Büyücedünya RPG

Dünya Ülkeleri => Birleşik Krallık => Konuyu başlatan: Diana Destinee - 19 Ağustos, 2022 00:53:40 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866

Başlık: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 19 Ağustos, 2022 00:53:40 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]Yaz tatilimin üçüncü yarısıydı. İkinci yarısında bakanlıkta yaptığım bir aylık staj beni zihinsel anlamda epey yorgun düşürmüştü. Sanki bu son yaz tatili sorumluluk bilincini kuvvetli bir kanca gibi beynimin içerisine geçirmiş, beni kendisine doğru çekmişti. Daha bilinçli olmam ve ne istediğimi bilmem gerektiği konusunda beni uyarıyordu. Uyarıyordu uyarmasına da, kabullenemiyordum. Evim olarak bellediğim Hogwarts'tan uzaklaşacak olmak bir yana, kendimi yetersizlik dolu hissediyordum. Daha öğrenecek çok fazla şeyim vardı ve bir anda bu boşluğa atılmanın beni nereye sürükleyeceği endişesi de özellikle birkaç gündür zihnimi meşgul ediyordu. Bir seherbaz mı olacaktım yoksa esrar dairesi için mi çabalayacaktım? Belki de babam gibi iksirle uğraşmalıydım. Ancak tüm bu becerilerin yanında kapasitemi fiziksel anlamda daha kudretli bir boyuta çıkartmalıydım. On hedeften en az yedisini tutturmalıydım mesela. Veyahut kılıcı sallarken hedefim saldırmak değil, kendimi korumak üzerine de yoğurulmalıydı. Sahi, hiç kendimi savunmak üzerine çalışmış mıydım, zannetmiyorum. Geçen dönem okuldaki kargaşa zaten fazlasıyla herkesi endişe ve paniğe sürüklemişken André'den bu konuda bana yardımcı olmasını istemek de yüzsüzlük gibi geliyordu. Bu yüzden şimdi kendimi yazlık evimizin sol patikasındaki tarlada, elimde kılıç ve karşımda kargalara göğüs geren cılız bir korkuluk ile buluverdim.

Nefes nefese kalmıştım. Göğsümün arasından sızıp karnıma doğru ilerleyen terler, elbiseme yapışıp beni çoktan rahatsız etmeye başlamıştı. Başımın üzerindeki güneş saçlarıma yoğun bir ışık buketi bırakıyordu ve parmaklarımın arasındaki kılıcın kabzası ter yüzünden saniyelik aralıklarla cildimden kayıyordu. Penelope, bu saatlerde bir talim yapmamam konusunda beni sıklıkla uyarsa da söylenilenin dikine gitme huyumdan bir türlü vazgeçemiyordum. Kendini bilmez güneşin görüş açımı daralttığını bilmeme rağmen hissettiğim yorgunluğun şiddeti arttıkça elimde tuttuğum kılıca duyduğum güven de artıyor, beni tatmin ediyordu. Yoruldukça tatmin oluyordum ancak daha beceriksiz vuruşlar sergiliyordum.

Bir an için durdum. Elimdeki kılıcı yere fırlatarak belimdeki keseyi düzeltmeye çalıştım. İçerisinde yasemin otu vardı. Bunu çeşitli iksirlere lezzetli aromalar kazandırmak ve kokularını bastırmak için kullanırdım. Ustalar tarafından sıklıkla kullanılan bir yöntemdi. Hatta bazı zamanlar zihnimi boşaltmak için fevkalede bir kokuya sahiplik eden bitki çayı yapar, arındırıcı bir uykuya yatardım. Öyle ya, işe de yarardı. Birkaç gece Penelope ve babamı uyutmak için bunu denediğimi bile biliyordum.

Bilindik bir refleks ile kesenin büzüştürülen ağzını yokladım. Kıyıda köşede, kendisini toprakla buluşturmak isteyen yasemin yapraklarını aceleyle içerisine tekrardan tıkıştırdım. Yere eğilip yanımda taşıdığım toprak testiyi dudaklarıma götürdüm, kana kana su içtim. Hakikaten belki de tahmin edebileceğimin çok daha ötesinde bir yorgunluk yaşıyor ve istikrarlı bir çaba gösteriyordum fakat yetmiyordu. Kılıç, ok ve yaya kıyasla avucumu daha da fazla dolduruyor olsa da yeterli kabiliyeti sağlayamıyordum. Her vuruşta sanki parmaklarımın arasından fırlayacakmış hissiyatını aşamadığım için bedenimi fazlası ile geriyordum. Bu da bana iki kat maliyetli bir tükenmişliğe mal oluyordu.

Alnıma yerleşen küçük ter taneleri beni rahatsız etmeye başladığında elimin tersini tenime götürdüm. Alelacele sildim ve daha sonrasında beyaz keten gömleğimin dekoltesini aralayarak üflemeye başladım. Ağustos sıcağına daha fazla takatim kalmamıştı ama idare etmeye çalışıyordum. Böylece, olduğum yerde ter dökmenin de bana burada vakit kaybettireceği düşüncesiyle yere fırlattığım kılıca tekrar yöneldim. Ona sanki canlı bir varlıkmış gibi seslenerek "Gel bakalım." dedim. Elimde birkaç kez çevirip tutuşumu sabitleştirirken "Bu defa halledeceğiz." diye de kendime telkinde bulunuyordum. Derin bir nefes alarak korkuluğa döndüm. Bacaklarımı omuz mesafeme dek açtım, var kuvvetimle dudaklarımdan bir çığlık koparırken korkuluğa doğru koştum. En nihayetinde üzerinde ancak, omuzundan göğsüne dek bir yarık bırakabilmiştim.

[/justify]

Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 19 Ağustos, 2022 01:13:12 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Karnını doyurmak için gölge bir yer bulan Xander bir yandan da onun varlığının bile farkında bilen olmayan, ona göre bir çocuk, kızı izliyordu. Bu kıza kim böyle kılıç kullanmayı öğretmişti? Amacı düşmanları güldürerek mi öldürmekti?

Ağzına attığı kurumuş eti iyice çiğnerken kızın çığlığını duydu. Eğer saldıracağını belli ederse bu gerçek bir saldırı sayılır mıydı? Şarabından büyük bir yudum aldı. Bugünkü üçüncü şişesiydi ancak hala çakırkeyif bile olmamıştı. En sevdiği şarabı daha güçlüsüyle değişmek zorunda kalacaktı. Gerçi daha güçlüsünü bulması mümkünse.

Kızın sesleri ve sarhoş olamamanın verdiği sinirle şarap testisini yere fırlattı. Atı bu sesten ürkmüş olacak ki bağlandığı ağacın etrafında biraz dolandı. Çıkarttığı ses küçük kıza yalnız olmadığını anlatmış olmalıydı. Ayağa kalkıp önce atını sakinleştirdi, sonra da kılıçla mücadele eden küçük kıza yaklaştı. Kızın Xander’i görmesiyle gerildiği belliydi. Aferin, dedi içinden Xander. Bir savaşçı olmanın ilk adımı dikkatli olmak ve tehlikeleri fark etmektir.

Kıza iyice yaklaşıp korkuluğa baktı. Ardından kılıcını çıkartıp korkuluğu infaz etti, tıpkı insanlara ve cadılara yaptığı gibi.

“Kılıcı böyle kullanmalısın. Kılıç öldürmek ya da öldürülmemek için kullanılır. Amacın insanları eğlendirmek değilse kendine iyi bir usta bul ve kılıç ustalarına hakaret etme!”
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 19 Ağustos, 2022 13:49:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]Göz devirerek ancak yapabildiğim eserime bakarken sıkıntılı bir nefesi dışarıya verdim. Her nasıl oluyorsa bir şekilde darbeyi atarken gözlerimi kısıyordum. Bu benim karşıya vereceğim zararın oranını bir hayli düşürüyordu. Zaten net olmayan görüş açımı daha da daraltarak başarısız bir kılıç kullanma kabiliyeti sergiliyordum.

Kılıcı elimin altında birkaç kez çevirip korkuluğa doğru yaklaşırken bir ses duydum. Sesin kaynağını ayaklarımın altı olduğunu düşünerek adımlarımı yavaşlattım ancak hayır, çalı ve toprak sesi daha da yakınıma gelmeye başlamıştı. Boşta kalan elimi de kılıcın kabzasına yerleştirerek bacaklarımı tekrardan omuzum ile aynı hizaya getirdim. Kendimi saldırılara daha kapalı hale getirdiğimi düşünüyordum. Ufak adımlarım ile beraber göz bebeklerimi çeperimde çevirmeye başladım. İşte, oradaydım. Saliselik bir farkla göz göze geldiğim yabancıya karşılık olarak sırtımı dikleştirdim. Dudaklarım gerildi ve yanağımın içini dişlerim ile sıktım. Adamın silüeti yaklaştıkça yoğun ve kirli bir koku burnuma doldu. Kan, şarap, ter ve baharatın renkleri birbirine karışmıştı. Yabancının bu kokusu beni huzursuz eden ilk şey oldu.

Dudaklarındaki aynı tatsız gülümsemeyle elini beline götürdüğünde bir adım geriledim. Attığı her adımı gerginlikle izliyordum. Bu sıcağın altında ter dökmeme rağmen bir anlığına şaşırtıcı derecede ürperti hissetmiştim. Tenimin üzeri karıncalandığı sırada yabancı belinden çıkarttığı kılıcı, korkuluğumun kafasına indiriverdi; göz bebeklerini bir saniye için bile kırpmadan, kolu keten engele takılmadan.

Ağzındaki alayı bir sakız gibi uzatarak bana döndüğünde gözlerini kıstı. Beceriksizliğimi yüzüme vururken kabul etmeliyim ki gururum kırılmıştı. İyi olmadığımı kabul ediyordum ancak dışarıdan bakıldığında bu kadar toy göründüğümü de aklımın ucundan geçirmemiştim. Bu yabancının benimle alay etmesine izin vermek istemiyordum fakat işin aslı, pek ala fazlasıyla korkutucu göründüğü için sesimi çıkartmak konusunda endişeli davranıyordum.

Sırtımı dikleştirdim. Gözümü korkutmasına izin vermemeli ve duygularımı minimalize etmeliydim."Niyetim birilerini eğlendirmek olsaydı kılıcın ucunda bir ayı olurdu." dedim aramızdaki mesafeyi koruyarak. Yanımdaki yabancıyı görmezden gelip yere düşen korkuluğun kafasına ayağımla ufak bir tekme savurdum. "Sizi ilk kez buralarda görüyorum." dedim kulak kabartarak. Hogwarts'a başladığımdan beri her yaz buraya gelirdik. Etrafa yeni gelen bir yabancı da herkesin dikkatini çekerdi. Burada kimse kimsenin ne olduğunu bilmez fakat etliye ve sütlüye karışmazdı. Sanki dünyada muggle ve büyücüler yokmuş, yıllar öncesinde bir savaş yaşanmamış, kimse kayıplar vermemiş gibi davranırdı.

