Büyücedünya RPG
İngiltere Büyücedünyası => Hogwarts => Hogwarts Zindanları => Konuyu başlatan: Charlotte Vera Rillian - 25 Şubat, 2022 02:43:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
[spoiler]Şarkı seçimi için Ceren Hanım’a teşekkürlerimizi iletelim.[youtube] https://www.youtube.com/watch?v=pzPElFdxMCM[/youtube][/spoiler]
Bu konu açılışı Charlotte'un Eadwig'e 5. sınıf sonunda mektup göndermesiyle başlayıp günümüzde ne durumda olduklarını anlatmaktadır.
[justify]Merhaba Eadwig,
Okul yaz tatiline gireli çok olmadı ama biz konuşmayalı uzun bir süre oldu. Dağın eteklerindeki çiçeklerin arasında oturuyordum ve aklıma düştü yüzün(tamamen karalanmış) nasıl olduğun. Burada toprak çok uyumluyken yıldızpatılarım açmıyor. Sebebini hala çözmeye çalışıyorum. Sanırım açması için bir unsur daha lazım, en azından bence. Yağmurdan bahsediyorum. Biliyorsun, neyse… Kendimden bahsetmek için yazmıyorum satırlarımı. Nasılsın? Tatilin nasıl gidiyor? Umarım ailenle birlikte vakit geçirmekten keyif alıyorsundur. Son konuştuğumuzda… Notlardan bahsetmiştin ve anlamlandıramadığım birkaç şeyden daha… Eğer hala aynı konu canını sıkıyorsa okula döndüğümüzde birlikte çalışabiliriz, ne dersin? Teori kısmı benim. Sen de bana pratikte nasıl daha atak olunabileceğini öğretirsin. Ayrıca Hogwarts kapanmadan önce keşfettiğim bazı saklı odaları ve gizli geçitleri sana göstermeyi çok isterim. Aslında… Birçok şeyi senle paylaşmak hoşuma gider.
Ayrıca, sana yazmanın yüz yüze konuşmaktan daha güç olacağını tahmin edemezdim.
Tatilde harika anılar biriktirmeyi unutma. Döndüğümüzde dinlemeyi çok isterim. Ya da... Tatilin bitmesini beklemeden de okul dışında görüşmek ister misin?
Seçtiklerini yaşaman dileklerimle...
Unutmadan… Tütün kullanımını azaltmalısın bence.
Charlotte Vera Rillian
Ek: İki Alpaca’yı sevmeye çalışan hareketli Charlotte fotoğrafı
Uçuruma bakıyordu aklım. Yatakhaneden ayrılmanın işkence olduğu zamanlardan biriydi. Ama biliyordum ki bazen hayata uyanmam gereken anlar vardı. Belki bir kâbusun içine düşmüştüm belki de uyanmak istemeyeceğim türden bir rüyaya. Hakikatı merak ediyordum. Deneyimlemeden, sesimi haykırmadan, korkularımla yüzleşmeden öğrenemeyeceğim gerçeğinden ise kaçamıyordum. Kendi cehennemimin duvarlarını örüyordum akreple yelkovan birbirini durmak bilmeden kovaladıkça. Sanki zaman onca tik taka rağmen hiç akmıyordu. Okulun koridorları sorgulanmak için alınan öğrencilerin adıyla çalkalandığından beri huzursuzluğum had safhadaydı. Gerçekten Carmilla ile mi karşılaşmışlardı? Eadwig neden Yasak Orman’a gitmişti? Samuel niye oradaydı? Kimine göre bir kıyım olmuş orada. Sınırlarımızı zorlamışlar. Duvarları arasında en güvende olduğumuz yerde bu mümkün müydü? Safsatadan ibaret, dedim kendi kendime. İnanmak istemiyordum böyle şeylere. İnanırsam korkardım yeterince endişelenmiyormuşum gibi. Nasıl tek parça halinde çıkmışlardı o zaman? Aptal mı bu çocuklar? Dişlerimi sıktım. Kafamı dağıtmak için bu akşam yemeğe erkenden gidecektim. Sabah kahvaltısında konuşulanları duyduğumdan beri su haricinde bir şey kabul etmiyor midem. İyice halsiz hissetmeye başladım ve ayna karşısında bitap gözüküyorum.
Neyse ki Hufflepuff büyük salona oldukça yakın. Ortak salondan çıkmadan önce Eleanor’a yakalandığımda yüzümdeki hüzün kırıntılarını yakalamasından kaçınamamıştım. Koluma girdi apar topar. “Neyin var? Bütün gün yoktun ortalıkta. Biçim Değiştirme çalışırken yine mi başarısız oldun? En son seni ona üzülürken bu suratla görmüştüm. Bak ne diyeceğim sana… Konuşulanları duydun mu? Sorguya gidenlerden birinin yaralandığını söylüyorlar. Hangisiydi o sarışın olan mı? Hayır ya. Siyah saçlı güzel gülüşlü olandı galiba.” Ben kaçmaya çalıştıkça herkesin ağzı açık keseye dönüşüyordu. Herkes onları konuşuyordu ve artık paranoyalarımı tutamıyordum. Bir şey mi olmuştu? Kalbimde sabah beridir bastırdığım çarpıntı sinsice hatırlatıyordu varlığını. Değer verdiklerine zarar gelmesi... Düşüncesi dünya üzerindeki bütün çiçekleri söndürürdü. Yok öyle bir şey. Kötü haber tez yayılırdı ki, diyerek telkinde bulunmaya dikta ettim benliğimi. Eleanor gibi kendi halinde olan bir kız bile kendini kaptırmıştı bu konuya. Tek konuşmak istediği olanlardı. Tabi ki söylediğini inanmayı yine yeniden reddederek bir iç çektim. Yaralansalar önce hastane kanadına, eğer halledilemeyecek bir şey ise St. Mungo’ya götürürlerdi diye düşünüyordum. Kandırmıyorum dimi kendimi? Mantıklı olan tekti çünkü. Üstünde durmak yerine kontrol etmekte zorlandığım korkumu bastırmak için şahsıma dönüp cevapsız bıraktım kızı. Salona girerken de gözüm Slytherin masasından Gryffindor masasına kaymıştı. Art arda yumruklar iniyordu mideme. Hufflepufflılar çoğunlukla yemek yemeyi severdi. O yüzden genellikle en erken bizim masa dolardı boydan boya. Ortalardan bir yere geçerken fısıltılar kulağımda biriktikçe enerjim son kullanma tarihini doldurmuştu. Eğlenceli bir dedikoduymuş gibi kuzgunlardan duyduklarını anlatan boş kafa Edward’ın ileri geri konuşmalarını duyduğumda masaya otururken dayanamayıp susması için elimi savurdum. Vişne suyu üstüne döküldü çocuğun. Ben, ben değil gibiyim. Aklım çıkıyor onlara bir şey olma düşüncesiyle ama korkular beni terk etmiyor. Kontrolümü yitirdim. Söylenmek için ayağa kalktığında “Başlama istersen.” dedim katı bir biçimde. Civardaki herkes bu yaptığıma şaşkın şaşkın bakakalmıştı. Kısa bir sessizlik oldu. Eleanor kulağıma eğilip, “Anlatmak istediğinde dinlerim ama şimdi bir şeyler atıştırmanla ilgileneceğim. Benim için yemek zorundasın. Korkuyorum artık.” dediğinde ısrar edilmesinden hoşlanmadığım için iyi niyetine karşılık gülümsedim zoraki. Buruk bir gülümseme olduğu aşikardı. “Yalnız tatlı yerim o zaman. Olur mu?” dedim. İsteksiz isteksiz önüme kayısılı yulaf toplarını çektim önüme. “En az beş tane yiyeceksin onlardan.”Başımı salladım.
Dediği gibi de yaptım kızın. Dakikalar boyunca daldım gittim. Aklımı çekip alamıyordum işte düşünmekten. Neden dönmemişlerdi? Ne vardı? Gerçekten dedikleri gibi birine bir şey mi olmuştu? Ya ben hangi birini düşüneyim? Herkes iyi olmalı. Kimseye zarar gelmemeli. Samuel ile birlikte çok sık vakit geçirmeye başlamıştık. Ayakkabımda dahi adının baş harfi vardı. Her zaman yanımda olmaya çalışıyordu, fikirlerimi destekliyor, düşüncelerimi önemsiyor ve beni güldürmeyi biliyordu. Söylenenlerin aksine hiç de şımarık olduğunu düşünmüyordum. Onunlayken gülüyorum genelde. Sakladığı bir yönü var gibiydi ama zamana bırakıyordum onu tanımayı. Eadwig… Eadwig ise bambaşka bir hikayeydi. Nefret ediyordu benden, belki de tiksiniyordu ve en önemlisi de korkunç bir kesik atmıştı kalbime. Bandaj tutmuyordu. Dönemin başında gelip kesin bir dille bana tavrını koymuştu. Ardından, kermeste olan anlamlandırılamamaktan kaybolmuş bir umursamamazlık ve Samuel ile gölde az daha boğuluyorken hiçbir şey bilmeden yaptığı çirkin itham. Herkes bir şeyler konuşurken beynimin içi bir fare gibi kemiriyordu beni. Kimsenin bir şey söylemesine gerek yoktu ben bana düşmanken. Dalıp gitmişken Eleanor kolumu tutup sarstı beni. Algılamam geç olmuştu hareketini dalgınlığımdan.“Ne oldu?” dedim. Başıyla kapıyı gösterdi. “Gelmişler.” diye söylediğinde bir ferahlık dindi üstüme. Çok fazla sıkmış olmalıyım bünyemi. Hemen olduğum yerden baktım. Herkesin arkadaş grubu başına apar topar giderken kocaman bir sevinç çehrelemişti yüzümü. Tek parçaydılar. Bıraktım her şeyi ve bir hışımla kalktım masadan. Etrafları daha da kalabalıklaşırken koşarak onlarla olan mesafemi kapattım. Gryffindor’dan adını bilmediğim birkaç çocuk Samuel’in önünü açtığında görüp görmediğinden emin olmadan “Samuel! Dönmüşsün!” diyerek boynuna atladım. Hem de nasıl atlamak. Boynuna atladığım gibi ayaklarım yerden kesilmişti.“O kadar çok şey söylüyorlar ki hakkınızda… bir şey oldu sandım. İyisin.” diyordum daha da sıkarken onu. “İyisiniz.” diye düzelttim. Mirabelle falan da vardı bu sorgu grubunun içerisinde. Eadwig'e bakamamak ise şu an beni yakıp kül ediyordu. Eş zamanlı olarak da Samuel'in zarar görmediğinden emin olmak rahatlık sağlamıştı bana. Mirabelle'i de dürtüp konuşmak için kollarımı ayırırken Samuel’in izin vermeyip kendine çekip sarılmasıyla karşılık verdim ben de. Sonunda bıraktığında beni gülerek “Fazla zorladılar herhalde seni. Yine sarılırsın, bir yere gitmiyorum.” dedim. Henüz ben daha koşarken sinirli yüz ifadesini görmüştüm öteden çocuğun. En başında yanına gelen arkadaşlarına art arda bir şeyler anlatıyordu hararetli hararetli. Çocuklardan birinin araya girmesiyle ona cevap vermek zorunda kaldığında kulağımda çığırtkan bir sesle rahatsız duydum. Kızlar... Her yerdeler. O esnada Winton ile göz göze geldik. Garip bir çocuk. Bir şey söylemiyor ama çok şey anlatıyor. “Sakın.” dercesine baktı bana. Ne yapıyorum ki? Yılışık tipler çevresini sarmışken Eadwig’e ulaşamam. Varlığımı silmek istiyordur muhtemelen dünyadan. Kaçınılmaz olarak benim de gülüşüm sönmeye başlamıştı. Neden? Kusmalıydım bazı sözleri belki de. Ne zaman istenmiyorum diye değer verdiğim kişilerden vazgeçtim ki ben? Hele de bu denli korkutucu bir olayın ardından.
