkacak nur taneleri olabilir diye. Şanslı adamım bir de ha! Çıkıyor güzellikler. Hem gözümüz şenleniyor, hem gönlümüz. Hükümet adına dedi. Elbette dedi. Ohhhh! Zil takıp kovboy dansı yapmamak için zor tuttum kendimi. Hükümeeet! Hiç sevmem kendisini ama, şimdiki yalanıma yardaklık ettiği için sevdim sanırım ya. Hadi hadi, büyücedünyaya anarşi getirmek için biraz daha bekleyeceğim. Bana yaptığın bu kıyaktan dolayı hükümetçim. Yoksa biliyorsun, üşenmeyi bıraktığım gün bitti işin. Kadın pembe rengi bundan sonra seveceğimi söylediğinde kafamı uygun olduğunu belirten bir şekilde -tamam biraz da abartı şekilde- salladım. "Pembeyi zaten severim nacizerafetim! Seni böyle güzel gösteren, benim günümü kurtaran rengi nasıl sevmeyebilirim? Benim en sevdiğim renklerden biridir biliyor muydun?" Değil bu arada. Sarı-turuncu ve kırmızıyı tercih ederim. Pembe ne ya? Karı işi.
Çay evinin girişine gelince kapıyı açtım hanımcağızım girsin diye. Eğildim de kibarcana. Dedim "Buyrunuz!" Kızlar bayılıyor böyle şeylere, ha. En son böyle bir kızı rastgele yemeğe çıkardığımda saadet piramiti ayağına dolandırmıştım. Huyum kurusun tutamıyorum kendimi. Birisi safsa, inanıyorsa dediklerime anında girizliyorum para işlerine. Bu sefer kararlıyım ama. Bu pembe periyi dolandırmayacağım. Yersen...
Kız içeri girince arkasından girdim çay evine ancak... Yanlış yeri mi seçmişim acaba? Burada her yer pembe, iğrenç bir küçük kız hayalinin içindeyim sanki. Aaa benim kız nerede lan? Kayıp mı ettim? Şaka şaka... Kız da pembe giymiş ya, her an kaybedebilirim cidden ama. "Kıyafetin çok uygun oldu ortama nacizerafetciğim." diye takıldıktan sonra yanımda duran süslü fiyonka tokat atıp kendimden uzaklaştırdım. "Gel!" dedikten sonra kızın elini bir centilmen gibi tutup boş masalardan birine götürdüm. Yuvarlak, şekerleme gibi masalardı bunlar. Kız otursun diye sandalyesini çektim, oturunca da arkasından ittirdim. Elini bırakmadan karşısına oturduktan sonra sanki ergenmişim de, sevdiğim kızın yüzüne hülyalı bakıyormuş gibi elimi yanağıma koyup dirseğimi masanın üstüne dayadım. "Eee..." dedim. "Burcun ne?" Kızlar sever bu burç muhabbetini. Az avcı değilim ben. Avlanıyorsam her türlü avlanırım. Eğer bunu yemezse elini tutuyorum hala, el falına bakıp bir şeyler uydururum herhalde.
[/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
Tam sürüme git