Kılıcımın ucunu toprağa saplayarak "Kimsiniz?" diye sordum adama. Sorduğum soruya dakik bir cevap alamadığım için sesim az öncekinden daha keskin çıkmıştı.

[/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 19 Ağustos, 2022 22:46:07 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
“Eğer kılıcın da dilin kadar keskin olsaydı belki bu kadar debelenmezdin ufaklık.”

Xander insanların işlerine karışmaktan ne kadar nefret ediyorsa uzmanı olduğu şeyleri göstermekten de o kadar keyif alıyordu. Eğer bu kız böyle bir uğraşla meşgul olmasaydı yanından geçip giderdi. Fakat onun canının bir parçası olan kılıca yaptığı muamele onun kalbini acıtmıştı, tabii kalbi varsa.

Genç kızın gözlerindeki tedirginliği görmek Xander’in kanını kaynatıyordu. Kim bilir kaç kez böylesi korkmuş gözleri görmek için avlarını salmıştı. Dünyanın başından beri değişmeyen tek bir şey varsa o da avcının avını kovalarkenki hisleri olabilirdi. Bir an uzanıp kızın ince, narin boynunu kırmak istedi. Gözlerindeki alev şiddetlendi. Ancak yapmadı. Her ne kadar katil de olsa masum (ilanı çıkmamış, onu sinirlendirmemiş.) kimseyi öldürmemişti. Şimdi de böyle niyeti yoktu.

Kızı kısaca süzdüğünde bedeninin kılıç kullanmaya müsait olduğuna kanaat getirdi. Yalnızca iyi bir ustayı geç bir ustası bile olmamış gibi duruyordu. Üstüne üstlük amacı birilerini öldürmek değil gibi çekimserdi. Kılıcı eline alan her varlık öldürmeye hazır olmalıydı, Xander’in ilk eğitimi bununla ilgiliydi. Ne de olsa istediği kadar yetenekli olsun karşısındaki kişiyi öldüremeyecekse hiçbir önemi yoktu.

Xander, genç kızın sorusunu görmezden gelip yere sapladığı kılıca uzandı. Kız hamle yapacak olduysa da yerinde kalmayı başardı. Xander kılıcı inceledi.  Boyu küçük kıza uygun olsa da yeterli değildi.  Şık bir kılıçtı ancak savaşırken önemli olan şey şıklık değil kılıcın keskinliği ve kullananın yeteneğidir. Bu kız ikisinde de sınıfta kalmıştı. Kılıcı pas tutmuştu, keskinliği ise ancak elma kesmeye uygundu. Oldukça eski bir kılıç olduğu belliydi. Aile yadigarı mıydı yoksa bir ölüden mi çalmıştı?

“Kaç yıldır kılıç sallıyorsun ufaklık?”
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 20 Ağustos, 2022 00:31:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]Sorularım havada asılı kalıyor, cevaplar adeta uzay boşluğundaki sessizlikte kayboluyordu. Yabancıya dair bir şey öğrenmek bir yana, yüzündeki ifadeden niyetini anlamak bile bir hayli zordu. Gülünç duruma düştüğümü düşünüyordum fakat on yedi yaşında bir kızdım ve şimdilerde dalga geçilecek yaşın üzerine bastığım fikrine inanmaya başlamıştım. Belki de yalnızca gururuma yediremiyordum. Eleştirilmek, daha da doğrusu yabancılar tarafından eleştirilmek, hazmedebildiğim bir durum olmuyordu.

Kılıcım, toprağın yüzeyindeki yerini koruyorken yabancının her bir hareketini gözlemeye dikkat ediyordum. Kaçırabileceğim en ufak eylem beni tuzağa çekebilirdi. Zira yinelememe rağmen bana halen kim olduğunu söyleme nezaketini göstermemişti. Bir kara büyücüyü andırdığını söyleyebilirdim ancak hayır; ne kendi varlığımın gerçekliğini belli etmeli ne de başkasını bunun için zorlamalıydım.

Yabancı yanıma ulaşıp kılıcımı topraktan çektiğinde kaşlarımı çattım. O bana ait bir eşyaydı ve izinsiz uzandığı için bu kaba davranışına öfkelenmiştim. Fakat yersiz bir öfkenin beni ele vereceğini düşünerek kendimi hızlıca rahatlatmaya çalıştım. Yerimde kaldım. Belli ki kılıç kullanmak konusunda benden çok daha yetenekliydi. Demir parçasını avuçları arasına alıp dikkatle incelemeye başladı. Benimle birlikte onun da kaşları çatıldı. Eski bir kılıçtı benim kılıcım. 1652 yapımı, Penelope'un dedesinden kalan bir kılıçtı. Avrupa stiliyle bezenmişti. Kahverengi deriden bir kabzası, kabzasının üzerinde de "KF" harfleri işlenmişti. Zavallı adamın ansız ölümü yüzünden geri kalan kimse onun kadar yetenekli bir usta olamamış, teknikleri öğrenememişti. Ok ve yay kullanmanın yanında kılıç kullanmaya merak salınca da ikinci elciden keskin bir demir almak yerine Penelope bana bu yadigârı hediye etmişti.

Uzunca bir sessizlik benim de dinlenmeme fırsat verirken bana ufaklık dediğini işittim. Ufaklık, diye geçirdim içimden. Ufaklık senin babandır! Fakat bunlar yalnızca zihnimden geçmiş, dudaklarımdan dökülmemişti. Başımı yana doğru yatırarak elimi boynuma götürdüm, saçlarımı omuzumun üzerine toplayarak esintinin biraz olsun terlemiş olan boynumu teğet geçmesine izin verdim. "Uzun bir süredir değil. Tahmin edersin ki yeniyim." dedim aramdaki iletişim samimiyetini kısaltarak. "Ben mesafeyi seviyorum. Birisiyle burun buruna olmak hoşuma gitmiyor." derken yavaşça yürümeye başladım. Elimi, kılıcımı tekrardan avucuma bırakması için yabancıya doğru uzattım. Boşta kalan elimi de belime koyarak parmaklarımı oynatmaya başladım. "Burada yabancılara pek rastlanmaz. Üstelik kılıçta iyi olanlara." dedim üzerine basa basa. Halen kendisine dair bir şeyler söylemesi için onu uyarıyordum. Tepemizde ruhumuza işleyen güneş yavaşça yürüyordu ve yerini berrak bulutlar bırakıyordu. [/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 20 Ağustos, 2022 01:16:58 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
“İlk hatan ufaklık,” dedi.

Ardından kılıcı küçük kızın boynuna götürdü.

“Kılıcı olan birine karşı bu kadar savunmasız olman.”

Neredeyse kör kılıcı iyice boğazına bastırdı. İyi bir usta küçük bir dal parçasıyla bile birilerini öldürebilirdi. Xander de en iyilerdendi. Küçük kızın bu asabi yaklaşımını anlıyor ancak umursamıyordu. Kimse, bir kral bile, ona saygısızlık edip de oradan tek parça ayrılamazdı. Ne şanslıydı ki buna cüret edecek pek kişi yoktu. Ancak bu dünyadan bihaber ufak kız buna cüret etmişti, büyüğü olarak ona bir ders vermek boynunun borcuydu.

“İkinci hatan ise insanlarla nasıl konuşacağını bilmemen. Kelimelerin kılıçtan keskin olduğu zamanlar vardır. Tatlı dille en tehlikeli durumlardan kurtulabilirsin, elbette bana denk gelmediğin sürece.”

Kılıcı boğazından çekip yanındaki ağaca fırlattı gözlerini kızdan çekmeden. O kör kılıç bile ağaca girmişti. İşte yetenek ve gücün farkı bu kadar büyüktü.

“Üçüncü hatan ise biriyle yakın olmaktan hoşlanmıyorsan bunu başaracak gücün olmalı. İnsanların dişlerini temizlemek için bile kullanmayacağı kör, kısa bir kılıç buna yeterli gelmez.”

Bunları söylerken küçük kızın üzerine yürüdü. Kışkırtıldığında kendisini kaybeden biri olarak oldukça iyi idare ettiğini düşünüyordu. Kendisi de zamanında böylesine tetikte olan bir çocuk olmasaydı saygısızlığının bedelini küçük kızın dilini ya da kolunu keserek ödetirdi. Hem de onun kör kılıcını kullanarak, sorunun yalnızca kılıçta olmadığını anlatmak için. Tabii onun çocukluğunun 12 yaşında bittiği düşünülürse karşısındaki kız şımarık ancak dikkatli bir ufaklıktan başka bir şey değildi.

“Ayrıca, birinin kimliğini öğrenmek istiyorsan bunu ona söyletecek kadar ikna edici olmalısın, veyahut güçlü. Gördüğüm üzere sende ikisi de yok ufaklık.”
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 20 Ağustos, 2022 16:00:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]Yadigârımın avuçlarıma konmasını beklerken beklemediğim bir şey oldu. Pek de keskin sayılmayan kılıcım yabancının avuçlarında hareketini buldu ve boynuma tırmandı. Pek ala konuşup bastırdıkça da canımı acıtıyordu. Korkuyor muydum, evet ancak sonucun üzerinde durmamaya çalışıyordum. Biliyordum ki bu hareketin sonucu üzerine düşünürsem kendimi bir ipe bağlanmış gibi paralayacak, belki de hiç zarar görmeyecek iken kuyumu kazacaktım.

Kendi gözlerinde bende gördüğü eksiklikleri bana sıralamaya başladığında gergin olan vücudumu gevşetmeye çalıştım. Uzuvlarımı daha da fazla sıkmak beni yoruyordu. Savunmasızlığımdan bahsediyor, nasıl konuşmayı bilmediğimden bahsediyordu. Alayla dudağımın kenarı yukarıya kıvrıldı. Bunu bana yoldan geçen ve kendime ayırdığım ana burnunu sokmayı ihmal etmeyen, üstüne üstlük konuşma mesafemizin yollarını katleden yabancı mı söylüyordu? Üstelik, üzerinde de leş kokusu vardı.

Dövülmüş demiri bir ağacın kenarına fırlattığında kaşlarımı çattım. "Keskin ya da değil, saygı duyduğun kılıca hep böyle mi davranırsın?" dedim saçımı düzelterek. Yalan söylemeyecektim. Bu şuursuz hareketleri gözümü korkutmuyor değildi ancak bu korkuyu ona asla belli edemezdim. Zira şundan emindim: ben korktukça o benim üzerime gelecekti ve bana kaçabileceğim bir alan bırakmayacaktı.