Samuel beni dürttüğünde ayak üstü biraz daha konuşup yarın öğle arasında görüşmek için sözleştik. Yemek yemek için dağıldılar sonra. Andre ile birlikte masaya döndüm ben de konuşa konuşa. Ancak, sorgu konusuna değinmedim pek. Kafasının biraz olsun uzaklaşması lazımdı. Onun da iyi olduğunu görünce rahatlamıştım haliyle ama başına gelenlerden sonra biraz farklı davranmaya başladığını düşünmüştüm. Kolay kolay atlatılabilecek bir travma değildi sonuçta. Mutlaka etkileri olacaktır. Zaman lazımdı ona. “Ben geçeyim o zaman. Görüşürüz sonra.” diyerek Eleanor’un yanına gidip oturmadan beni geçe kalırsam idare etmesini söyledim. Yalnız kalmak istiyordum. Aldım düşüncelerimi de yanıma, çıkışa doğru ilerledim. Bomboş bakıyordum. Bütün renkler kaybolmuş, güneş sanki bir daha doğmayacak, çiçekler açmayacak sanki. Adımlarımın nereye götürdüğünden emin değilim. Ne iyi gelir bana? Nefes almak. Hayır, göğsümde giderek artan sancının dinmesinin yolu kaçmak değil, birisinin aksine. Halihazırda adımlarım bile zindanlara yönlendiriyor beni. Koşullanmış vücut bilincinden bağımsız ama bağımlı ilerliyor. Tüm gün boyunca doldurdum zaten kendimi. Korktum, ağlamamak için çaba sarf ettim, kuşkularım hapsetti beni ve ben karşılık olarak yalnızca kaçacak mıyım? Bugün değil. Loş zindan koridorunda sırtımı kolonlardan birine dayayıp doğru beklemeye başladım. Ne diyeceğimi düşünmenin bana bir faydası olmazdı. Düşünebildiğim tek şey gün boyunca nasıl olduğuydu. Meşe ağacı arsızca çatırdıyor. Dallarını herkese uzatıyor, ben hariç. Hak etmiyorum. Hiçbir zaman hak etmedim. Yaptığı her şey yanına kar mı kalacak? Kalmamalı. Ben o ima ettiği kişi değilim. Saçma sapan çıkarımlar yapmasına ve başına buyruk davranmasından nefret ediyorum. Sorumsuzun teki! Kafasına estiği gibi konuşmamazlık yapamaz! Kaç yıldır belirli bir motifi takip ediyoruz. Resmen saçmalık! Olduğum yerde tepindim. İyice köpürmüştüm. Kıskanmış mıydım biraz da? Ne kıskanacağım. Kim ki o?
Büyük ihtimalle bir saatten fazla beklemiştim. Birçok silüet geçti önümden. Bir kez olsun kafamı kaldırıp bakmadım. Yalnızca bir an ışığın arkadan vuruşuyla oluşan gölgeyle cebimden asamı çıkarttım vakit kaybetmeden. Yanında birileri olsa dahi önemseyecek durumda değildim. Sırtımı dayadığım duvardan ayrılarak onu doğru ilerledim. Şansıma tekti. Nasıl oldu da Boleyn prensini yalnız bırakmışlardı? Hele de tüm okul merak içindeyken? Dikildim önüne. “Gidiyoruz.” dedim soğuk bir mizaçla. İçten içten yüzüm yanıyor ama sinirden. Her şeyin ama her şeyin hesabını soracaktım. Yakaladım bileğinden. Sessiz ve kimsenin olmadığı bir yer, uğrak olmayan bir konum biliyorum. Zindanların en yüksek noktasına kadar hiçbir şey demeden çekiştiriyordum onu. Sinirden yolu karıştırdım bir ara. Durup merdivenlerin orada bir kontrol ettim. Eadwig’e de “Söyleme bir şey, sakın.” dedim. Uzun soluklu bir nefes alınca duran aklım çalışmaya başlamıştı nihayetinde. İksir dersliğine bağlanan odaya pervasızca dalıp Eadwig’i de içeriye soktum. Hala elimde tuttuğum asayla kapıyı kilitledim. Kaçıp gidecek korkusuyla hala bileğini sıkıyordum. Loş odanın sahiplerinin bazıları kavanozlarda kapalı şekilde yerleştirilmişlerdi. Bazı ateşböcekleri gruplu hallerde odanın belirli köşelerindeydiler. İki üç tanesi ışığını saçıyor gerisi uyuyordu. İksir profesörünün ortalıklarda olmadığı günlerde ziyaret ederdim onları sürekli. Günde üç saat ışık saçan bu tatlı canlılar tatsız birtakım konuşmalara şahitlik edeceklerdi. Zarar vermeyecekleri de belli olduğundan rahatlıkla hareket edebilirdim. Döndüm yüzümü Eadwig’e. “Neden Yasak Orman’a gidiyorsun? İşine geldiğinde cesur gelmediğinde korkak mı oluyorsun? Hiç mi bir hareketini düşünmezsin sen ya?” diye girdim konuya. Normal bir tonda cümlelerimi sıralarken yerimde duramayıp bir sağ bir sol yapmaktan kaçınamamıştım. “Sen şimdi üstten üstten konuşmaya da başlarsın.” dedim ve hışımla asamı bir daha savurdum. “Silencio!” Bugün ben konuşacaktım ve o ne kadar sürerse sürsün dinleyecekti. Karşılık vermeye kalkarsa iki misliyle gidecektim üstüne. “Ya bir şey gelseydi başına?” dediğimde duraksayıp “Başınıza.” diye düzelttim kaşlarım gerim gerim gerilirken. Söylediğime öfkelenip hıncımı Eadwig’ten çıkaracaktım. Üstüne doğru yürüdüm. Alt bacağına doğru vurdum bir tane. “Benim bile hayal gücümü aşıyor yaptığın hata. Hiç mi ölçüp biçmezsin tehlikeyi? Ne geliyorsa başına o kalın kafandan geliyor. Bunca zaman gizlemeyi nasıl başardın gerçek yüzünü? Zor olmadı mı? Madem kendin gideceksin niye Samuel’i de yanında götürüyorsun? Düşüncesizlikten öte bir şey değil bu.” Tek derdim bu muydu? Çarpıtıyordum öfkemi ve farklı şekilde kusuyordum onu kaybetme korkumu kaybetme korkusu hissetmemem gerektiği yerde. Bir daha geçirdim alt bacağına ayakkabımın burnunun ucuyla.“Adanın başına geçecekmiş. B*k geçersin. Beceriksiz ve korkakmış. Tam üstüne bastın! Kaçıp gidecekmiş. N*h gidersin! Dile getirebilecekmiş bazı şeyleri korkusuzca ama yokmuş öyle bir dünya! Arkadaşının dediğini kontrol edecekmiş ormana giderek. Aptalmış anca! KOCA BİR APTAL!” Ayaklarına vurmak içimdeki öfkeyi dindirmiyordu. Hiç hayatım boyunca bu kadar şiddetli bir şekilde bağırdığımı hatırlamıyorum. Yüzüne bakmak da istemiyordum. Koyverirdim her şeyi ve sıkıca sarılırdım ona. Döndüğü için. İyi olduğu için. Tutunduğum siniri bırakırsam düşerdim. Yine ona beni incitme şansı tanırdım. Baktıkça hem sinirlenecek hem sarılma isteğiyle kavrulacaktım. İkiye bölünmekten yorulmuştum. Derin bir nefes alıp “Sen…” dedim. Yutkundum. “Kendini…” diye ekledim. Sesim titredi. “Nasıl…” dedim. Göğsüne vurdum. “Tehlikeye…” dedim. İki elimle ittirdim. “Atarsın?” dedim. Bir daha ittirdim geriye doğru. Dolan gözlerimi sağ elimin tersiyle ovuşturup görüşümü düzeltmeye çalıştım. Çok mu açık etmiştim? Endişelendiğimi bilmesinden de korkmak nasıl bir seviye artık ucunu takip edemiyorum. Şüphelendiğim şeyleri süzgeçten geçirebileceğim noktayı çoktan geçtim. "Sadece bu da değil." Gırtlağımda büyüyordu harfler. Yutmak isterdim."Sana bakmak acıtıyor artık. Dördüncü sınıfta sen korumadın mı beni? Şimdi niye zarar veriyorsun? Canımı mı acıtmak istiyorsun? Başardın. Söylediklerinle, yaptıklarınla, başkalarıyla olan etkileşiminle... Budalasın." Takılgan otuyum ben. Bana yakıştırdığı lafları bünyem kabul etmiyor. Tutuldum ve kuruldum bir kere. Sürekli kulağımda sesi. Ya çok güzel olduğumu söylüyor geceleri ya da 'Düzgün konuş Rillian' diye bağırıyor. Halbuki onunla tanıştığımda ve her konuştuğumda yeni bir parçamı keşfediyordum.
