[spoiler]
[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=2H5rusicEnc[/youtube]
[/spoiler]
[justify]-
Kudretiyle soyumuza hayat veren, ışığınla bizi kutsa. Kalbimize kötülüğü yeşertme, şeytanı aklımıza sokma. Günahlarımızı bağışla, bizi yolundan ayırma. Ölümlü ruhlarımızı kabir azabından koru.-
Âmin.Katedralin vitraylı camlarından içeri süzülen ışık demetleri, tavandan sarkan kristal avizeden yansıyıp mermerden oyulmuş bembeyaz azize heykelinin üzerini aydınlatıyor ve onu taş kesilmiş bir bedenden ziyade dans eden bir genç kız gibi gösteriyordu. Bu görkemli ışık oyununun yarattığı kutsanmış atmosfer ilahi olanın yanlarında olduğunu hissettiriyordu, kuytularda ve gölgelerdeki ışığın erişemediği köşelere saklanmış iblislerden korumak için.
Beyazın en duru tonunda ipekten elbiselerin içindeki üç kız ellerini göğüs hizasında kavuşturmuş, şükürlerini minnet dolu bir zarafetle iletiyorlardı yaradanlarına. Seslerinin melodik nevası ve üzerlerine düşen gün ışığı, Tanrı’nın nurdan yarattığı varlıkların fani dünyadaki bir yansımasıydılar adeta, saf ve bir o kadar da günahsız; tıpkı melekler gibi. Sayfalarca ilahi besteleyebilirdi onları izleyen bir âşık; güven, huzur ve de ilhamla donatılmıştı salon en yüce olan tarafından.
Tüm bu semavi ahengi bozmaya ant içmeyi yeğlemişti içlerinden en genç ve en günahsız olanı. Çocukluğun verdiği bir toylukla, duanın ortasında hafifçe kıkırdadı… ve beraberinde salonda yankılanan tokadın tok sesi azizenin tepesinde oturmuş duaları yaradanlarına iletmekle görevleri meleklerin irkilmesine neden olmuştu, Tanrı’nın evinde şiddete yer yoktu; onların aksine küçük kız şaşırmış görünmüyordu. Sessizdi. Kıkırtısının son tınıları aldığı darbenin sertliği ile son bulmuştu.
-
Merry!Küçük kızın yüzü öfkeyle şekillenmiş, nefret bulutları bebek mavisi gözlerini gölgelemişti. Biraz acıdan ve çokça kinden dolayı dolan gözlerini umursamadan dil çıkardı büyük olana, onu Tanrı’nınkinden daha korkunç bir gazaptan koruyan ve cezasının tek bir darbe ile bitmesini sağlayan ise Katedralin maun kapısının mükemmel bir zamanlamayla açılmış olmasıydı. Tanrı severdi böyle küçük müdahalelerle yukarıdan, kullarının yegâne koruyucusu olduğunu hatırlatmayı, daima oradaydı ve onları gözetirdi.
İlah, ona kulluk edenleri severdi ve seven herkes tanırdı O’nu; bütün kulları ondan doğmuştu nihayetinde, O, sevgiydi, herkesi sevendi. Hiç kimse Tanrı’yı görmemişti belki ama birbirlerini severlerse, O’nun sevgisi de içlerinde yaşar ve ruhları da yetkinleşirdi beraberinde.
Köhne yapının açılan kapısının arkasından gelen gösterişsiz, vücut hatlarını gizleyen siyah bir tunik giyen genç rahibenin ise yine o Tanrı'nın daimî olan gözetimi altında geliyor oluşuna karşı çıkmadı Meredith. Kaderi düşmanlarının elinde olması rağmen zihninde canlanan anısında yüzüne inme potansiyeli olan o tokada karşı koyamayışı gibi. Bu sefer masumiyeti onu kurtarmayacaktı fakat kızıl cadı son nefesini verdiği anda dahi Tanrısına olan sevgisini içinde taşıyacağına yemin etmişti.