İkna edici olmadığımı söylemişti. Yeni tanıdığı birisinden ne gibi bir ikna edicilik beklemişti ki? "Neden seni ikna etmekle uğraşayım?" dedim omuzlarımı silkerek. "Yalnızca buradan geçip giden birisin." diyerek az önceki tavrına vurdumduymazlık ile yaklaşmaya çalıştım. "Hep böyle misin?" dedim ağacın kenarındaki demiri almaya yeltenirken. "Her gördüğün yabancının yanına gidip kişisel alanlarına müdahale eder, boğazlarına kılıç dayar mısın?"

Yere eğildim, kılıcımı aldım. Kabzasını kavrayıp hızlıca belindeki kılıfına sokuşturdum. En azından bu konuda çeviklik kazanmıştım.  Ok kullanmaya ilk başladığım zamanlarda oku kılıflardan çekmek beni zorluyor, devamlı sağa sola kayıyordu. Zamanla tekniğini öğrenmiş, bu aletlerin kılıftan bir yağ gibi kaymasını becerir hale gelmiştim. "Kılıç, yakın maesafe sanatıdır. Uzak mesafe değil. Yeni olduğumu söylemiştim." diyerek aptal olmadığımı kanıtlamaya çalıştım. Niçin kendimi kanıtlamaya çalıştığımı anlamıyordum. [/justify]


Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 20 Ağustos, 2022 22:53:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Küçük kızın kibirli ses tonu Xander’in sınırlarını zorluyordu, yine de sakin kalmayı başardı. Genç kız kılıcı çevik bir hareketle çıkartıp kınına koyduğunda hafifçe gülümsedi. En azından bunu biliyordu.

“Kılıç ustasının elinde saygı görür. O yüzden evet, kılıca hak ettiği değeri bu şekilde veriyorum. Eğer kılıçta ustalaşmak istersen, bir ömür uğraşırsan ne demek istediğimi daha iyi anlarsın.”

Xander’ın kılıcı fırlattığı ağaca yaklaşırken genç kız konuşmaya, söylenmeye devam ediyordu. Xander eliyle kılıcı attığı yere dokundu, yeterince derin değildi. Ya kabuğu çok sertti ya da yeterince güç vermemişti. Her koşulda istediği şekilde atmamıştı, bunu düşündükçe ağacı parçalama isteğine engel olmakta güçlü çekiyordu. Genç kız onun kabalığı hakkında konuşmaya devam ediyordu. Amma çok konuşmuştu.

“İnsanlara nasıl davrandığımı bilseydin böyle düşüncesizce konuşmazdın küçük kız. Ancak bir kasabada yaşayan birinden dünyayı bilmesini beklemek anlamsız olur.”

Ardından kıza yaklaştı. Terden sırılsıklam olmuş genç kız ıslanmış bir köpek yavrusunu andırıyordu Xander’e göre. Ve böylesi hayvanlara üç şey yapılırdı. Görmezden gelinirdi, genelde sıradan insanların yaptığı buydu. Sahiplenilirdi, genelde kalbinde iyilik olan insanlar bunu yapardı.  Ya da vahşice katledilirdi, bu da kalbi kararmış ya da olmayan insanların yaptığı bir şeydi. Peki, Xander hangisiydi?

“Ayrıca, kılıç sanatı hakkında konuşmak sana düşmez ufaklık.”

Ardından kızdan uzaklaşıp atına doğru gitti. Ağaca bağladığı ipi çözdü. Ağır adımlarla genç kızın olduğu yere getirdi.

“Belli ki burada yaşıyorsun. Burada kalacak bir yer var mı?”

Cevabını beklemeden ağır adımlarla kasabaya doğru yürümeye başladı.
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 21 Ağustos, 2022 00:43:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]
Ben kendi irademi ve duruşumu korudukça aramızdaki metrelerin devamlı kısalıyor olması canımı sıkıyordu. Zihnimden geçen cümleleri ötelemek için devamlı yanaklarımın içini sıkıyor, başımı sağa ve sola yatırarak kaslarımı gevşetiyordum. Kılıç hakkında konuşmanın bana düşmeyeceğini söyleyerek beni küçük düşürmeye çalışıyordu fakat nafile, kelimeler arttıkça üste çıkmak istiyordum. Kendimi ezdirmek istemiyordum. Öğütleri muhakkak kulağına bir küpe olarak takıp gezen birisiydim fakat ancak benim gibi birisinin öğütlerini dikkate alabilirdim. Ben düzenli bir cadıydım. Karşımdaki de bana nazaran düzensiz ve savsak bir adama benziyordu. Dudaklarımı, bulunduğumuz anın ciddiyetsizliğine karşılık verecek şekilde yukarıya doğru kıvırdım, yavaşça ıslatarak kollarımı birbirine bağladım. Bana gittikçe yaklaşıyordu fakat yerimden kıpırdamıyordum. Gözdağı vermesine fırsat tanımayacaktım.

Kırmızıya çalan bakışlarını suratımdan atına çevirdiğinde üzerindeki kıyafetleri incelemeye başladım. Gömleği yer yer yırtıktı, dumana maruz kalmış gibi siyah lekeleri vardı fakat beni en son tedirgin eden şey kan lekesiydi. İrili ufaklı, parmak izini andıran kan lekeleri kumaşın üzerini sıklıkla kaplamıştı. Çoğunluğu kuruydu fakat bir kısmı güneşin altında daha keskin bir parmaklıkla ışıldıyordu. Dudaklarımı ısırdım. İşte şimdi bir adım geri atmıştım. Sorduğu soru zihnimin filtresinden birkaç kez geçtiği için yanıt vermekte gecikmiştim. "İleride, kasabanın çıkışında bir han var." dedim kaşlarımı çatarak. "Belki hancı seni bir gece için orada misafir edebilir. Fakat her ne kadar parasını alıyor olsa da misafir edeceği kişiler konusunda seçici davranıyor." dediğimde elimi kılıca doğru götürdüm. Her ne kadar şu an bu sanatı kullanma konusunda ondan daha berbat olsam da bu bana bir şekilde ruhsal güç veriyordu. Bir hayvanı mı öldürmüştü yoksa bir insanı mı? Yoksa yalnızca kafayı yemiş bir kasap mıydı?

O atının başını şaşırtıcı naziklik ile okşarken boğazımı temizledim. Geride kalan beni umursamıyor gibiydi. "Hayvan mı avlıyorsun?" dedim merakla. Bir kelle avcısı olabileceği düşüncesi aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Yakın ya da uzak bir yerlerde birileri mutlaka bu savaşın kurbanı haline geliyordu fakat bu durumun burnumun ucuna dek girebileceği fikri toyluğum ile birlikte bana inanılmaz bir uzaklıkta görünüyordu. "Üzerin kan ile dolu ve fena kokuyor."
[/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 21 Ağustos, 2022 00:57:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Kıza dönmeden cevap verdi. Ne de olsa yalan değildi, yaşamak için yemeğe, avlanmak için ete ihtiyacı vardı. Elbette hayvan avlıyordu.

“Evet, hayvan avlıyorum.” dedi kısaca.

Daha fazlasını açıklama gereği duymamıştı, koktuğunu söyleyene kadar. Kasaba güzelinden duymayı beklediği laflardı. Bir avcı olarak sürekli yollardaydı, doğal olarak temizlenmeye ne vakti ne de fırsatı pek olmuyordu. Bir an düşündü, kelle avcısı olduğunu söyleseydi ne yapardı acaba? Koşarak kaçar mıydı, bayılır mıydı yoksa da doğru düzgün tutmayı başaramadığı kılıcıyla saldırır mıydı ona?

“Uzun yoldan geldim. Yoksa sizi rahatsız mı etti leydim?” dedi alayla.

Atını, en yakın dostunu sevmeyi kesip arkasına döndü. Yüzünde yargılanmak hoşlanmadığını açıkça ifade eden sert bir bakış vardı. Çenesi kasılmış, yüzünde ruhsuz bir gülümseme vardı. Gözleri normalden daha kırmızıydı, güneşin ışınları onun lehine çalışıyor olmalıydı. Britanya ve onun anlamsız kuralları, diye geçirdi içinden.

“Han sahibi beni ağırlamak istemezse ne yapacağımı bilirim küçük. Sen benim gibi kokan birinin yanından uzaklaş, kuyruğunu kıstırıp kaç ki gül kokun bozulmasın.”

Tükürürcesine sarf ettiği sözlerin ardından arkasını dönüp kasabaya girdi. Küçük kızın söylediği hanı bulmak için ağır adımlarla yürüdü. Bu şımarık, dünyadan bihaber kızın boynunu kırmamak için bir şey yemeliydi. Kurutulmuş et değil de sıcak, sulu bir şey. Aksi takdirde kasaba hiç görmediği şeyler görmek zorunda kalacaktı.
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 21 Ağustos, 2022 01:42:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]Bir hayvan avcısı olduğunu söylediğinde içimin rahatladığını kabul etmeliydim. Tedirginliğimin esas kaynağını bilmiyordum. Evet bir hayvanın ölümü de trajik olabilirdi fakat bir insanın ölümü kadar sızlatıcı olduğunu düşünmüyordum. Elimi kılıfın içerisine yarısını gizleyen deriden çektiğimde sıkılmış olan avucumu da serbest bıraktım. Yanımdan gidecek gibi duruyordu fakat beklediğim kadar hızlı da olmadı. Üzerindekilere bilhassa kokusuna dair söylediğim şeye pek bir gücenmiş gibi kaşlarını çatıp bakışlarını karartarak gözlerini suratıma dikti. Muhtemelen şımarık ve hatta altın işlemeli yataklarda uyuyan bir kız olduğumu düşünüyordu. "Yorucu olmuştur." diyerek durumu toparlamaya çalışsam da pek başarılı olduğum söylenemezdi.

Hancının kendisini her koşulda kabul etmek zorunda kalacağını duyduğumda "Ne yani dövecek misin?" diye seslendim arkasından. Atına binmiş benden uzaklaşıyordu. Bu kasaba bu tür senaryolara daha önce de maruz kalmıştı kalmasına ancak işin sonunda sevimsiz bir tüfek, birkaç mermi ve cansız bir beden yer almıştı.