Kalbi, eğer varsa, ilmek ilmek sökülsün istedim.“Samuel’den hiç senin olmadığın kadar rahat olduğu için mi hazzetmiyorsun? Veya senden farklı olarak iletişim kurabiliyor diye mi? Bütün hıncını bizden çıkarıyorsun, değil mi? Onu da kendine mi benzetmeye çalışıyorsun? Sen yanımda olmak istemiyorsun diye ona yumruk mu atmalıydın? Korkak mı davranmalı senin gibi? Ya ben… Ya bana söylediklerin neydi? Sahiden de umurunda değil miyim? Nefret mi etmemi istiyorsun senden? Bencilin tekisin.” İttirmeden edemedim sinirlerim kontrolü ele geçirirken. Duvara kadar dayandı sırtı. Konu dallanıp budaklanmıştı. Alacağım hiçbir cevap tatmin etmeyecek beni. Sadece doğruları işitmek istiyorum. ”KONUŞ! APTALCA DA OLSA KONUŞ! KENDİNİ AKLA!” diye bağırdım büyüyü bozarken. Hissettiklerimin yüzde birini bile aktaramadım daha. Dolmuşluğum bir çığ gibi giderek büyüyordu ve ben eziliyorum altında. Fazla mı üstüne gidiyordum? Bana davranışlarının asıl sebebini, kaçak dövüşmesinin altında yatan korkuları bilmek istiyorum. Söylediği kötü onca şeye rağmen neyi zorluyorum ben? Bir kalbi olduğunu görmek istiyorum. Sıkıntıya düştüğümde ona gidip anlatmamak için zor duruyorum. Annem ile ilgili aldığım mektubu bir tek onunla paylaştım ben zamanında. Şimdi ise annemin durumu o zamanlar olduğundan daha kötü ve ben içime atmaktan başka bir şey yapamıyorum. Yanına gidemiyorum. Anılarını paylaşamıyorum. Dolu dolu gülemiyoruz birlikte. Bakıyor bana ama görmüyor. Sükût ve sükûn… Artık bana uğramıyor. [/justify]
-
[justify]Babamın karşısında oturuyordum kahvaltıda. Annem daha gelmemişti. Sessiz sessiz yiyorduk yemeğimizi. Çok da konuşulacak bir şey yoktu çünkü aramızda. Babam bir yandan gazetesini okuyor, bir yandan da çatalına taktığı sosisi indiriyordu midesine. Ben sosisi haşladıklarında yiyemiyorum. Bin kere de söyledim haşlanmış yemek sevmediğimi ama bir türlü kızarmaya alışamadı çalışanlar. Babamın çatalındaki sosis neredeyse düşecek duruma geldiği için gözüm takılınca “Düşecek.” dedim. Babam umursamaz bir tavırla “Hı?” diye bir ses çıkardı. “Sosis.” dedim. “Düşecek.” Dediğimi umursamayıp ağzına götürürken yarı yolda düştü sosis yere. Adam güzel bir küfür savurdu. Daha ben söylemiştim diyemeden annem geldi yemek salonuna. Elinde her zamanki gibi mektuplarla. Normalde babama verirdi ona gelenleri. Sonra bana gelmiş olan 2-3 mektubunu önüme koyar ve kendi yerine otururdu. Bu sefer ise direkt bana gelip mektuplarımı bırakınca düzenin bozulmasına şaşırdım. Üstelik mektupları bıraktıktan sonra yanımdan ayrılmadı. Beyaz bir peyniri ağzıma atmış çiğniyorken kafamı kaldırıp baktım ona. Ağzımdakini bitirmeden bir şey söylersem kızacağından yutmam için sessizlik oluştu. Ağzımdakini bitirince “Bir şey mi oldu?” diye sordum.
“Mektuplarına bakmayacak mısın?” dedi her zamanki donuk tavrıyla.
“Odamda bakarım.” dedim ben de aynı donuklukla. Her zaman odama götürürdüm. Onlar gibi aile yemeğimizde iş konuşmak istemiyorum çünkü.
“Şimdi bak.” dedi annem.
Bir sorun vardı belli ki. Annem yanımdan kendi yerine geçtiğinde gözlerini tamamen bana dikmişti. Sanki ruhuma bakıyor gibiydi. Kafamı çevirip babama baktım belki yardım eder diye. O da gazetesine geri dönmüştü ve günlük düzenimizin aksamış olduğunun farkında bile değildi. Nasıl böyle yaşayabiliyordu ki? Annemin dediğini yapıp yanımda duran dört mektubu aldım elime. Biri profesör Urswick’ten geliyordu her zamanki gibi okulda bu sene yapılacak şeyleri önceden haber vermek için. İkincisi aldığım ayakkabının faturasıydı. Üçüncüsü ise... Kenarları sarı bir mürekkeple boyanmış, minik minik süslenmiş bir zarfın üstünde koyu pembe mürekkeple yazılmış ismi görünce dona kaldım. Charlotte Vera Rillian. Mektuba bir kaç saniye baktığım gibi stresim tavan oldu. Kafamı anneme çevirdiğimde kadının gözlerinin hala ruhuma işlediğini hissediyordum. Mektup atmak da nereden çıktı şimdi? Charlotte’a karşı hissettiğim tüm duygular ve o duyguların yasaklı oluşu kafamdan geçerken annemle bakıştık sadece bir süre. Aptal kız! Kendine zarar gelmesini falan mı istiyor? Özellikle ondan bu kadar uzak duruyorken. Elimden geleni yapsam da sürekli nasıl gelip beni bulabiliyor? Neden vazgeçmiyor? Vazgeçmesini istemiyorum ama doğrusu bu. Olması gereken bu. Annem konuştuğunda kaç saniyedir bakışıyorduk bilmiyorum. “Yakalım mı onu?” dedi. Bu sefer sesi anlayışlı ve yumuşak çıkmıştı. Tekrar baktım mektuba. Açıp okumak için can atıyordum. Ne yazdığını merak ediyordum. İyi miydi acaba? Annesi ne durumdaydı? Kötü bir şey mi gelmişti başına da bana yazmıştı? Yazısını görmek, beni düşündüğünü bilmek istiyordum. Derin bir nefes aldıktan sonra mektubu anneme uzattım. “Evet.” dedim ona bakmadan. “Yakalım.” Annem asasını çıkarıp Charlotte’un yolladığı bu mektubu kahvaltı masamızın üstünde yakarken göz ucuyla alevleri izledim sadece. Zarf yandıktan sonra iki Alpaca’nın yanında gülümseyerek onları sevmeye çalışan ve bir tanesinin tükürük saldırısına uğrayan Charlotte’un resminin alevlerle birlikte buruşmasını izlerken annemin sesi beynime işliyordu.
“Bizim gibi doğuştan ayrıcalıklı kişiler, kendileri gibilerle birlikte olmalıdır Eadwig.”
İşte bu yüzden okula gittiğimde ilk yaptığım şey Charlotte’ı bulmak olmuştu. Yanıma arkadaşlarımı aldım ve Hogwarts Express’te buldum kızı. 6-7 Slytherin, Charlotte’ın olduğu kompartımana dalıp onunla bana yaz tatilinde mektup atması konusunda dalga geçtik. “Ya sen aptal mısın?” dedim gülerek kıza. “Ne demek mektup atmak ya? Ne sandın sana geri mektup yazacağımı falan mı? Arkadaş mı olacaktık? Ay en yakın arkadaş olacaktık değil mi yaa! Yakın arkadaş bilekliği takıp el ele koşardık okulun bahçesinde artık. Saçını falan da örmemi ister misin? Hayır o da değil, bir de adresimi bulmuş sapık gibi.” Ben kahkaha atınca, yanımdakiler de güldü. Hala alaycı tavrımla “Rillian, benim yanımda gezebilecek türde bir insan değilsin. Eziksin, düşüksün, rahatsız edicisin, sesin kulağımı tırmalıyor. En önemlisi aptalsın kızım sen. Kendi kendine hayallere mi kapıldın ne yaptın? Bir iki kere konuştuğum herkesle yakın arkadaş olsam ohooo! Kız arkadaşım olacağını falan sandın galiba. Hmph! Çok beklersin. Tipim değilsin ilk olarak. Baştan kaybetmişsin.” dedim.Yine bir kahkaha dalgası ile de çekip gittik. Kızın bana karşı konuşmasını dinlemek istememiştim. Bunları kızın yüzüne söylemek o kadar zordu ki. Yanımdaki Winton'a baktım. O ise diğerlerinin aksine ifadesiz bir şekilde yürüyordu yanımda. Çevreden gelen Charlotte hakkında ileri geri konuşmalarla birlikte trenin ön taraflarına geçtik. Neyse ki konu çok uzamadı. Yine de arada dalgası geçilip durdu. Winton ile de bu konuyu açık açık hiç konuşmadık. Konuşmak istemeyeceğimi biliyor gibiydi zaten...
Bıyıkla sorgu inanılmaz sinir bozucuydu. Dışarı çıktığımda Mirabelle ve Samuel’in beni dışarıda beklediğini görünce gözlerimi belertip “Gidelim artık nolur.” dedim. Hem sinirlerim zıplamıştı, hem stresliydim, hem de yorulmuştum. Samuel bir şekilde bu dairede çalışmak gibi bir fikre kapılmış. “Aptal oğlum bunlar.” dedim bana söylediğinde. “Canlarını dişlerine takıyorlar yine de memur maaşı alıyorlar. Sen bundan iyisini yaparsın. Ticarete atıl bence.” gibi cümlelerle de desteğimden maruz bıraktım kendisini. Bu da adalet madalet bir şeyler dediğinde de yüzümü ekşitip iki tarafa salladım kafamı. “Sen kafayı sıyırmışsın.” Büyük salona girdiğimizde bir anda üstümüze bir yığılma oldu. İlk olarak Slytherin masasından Gage’in bir kurt gibi üstüme atılmasıyla geriye yalpalandım. Kocaman gülümseyip “Hoşgeldin be kanka!” dedi. “Deli meraklandık!” Cyneric ve Franziska geldi sonra yanıma. Franz öyle bir sarıldı ki belimden aşağı indirmesin elini diye kolunu sırtımda yakalamak zorunda kaldım. Çevrem Slytherin-Ravenclaw karışık arkadaşlarım ile doldu. Sonra da herkesin arasından yürüyerek en yakın arkadaşım Winton çıktı. Elleri önünde birleşmiş bir şekilde, kızmış gibiydi ama gülüyordu da. “Okuldan atılsaydın annenden önce ben öldürürdüm seni.” dedi. Sarılmadık onunla. Ares’i aldıkları gibi sorguya aldıklarını, bıyığı ve bıyığın profesör Urswick’in kocası olduğunu anlatacaktım ki yanıma bir baktım. Charlotte... Samuel’in boynuna atlamış sarılıyor. Herkesin ortasında böyle sıkı sıkı sarılmaları... Samuel’in yerinde ben olmak isterdim. O kadar isterdim ki. Winton çenemden tuttuğu gibi kendisine çevirdi yüzümü. “Sorgunu anlat.” dedi. “Ne konuştunuz?” Evet, artık yıldız sönmüştü. Önüme bakmalıydım. Beni o durumdan çektiği için gülümseyerek kafamı salladım onaylayarak. “Bakın şimdi.” dedim yanıma birikmiş olan gruba. “Bıyıkları şöyle bir herif vardı seherbaz.” Parmaklarımla bıyık yaptım kendime. “Malın tekiydi.”