Boleyn’lerin en aykırısının ve en reddedilen çocuğunun yaşamının bitimine yalnızca bir parmak şıklatması kadar uzaktayken nefret ettiği o Ada’ya dair hatırlarının zihninde canlanması ironikti. Büyükannesinin, bazı bağların ne kadar denerse denesin koparılamayacak kadar kuvvetli olduğuna dair sözlerini daha iyi anlıyordu şimdi. Ruhunun bir parçası nasıl yaradanına bağlıysa diğeri de geçmişine bağlıydı, orada bıraktığı kız kardeşine.
Genç rahibenin, zümrüt yeşili elbisesini üzerinden çıkarmasına tepki vermedi, gözlerini kapadı ve kız kardeşinin narin yüz hatlarını canlandırmaya çalıştı. Onu adadan gittiği yıldan beri görmemiş, çocuğa ait hatlarının bir genç kızınkiyle değişime şahit olamamıştı. Ama daha küçük bile insanları kendine çeken bir aurası vardı el üstünde tutulmasını sağlayan. Meredith, kızın mavi gözlerinin nasıl yaşamla dolu olduğunu hatırlıyordu, birbirlerine kız kardeş sözü vermişlerdi ebediyen beraber olacaklarına dair. Zamanı geldiğinde yanına alacaktı onu ve bir daha dönmeyeceklerdi o lanet kara parçasına.
Hatıralar eklemlerini çekiştirdi; yumrukları gevşedi. Kalbi sızladı.
Gösterinin sonuna gelmişti tutulamamış sözler, yarım bırakılmış yeminler ve en kötüsü de sevdiği hiç kimseye bir ‘elveda’ bile diyemeden. Çoktan kuruduğunu sandığı göz pınarlarında tekrar birikmeye başladı yaşlar; onun en büyük korkusu ölüm olmamıştı çünkü ecel, ne her şeyin sonu ne de sonsuz yaşam olan tek gerçekliğin içinde yitmiş basit bir dönem değildi. Dünyevi yaşamın nihayete ermesiyle farklı bir düzlemde uhrevi yaşama giden bir geçişti. Hiçbir zaman bir son demek değil aksine yeni bir başlangıçtı.
En büyük korkusu sevdiklerini yarı yolda bırakmak, onların güvenlerini kırmaktı. Şu anda, bu nedamet kokan yapıda pamuk ipliğine bağlanmış kaderi kendini Azrail sanan insanların elinde sonlanırsa kaç kişiye birden ihanet etmiş sayılacaktı? Büyükannesine, öğütlerine kulak asmayı bırakıp kendini bu çıkmaza sürüklediği için; kız kardeşine, sözlerinin arkasında duramadığı için; en az onun kadar yakın Cwénhild’e, yaşamının en karanlık döneminde ışığı bulmasına yardım ettiği için; Bay Carter’a, istifa etmek ve her şeyden vazgeçmek üzereyken onu bu kararından döndürdüğü ve gözlerini açtığı için…
Zihnindeki düşünceler böyle devam ederken kaburgalarında hissettiği sızı da bir o kadar onu şu anki zamanda tutuyordu. Yaşamak istiyordu, yaşamak için pek çok nedeni vardı lakin kaderinden kaçması bu saatten sonra imkânsızdı. Yine de istiyordu. Dönüp sevdikleri ile son bir kez daha konuşmak, kırgın ayrıldığı insanlarla barışmak, kardeşini yanına almak... Fakat yaşamı bu noktada donacak, hayatı geriye alma ya da yanlışları düzeltip daha doğru yaşama şansı son bulacaktı. Çünkü bir cilaymışçasına yaşamın üzerine atılacaktı ölüm. Herkesi yarı yolda bırakmış olacaktı.
Bir
yüz karasının yapacağı gibi.[/justify]