Yabancı benden uzaklaştıkça uzaklaştı. Atı yönü arıyordu, yavaştı. İlk karşılaştığım andan itibaren bana yönlendirdiği uyarıları düşündüm. Çok mu kaba ve kendimi savunmaya yönelik davranışlar sergilemiştim? Ben bu denli kaba bir cadı değildim. Bir leydi kadar asil olduğum da söylenemezdi fakat adab-ı muaşeret kurallarına da bir hayli hakimdim. Başımı iki yana sallayıp yürümeye başladım. Önce hızlı hızlı adımlar, ardından ata yetişebilmek için koşar hızla büyük mesafeler... "Hey! Bekle biraz!" diye bağırdım. Nihayet atın yanına ulaştığımda nefes nefese kaldım. Belki de biraz bencilce olacaktı fakat bu yabancı ile karşılaşmamın bir sebebi olmalıydı. "Sana..." dedim büyük bir soluk almaya çalışırken, "Bir teklifim var."  Ellerimi dizime koyup başımı hafifçe yukarıya kaldırdım. "Akşam üzeri 18.00'da, korkuluğun yanında benimle buluş ve birkaç vuruş öğret. Bunu yaparsan hancı ile konuşacağım ve sorunsuz bir akşam geçirmeni sağlayacağım. Sıcak bir yemek ve banyo. Aksi halde, hiçbir şeyden ben sorumlu değilim." dedim omuzlarımı silkerek. Atın hareketlerini kontrol edebilmesini sağlamak ve adamın yüzünü daha rahat görebilmek için bir adım geri çekildim.



[/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 21 Ağustos, 2022 01:56:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Dövmek mi? Xander’in kitabında böyle aciz bir yol yoktu. Japon kültürüyle büyümüştü, bu yüzden de insanların önünde iki yol vardı. Ölüm ya da yaşam. Nadir durumlarda insanların uzuvlarını kaybetmesine neden olmuştu ancak aradan yıllar da geçse başladığı işi bitirmişti. Ne de olsa ölüm merhametti, en azından Xander için.

Küçük kız arkasından koşturuyordu. Bir leydi olarak yakışık almayan bir durum değil miydi bu? Söyledikleri hala canını sıkıyordu. Evet, yıllardır böyle yaşıyordu ancak hayatta kalmak için buna mecburdu. Yolundan dönecek biri de olmadığı için yolunda emin adımlarla yürüyordu ve bir çocuk onu yargılıyordu. Bu hadsizliği için kolunu kesmeliydi, ne yazık ki çocukları öldürmeye karşıydı. Bu küçük çocuk ne kadar şanslı olduğunun farkında mıydı acaba?

Üstelik, neden işini yapan birini dövsündü ki? Konuşur, reddedilirse de ormanda kalırdı. Ne de olsa yapmadığı şey değildi ancak kızın teklifi de çekiciydi. Üstelik, kızın ne istediğinin farkında olmaması da onu gülümsetmişti. Onun ustası olmasının ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikri var mıydı? Sırf onun o anki yüzünü görmek için bile teklifini kabul ederdi.

“Tamam, atla arkama! At sürmeyi biliyor musun bari?” dedi.

Bu sefer tek amacı dalga geçmek değildi. Eğer düşerse güzel bir banyo ve sıcak yemek hayali için bir sonraki kasabaya kadar gitmesi gerekebilirdi. Bu kadar kendinden emin olduğuna göre gerçekten kasabanın güzeli olmalıydı. Elini uzatıp onu bekledi.

“Tabii benim gibi birini arkasına binmek istemezsen yayan da gidebilirsin.”
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 21 Ağustos, 2022 12:48:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]
Yabancı bir süre düşündükten sonra kaşlarını yukarıya kaldırarak cazip teklifimi değerlendirmişe benziyordu. Bana kalırsa yeterince kabul edilebilir bir teklifti bu. Uzun bir süre atın üzerinde gelen birisinin kısa vadeli en büyük dileklerinden biri sıcak bir yemek, güzel bir su ve yatak olmalıydı.

Dudaklarından çıkacak kelimeyi merakla beklemeye başlamıştım. Doğrusu ya, kibrinin ötesinde yaşayan bu adamın kabul etmesini beklemiyordum; beklentim bir hayli yersiz kalmıştı. İstemeden de olsa kaşlarımı kaldırarak şaşkınlığımın belirginleşmesine fırsat tanıdım. At kullanmayı bilip bilmediğimi biraz da dalga geçercesine sorduğumda başımı iki yana salladım. Bu olumsuzluk anlamında değildi, beni bu denli beceriksiz birisi olarak tanımlamasının inanılmazlığındandı. "Bana deli şimşek derler." dedim aramızdaki gerginliği yumuşatmaya çalışarak. Elbette bana deli şimşek denmiyordu. Ben de bir at yarışçısı değildim zaten. Aslında onun yaklaşımına karşılık veriyordum fakat gücenmişe benziyordu. "Kendimi bildiğimden beri atın tepesindeydim ben.İstersen kullanabilirim." dedim bilmiş bilmiş kollarımı birbirine dolayarak. Tepkisizliği ile birlikte ellerimi atın üzerine attım. Kollarımdan kuvvet alarak hızlıca tepesine çıkarak yabancıyı itekledim. "Öne kayar mısın biraz? Atın kuyruğunda oturulabilecek bir yer olduğunu sanmıyorum."

Yolu tarif edip yaklaşık on dakika sonrasında hancıya vardığımızda içeriye girdim. En azından son iki yıldır yazın buraya mutlaka uğrardım. Gündüzleri lezzetli likörlü limonatalar yapıp kasaba gençlerinin gönüllerini şenlendirir, geceleri de kaba saba adamların kıraathanesi şeklini alırdı. Bay Raymond'a "Senin için bir misafirim var." diye seslendiğimde ahşap sinekliğinin arkasından ellerini önlüğüne silerek çıkmıştı. Yabancı arkamda kalmıştı ve geriden geliyordu. "Onu bu gece için misafir etmeni istiyorum senden. Biraz çorba, sıcak bir duş, üst kattaki yataklardan birisi işini görür." dediğimde kulağına biraz daha yaklaştım. "Kim olduğunu bilmiyorum. Söylemiyor da. Bir zararını görmedim ama sen yine de dikkatli ol." diyerek bir uyarıda bulunmaya çalıştım. Bay Raymond'dan güvenilirlik dolu bir onay aldıktan sonra bir bardak birayı yabancıya götürdüm. "Yorgunluğunu alır." dedim önüne doğru sürerek. "Odan yukarıda, istediğin bir şey olduğunda Bay Raymond'a gelebilirsin. Seni saat 18.00'de korkuluğun orada bekliyorum."  dedim geri adım atarak. Hancıya elimle hoşça kal dinledikten sonra arkamı döndüm ve güneşin yorgunluğundan sıyrılmak için evime doğru yol aldım. Çok daha kuvvetli, çok daha yorucu bir antremana hazırlık yapmalıyım;  fiziksel ve ruhsal olarak. [/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 22 Ağustos, 2022 01:57:12 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Küçük kızın arkasına binmesini beklemiyordu. Aklında hep aynı şey vardı, eğer onun işini bilse bu kadar rahat olabilir, sürekli söylenebilir miydi? Ayrıca, deli şimşek de neydi? Xander bu garip lakabı duyunca gülümsemesine engel olamadı, küçük kız ya da onun tabiriyle deli şimşek arkasında olduğu için görmemişti.

Hana vardıklarında genç kız hızlıca attan inip han sahibinin yanına gitti. Xander ise eşyalarını toparlayıp sırtına attı. Tüm silahlarını temizlemişti, kendisinden daha iyi bakıyordu. Sonuçta onlar iyi durumda olduğu sürece kendisi de iyi durumda olurdu. Çok oyalanmadan içeri girdi. Etrafa kısaca göz attı, sıradan bir handan farkı yoktu. Kaldığı diğer yerlere kıyasla iyi bile sayılabilirdi ancak Xander’in kaldığı yerler düşünüldüğünde çıtası pek düşüktü.

Ardından küçük kız bir birayı ona uzattı. Kelle avcısı birayı kafasına dikmişken kız planlarını hatırlattı. Birayı bitirince koluyla ağzını silip genç kızın yanından geçti. Kız da handan çıkıp onu dinlemeye bıraktı. Akşam olunca kızın yüzünü görmek için sabırsızlanıyordu. Bunca saat bir hiç için hazırlanacağını fark edince ne yapacaktı acaba? Onu nasıl eğlendirecekti?

“Odanız üstte, bu da anahtarı.”

Adamın gözlerinin tenini deldiğini hissediyordu. Kim bilir bu ufaklık ona ne demişti? Ne olursa sözünü tuttuğu sürece umurunda değil. Nerede banyo yapacağını, ne yemeklerin olduğunu anlattıktan sonra önce banyo yapmaya gitti. Sıcak su tenine epeydir değmiyordu. Tenine değen tek sıcak şey kandı, o da hemen kuruyordu zaten.

Sıcak suya girip temizlenmeye başladıktan sonra suyu birkaç kez değiştirmek zorunda kaldı. Üzerinde kan ve kirin kazırcasına temizlediğinde üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. Ödül parasıyla aldığı yeni kıyafetleri üstüne geçirdi, üstüne elbette ceketini geçirdi. Hava ne kadar sıcak olurda ceketini çıkartmazdı, ne de olsa pek çok düşmanı vardı. Hazırlıksız yakalanmak Xander’in yapacağı bir şey değildi. Üstünü giydikten sonra aşağıya inip sıcak bir şeyler yedi. Vücuduna sıvı bir şeyler girince küçük kızla anlaştığına sevinir gibi oldu.

Karnına doyurduktan sonra odasına çıkıp biraz uzandı. Yol yorgunluğu bastırmış olacak ki bir süre uyumayı başardı. Uyanınca ise hava kararmaya yüz tutmuştu. Küçük kız onu bekliyor olmalıydı. Hızlıca giyindi, kılıcı taktı. Bıçaklarını da her zamanki gibi sakladı. Tüm silahlarını aldıktan sonra aşağıya indi. Ardından birkaç şişe şarap alıp yola koyuldu.

Atının yularından tutup yürütmeye başladı. Yaklaştıkça havanın serinlediğini hissetti. Sıcakla sorunu olmasa da serin havaları tercih ederdi, o yüzden esen rüzgarın tadını çıkarıp aheste aheste yürüdü. Oraya vardığında küçük kızı onu beklerken buldu.

“Geldim deli şimşek.” diyerek selamladı genç kızı.
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 22 Ağustos, 2022 02:50:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]
Eve gittiğimde karnımı lezzetli bir tavuk çorbasıyla doldurmuştum. Öğleden sonramı geçirebileceğim belki de en verimsiz görünen fakat pek bir vakit aldığım aktiviteye ayırdım, gelen postaları ayıklayıp cevap yazdım. Hogwarts'ta özlediğim çok fazla insan vardı, kimisine dönütlerde bulunurken kimisine de zamanın getirdiği uzaklıktan şikayet ediyordum. Uyudum, uyandım. Zihnimi toparladım. Babam ve Penelope'un eve gelmesine yaklaşık yarım saat kala yırtık bir parşömenin üzerine meraklarını dindirebilmek üzere kısacık not karaladım.

Biraz gecikeceğim. Kılıç çalışmam gerek. Merak etmeyin.
- D.

Saçımı savsak bir şekilde toplayıp gömleğimin açmış olduğum düğmelerini bağladım. Derli toplu görünüyordum fakat aynadaki görüntüm, bilhassa terleyip kuruyan cildim ve kabaran saç tellerim bu derli topluluğa meydan okuyordu.