Akşam yemeğinden sonra bizimkilerle biraz daha büyük salonda takıldıktan sonra ben sigara keyfi yapmak için bahçeye çıktım. Bahçede içiyorum sigaramı sadece biliyorsunuz. Soğuk diye gelmediler. Harbi de doğru yapmışlardı. Çünkü dondum dondum. Olduğum yerde titreye titreye sigara içtim okulun girişinden biraz uzaklaşıp. Artık ellerimi hissedemeyeceğim bir duruma geldiğimde bitti sigaram. Döndüm okula ben de. İşte kafamda da plan yaptım odama gideceğim, yatağımın başındaki komidinin çekmecesinden Charlotte’ın diktiği kalbi çöpe atacağım. Bitti artık. Kendimden nefret ettirdim, artık ne kadar rahatsız olsam da kuzenimle birlikte gibi gözüküyor. Samuel iyi çocuk hem, ne kadar ona söylemek istemesem de. Başkası ile olmasını istemezdim sanırım. Ondan da özür dilemem gerek. Beni anlayacaktır o tarz şeyleri kafasına takmaz. Yarın akşam yemeğinde gidip konuşacağım onunla. Özür dileyip bu aralar kendimde olmadığımı söyleyeceğim. Charlotte konusunda da tebrik edeceğim. Merdivenlerden aşağı inerken Slytherin Ortak Salon’una doğru artık çok rahatlamıştı içim. Sanki tüm yükler kalkmıştı sırtımdan. Charlotte mutluydu, Samuel ile aramı düzeltecektim, sigara iyi gelmişti. Yoluma bakacaktım. Yüzümde bir gülümseme oluştu. Kaderime ilerlemeli, adanın başına geçmeli ve bana bahşedilen o gücü kabul etmeliydim. Aptal bir his yüzünden tüm bunları elimin tersiyle atmayı nasıl düşünebilmiştim ki? Aptallık yapmamalıyım.
Derken karşımda beliren yüz yüzümdeki gülümsemenin tamamen silinmesine neden oldu.
“Rillian?”
Sadece gidiyoruz diyerek yapıştı bileğime ve çekiştirmeye başladı beni. “Dur!” desem de durmadı ve beni zindanların oraya soktu. Burada el ele tutuşmuştuk küçükken onunla. Charlotte’ın bana onları hatırlatmasını istemiyordum kesinlikle. Daha yeni kurtuldum sanıyordum. Bir ara durunca “Rillian bırak gide-” diye konuşmaya başladım ama bir şey söylememem için kızdı. Gerçekten hiç istemiyordum konuşmayı ama kızın yüzü kıpkırmızı olmuştu sinirden. Kolumu da cidden sıkıyordu. Acaba Samuel üzmüş müydü onu? Ulan daha yeni sevgili oldunuz hemen harcamaya mı kalktın lan? İki saniye önce iyi çocuksun diyordum ciddi ciddi bu kıza da mı yaptın Samuel? Hay kafana sıçayım senin e mi? E tabi kız da haklı olduğumu fark edip konuşmak istiyor benimle. Tamam da yalnız kalacağımız bir yere götürmese mi? Ona kendimi unutturmuş olabilirim ama benim hala kalbimde bir yeri var. O dikilmiş kalbi atmam gerekiyordu... İksir dersliğinin yanındaki dandik, havasız malzeme odasına girdik birlikte. Beni içeri çektikten sonra kapıyı kilitledi. Kapıyı kilitlemesi hiç iyiye alamet değildi.
“N-ne yapıy-” Konuşamamıştım ki bir anda neden Yasak Orman’a gittiğimi sordu. Kafam karıştı bir anda. Yasak Orman’a gittiği için mi kavga etmişlerdi? Yani o sarılmaları hiç de kavga gibi değildi. Samuel büyük ihtimalle onu ormana benim soktuğumu söylemiş olmalıydı öyle olunca da değer verdiği birini tehlikeye soktuğum için kızıyordu. Peki bahsettiği cesaret ve korkaklık neydi? Bıyık da bundan bahsetmişti salak herif. Slytherin olunca cesur olamıyoruz sanki anasını satayım. “Ne alaka ki?” dedim söylediklerinin mantıksızlığına karşı. “Sanki zorladım. Gel dedim geldi. Aklı yokmuş gibi davranma!” dedim ama o ise üstten üstten konuşmaya başlayacağımı söyleyip bana bir susturma büyüsü çaktı. Ne? Nasıl yani? Soru sordu cevapladım. Ne demek konuşmaya başlarsın? Hala anlamamış bir şekilde bakıyordum kızın yüzüne. Ya bir şey gelseydi başına dedi. Samuel’in başına bir şey gelmemişti. Gelmesine asla izin vermezdim zaten. Beni tanımıyordu bu kız, bu yüzden anlamazdı. Sonra başımıza diye düzeltti dediğini kibarlıktan. Bana vurmasını beklemiyordum tabi ki. Bacağıma vurunca çok acıtamadı ama yavaş da vurmuyordu. Harbiden sinirlenmişti Samuel’i tehlikeye atmama. Bu kadar endişelenmesi içimde üzücü bir his bırakmıştı. Keşke benim için endişelenebileceği bir durumda olsaydık diyordum. O güzel gözleri bana aşkla baksa istiyordum ama bastırdım hislerimi yine. Samuel’i seviyordum, Charlotte’ı da seviyordum. Kızın kuzenime karşı bu kadar korumacı olması iç rahatlatıcıydı. Samuel’in de ona karşı böyle olmasını umdum. Derin bir nefes alıp kızın beni azarlamasını dinledim sessiz sessiz. Sanki iç sesim vücut bulmuş konuşuyordu karşımda. Hata yapmıştım herkesi götürerek. Tehlikeli olduğunu biliyordum. Ölçüp bitmiştim ama Carmilla’nın çıkacağını, Cadı Avcılarını asla ama asla hesaba katmamıştım mantıksızlığından. Kalın kafalılığım doğruydu, Ares’in dediklerinin gerçek olmadığını düşünmem felaketimiz olabilirdi... Samuel’i yanımda götürmem hata mıydı? Evet... Gidip öleceksem kendi kendime ölmeliydim. Samuel’i oraya götürmemin nedeni ona güvenmemdi ama. Onu koruyacağım gibi, onun da beni koruyacağına o kadar inanıyordum ki. O günden beri kendime söylemekte korktuğum şeyleri yüzüme vuruyordu Charlotte. Kuzenimi koruyup, beni yerin dibine batırıyordu. Hem suçluluk, yetersizlik ve kalp kırıklığını üst üste yaşadığım için yutkundum. Boğazım acıdı ama güçlüydüm. Fiziksel olarak... Mental olarak kırılacak gibi hissediyordum. Yıllardır düşünmekten kaçındığım şeylere dokunuyordu kız. Daha da bastırıyordum tüm duyguları. İfadesiz bir şekilde duruyordum kızın patlamasına karşı artık. Tekrar vurdu bacağıma. Vurmasıyla arkaya doğru çektim bacağımı, yine de ifadesiz durdum. Bana adanın başına geçemeyeceğimi söyledi. Beceriksiz ve korkak olduğumu...
İki dakika bile olmamıştı...
Daha demin iyi hissediyordum kendimi. Sakindim, rahattım.
Bir anda en dipteydim sanki.
Bu cümleleri başka biri kursa asla umrumda olmazdı ama Charlotte...
Söyledikleri neden bu kadar derinden etkiliyordu beni?
Hak etmiştim.
Charlotte ona geçen sene söylediklerimi bağırarak yüzüme vurdu. Ares’in dediğine inanmamamı da... Sonra da yüzüme bağırdı aptal olduğumu. Baya yüksek bir sesle. Sinirden gerçekten kıpkırmızıydı kız. Ben ise karşısında öylece duruyordum. Hem diyecek bir şeyim yoktu. Hem de çok haklıydı. Bu düşüncelerle tek başıma, yatakhanede yüzleşmek isterdim. Onun yerine Charlotte bunları direkt yüzüme vurup beni yerin dibine gömmüştü. Su altında hissediyordum kendimi. O sürekli gölün altında bağıran canavardım sanki. Sesim çıkmıyordu, derindeydim ve bağırmak istiyordum sadece.
Bir anda sarılmasını asla beklemiyordum ama. Sarıldı sıkıca. Şaşkın şaşkın kaldım bu hareketine karşı. Asla ama asla beklemiyordum. Kollarımı ona dokundurmamak için kaldırdım hafiften. Tekrar ne yaptığını soracaktım ama ağzımı açtığım gibi koyvereceğimi düşündüm. Kızın yaptığı büyüyü unutmuştum bile. Bana vurmaya başladı sarıldıktan sonra. Sen dedi, kendini dedi, nasıl tehlikeye atarsın dedi... Her kelimesinden sonra göğsüme göğsüme vurup o derinlere bastırdığım duyguları patlattığı için geri geri giderek yapıştım arkamdaki duvara. Kendimi mi? Nasıl yani? Ne demek kendimi tehlikeye atmak? Ağlıyordu bir de. Anlam vermeye çalışan bir ifade ile baktım yüzüne sadece. Devam etti sonra. O devam etti ama benim kafa karışıklığım ve biriktirdiğim duygularım gözlerimde buluştular ve ifadesiz de olsam akmaya başladılar gözlerimden. Deminden beri Samuel için kızıyor sanmıştım ama meğersem... Benim için mi endişelenmişti? Söylediği cümleler kulağıma geliyordu. Bana bakmanın onun canını acıttığını söylüyordu. Onu koruduğumu, ama şimdi ona zarar verdiğimi, canını acıttığımı söylüyordu. Budala olduğumu... Kafamda ise başka cümleler ekleniyordu söylediklerine. Samuel’e bağırdığım zamanlarda ona dokundurduğum laflara olan kırılmışlığını anlayabiliyordum. Ona güzel olduğunu söylediğimi düşündüğünü biliyorum ya da bana bağırdığında dikkat etmesini söylediğim cümleleri... Ne bu? Charlotte bunları dile getirmedi ki. Ben mi düşünüyorum? Güzel olduğunu düşünüyorum evet ama bunu söylediğimde Charlotte’un hissettiği mutluluğu neden biliyorum?
