[justify]
Eve gittiğimde karnımı lezzetli bir tavuk çorbasıyla doldurmuştum. Öğleden sonramı geçirebileceğim belki de en verimsiz görünen fakat pek bir vakit aldığım aktiviteye ayırdım, gelen postaları ayıklayıp cevap yazdım. Hogwarts'ta özlediğim çok fazla insan vardı, kimisine dönütlerde bulunurken kimisine de zamanın getirdiği uzaklıktan şikayet ediyordum. Uyudum, uyandım. Zihnimi toparladım. Babam ve Penelope'un eve gelmesine yaklaşık yarım saat kala yırtık bir parşömenin üzerine meraklarını dindirebilmek üzere kısacık not karaladım.
Biraz gecikeceğim. Kılıç çalışmam gerek. Merak etmeyin.
- D.
Saçımı savsak bir şekilde toplayıp gömleğimin açmış olduğum düğmelerini bağladım. Derli toplu görünüyordum fakat aynadaki görüntüm, bilhassa terleyip kuruyan cildim ve kabaran saç tellerim bu derli topluluğa meydan okuyordu.
Aceleyle evden çıkmaya yeltendiğimde yabancı ile sözleştiğimiz saate yaklaşık on beş dakika vardı. Bu benim için yeter de artardı. Evim talim yaptığım yere uzak sayılmazdı ve hızlı adımlar ile kolayca oraya varıyordum. Elimi belime götürdüm, kılıcım buradaydı. Bir ara demirciye götürüp dövdürmem gerektiğini kendime hatırlattım. Eve geri gittiğimde ucuna şöyle bir bakmıştım da pörsümüş ve körelmiş görüntüsünü görmemek için bir kimsenin gözlerinin görmüyor olması gerekirdi. Şimdiye dek neden buna dikkat etmemiştim ki? Bir kimsenin üzerinde savurmaya yeltenecek gücü henüz kendimde bulamadığım için mi?
Gövdesi ile başı birbirinden ayrılan korkuluğun yanına vardığımda etrafta hiç kimse yoktu. Boynumdan saati çıkarttım, tekrar baktım. Sözleştiğimiz saate altı dakika kalmıştı. Dakik birisi olduğumu söyleyebilirdim. Belirli bir süre hakkında sessizliğimi korurdum fakat çok bekletilmekten de hoşlanmazdım. Ayağımı toprağa sürterken sıkkınlıkla nefesimi dışarıya verdim. Yabancının gelmeme ihtimali üzerinde hiç durmuş muydum? Böyle bir durumda tehditim ancak havada kalır ve o da sevimli (!) şiltesinde uyuduğu ile kalırdı. O zaman ne yapacaktım? Ayaklarımı popoma vura vura evin yolunu mu tutacaktım? Diana, diye hatırlattım kendime. André kendisini toparlar toparlamaz yanına git ve birkaç teknik öğretmesi için dil dök.
Parmağımı başıma götürüp yavaşça kaşıdığımda duyduğum toprak sesiyle irkildim. Korku değil, yalnızca yabancı bir sesin kulaklarımı aniden kaplaması adrenalimi birkaç saniyeliğine tepeye çıkartmıştı. Arkamı döndüm. Benim hareketlerime ritim sağlayarak ona söylediğim lakabımla bana seslendi. Başımı yana eğip elimi de belime koyarken "Sana da Şampiyon Rüzgar demeye ne dersin?" dedim saliselik bir görüntüyle sırıtarak. O attan inerken ben de ayak altında dolanan korkuluğun kellesini bir köşeye fırlattım. Gömleğimin bileklerini dirseklerime dek çekiştirdim. Kendimi şimdi konfor alanına hapsetmiş halde hissediyordum. Tepemde cildimi kavuran bir güneş yoktu, gözlerimi kırpıştırmıyordum ve tazeydim. Yabancının beni ilk gördüğü yorgunluğu üzerimden biraz olsun atabilmiştim.
"Ee, nasıl başlıyoruz?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Seni hala tanımıyorum ama tanıtman için üzerine gelmeyeceğim merak etme. Söylemek isteseydin, söylerdin." derken kılıcımı çıkarttım. Ona doğru savurmadan, meydan okumadan hareket etmeye çalışıyordum. Şu an karşı karşıya gelmek en son istediğim şeydi. Nihayetinde burada, bu saatte olma fikrini biraz da bencilce dürtülerle vermiştim. O, ağır aksak hareketlerle atını ağaca bağlarken sabırsız olduğum aşikar bir biçimde hareket ediyordum. Elimdeki kılıcı göstererek "Seni dinliyorum." diye seslendim. Sanki biraz aceleci mi davranıyordum?
[/justify]