Aceleyle evden çıkmaya yeltendiğimde yabancı ile sözleştiğimiz saate yaklaşık on beş dakika vardı. Bu benim için yeter de artardı. Evim talim yaptığım yere uzak sayılmazdı ve hızlı adımlar ile kolayca oraya varıyordum. Elimi belime götürdüm, kılıcım buradaydı. Bir ara demirciye götürüp dövdürmem gerektiğini kendime hatırlattım. Eve geri gittiğimde ucuna şöyle bir bakmıştım da pörsümüş ve körelmiş görüntüsünü görmemek için bir kimsenin gözlerinin görmüyor olması gerekirdi. Şimdiye dek neden buna dikkat etmemiştim ki? Bir kimsenin üzerinde savurmaya yeltenecek gücü henüz kendimde bulamadığım için mi?

Gövdesi ile başı birbirinden ayrılan korkuluğun yanına vardığımda etrafta hiç kimse yoktu. Boynumdan saati çıkarttım, tekrar baktım. Sözleştiğimiz saate altı dakika kalmıştı. Dakik birisi olduğumu söyleyebilirdim. Belirli bir süre hakkında sessizliğimi korurdum fakat çok bekletilmekten de hoşlanmazdım. Ayağımı toprağa sürterken sıkkınlıkla nefesimi dışarıya verdim. Yabancının gelmeme ihtimali üzerinde hiç durmuş muydum? Böyle bir durumda tehditim ancak havada kalır ve o da sevimli (!) şiltesinde uyuduğu ile kalırdı. O zaman ne yapacaktım? Ayaklarımı popoma vura vura evin yolunu mu tutacaktım? Diana, diye hatırlattım kendime. André kendisini toparlar toparlamaz yanına git ve birkaç teknik öğretmesi için dil dök.

Parmağımı başıma götürüp yavaşça kaşıdığımda duyduğum toprak sesiyle irkildim. Korku değil, yalnızca yabancı bir sesin kulaklarımı aniden kaplaması adrenalimi birkaç saniyeliğine tepeye çıkartmıştı. Arkamı döndüm. Benim hareketlerime ritim sağlayarak ona söylediğim lakabımla bana seslendi. Başımı yana eğip elimi de belime koyarken "Sana da Şampiyon Rüzgar demeye ne dersin?" dedim saliselik bir görüntüyle sırıtarak. O attan inerken ben de ayak altında dolanan korkuluğun kellesini bir köşeye fırlattım. Gömleğimin bileklerini dirseklerime dek çekiştirdim. Kendimi şimdi konfor alanına hapsetmiş halde hissediyordum. Tepemde cildimi kavuran bir güneş yoktu, gözlerimi kırpıştırmıyordum ve tazeydim. Yabancının beni ilk gördüğü yorgunluğu üzerimden biraz olsun atabilmiştim.

"Ee, nasıl başlıyoruz?"
dedim kaşlarımı kaldırarak. "Seni hala tanımıyorum ama tanıtman için üzerine gelmeyeceğim merak etme. Söylemek isteseydin, söylerdin." derken kılıcımı çıkarttım. Ona doğru savurmadan, meydan okumadan hareket etmeye çalışıyordum. Şu an karşı karşıya gelmek en son istediğim şeydi. Nihayetinde burada, bu saatte olma fikrini biraz da  bencilce dürtülerle vermiştim. O, ağır aksak hareketlerle atını ağaca bağlarken sabırsız olduğum aşikar bir biçimde hareket ediyordum. Elimdeki kılıcı göstererek "Seni dinliyorum." diye seslendim. Sanki biraz aceleci mi davranıyordum?
[/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 22 Ağustos, 2022 03:11:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
“Benim lakabımı duymak istemezsin.” dedi Xander imalı bir ses tonuyla.

Kızın heyecanı ya da acelesini anlıyordu ancak kılıç birkaç dakikada öğrenebilecek bir şey değildi. Kılıç kullanmak bir sanattı ve sanat aceleye gelmezdi. Biraz uyuyup dinlendiği için ne kadar rahat olsa da ağır hareket ediyordu. Savaşmadığı ya da av peşinde olmadığı sürece miskin biriydi Xander. Adımları hep yavaş, konuşması insanın uykusunu getirecek kadar sakindi. Belki insanların bu adamdan bu kadar çok korkmasının nedeni buydu. Günlük hayatta kaplumbağa gibi hareket eden adam savaşmaya başladığı anda kartal kadar keskin bakışları, çitayla kapışabilecek hızıyla insanların ve bilhassa cadıların aklını başından alıyordu. Bu yüzdendi cadıları kolayca avlaması, tabii cadıların büyüsüz hareket etmeye alışkın olmaması da bir sebep olabilirdi.

Atını birkaç ağaç öteye sıkıca bağlayıp cebinden yemesi için handan aldığı birkaç avuç samanı uzattı. Atı onun elinden yerken o da başını okşuyordu. Sabırlı olmayı öğrenmesi gereken küçük kıza en iyi dersi onu bekleterek verebilirdi.  Savaş anında acele etmek işe yarayabileceği gibi onun canına da mâl olabilirdi. Atı tüm samanı yedikten sonra ellerini silkeleyip kıza döndü.

“Öncelikle benim hakkında bir şeyi bilmen gerek. Ben Japonum, dolayısıyla birine bir şey öğreteceksem bazı ritüellere ihtiyacım var. Bunu yapabilir misin?”

Kıza bilmiş bir ifadeyle baktı. Birilerine öğretmekte bir sorunu yoktu. Biraz sert ve katı bir öğretmen olsa da iyi bir öğretmendi. Sonuçta en iyisinden öğrenmişti, annesi gibi usta bir savaşçıdan öğrenip de başarısız bir usta olması beklenemezdi. Kıza kısaca ritüelden bahsetti.

“Ritüel dediğime bakma, kanını falan isteyecek değilim.”

Eğer cadı olsaydı kanı işine yarayabilirdi tabii ancak bir insanın kanına ihtiyaç duymuyordu. Ne de olsa kara büyü yapmak onun değil avladığı büyücülerin işiydi.

“Önümde diz çökecek ve beni, yeni ustanı selamlayacaksın. Aslında bana çay sunman da gerekir ama gerçek öğrencim olmadığın için bu kısmı geçebiliriz. Burada birkaç gün daha kalmayı planlıyorum. Bu süreçte sana kılıç hakkında bir şeyler öğretebilirim, tabii ustalaşmak için yıllarca talim yapman, gerekirse savaşman gerek ama o senin bileceğin iş. Şimdi ne diyorsun deli şimşek, önümde diz çökecek misin yoksa…?”

Gerisini söylemeye gerek duymadı, genç kızın bildiğini düşünüyordu. Şimdi karar vermesi gerekiyordu. Dünyanın en iyi kılıç ustalarında birinin önünde diz çöküp bilgilerinden mi faydalanacaktı yoksa pes edip kaçacak mıydı? Karar elbette ki küçük kıza aitti.
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 22 Ağustos, 2022 12:18:49 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]
Sabırsızlığım zihnimin her bir köşesine nüfuz ederken benim zamanı bir an önce kullanmaya başlama isteğim ile yabancının eylemlerini ağırdan alıyor oluşu bizi zıtlığa düşürüyordu. Doğrusu ya, hızlıca bir şeyleri öğrenebilmek ve arkasından kendimi yapabildiğim konusunda ikna etmek istiyordum. Tabii bunu gözden uzak bir şekilde yapmak daha doğru olacaktı. Tekrardan başarısızlık fikrinin yüzüme vurulmasıyla karşılanmak istemiyordum.

Adamın atını bağladıktan sonra bana yanıt vereceğini düşündüğümde yanılmıştım. Sanki ben bir sinek vızıltısından ibarettim ve o da bu sineği tepesinden kovmaya çalışmakla yükümlüydü. Eline sıkıştırdığı samanı atının ağzına doğru uzattı, onun da karnını doyurdu ve nihayet bana dönmeyi başardı. Kendisinin Japon olduğunu, üzerini kalın harflerle bastırarak söylemişti. Dış görünüşüne bakıldığında bu pek ala anlaşılıyordu. Fakat Japon oluşunun konumuzla ne ilgisi vardı? Kültüründen, bir takım ritüellerinden bahsederken dudakları keyifle gerilmişti. Uzak doğu kültürüne dair bilgim yoktu. Çeşitli savaşma stilleri olduğunu bilsem de içerikleri hakkında en ufak fikre sahip değildim. "Ritüel mi?" dedim kaşlarımı çatarak. Bu tür şeyler bana cadı avcılarının kelleleri avlamak, onlara ulaşmak ve cadı görüşlerini kullanabilmek için yaptıkları çeşitli sıralı eylemleri anımsatmıştı. Kanımı almak gibi bir niyeti olmadığını söylese dahi huzursuz olmuştum. Olduğum yerde kıpırdandım. Sanki sırtımdan ince bir ter hafifçe ayaklarıma doğru yol almıştı. Elimin tersiyle alnımda, saç diplerimde oluşan ter damlacıklarını bir kenara iteledim.

Önünde diz çökmem gerektiğini söylediğinde düşündüğüm tüm şeyler aklımdan silinip gitmişti. Bu ona itaat etmek sayılırdı. Bunu elbette kabul edemezdim. Gururumu birisine, hele de yeni tanıdığım birisine bu şekilde sunacak kadar beceriksizlikle bezenmiş birisi olduğumu düşünmüyordum. Öfkelendim. Vücudumdaki kan yavaşça suratıma doğru ilerlerken sakinliğimi sürdürebilmek için derin bir nefes aldım. Ses tonundaki tiye alış sinirlerimi uçtan uça geriyordu. "Hayır!" dedim sertçe. "Asla. Söylediğin gibi 'tam anlamıyla' senin öğrencin sayılmam. Ritüeli yarım olarak tamamlayabiliyorsan, hiçbir şeyi yapmamıza gerek yok." diyerek bir adım geri attım. "Üstelik şu an Britanya'dayız, Japonya'da değil. Bu şekilde öğretmek istemiyorsan, senin bileceğin iş. Fakat ben bir yabancının önünde diz çökmeyeceğim." derken kaşlarımı çatmıştım. Önünde diz çökmemekte elbette inatçı davranacaktım.