Devam etti konuşmaya ben kafamda onun bana söylemediği şeylerle boğulmuşken. Sanki hem dışarıdan söz yağmuruna tutuluyordum, hem de kafamın içinde yankılanıyordu kızın cümleleri. Yeter dedim ama sesim çıkmadı. Dişlerimi birbirine geçirdim. Çok sinirliydim artık. Charlotte’ın tüm duyguları benim içimdeydi artık. Neyden nefret ettiğini biliyordum. Ona yaptığıma sinirlerini anlıyordum. Kendimden nefret ediyordum ama aynı zamanda da bırakamıyordum. Neyimden nefret ediyordum en çok biliyor musunuz? Korkaklığımdan. Duygularımı saklamamdan. Charlotte vücudumu daha çok ittirdi bu sırada. Samuel ile kıyasladı beni. Samuel çok daha iyi davranıyordu bana ancak Eadwig sevgisinden maruz bırakıyordu. Eadwig’in içindeki sevgiyi istiyordum ama kapalı bir kutuda tutuyordu onları. Korkuyordu işte! Samuel ise tam tersiydi. Peki neden gitmiyordum o zaman? Eadwig’e neden bağlıydım, neden o kutuyu açmaya uğraşıyordum? Samuel’e haksızlık değil miydi bu? Ben umrunda olmasam Eadwig neden gelip Samuel’e saldırsın ki? Beni seviyor ama gösteremiyor! Korkak! Aptal herif! Şimdi ise kendini tehlikeye atıyor! Ölsen orada ne olurdu? Beni param parça etmez miydin? Senden nefret etmemi istemen sadece kendini düşündüğünden! Aptalsın Eadwig! Korkaksın!
Bir dakika... Bu düşünceler benim düşüncelerim mi?
Sinirden ağlıyor muyum?
Kız beni susturan o büyüyü kaldırdı. Kaldırırken de konuşmamı emretti. Konuşup kendimi aklamamı söyledi.
Bu kadar sinirliydim ona ama hala çok mu yüklendim diye düşünüyordum. Neydi bu korkaklığının sebebi? Beni öpmüştü ve sonra da kaçmıştı. İçindeki iyiliği, duygularını görmek istiyordum. O kutunun içinde olmak istiyordum. Kendim ile ilgili şeyleri onunla paylaşmıştım sadece, benim için özeldi. En içimdeki duygularımı, özelimi biliyordu. Ben de onunkileri biliyordum ama o kutunun en derinlerini de görmek istiyordum. Neden böyle davranıyordu ki? Eadwig’in başına ne gelmişti de bu kadar kapatmıştı kendini? Yanında olmak istiyorum, birlikte vakit geçirmek istiyorum. Onun yerine her zaman kapının dışında bırakılıyorum. Söylediği şeyler birbirini tutmuyor ki. “YETER!” diye bağırıp kafamı ellerimin arasına aldım. “Çık kafamın içinden Rillian! Ne yapıyorsun?” Ne tarz bir büyüydü bu? Kafam çatlayacak gibiydi. Sanki kendim değildim, Charlotte’dım ve kendime aşırı sinirliydim.
Bilincim git gide zayıfladı ve bir anda bulunduğumuz oda yok oldu.
7-8 yaşındayım. Adada, evdeyim. Geceydi yatakta yatıyordum ama bir fikrim vardı uyumamı engelleyen. Evimizin en alt katı. Bu gece cesaretimi toplamıştım. Üstelik bir de plan kurmuştum o aklımla. Annemin uyumaya gittiğini belli eden, koridordaki mumun sönmesinden sonra biraz bekleyip odamdan çıkacaktım. O yaşım için evimiz normalde olduğundan daha da büyüktü. Planımı uygularken halının üstüne çıplak ayakla basıyordum ayak seslerim duyulmasın diye. Merdivenlerden alt kata indim. Sonra bir alt kata da. Git gide daha da heyecanlanıyordum amacıma ulaştığım için. İğrenç bir koku geldi burnuma. Nasıldı? Bilmiyordum ki. Ellerimi kapattım ağzım ve burnuma koku yükseldiğinde. En son alt kat kaldı inmem gereken. Evimizin en alt katı... Daha önce asla inmediğim, inmeyi düşündüğüm gibi annemin engellediği kat. Oradan geliyordu sesler. Bir şey yanıyordu aşağıda. Yine de planımı yarıda bırakamazdım. Buraya kadar inmiştim, üstelik gece yapmıştım bunu. Anneme yakalanmamıştım. Bu bir başarı değildi de neydi? İndim ben de. Merdivenlerden indiğimde koku inanılmaz kötü bir hal aldı. O zamanlar anlamlandıramadığım, şimdi ise çürümüş olarak adlandıracağım bir koku. Elimi daha da bastırdım yüzüme kokunun korkunçluğunu yok etmek için. Karşımda bir kapı vardı. En alt katta yalnız bir şekilde duruyordu. Tüm merakım dinecekti açtığım gibi. Ben de açtım. Büyük ihtimalle benim geleceğim düşünülmediği için kitlenmemişti bu kapı. Kapıyı açıp içeri baktığımda ise... Bir sürü insan gördüm. Üst üste atılmışlar, kaynayan bir kazan, içinde artık haşlanmış olan kahverengi saçlı bir kadın. Ölü yeşil gözleri... Kazanın yanındaki babamın yüzündeki korkunç gülüş... Onu hiç bu kadar mutlu görmemiştim. 8 yaşındaki halimle anlamlandırmaya çalıştım 1-2 saniyede olanları. Ancak daha fazla bakamadım. Arkamdan sessizce yaklaşmış olan annem beni tuttuğu gibi çekti ve kapıyı kapattı. “Sen ne yapıyorsun Eadwig! Burası yasak demedim mi?” diye kızarak üst kata çekiştirdi beni. Merdivenlerde annemin arkasında düşe kalka ilerledim korkuyla. Deminki koku, anneme yakalanmanın korkusu ve anlamlandıramadığım sahne ile iyice kafam karışmışken ayaklarımdaki ıslaklığa baktım. Kırmızı bir sıvının üstüne basmıştım büyük ihtimalle. Annem eğildi benimle aynı boyda olmak için. Yanaklarımdan tutup yüzünü yüzüme sabitledi. Ağlamaya ramak kalmıştı yüzümdeki ifade. Anneme yakalanmak çok kötü olmuştu. Ancak annem gözlerimin içine baktı. İkimizin mavi gözleri birbirine sabitlendi ve...
Tekrar Hogwarts’ta iksir malzemelerinin olduğu odadaydım. O koku burnuma gelmişti. Haşlanmış et yiyemememin bilmediğim nedeniydi. Midem kalktığı için karşımda duran Charlotte’ı ittirdim karşımdan. “Ç-çekil!” dediğim gibi iki büklüm yana eğilip akşam yemeğinde yediklerimi çıkarmaya başladım. İyice ağlıyordum artık. Bu yüzden mi o cesetleri gördüğümde vücudum çok garip tepki vermişti Carmilla’nın yanında? Neydi o oda? Neden hiç hatırlamıyordum bu anıyı?
“Ne yaptın bana Rillian?” dedim inleyerek. Midem felaket bir şekilde acıyordu. “Ne yapıyorsan yapma artık! Özür dilerim tamam mı?” Gözlerimi cübbemin koluna silmeye çalıştım.
[/justify]
-
[justify]”YETER!” diye bir anda bağırmasını beklememekle birlikte ağlamam kesilmişti. Dedim, kesin yer yarılacak gök inleyecek bu gece. Korkuyorum. Bir kırıcı sözünü daha kaldıramam. Yutkundum ama gözlerimi hiç ayırmadım ondan. Ağlıyordu. Sinirliydi. Tamam, engelleyemediğim bir şekilde endişemi göstermiştim ama söylediklerim asıl hissettiklerim değildi ve asla onun bana yaptıklarının yanında devede kulak kalırdı. Yine de kendimi berbat hissetmiştim, nefret ediyorum kendimden. Onun için endişelendiğimi nasıl anlayamaz? Kilitlemiş komple beynini ve kalbini. Kör müsün? Sağır mısın? Duygulardan yoksun musun? Nesin sen ya nesin!? Utanmadan da çık kafamın içinden diyor. Ne mi yapıyorum? “Saçmalama! Ben bir şey yapmıyorum.” dedim bozulmuş bir tavırla. Kafasını ellerinin arasına aldığını ilk anda fark edemedim o sinirle. Sinir krizi mi geçiriyordu yoksa? Aptal Charlotte. Kendime karşı biriktirdiğim öfkeyle içimin her bir zerresi yanıyordu. Onu öyle görünce hemen kolunu sanki düşecekmiş gibi tutup panikle “İyi misin? Gidelim mi hastane kanadına?” dedim. Cümlemin bitimiyle yer ayağımın altından çekildi, duvarlar yok oldu, sesler uğultulu şekilde kulağıma doldu, vücudumun ağırlığını hissedemez oldum. Zihnim bulanıyor.
Hava akımı kesildi. Bilmediğim bir yerdeyim. Yabancıyım olduğum ortama. Neredeyim? Eadwig nerede? Sorularımın ardı arkası kesilmiyor. Odasından çıkan küçük bir çocuk gördüm. O beni görmüyor. Tam önündeyim. Geçip gitti öylece. Saçları… Mum ışığı söndüğünde dahi parlıyor. Ay gibi. Etrafına ışık saçıyor. Takip ettim onu. Tanıdık bir his sardı kalbimi. Yoksa… O Eadwig mi? diye geçirdim kafamdan. Ne kadar da tatlı. Başkası olamaz. Nasıl onun çocukluğunda onun anılarında belirebiliyorum peki? Ürperdim. Alt kata geldim onunla birlikte. Sessiz sessiz ilerlemişti. Alt kata inerken minik Eadwig’le senkronik şekilde elimle ağzım ve burnumu engellemesi için kapattım. Daha önce hiç almadığım çürük benzeri bir kokuydu. Midem kalkmak üzereydi. Zorla bastırdım soluk borumdaki yanmayı. Eadwig basamaklardan indikçe uzaklaştım ondan. Bir adamın arkasında duvarın tam köşesindeyim. Mideme ve göğsüme bir sürü gül dikeni batmış gibi bir acı hissi. Küçük ama etkili. Gördüklerim… Kapattım gözümü. Çıkarın beni buradan. “Dur gelme!” diye bağırmaya çalıştım ama sesim çıktı mı emin olamıyorum. Koku artık atmosferin her zerresinde. Kazanın sıcaklığı boncuk boncuk terletiyor adeta. Eve gitmek istiyorum. Anneme sarılmak ve gördüklerimi unutmak istiyorum. Aklım uçuyor ve yakalayamıyorum. Bedenler yığılmış… Ses böldü beni. Bir kadın sesi. Çok otoriter. Artık yanlarındayım. Tuttu ayakları kanla ıslanmış çocuğu ve… Nefes nefese kalmış bir şekilde iksir odasındayım yeniden. Gözyaşlarım korkuyla yüzümü yıkıyor sessizce. Üstümden tren geçmiş gibi sersemledim. Eadwig ittirdi beni. İttirdiği gibi de eğilip bir güzel midesini boşalttı. Hayatımda en zorlandığım anlardan biriydi. O kusarken başımı yana çevirdim. Öğürme sesi rahatsız etse de elimi bir süre ağzıma yumruk halinde götürüp burnumdan nefes almayı deneyerek portakal bahçelerinin kokusunu düşündüm. Güçlü olmalıydım. Eadwig’i ben zorlamıştım. Olan biteni algılamaya çalışırken başımın üstündeki saç tellerim bile sızlıyordu. Nasıl bir duygu yoğunluğu? Birdenbire dünyanın tüm çirkinliği gözlerimin önüne serilmişti. Babasıydı o muhtemelen. Başka kim olacak? Ya annesi? Annesi çocuğu korumak mı istemişti? Manipülasyon değil miydi bu? O an en doğru hareketin bu olduğu gerçeğinden ne kadar koşarsam koşayım kaçamam. Yine de Eadwig nasıl bir ailede büyümüş? Hiç mutluluğu tatmış mı? Yalnızlık onun küçük yaşlardan beri üstüne giydiği bir hırkaymış meğer. Yaprak dökmeleri ise hep sebepliymiş.
Hatırlamamalıydı. Belki de hiç bilmemeliydi. Huzurunu yok ettim. Zaten zarardan başka ne verdim ona? Ayağına bir ağırlık gibi asılıyım. Zihninin derinliklerine gömülü anıya ulaşacaksa da ona yol açan ben olmamalıydım. Ama şu an yanındayım. Onu yalnız bırakamam. Elimle gözyaşlarımı sildim Eadwig hala arkası dönük bir halde bana konuşurken. Özür de dilediğinde üzüntünün öfkesiyle iç yanağımı ısırdım. Suçluluktan ölmemi mi istiyor? Hayır, düşünmek yok. Sakın düşünme. Tut kendini. Arrgh, olmuyor işte! Ne yapsam olmuyor. Beceriksizin tekiyim. Zihnimi altın tepsi de sunuyorum. Ne olur, sus. Kapan, bayıl, gerekirse öl. Duymuyordur dimi? Hemen kontrol edemez ki öyle. Eder mi? Of, bilmiyorum! Mükemmel bir yetenek nasıl işkenceye dönüşür? İşte böyle. Dur Charlotte. Eadwig’e yardım etmelisin. Zor bir gece olacak ve onun ne zaman sana ihtiyacı olursa hep yanında olacaksın, istemese bile. Titrek bir sesle “Hayır… Hayır! Ben nasıl böyle bir şey yapayım? Sana neden zarar vermek isteyeyim? Yemin ederim ben bir şey yapmadım.” dedim aramızdaki açıklığı kapatırken. Kolundan destek verircesine tuttum çıkardığı yerden uzaklaştırmak için geriye doğru yavaşça çekerek. “Önce bir elini yüzünü yıkayalım. Gerisini sonra düşünürüz.” Neyi düşünüyorsun? Oturup ne olduğunu mu anlamlandırmaya mı çalışacaksınız? Bir saçmalık daha eklendi yaptıklarıma. Kızarık gözleriyle buluştuğumda korkarak geri çektim bakışlarımı. Nefretini daha ne kadar körükleyebilirim? Asamın ucuyla hemen önümüzde ancak üstümüze gelmeyecek şekilde hızlı bir su fışkırttım. Ağzını ve yüzünü temizlemesini bekledim. Ardından da bir “Aklapakla” ile zemini sudan ve mide öz sıvısıyla birleşmiş akşam yemeğinden temizledim. Asamı cübbemin cebine geri iliştirirken Eadwig’e döndüm. Elimi yerleştirip yanağında kalan ıslaklığa dokundum. Baş parmağım ile su yoğunluğunu azaltmaya çalışıyordum ama hala söyleyebileceğim bir sözüm yoktu ona. Beni suçlaması umurumda değildi. Olmayacaktı da. Bağımızın kuvvetli olduğunu ikinci sınıftan beri biliyorum ama hiç bulunduğumuz geceki kadar yoğun hissetmemiştim. Çekinceyle duraksadım.“Bir dakika.” diyerek elimi cebime götürdüm. Mendil taşımam normalde. Ev cinlerine yıkattıktan sonra koymuşum, kalmış öyle. Samuel’in mendiliydi. Sorun olmayacağını düşünerek uzattım direkt kurulaması için yüzünü. “Şş-imdi… Dd-daha iyi misin?” André’yi net bir şekilde anlıyorum şu an. Bitmek bilmeyen bir karmaşa.
Etrafa bakındım. “Otursak iyi olacak. Gel.” dedim. Oturacak yer yok. Benim için önemsizdi. Duvar kenarı olması yeter de artardı. Söylediğine karşılık “Evet, alt tabaka gibi yerde oturacağız.” dedim. Hiçbir zaman şu minvaldeki laflarına takılmıyordum. Koşullandırılmış oluşuna veriyordum her zaman. Aile etkisinin bir çocuk üzerinde yadırganamayacak kadar çok olduğunu biliyordum. Cübbemi ve pileli okul eteğimi düzgünce tutarak yere eğilip oturdum. Sırtımı da duvara verdim. Bacaklarımı da yere değdirmeyecek kadar hafifçe dizimden büktüm. Sarı renklerle donatılmış üniformamın altına giydiğim kısa parlament mavi büyüyle küçültülmüş çoraplarımı kirletmek istemiyordum. Sonra da hala ayakta dikilmekte olan Eadwig’in paçasından çekiştirdim yine seradaki gibi. Oturdu. Başımı havaya doğru diktim duvara hala değerken. Özel yetenekler hakkında çok bilgim yok. Az buçuk okuduğum kadarıyla biliyorum kitaplardan. O peki? “Biliyor muydun?” diye sordum ilk. Hiç biliyormuş gibi değildi yüz ifadesine baktığımda ya da beni suçlayışıyla. “Bilmiyormuşsun. Ne olduğunun farkındasındır. Zihinfend ya da zihinbend, artık hangisiyse. Bildiğim bir şey değil pek. Öğrensek iyi olacak gibi… Ama… Öncelikle, özür dilemek istiyorum senden. Sana çıkışmamalıydım. Sadece sana bir- “ Yarıda kestim cümlemi. Ona bir şey olacağı düşüncesinin üstüme yıktığı korku ve özlemle saldırmıştım. Kötü bir amacım yoktu ama bazen masum sebepler kötü bir sonuç doğururdu. Şimdi olduğu gibi. Bir daha fevri kararlar almak yoktu. Yılların dolmuşluğu olsa bile o lanet çenemi kapatacağım ve asla affetmeyeceğim, affedemeyeceğim kendimi. “Yaşadıkların için çok üzgünüm. Her şey için. Susalım istersen. Anlatmak istersen anlatırsın. Ne konuşursak konuşalım söylediklerimiz bu odayı asla terk etmeyecek. Seni yalnız bırakmayacağım ” Bu gece için. Yani, tekrar görmeyi niye istesin zaten beni? Paranoyak oldum. Ya okuyorsa beni düşüncesiyle olduğum yerde kıpırdanıp karşı duvara bakmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. Sakinle biraz Charl. Ne söylenir ki? Ne yapılır da acısı hafifletilir? Aklımı zorluyorum ama yok, olmuyor.
Düşünme kabiliyetim gördüğüm kan dondurucu çirkin manzaralardan sonra tozla duman oldu. “Zor bir ortamda büyümüşsün.” diye bir cümle çıktı ağzımdan patavatsızca. Avaz avaz bağırmak istiyorum. Zorlamamalıyım onu. Açılmak isterse açılacaktır. Göz ucuyla bakayım dedim yüzüne. Bitap düşmüştü. Göz altları çökmüş ve teni soluklaşmış. Halbuki göründüğünden daha güçlü olduğunu yeni yeni anlıyordum baktıkça. O hala farkında olmasa da ben görüyordum onu. Carmilla ve cadı avcılarından sonra sorguya gitmişti, üstüne ben gelip eski konuları açtım. Çok gerginim. Profesör Urswick tarafından yüzlerce kez tokatlanmak daha az acılı olurdu. Bir daha yutkundum çaresizlikle. Yatakhanede yalnız başıma kaldığımda ve kendimi rahatsız hissettiğimde şarkı söylerim.“Çok sessiz burası. Şarkı söyleyeceğim.” dedim. Zekâm inanılmaz biçimde ışık saçıyor ya, yapabileceğim en mantıklı şey şarkı söylemek mi? Deli korkuyorum. Kriz yönetiminde de hiçbir zaman iyi olmadım, soğukkanlı olmaya çalıştıkça elime yüzüme batırıyorum. Amcamın bana çocuk yaşta öğrettiği ve sakinleştirici etkisi olduğuna inandığım bir şarkıyı söyleyecektim. Kendisinin uydurduğuna eminim. Ben mi sakinleşmeye çalışıyorum Eadwig’i mi sakinleştirmeye çalışıyorum, arada kaldım. Şöyle söze bir girdim çirkin sesimle. Sonra puf! Unuttum sözlerini. Donma büyüsü yemiş gibi kaskatı kesildim. Nasıl mümkün olabilir ki? Yıllardır ezbere bildiğimi unuttum. Mırıldanayım melodisinden çıkartırım dedim, “Offf!” çektim sonunda. Beceremedim. Elimi yüzüme kapattım absürtlüğümden ama onu da ayarlayamayıp yüzüme bir tane geçirmişim gibi oldu. Eadwig boşuna bana trende söylemedi o sözleri. Dediği her lafı hak ediyorum ben, yine de önemsemiyorum. Söz konusu ben değilim burada. Yardımcı olacağım derken aptallığımı daha çok gözüne sokuyorum ama sorun değil. O iyi olsun, yeter.