Hayal kırıklığının zerreleri vücuduma tane tane işlemeye başladığında başımı iki yana salladım. Ne beklemiştim ki? Boğazıma daha ilk tanışmamızda kılıç dayayan bir adamın içtenlik ve dost canlılığı ile gelip bana yıllarını harcadığı becerilerini, taktiklerini öğreteceğini mi? Bazen hakikaten beş yaşındaki Diana gibi davranabiliyordum. "Teşekkürler." derken kontrolsüzce adeta kustuğum öfkemi dindirmeye başlamıştım. Kılıcı tekrar belimdeki yerine kondurabilmek için harekete geçmiştim. Geçmiştim geçmesine de yine beklenmedik bir durumla karşılaştım. Bu defa yalnızca ben değil, yabancının da bu durumdan bir haber olduğu surat ifadesi ve eğlenmiş suratındaki değişimlerle ayırt edilebiliyordu. Keskin olmayan demir parçasının kabzasını parmaklarıma sararak kendimi -oldukça acemi bir biçimde- korumak için pozisyon aldığımda "Sen de duydun mu?" dedim gergince. Hızlıca etrafa bakınmaya, ikimizin dışında gelen o yırtıcı hayvan sesini biraz daha çevredeki sessizlikten koparmaya çalıştım. Bir ayı mıydı yoksa bir yaban domuzu mu, emin olamıyordum. Yalnızca kaba, çalılıkları ezen bir ses bize doğru gittikçe yaklaşıyordu.
[/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 22 Ağustos, 2022 13:02:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Küçük kızın böyle bir şey kabul etmeyeceğini biliyordu. Ancak etseydi hayatı nispeten daha kolay olurdu. En azından Xander’in varlığını sezdiği ayıyla karşılaşırken onu koruyabilirdi, daha da iyisi yönlendirebilirdi. Pek çok ustanın elinden geçmişti yıllar boyunca. Kimilerine itaat etmeyi reddetmişti, özellikle annesinin vahşice katledilmesinden sonra. Hem her şeyi bildiği yanılgısına kapılmıştı hem de annesinden başka birinin onu eğitmesini istemiyordu. Ustaları ise Xander’in anlayacağı dilden konuşmuş, onu güçleriyle diz çöktürmüştü. Kaç kez savaşırken ölümden dönmüştü, kaç kez yaraları yüzünden geceleri ateşlenmişti de tek bir ruh bile ona merhamet göstermemişti! Çünkü kılıcın, savaş sanatlarının yolu kanlı ve acılıydı. Dünya üzerinde yaşamak için kılıç sallayan kimse bunu bir meşgale olarak göremezdi, görmemeliydi.

Bu küçük kız bilgeliği seçmek yerine gururu seçmişti. Başka bir deyişle yaşam yerine ölümü. Her seçimin sonuçları vardı, ne kadar küçük, cahil olursa olsun bir insan bu bedeli ödemekle yükümlüydü. Şimdi çark dönmüş ve sıra bu küçük kıza gelmişti. Daha doğru düzgün tutamadığı kılıcıyla bir avcıya karşı gelmiş, avcı da beraberinde avını getirmişti. Kaderin şakalarından biri olan bu duruma ise yalnızca hayatta kalacak olanlar gülecekti.

Xander kılıca değmedi bile. Küçük kızın kıvrandığını, yardım için yalvardığı görmek istiyordu. Kendi ustalarının yaptığı gibi onu diz çöktürecekti. Olur ki reddederse ya ölecek ya da yaralanacaktı. Bu da onun kaderiydi. Bunu görmeyi dört gözle bekleyen Xander bir ağaca sırtını yaslanıp kibirle gülümsedi.

“Şimdi beni eğlendirebilirsin ufaklık. Beklediğin fırsat geldi.”

Sesi alayla doluydu. Ayı onlara epeyce yaklaştı, görüş mesafelerine girdi. Xander küçük kızın ne yapacağını görmek için sabırsızlanıyordu.
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 22 Ağustos, 2022 16:22:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]
Görüş açımdaki hayvan bize doğru yaklaşıp netlik kazandığında bir ayı olduğunu belli etmişti. Kremden beyaza çalan kürkü yer yer ıslaktı, cılızlığı uzun süredir yemek arayıp açlıkla mücadele ettiğini açıkça gösteriyordu. Buralarda ayıya pek rastlanmazdı doğrusu. Ara ara sıcaklardan bunalan ve besin bulamayan yaban domuzları ancak yerleşim alanlarını işgal etmeye koyulurlardı. Hancının etrafındaki birkaç kişi onları bir tüfekle avlayıp hiçbir şey olmamış gibi bu kasabanın sükunetini sağlamaya çalışsalar da etraftaki panik hali birkaç gün devam ederdi. İnsanlar ellerindeki yemekleri bir köşeye depolar, tarlalarındaki ekinleri erkenden toplar, işin sonunda her türlü zarara girerlerdi.

Nefesim sıklaşıyordu. Ne yapacağımı bilemeden yalnızca bulunduğum yerde tıpkı bir çiviye takılmış gibi hareket ediyordum. Ayaklarım bir öne bir geri gidiyor fakat kılıcım avuçlarındaki istikrarını korumaya devam ediyordu. Yalnız olmadığımı ve bunun bir ekip çalışması haline gelmesi gerektiğini kendime hatırlatmak istiyordum fakat usta bey efendi kılını dahi kıpırdatmıyordu. Madem hayvanları avlıyordu o halde niçin bir şeyleri kolaylaştırmak yerine kendisine kin gütmeme sebep oluyordu? Ona karşı dolmamın onun vurdumduymazlığının yanından dahi geçmeyeceğinden emin olarak "Sirke geldiğini düşünmüyorum!" dedim bağırarak. "Biliyor musun? Şu an gerçekten de sağlam bir usta olduğunu göstermenin tam zamanı yabancı!" diye çemkirdiğim sırada dikkatine yerleştiğim ayıdan kaçabilecek bir hamle yapmaya çalıştım. Hemen arkamdaki ağacın arkasına geçtim ve dalların bu görüşü engellemesine fayda sağlamaya çalıştım. Yanımda şimdi oklarım olsaydı her şeyin daha kolay olacağını düşünüyordum. Hızlıca çıkaracak, oku yaya yerleştirecek ve ayıyı yalnızca bacağından vurarak kendimi güvenli bir alana postalayacaktım.

Yabancı sanki bir şov izliyor gibi sırtını yanda kalan ağaca yasladığında daha da kuvvetli bağırdım. "OLDUĞUN YERDEN HAREKET ETSENE BE ADAM!" dedim dişlerimin arasından. Ayı neredeyse yanıma varmıştı. Derin birkaç nefesi ciğerlerime doldurdum. Sağa ve sola hareket ederek geniş ağaç gövdesinin ardından hayvanı şaşırtmaya çalıştım. Büyü yapamazdım. Zira asam, kimliğimi gizlemek zorunda olduğum için yanımda değildi. Üstelik niçin fiziksel bir antreman sırasında asamı yanımda taşımalıydım ki? İşte bu yüzden!

Kafama doğru sıçrayan ayıya karşılık bir çığlık attığımda önce kılıcımı çekiştirmeye çalıştım. DIANA! Neden kılıcı çekiştirdim ki? Dudaklarımdan bir çığlık koptuğunda bu defa beklenmeyecek bir çeviklikle tekrardan üzerime atılmaya çalışan bu hayvanın bakışlarını karıştırmak adına ağacın arkasına geçerek hareket etmeye çalıştım. Ağaç dallarını parmaklarımla çekiştirdim. En sonunda tüm bundan yorularak dövülmüş demiri ayının koluna doğru beceriksizce itekledim. Elim titremişti fakat kılıcın ucunun sert bir engeli ezip geçmeye çalıştığını rahatlıkla hissetmiştim. Yüzümü ekşittim. Ben gerçekten yakın temastan hoşlanmıyordum. Dudaklarım aralanıp gözlerimi bir fal taşı gibi büyüttüğümde kılıcın ucundaki kanı gördüm. Midem bulandı. Öfke ve acıyla bağırıp bükülen ayıyı sanırım kızdırmıştım. Sarı bir arıdan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey bir ayı! Acının oluşturduğu anlık boşluktan faydalanarak yabancının yanına koşmaya çalıştım. Belindeki kılıç bir hayli parlak duruyordu, almayı düşündüm. Bunu yaptıysam daha fazlasını yapabilirdim. Ancak önceliğim saldırmak değil, savunmak olmalıydı. Bu yüzden adamın yanına varır varmaz onu bir kenara itekleyerek bağırmaya devam ettim. "Kalkıp yardım etme zamanı! Yoksa eninde sonunda ikimiz de birer yem olacağız."
[/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 23 Ağustos, 2022 00:02:07 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
“Haklıymışsın, bu gerçekten eğlenceli.” dedi Xander gülerken.

Nasıl oluyordu da dili bir türlü susmak kılıcını sallamakta bu kadar çekingen olabiliyordu? Yaptığı her bir hareket hayatını tehlikeye atıyordu. Eğer ayı bu kadar aç ve yorgun olmasaydı küçük kız onun pençelerinden kaçamazdı. Ayrıca, öldürmeyi göze almamış biri kılıçla oynamamalıydı. Sorumluluğunu almadığı bir şey yapmak ona yalnızca zarar verecekti ama bu neden Xander’in umurunda olsundu ki?

Kız hala ona sesleniyor, yardım etmesini istiyor; yardım etmesi için adeta onu kışkırtmaya çalışıyordu. Şimdiye kadar söylediklerine sinirlenip küçük kız narin boynunu kırmamıştı, şimdi sinirleneceğini nereden çıkarıyordu? Kız ayıyı yaralamayı başardıysa da bu onun için hayırlı bir haber değildi. Canı yanan ayı her zamankinden daha şiddetli ve kararlı bir şekilde saldırmaya başlamıştı. Bunu kız da fark etmiş olacak ki onu bu durumdan kurtarabilecek tek kişinin, Xander’in, yanına gelmişti.

Xander kızın gözlerinin kılıcında olduğunu fark edince tebessüm etti. Kılıcını alması küçük kıza faydalı olmayacaktı, ne de olsa onun minik bedeni böylesine ağır bir kılıcı kaldırmaya kafi gelmezdi. Üstüne onun dengesini bozar, ayıya kendini ikram etmiş olurdu. Ayrıca ikisinin de yem olacağı saçmalığı da nereden çıkmıştı? Xander ilk ayısını annesinin de yönlendirmeleriyle 10 yaşında bir çocukken öldürmüştü. Ve o ayı karşılarındaki gibi zayıf değildi ve amacı yemek de değil de evlatlarını korumaktı. Şimdiki onun için çocuk oyuncağıydı.

“Sana neden yardım edeyim? Bundan ne kazanacağım? Birbirimizi tanımıyoruz bile, istersen öl istersen yaşa. Ben bir şövalye değilim. Beni ilgilendirmiyor. Sonuçta benim sorumluluğum değilsin.”

Sözleri ne kadar sert ve acımasız olsa da doğruydu. Kızı şimdi kurtarsa bile teşekkür edeceğini sanmıyordu, aksine neden bu kadar oyalandığını sorup söylenecekti. Zira insanlar, hele ki ingilizler, böyleydi. Her daim korunması gerektiğini düşünürler ve onları vazifeleri olmasa bile koruyanlara minnet dahi duymazlardı. Daha önce pek çok böyle olayla karşılaşmıştı. Şimdi neden farklı olsundu ki?