İlk defa sözlü iletişim kuramadığımdan hep bocalamalarım. “Senin yolundan gideceğim.” dedim ani bir kararla fazla yükselmeden. İstiyorsa ağlama duvarı olurum, kum torbası gibi görebilir, sayıp sövsün. Öfkesini kussun, her şeye ve herkese. Ya da bütün karmaşık sadeliği ile orada dursun öylece. Dizlerimi toparlayıp yana doğru kırdım. Boy açıklığını kapatıyordum iki büklüm olmasın diye. Dizlerimin üstünden aldığım destekle yükselmiş sayılırdım, omzumla dayanıyordum artık duvara, daha dönüktüm ona. Bir kolumu ense boşluğunun oradan geçirip sağ elimle de başını tutup aynı anda çekerek başını göğsüme doğru çektim. Saçlarını sevme dürtümü baskılamaya çalışarak olabildiğince sıkıca sarmaladım onu. ”Yaslan bana.” Kısık çıktı sesim. Ne anlatırsa dinleyecek, susarsa susacaktım. Bağırıp çağırıp dökerse de onu anlayacaktım. Ne ise o olmasını istiyordum. Cenneti kurabilmek için önce kendi cehenneminin derinliğini susturmasına olanak tanıyacaktım. [/justify]
-
[justify]Koku midemi bulandırıyor. Burnumdan gitmiyor sanki. Neydi o anı öyle? Asla hatırlamadığım bir şeydi bu. Ne demek yani o görüntüler? Gerçek mi bu? Gerçek ne ki? Şuan olayları düşünmek yerine Charlotte’ın pişmanlıkla dolu duyguları ve düşünceleri geziyor kafamın içinde. Babamın katil olduğunu düşünüyor. Gözlerimi kocaman açtım. Ne? O da mı görmüştü yani? Nasıl peki? Annemin yaptığı şeyi düşünüyordu ama ben ne olduğunu bilmiyordum bile. Kafamı kaldırdım elimin tersiyle ağzımı kapatmış bir şekilde. Bana bunu kendisinin yapmadığını söylüyordu. Söyledikleri doğruydu yapmamıştı ama neler olduğunu biliyor gibi gözüküyordu. Güzel ve özel bir yetenek diye düşünüyordu. Yanıma gelip beni bulunduğum yerden çekti. Yürürken baya güçsüz hissettim kendimi dizlerim biraz sonra güçsüzleşecekmiş de yere yığılacakmışım gibi. O kadının gözleri beliriyordu bazen aklımda ama Charlotte’un düşünceleri önüne geçiyordu kadının. Ondan nefret ettiğimi düşünüyordu, bunu yaşattığı için kendini suçluyordu. Daha demin sinirle bağıran halinden eser kalmamıştı şimdi. Gerçekten endişelendiğini anlamıştım. Benim için... Daha demin kızması da Samuel için değildi. Aslında bana sinirli olmasını daha çok isterdim acımasındansa. Üstelik kendisini kötü hissediyordu. Hemen toparlanmam gerekiyordu yani. Etkilenmediğimi göstermeliydim sakinleşmesi için. Şuan kendisini tutuyordu. İçindeki endişeyi anlıyordum ama o sinir yoktu. Bu yüzden kendini kaybetmiyor, benim de kendimi kaybetmemi engelliyordu. Asasından çıkardığı suyla ağzımı çalkaladıktan sonra midemi sakinleştirmeye çalıştım. Midem biraz çabuk bozulur. Kızın elime tutuşturduğu mendille gözlerimi sildim sonra da. Mendile baktığında üstünde bir kaç harf gördüm ama o sırada kafamı toplayamadığım için S.R.B harflerini çözmeye çalışmadım onun yerine Charlotte’ın bilinci bana bu mendilin Samuel’in mendili olduğunu söyledi. Yere oturmamızı söylediğinde “Hizmetka-” diye başladım ama sözümü bitiremeden evet dedi. Beni çekiştirerek yanına oturttu. İlk mırın kırın etsem de hemen uyum sağlayıp duvara yasladım sırtımı. Dizlerimi kırmış, karşı duvara bakmaya başladım. Ne yalan söyleyeyim oturmak iyi geldi. Yerin soğukluğu kötüydü sadece. Midem acıyordu, boğazımda iğrenç bir tat vardı. Gözlerimden gelen yaşlarla birlikte iğrenç görünüyor olmalıydım. Saçım başım birbirine girmişti. Derin derin nefes alıyordum ve bulunduğumuz odanın rutubet kokusunun o iğrenç çürük kokusunu bastırması için çaba harcıyordum. İyi miydim? İyiydim. Sakindim. O anıyı düşünmemeliydim şuanki kafamla. Charlotte’ın zihnine odaklanmalıydım. Bilip bilmediğimi sordu o sırada. Yaşadığımız şeyden bahsediyordu. Bir şey söylememe gerek kalmadan söyledi. Zihinfendarlık daha önce duyduğum bir şeydi ama o kadar umrumda olmamıştı ki. Anlamamıştım bile. Charlotte felaket bir vicdan azabı çekiyordu, zihnime girip geçmişimden bir anıyı göstermişti bana. Gerçekten benim miydi o anı ya? Öyle bir şey olmadığına çok eminim. Charlotte konuşmasa da, zihni benimkine benim için ne kadar endişelendiğini söyleyip duruyordu. Endişelenmemesi için ne yapabilirdim ki? İyi olduğumu kendime söyleyip duruyordum. Ona da söylemeliydim belki. Beni özlediğini düşündü Charlotte bu sırada. Bu tarz duyguları kabullenebilmesi çok garip gelmişti. Ben asla kabullenemezdim bunu. Sessizce oturdum yanında. O ise bazı şeyler söylüyordu, aynı zamanda düşüncelerini okuyup okumadığımı düşünüyordu. Gülümsedim belli belirsiz. O okuyor olsaydı böyle düşünmezdi. Charlotte’ın endişeyle aklına gelen değişik fikirleri takip etmek hem eğlenceliydi, hem de yorucuydu. Benim düşünme tarzımdan çok farklıydı. Kafamı o gördüğüm anıdan çok rahatlıkla uzaklaştırabilmişti o yüzden. Zor bir ortamda büyüdüğümü söylediğinde rahatsız olduğumu belli eden bir ses çıkardım. O sesi çıkardığım gibi Charlotte’ın düşünceleri konuşmak istemediğimi anlayan şekilde değişti. Bana zaman vermek istediğini, eğer istersem konuşabileceğimi düşündü. Beni anlaması şuan içinde bulunduğum durum için iyi değildi ki. Ben daha bundan 5 dakika önce bırakmıştım onu gitsin diye. Bana saygı ve sevgi ile yaklaşan bu kızdan nasıl uzaklaşabilirim ki. Sakinleşemiyordum da çünkü yanımda kıpır kıpırdı kız. O anıyı düşünmemi engelliyordu ama onun endişelerini duymasam, duygularını içimde hissetmesem belki de çoktan toparlamıştım kendimi. Stres içindeydim. Nasıl kapatılıyordu bu? Şarkı söylemek istediğinde dönüp baktım buna gerçekten mi der gibi. Bu düşüncelerinin arasına yakışan bir şarkı bulabilecek miydi? Sessizce durduk... Charlotte’ın aklına gelmiş olan müzik kulağıma geldi ama sözleri çıkmadı. Çıkmayınca kendimi tutamayıp “Tch...” diye güldüm. Güldüm ama sonra pişman oldum. Trende söylediğim şeyleri hatırladı kız. Üstelik sinirlenerek düşünmedi, üzülerek. Kırılmıştı çok. Bu sene onu çok kırdım. Gereken şey buydu ama. Abi beni bu kadar önemseyen, bana bir şey oldu diye kendi kendini yiyen bu kıza neler yapıyorum ben ya? Tamam da, ölsün mü? Ölmesinden iyi değil midir bir sene kalbi kırık gezmesi. O da doğru.
Bir anda kalktı yerinden. Öyle bir durumdu ki bu, okuyamamıştım bile. Benim duygularımı hareketlerimle gösterdiğimi, onun da öyle yapacağını anladım. Bana doğru döndü. Yapacağını bildiğim için ben de kafamı ona doğru çevirdim. Kız bir kolunu boynuma doladı ve diğer eliyle kendisine, göğsüne doğru çekti kafamı. Sarıldı sıkıca. Kafam göğüslerinin arasına girince bir anda heyecanlandım. Bu heyecan benimdi galiba. Charlotte’ın olduğunu düşündüğüm düşünceler daha çok endişe ve pişmanlıktı. Bu heyecan ise bir kızın, özellikle de sevdiğim bir kızın göğüslerinin arasında bulunduğum için ortaya çıkmıştı. “Rillian...” dedim kafamı tutan eline şöyle bir dokunup. Bırakmasını isteyecektim ama konuştuktan hemen sonra bana fazlasıyla ateşli gelen bir fısıltıyla ona yaslanmamı söyledi. Kulağımdaki kalp atışları, beynimin içinde tüm düşünceleri vardı... Kendimi iyice kaybettim orada. Kendi düşüncelerim yok oldu. Sarıldım beline ona odaklanıp. Sessizce durdum. Derin derin nefes aldım. Bir yerde okumuştum, eğer birisi ile varoluşsal özellikleriniz ters ise, kokusu çekici gelirmiş. Demek ki Charlotte ile tersiz. Çünkü burada kokusunu içime çekerek bütün gece oturabilirim. Yine de onun kafası böyle hızlı hızlı çalışırken rahatlamam imkansız. Durdurmaya çalışabilirim ama istemiyorum da. Kızın her duyusunun, duygusunun, düşüncesinin beynimde yankılanmasını istiyorum. Gözlerimi kapatmış orada dururken ne yaptığımı fark ettim bir süre sonra. “Yeter.” dedim hemen. İttirdim kendimden beni bırakması için. Beni kırdığını düşünmesi hataydı. Kırılmazdım ki dediklerine. Yanlış şeyleri söylememişti çünkü. Üzdüğünü, ondan nefret edeceğimi düşünmüştü. Ben bu tarz duyguların düşüncelerime ve kararlarıma etki etmemesi için üstün çaba gösteririm. Eğer duygularımı dinliyor olsaydım şuan onla çoktan birlikteydik ve başı dertteydi. Onun yerine uzakta tutmaya çalışıyordum kendimden.