Xander kızın yanında iri bedeninden beklenmeyecek bir hızla ayrılıp karşıya geçti. Öyle hızlıydı ayı bile bunu fark edemedi. İşte Xander’in en büyük silahlarından biri buydu. Hız ve dinginlik, buna sahip olan herkes rahat bir hayat yaşardı. En kötü ihtimalle rahat olmasa da yaşardı.

“Hadi, bana iyi bir şov sun ufaklık. Sivri dilinin bir ayının midesinde olmasını istemem. Tabii yardım istersen buradayım, ustan olsaydım buradaydım.”

Ardından kızın ayıyla mücadelesini izlemeye koyuldu. Tek bir şey bekliyordu ayının kafasını gövdesinden ayırmak için. Özür ve yalvarma. Başka bir şey ihtiyacı yoktu şövalye olmak için. İki kelime kafiydi. Tabii kız gururunu bir kenara bırakmayı başarabilirse, aksi takdirde karşısından parçalara ayrılsa bile kılını oynatmazdı. Onun öğrendiği ve takip ettiği yol buydu. Kimse için istisna yapmaya da niyeti yoktu. Hele ki ona minnet bile duymayacak bir çocuk için.
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 23 Ağustos, 2022 01:11:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]Ben bağırıyordum bağırmasına da, boşuna. Adam kılını dahi kıpırdatmıyordu. Ayı benim üzerime saldırmak için acılar eşliğinde gelirken ara ara yalpalıyordu. Güçsüzleşmişti fakat öfkesiyle bir incir ağacını devirebilirdi. Yabancı yanımdan kalkıp bir göz kırpmalık zaman farkıyla hemen karşıdaki yerini aldı. Bir quidditch maçını takip eden hakem gibi oradan oraya savruluyordu. Yetmezmiş gibi hala benimle alay etmeye çalışıyor, eğleniyor, gerçekten de bir sirke en ön sırada davetiye kazanmışçasına keyifli bir ifade ile sırıtıyordu. Benim canım burnumdayken o hala uzun cümleleri sarf etmekten geri kalmıyordu üstelik. Onun sorumluluğunda olmadığımı söylüyordu. Bunu ben de biliyordum. Yalnızca kendi sorumluluğumdaydım. "Sana..." dedim ayının attığı pençeden kurtulmaya çalışırken, sesi gittikçe hiddetleniyor ve etrafımızı dolduruyordu. Cümlem yarım kalmış, kurulacak kelimeler dağılmıştı. "İnanılmazsın!" diye kükredim. Ayının sesi çıktıkça ben daha çok savruluyor, senkronize bir biçimde nefesimi tutup sonunda güçlü bir patlama ile hareket ediyordum.

"Sana şimdi bir şov sunacağım." dedim tersçe, havaya doğru savurduğum kılıç ince bir ağaç dalını keserek ayının kafasının üzerine düşüverdi. Ne kadar kaba bir adamdı bu? Kabalıktan da ziyade, bambaşka bir şeydi. Bana hiçbir şey göstermek zorunda değildi, bunu kabul de etmeyebilirdi. Yine de kendisinin güzel bir akşam geçirmesine yardımcı olduğum için bir teşekkürü bu şekilde etmek fazla da zor olmamalıydı.

Bana artık bir av olarak değil de yenebilecek bir böcek tanesiymişim gibi koşturan ayıyı engellerinden kurtulurken gördüğümde dengesizlikle baş etmeye çalışıyordum. Zira ayağımın altındaki kalıplaşan toprak, parçalanmıştı. Nereye kadar kaçacaktım? Nereye kadar direnecek ya da kendimi korumak konusunda bedenimi geri plana atacaktım? Artık bir yetişkin sayılırdım. Mezun olacaktım. Uzun bir süredir -her ne kadar yakın mesafe saldırı sanatı üzerine olmasa da- bu konuda eğitiliyor, emek ve zaman harcıyordum.

Yabancıyı görmezden geldim. Belki de benim dikkatimi dağıtan şey buydu: bir başkası tarafından izlenme düşüncesi. Saniyelik bir vakit için gözlerimi kapatıp derince nefesi diyaframıma hapsettim. Böylelikle bedenimi daha kontrollü bir biçimde kullanacak, nefesimi verdiğim noktada duruşumu daha minimal düzeyde bozmak zorunda kalacaktım.

Yırtıcı engellerinden kurtuldu, aramızdaki mesafe gittikçe azaldı. Sol ayağımı öne getirerek bacak mesafemi araladığımda omuzuma düşen saçı geri savurdum. Ayı bana yaklaştı fakat ben yerimde durdum. Aramızdaki mesafe minik bir çadır mesafesi haline geldi; ayı pençeleriyle üzerime süzüldü. Kılıcımı yukarıya doğru kaldırarak ucunun vücudundaki yumuşak deriye girmesine izin verirken doğru noktayı yakalayabileceğimi kestiremiyordum. Şiddetli bir çığlık koparttım. Elimdeki kılıç ağırlaştı, üzerinin kuvvetli bir ağırlıkla kaplandığını hissedebiliyordum. Avucum yoğun bir sıcaklıkla yıkanırken sesim kesildi, ayının altında kaldım. Sanırım ölmüş ya da öldürmüştüm çünkü iki kişilik bir nefesi hissetmiyordum. Panikledim. Saldırıya açık olduğumu düşünerek kendimi bir köşeye çekmeye, altından kurtarmaya çalıştım. Kalçamı toprağın üzerinde sürüklerken "Ne?" dedim kendi kendime inanamayarak. Aslında bu soruyu kendime soruyordum. Bilincim bulanmış gibiydi. Cüssenin bir tomar gibi üzerime saçılışı yüzünden hayal mi görüyordum? Zavallı hayvanı öldürmüştüm.

Kolumda hissettiğim bir acıyla yüzümü ekşittim. Bir pençeden kalan sıyrık tenime dökülüyor, kan cildimi boyuyordu. Elimi kolumun üzerine koyarken şaşkınlıkla dudaklarımı araladım. Oklarla uzun mesafeden birkaç kuşu hedef haline getirmiştim. Ancak yakın mesafeden hiçbir canlıya zarar verebileceğimi düşünmemiştim. En nihayetinde niyetim de hiçbir zaman bu olmamıştı.  İlk planım her zaman korunmaya çalışmaktı. [/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 23 Ağustos, 2022 01:57:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
İşte böyle, diye düşündü kelle avcısı. Birini öldürmek böyle bir his. İlk kez birini öldürdüğü zamanı hatırladığında yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Bu küçük kızın aksine ona saldıran bir hayvan değildi öldürdüğü, öyle olsaydı fazla kolay olurdu. Hayır, o kadar şanslı değildi. Öldürdüğü bir insandı, üstelik en masumundan. Daha yetimhane kılıklı kelle avcısı eğiten yere yeni gelmiş, çelimsiz bir çocuktu. Emirlere itaat etmeyi reddetmişti, üstelik Xander gibi yetenekli de değildi. Bu yüzden kolayca gözden çıkarılmış, kendi ellerini kirletmek istemediklerinden küçük bir çocuğunki kirletmeyi uygun görmüşlerdi. Hep böyleydi, o bir katil olmuş ve onlar da onun sırtını sıvazlamıştı. O çocukla geçirdiği her saniyeyi düşünürken yaşlı gözlerine bakıyordu. Eğer öldürmeseydi ne olurdu kim bilir? En azından ona merhametli bir ölüm vermişti. Buna inanmak istiyordu.

Küçük kız şok içinde öldürdüğü hayvana bakarken Xander yanına yürüdü. Küçük kız geldiğini fark etmedi bile. Önce ayıya dokundu, ölmüştü ancak küçük kız bunu bilmek zorunda değildi. Ona merhamet göstermek istedi, kendi elde edemediği merhameti ona vermek istedi. Kılıcını çıkarıp ayının ensesine sapladı. Çıkan kan kıza gelmişti ancak onun öldürmediğini düşünmesi için bunu yapmalıydı.

“İyi iş küçük kız. Ayıyı yaralamayı başardın, ben de son hamleyi yaptım. Artık tehlikede değilsin.”

Kızın onu duyup duymadığından emin değildi ama bir önemi de yoktu. Kızın yanında geçip ürkmüş atına yaklaştı. Kulağına bir şeyler fısıldayınca at sakinleşti. Bohçasından birtakım bitkiler çıkarttı. Ağzına atıp çiğnedi, sonra kızın yanına geldi. Kız hala şok içindeydi. Ağzından çıkarttığı bitkileri yarasına sürdü, ardından yeni aldığı kıyafeti bir parçasını kesip kızın kolunu sardı. En iyi çözüm değildi ama en azından ateşlenmesini engelleyecekti.

Ardından ağacın kenara çöküp onu izledi. Her şeyi idrak etmesini, kendine gelip keskin diliyle ona laf etmesini bekledi. Öfke her daim korkuyu yenerdi. Bunu ilk elden tecrübe etmişti Xander. Şimdi sıra kızdaydı. Toparlanması ve her zamankinden güçlü olması gerekiyordu. Yaşamanın laneti ve sırrı buydu.
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Diana Destinee - 24 Ağustos, 2022 01:23:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]
Ellerimi şakaklarıma götürdüm. Parmak uçlarıma değen her bir ter bana canlılığımı hatırlatıyordu. Saç tellerim yanaklarıma yapışmıştı ve tükenirmişçesine ciğerlerimi zorlayan nefesim dudaklarımdan dışarıya taşıyordu. İnanamıyordum. Kulaklarımın içinde kafamı ağırlaştıran bir çınlama işitiliyordu. Hayır bir çınlama sesi de değildi bu. Gürültülü bir patlamaydı. Sanki top mermisi kulaklarımın dibinde patlamış gibiydi. Ayak uçlarımdan başıma dek ince bir yol halinde damarlarımın karıncalandığını hissettiğimde yüzümün alev alacak kadar ısındığının farkına ancak varmıştım. Bu hissiyat kulaklarımın ucuna ulaşıp varlığını sonlandırdığında midem kasılmaya başlamıştı. Uzuvlarımdaki tüm yorgunluk ağrılarını dindirmek için ise kolumu sıkıyordum. Bu şekilde tutmanın hiçbir işe yaramadığını, belki de avuçlarıma yapışan pisliklerin yarayı enfekte edebilecek şekilde oraya nüfuz ettiğini biliyordum. Biliyordum fakat onu düşünecek bilinçte değildim.