“Ben iyi olurum boşver.” dedim aşırı sakin bir ses tonuyla. Dönmedim önüme. Onun yerine kızın yüzünü tuttum yüzümün önünde. “Sakin ol. Endişelerin kafamda çınlıyor.” Böyle sakinleşmeyecekti. Bu yüzden tekrar sarıldım beline. Bu sefer de ben çektim onu, sarıldım sakinleşmesi için. Öylece durup soğuk soğuk konuşmaya başladım. “Sen beni kıramazsın zaten. Söylediklerin kırıcı değil, doğrulardı. Aptallık ettim, tehlikeye götürdüm Samuel ve André’yi. Ölebilirdik. Düşünmem gerekiyordu. İleride sorumlulukları olacak biri için affedilecek bir hata değil. Bunları biliyorum. Tamam mı? Sakin ol.” Bunları duymayı, özellikle Charlotte’tan duymayı kaldıramamıştım sadece. Ne yani? Ben böyle zayıfım diye doğruları söyleyemeyecek miydi? Üzülürüm diye biri bana bir şey söyleyemese, acınası olduğumu düşünürüm sadece. “O lafların beni etkilemesi senin hatan değil. Benim zayıflığım.” Söylediklerim kızda pek de iyi etki bırakmıyordu sanırım. Ne demeliydim ki? O zihinbilmem nesinden mi bahsetmeliydim? Bu tarz konuşmalarda o kadar kötüyüm ki. “Bak, demin olan bok neydi bilmiyorum. Sanki sen olmuş gibiydim ilk. Sonra o anı oldu. Benim anım değil herhalde öyle bir şey yaşamadığıma eminim. Sen de görmüşsün. Mide bulandırıcıydı. O yüzden midem dayanmadı. Yoksa sorun yoktu gerçekten. Deminden beri boğazımda hissediyorum endişeni, düşüncelerin beynimde... Sakinleştir kendini de konuşalım ne olduğunu...”[/justify]
-
[justify]Bilinmek, görülmek, duyulmak, anlaşılmak. Bunları hiçbir zaman umursamamıştım. Bilmeyi, görmeyi, duymayı ve anlamayı da. Dindirilemez bir merak ile gidiyordum ona. Bahar mı yangın mı önemsemiyorum. Dikkatli olmam gerektiğini bildiğim halde yine aynı hatayı yapıyorum. Zamanın durmasını istediğim anda kollarımın arasındaydı. Ne kadar yakın ve ne kadar uzak. O, istediği yere gidip istediği her şeyi yapabiliyordu genellikle. Unutuyordu çünkü. Ben ise bir yere gidemiyordum. Çünkü hep hatırlıyordum. Hatırlamakla lanetlenmiştim. Belki de lanet doğru bir kelime seçildi. Düşüncelerim içinde kavrulurken bile aksi sözleri kabullenemiyordum. Üstüne üstlük, bunun için üzülemezsin dedikçe üzülmeye devam ediyordum. Bunu kendime söylemek mecburiyetinde olmaktı beni üzen. Düşmüştüm ama dizlerim yarın kanayacak ve yarın sabah canım acıyacaktı. Ve bir diğer gün, yine… Ateş gibi Eadwig. Elde tutamıyorsun.
“Yeter.” dedi. Yakıyor. İttirdi beni. Ben de açtım ellerimi. Kalkıp gideceğini düşünürken yüzümü tuttu ve düşüncelerimin kafasının içinde çınladığını söyledi. Nasıl? Bunca zaman… Hayır, hayır… Öyle bir şey mümkün mü? Deminden beridir. Çok fazla düşündüm. Çok açık ettim kendimi. Eadwig zihnimin içindeyken nereye saklanabilirim ki? Neden saklanmalıyım? Bütün düşüncelerim ve hislerim sahile vuruyor. Aklımı uzaklaştırmalıyım. Az önce de denemedim mi ben zaten bu yöntemi? İşe yaramıyor. Çiftliği düşün. Anneni düşün. Profesör Moore’un derslerini nasıl sabote edebileceğini düşün. Olmuyor. Olduramıyorum. Kazan gibi kaynatıyorumdur kafasını. Yeni bir işkence yöntemi olabilir mi bu? Çift taraflı bir işkence. SUS ARTIK, diyordum kendime. O an, Eadwig sarıldı bana. Gözlerimi kapattım. Bilincimin içinde dağ esintisi kol geziyor. Sessizlik. Düşünmüyorum. Anda kalarak derin derin nefes alıp verdim. Bir meşe ağacın gölgesinde küskün ama barışmaya yenik düşecek biri gibi oturuyordum sanki. Aptallık ettiğini nihayet kabullenmişti. Dediklerinin sonunda yalnızca anladığımı ima edecek şekilde “Hıhı.” diyebildim mayışıklıkla. Endişelerimin beni bıraktığı o kısacık zaman ağzımda keyif veren bir tat bırakmıştı. Eadwig zayıf olduğunu kabullendiğinde göğsümden başımın tepesine kadar bir sıcaklık hissettim. Gözlerimi açtım. Öfke değil. Ancak, bir incinmenin belirtisi. Zayıf değildi. Nasıl zayıf olabilir? Şu an dahi önceliğine beni koyuyordu oturup onu düşünmemiz gereken yerde. Ne haddime onu düşünmek? Bilmiyorum. Bir şey söylemedim. Kabullenmeyecektim bu durumu.
Az önce yaşadıklarını anlatmaya başladı özetler gibi. Kulağa korkutucu geliyordu. Bir yerlerde okuduğuma eminim. Yeteneği var. “Sakinim ben. Kes şunu. Beni düşünme artık.” dedim donuk bir edayla. “Konuşalım istiyorum ben de.” diye ekledim apar topar da. İkimiz arasında kalan kolumu kıpırdattım önce, sonra da diğer eline uzandım. Hala solgun gözüküyordu. Vücut ısısını kontrol etmek istememin yanında elini de tutmayı istiyordum. Zaten bir keçiden hallice olan inadını aşmalıydım önce konuşabilmek için. Üstüne düşmemesi çok olasıydı. Söze nasıl gireceğimi bilememekle birlikte sessizliğe gömülmüştüm bir nebze. Bir yandan da burnumu rahatsız eden zindanların rutubet kokusu hapşırtacak gibi olmuştu beni. Burnum kaşındı. Hapşıramayınca kaşınan burnumu bir iki kere sağa sola burnumu kırıştırdım. Elimi çekmek istemiyordum tekrar tutacak cesareti gösteremeyecek olmamdan ötürü. Daha da kaşınınca hafifçe başımı uzatıp Eadwig’in yanağına burnumu sürttüm bir süre ama ne yaptığım konusunda hiçbir fikrim yok. Rutubet kokusunu Eadwig’in kokusuyla değiştirirken ona yakın olmanın heyecanıyla zihinsel açıdan daha sakin hissediyordum. Sakin ama utangaç.”Şey… Neyse..” Üstünde durmadım. Ne yaptığımı söylemiyordum. Zihnimden geçen her şeyi bilmiyor mu? Çıktım kolunun altından hemen. Kendimi yana kaydırıp dizlerimi de yine kendime çekip kucağına başımı yerleştirdim. Saçlarım gözlerimin önüne düşünce çekmedim. Dümdüz karşımdaki duvara bakarak hiç düşünmeden söylemlerimi sıraladım.“Bak… Benimle kütüphaneye gelmelisin. Üzerinde çalışman gerekecek bunun. Sana dediğim şeyden o. Zihnini çok aktif kullanmak seni yorar. Duymamayı öğrenmelisin. Kendi zihnini de korumalısın. Emin değilim… Ama… O anı… Nasıl yaşamadığına eminsin? Birdenbire nereden çıktı ki? Seni ne bu kadar strese sokuyor? Ya da neden daha önce böyle bir şey yaşamadın? Senle birlikte nasıl olur da o görüntüyü veya anıyı her ne ise artık… Nasıl görebildim? Çok soru var. Üstüne düşmemezlik yapamazsın. Sen kaçtıkça ben zorlarım.” dedikten sonra daha mantıklı bir şeyler söylemek için zorladım kendimi.“İkinci sınıftayken bana annenin her şeyi bildiğini söylemiştin. Böyle mi? Aileden gelen bir şey olabilir belki.” O zamanlar nasıl olduğunu anlamamıştım ama şimdi taşlar yerine oturuyordu. En azından elimde bir teori vardı. Rahatsızlıkla başımı kıpırdattım. Kemikleri batıyordu. Çok sert. Biraz daha duruşumu düzeltirken yönümü de Eadwig’i aşağıdan görecek şekilde çevirmiştim.“Ciddiyim. Yardımcı olmak istiyorum. Çözelim. Sonra istediğin kadar uzak durup başkalarıyla takılmaya devam edebilirsin.” Yine düşünmeden ağzımdan dökülmüşlerdi. Düşünmeyince hep böyle oluyordu işte. Eadwig beni ıssız bir adada sığınaksız bırakmıştı.
Çok kontrollü davrandığımı savunamıyorum. Ben de şaştım haliyle. Kafamın içine geri döndüm. Cümlelerimi sese dökmeme lüzum yoktu. Üzgünüm, yanında olmana izin vermeyeceğini biliyorum. Zoruma gidiyor mu? Bazen. Yine de benden bir şey eksiltmiyor yaptıkların. Sen de bunu biliyorsun. Ne kadar hızlı koşarsan koş bu gerçekten kaçamayacaksın. Sen ittikçe ben daha yakın olacağım. Yeni bir şeyler deneme zamanı. Belki yakın oldukça bir mıknatıs gibi iterlerdi birbirlerini. Ya da ikna yöntemiyle bize bir illüzyon sunuyordum.[/justify]