Yabancı yerinden kalktı. Ağır bir adımla kaşlarını çattı. Ona bakmıyordum. Yüzüm hala yanımdaki hayvanın üzerinde geziniyordu. Adamın gölgesi göz çerçevemin içerisinden usulca girerken belindeki kınından kılıcının sesini işitiyordum. Başımı kaldırdım. Keskin parçanın tekrardan ayının kürküne girdiği anı gördüğüm sırada yüzümü ekşittim. Zira suratıma kütleli bir kan sıçramıştı ve tarif edilmesi zor bir pası andıran kokuyla ciğerlerime işliyordu. Kolumdaki elimi suratıma götürdüm. Ben silmeye çalıştıkça sanki daha rezalet bir hal alıyordu. Elime bulaşan kendi kanıma bir de hayvanın kanı eklenince kendimden tiksinir olmuştum.

Ayıyı öldürdüğümü sanıyordum. Yaklaşık üç dakika öncesinde içten içe duyduğum bir böbürlenme; vücudumu teslim ettiğim bir korkuya hapsolmuştum. Ancak hem benim hapsoluşum yabancının sözleri ile yersizleşmiş hem de sandığım şeyler gerçekliği kanıtlanamayacak bir var sanıya dönüşmüştü. "Ölmemiş mi yani?" dedim kısık bir sesle. Ben onu öldürmemiştim ama yabancı gözünü bile kırpmadan son hamleyi yapıvermişti. Hiçbir şey söylemeden atına doğru hareket etti, kulağına bilindik sesinden biraz daha kısık olacak bir şekilde fısıldadı. Çevremizdeki bu otluğa sessizlik hakimdi: ölüm sessizliği.

Atının eyerinden birkaç yaprağı çıkartıp dudaklarına götürdüğünde kaşlarımı çattım. Bitkiler ve iksirler benim alanımdı ve ne olduğunu bu mesafeden kestirmeye çalışsam da yeteri kadar net bir yorumda bulunamıyordum. "O ne?" diye sordum belli belirsiz. Yanıt vermedi. Dudaklarının arasından tükürük ile harmanlanan yaprakları koluma bastırmak için yanıma geldiğinde görmüştüm çiğnenen şeyi. "Aynısafa." dedim hızlıca ve başımı diğer yana çevirdim. Bu portakal nergis çiçeği dişlerle temas ettiği vakit çıkan yağlarla yarayı hızlıca iyileştirici özelliğe sahipti.

Yabancı hiçbir şey söylemeden yanımdan kalkıp gitti, ben ise yerde oturmaya devam ettim. Yaklaşık on dakika kadar burada oturuyordum. İnanılmaz güçlü bir sarsılma yaşamış, ruhsal bir bunalıma girmiş miydim? Asla. Zira onu ben öldürmemiştim. Fakat ölümüne sebep olmuş muydum, evet. Kendimi korumayı akıl edebilen ve hatta kendini korumayı saldırmaktan çok daha önce öğrenmeyi aklına koyan birisi olsaydım belki de bugün hiç yaşanmamış olacaktı.

Ayaklarım sızlamaya başladığında yerimden kalkıp adama doğru ilerlemeye başladım. Atının üzerine sıçrayan ufak çamurları temizliyor, şaşırtıcı bir nezaketle yoldaşının başını okşuyordu. "Neden yaptın bunu?" dedim dudaklarımı yalayarak. Suçlayıcı konuşmaya çalışmıyordum fakat sesim bir anlığına yadırgayan tınıyla kaplanmıştı. Kendimi düzeltmek isteyerek "Yani..." dedim. "Zaten ölmüştü. Neden ikinci kez kılıcını sapladın ki?"

Gözüme kolumdan irili ufaklı yere düşmeye başlayan yaprak tanelerini gördüğümde sağlam kolumu harekete geçirdim. Belimdeki kahverengi kuşağı söküp bir kenarını ağzıma götürürken olabildiğince dik ve az önce şaşırtıcı şeyler yaşanmamış gibi davranmaya çalışıyordum. Bu bir nevi duygularını gizlemek sayılırdı benim için. Örtüyor, üzerine katlar çıkıyordum. Kuşağı koluma sıkıca bağlayıp yağın etkisini göstermesine fırsat tanırken "Teşekkür ederim." dedim mahcup bir şekilde. Ufacık bir tebrik dahi gururumu okşamıştı. Anlamsızca suratıma baktığında sargılı kolumu havaya kaldırdım. "Bunun için yani." derken buruk bir tebessüm iliştirdim dudağına. Bir cellatı andırıyordu duruşu karşımda fakat yüreğinin derinliklerinden sızan ufak bir çocuğun varlığını işitmiş gibiydim. Bunu ona söylemedim. Belli etmemek için başımı öne eğdim.

Hiçbir şey söylemeden yavaş adımlarla ayının yanına gittiğimde kılıcımı kurtarmaya çalıştım. Bir kez denemiştim, olmamıştı. Kolumdaki fazlalık rahat hareket etmemi engelliyordu. İki kez, üç kez derken nihayetinde koyu kanlı demir usulca hayvanın kabarıklığından kurtulduğunda ayı küçücük kalıverdi. Sanki onu yerdeyken cüsseli gösteren şey bedenindeki gümüşi parçaydı. "İlk işim bunu dövdürmek olacak." diye kabzayı havaya yönlendirirken gözlerimi kısıyordum. Yine yüzüme bir illet gibi kırmızı lekenin ilişmesini istemezdim. Zehirliymiş gibi diğer elime dokunmaya çekinirken belimdeki yerine yerleştirdim. Başımı göğe çevirdim. Gitme vaktiydi artık, hava kararıyordu.

"Yabancı!" diye seslendim arkamda kalan adama aniden. Gür çıkmıştı sesim. "Tekrar teşekkürler! Bu akşam güzel bir gece geçir." diye başımı öne eğerek hareket edecekken durdum. "Olur da yolun bir gün buralara tekrar düşerse, sıcak bir yemek ve toprağa kıyasla rahat bir şiltenin hazır olduğunu unutma." [/justify]
Başlık: Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
Gönderen: Xander Warren - 24 Ağustos, 2022 10:31:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Küçük kız şoku tahmin ettiğinden hızlı atlatmıştı. Yaptığı hamle etkili olmuştu demek ki. İlk birini öldürdüğünde yanında ona destek olacak birinin olmasını istemişti Xander. Onu ölümle burun buruna getiren bir yabancı değil. Kendisi için de bunu isterdi. Ölüm hangi yaşta olursan ol acı bir durumdu, yanında sevdiklerin ve seni sevenler varken ancak katlanabilir hale geliyordu. Gerçi yaşını almaya başlamış kelle avcısı bunu deneyimleyecek kadar şanslı değildi fakat bu başkalarına bu şansı sunamayacak demek değildi.

Küçük kız ayıyı Xander’in öldürdüğüne tam emin olamasa da şüphesi yeterdi. Kendisini bu suçluluktan kurtarmak için yalnızca buna ihtiyacı vardı, bir tutam şüpheye. Kızın gözlerinin üzerinde olması ve bitkilerin isimlerini biliyor olması rahatsız ediciydi. Her zaman yolunun üstünde topladığı bitkileri bohçasına atar, gerekirse yer gerekirse bir hekime rastlayıncaya kadar idare etmesi için ilaç yapardı. Bu ufak kız bunu nereden biliyordu? Belki de kasabalarında yetişen bir bitkiydi, kim bilir?

Teşekkür etmesine gerek yoktu. Ne de olsa onu bu duruma kısmen o sokmuştu. Tabii kendi başına da böyle bir durumda karşılaşabilirdi ancak o vakit saldırmak yerine kaçabilirdi. Xander’in varlığı ona saldırmaya teşvik etmişti, sorumluluğunu da o almalıydı. En azından, diye düşündü Xander. En azından minnet duymayı biliyor.

Kız kendini iyice toparlayıp kılıcını biraz zorlanarak da olsa ayının cansız bedeninden çıkartmayı başarmıştı. Kılıcı dövdüreceğini söylemesi de mantıklı bir karardı. Çok önce yapması gerekiyordu ancak geç de olsa doğru yolu bulması onun için iyi bir haberdi. Bir daha vahşi bir hayvanla karşılaştığında bu kadar savunmasız olmazdı en azından.

Kız, Xander’e istediği zaman gelmesini söyleyince kelle avcısı gülümsemeden edemedi. Kimse onun tekrar gelmesini istemezdi. Ne de olsa onun varlığı arkasında ölüm ve vahşet getiriyordu. Gittiği pek çok yer işinin bir parçasıydı, onun varlığı lanetle bir tutuluyordu. Saygı duydukları ve cadılardan daha çok korktukları bir adam. Xander buydu, bu yüzden kızın sözleri onu güldürmüştü.

Kız kan içinde bile masumiyetini koruyabiliyordu. Ne kıskanılası bir özellikti! Kendisi ise kan dökmeden önce kaybetmişti masumiyetini. Bu yüzden kızın bu halini korumak istedi bir an. Kendi ellerini kirletmek pahasına bu ufaklığı korumak istedi. Yapamayacağını biliyordu ama istemesine de engel olamadı. O yüzden de ona kendisini koruma şansını vermeye karar verdi. Hana dönüp temizlenip karnını doyurdu. Bir düzine şarap içti, birkaç şişe de Duncan ailesinden aldığı viskiyi bitirdi. Ardından hancıdan boş bir defter istedi. Tüm gece, sızmadan önce yazdı.

Taktiklerini, dikkat edilmesi gerekenleri, duruşları… Bildiklerini en basit şekilde yazmaya çalıştı. Çizimleri çok iyi olmazsa da anlaşılabilirdi, onun için önemli olan da buydu. Elbette tüm bilgisini bir kitapta anlatması mümkün değildi ancak temellerini yazdı. Kızda eksik olanları da not olarak ekledi. En arka sayfaya da bazı hayvanların zayıf yanlarını, yenilebilecek olanları yazdıktan sonra kitabın üstünde uyuyakaldı.

Güneş kendini gösterip Xander’in gözüne girince uyandı. Beli ağrıyordu, dinlendiğini de tam hissedemiyordu. Son gününü böyle geçirmek istemediği için yatağa geçip orada uyudu biraz da. Öğle vakti olunca uyandı, temizlendi, eşyalarını toplayıp karnını doyurmak için aşağı indi. Sıcak yemekle karnını iyice doyurunca birkaç şişe şarabı da yanına alıp handan çıkmadan önce yazdığı kitabı hancıya uzattı.

“Bunu beni buraya getiren çocuğa verirsin hancı. Bir de mesajımı ilet. Bir sonraki görüşmemizde- eğer görüşürsek- şimdiki gibi olmasın.”

Ardından atına atlayıp kasabayı terk edip memleketine doğru yola çıktı. Dünyada pek çok cadı vardı, onları temizlemek de Xander’e düşmüştü. Yolculuğu daha yeni başlıyordu, tıpkı küçük kızın yeni başladığı gibi.


SON