-
André için birçok sıfat kullanılabilirdi: zeki, iyi niyetli, algısız, naif, korkak, beceriksiz, sakar, çekingen... Bu gece içinse bir araya geldiklerinde oldukça korkutucu sonuçlara gebe olacak olan bir ikili ön plana çıkıyordu: Aptal ve meraklı.
Biçim değiştirme dersine çalışmak için geç saatlere kalmış, ortak salondaki masalardan birinde oturuyordu kumral saçlı oğlan. Tüy kalemi yan tarafından gelen loş ışığın gölgesinde kağıdın üzerine olabilecek en can sıkıcı açıyla düşüyor, yazılan kısmı okunmaz hale getiriyordu. Lakin zaten gecenin körü olmuşken düzenini değiştirmeye pek de enerjisi yoktu dağınık saçları iyice dağılmış saçlı çocuğun. Kalemini parşömeninin üzerine fırlatıp gerinmek için arkasına yaslandığındaysa garip bir manzarayla karşılaşmıştı.
Muhtemelen alt sınıflardan olan, hem bundan hem de ikisinin de çok büyük ihtimalle çekingen insanlar olmalarından dolayı zerre tanımadığı kız yüzünde garip bir ifade, ortak salonun kapısından yarı çıkmış bir şekilde kendisine parmağıyla "gel, gel" işareti yapıyordu.
"Ha? Efendim? Nereye geleyim?"
Nidalarına yalnızca bir ortadan kaybolmayla cevap alan oğlan yerinden doğruldu. Evet, aptaldı ve meraklıydı. Koridorlarda, kimseye duyulmamayı umarak fısıldıyordu hafif yankılarla kendinden küçük binadaşına tekrar ve tekrar. Ama cevap alamıyordu. Fakat anlamsızca takip ediyordu. Ne diye ediyordu? Çünkü aptal ve meraklıydı. Nitekim buz gibi Hogwarts bahçesinde ulaştı sonunda takip ettiği çocuğa. "Ceza yiyeceğiz şimdi, geri dönelim ortak salona!" diye sessizce ama gür olmaya çalışan seslendi kıza. Nafile. E kendi geri dönseydi? Yok, illa başını derde sokacaktı, bela ise onları havuz makarnaları formunu almış elastik tokatçı sütunlar olarak karşılamıştı.
"nE?" Asasını çekerken sağ eline yediği beton tokadıyla asasız kalmış, haşamat olmaya başlamıştı bu beklenmedik olay karşısında. Yani tamam André biraz gerizekalıca davranabiliyor da bazen, "Bahçe avlusunun sütunlarının gece gece dalması nedir?" diye düşünmek isterdi belki. Ama şu anda yalnızca çaresizce dövülüyordu...
-
"Eheh... Hayır, o kadar yiyemem... Mmm, patatese hayır diyecek değilim ya... Üff, et feci güzel pişmiş... Yerim... Ehe... Ehehe..."
Ne tür bir rüya gördüğü aşikar olan cadı, gecenin köründe yatağında mutlulukla uyuyordu. Ta ki biricik baykuşu kafasına konup çırpınmaya başlayana kadar... Sinirle hayvanı başından savmaya çalışıyordu ancak ne fayda! Hayvan bir türlü gitmiyordu ama Mirabelle kararlıydı, kalkmayacaktı.
Sonra baykuş bir şey yaptı; Mirabelle'in spesifik bir acil durum için koyduğu zilin üstünde zıplamaya başladı. Yani zilin üstünde "ANDRE ÖLÜYOR KALK" yazıyordu ve zil, zil sesi çıkarmak yerine "oğlun elden gidiyor! oğlun elden gidiyor!" diyordu. İşte bu, kızı biricik uykusundan ayırabilirdi. Hızla yataktan fırlarken yorgana takılıp yere çakılsa da önemli değildi, "Ne oldu?!" diye çığırarak oda arkadaşlarını rahatsız etse de iplemedi. Baymayankuş bir yere hızla uçmaya başlamış, Mirabelle de peşinden koşmaya başlamıştı. Havanın soğukluğunu göz önünde bulundurunca yanına pofuduk bir örtü almayı unutmadı, belki André dışarı çıkmıştır, üşütebilirdi!
Ortak salonda koşmak çok da iyi bir fikir değildi, serçe parmağını bir masanın köşesine sertçe çarptığında pek de hoş olmayan bir küfür bağırarak tüm okulu inletmiş olma ihtimali vardı. Acı içinde ayağını tutarak yerinde zıplamış, küfürlerine devam etmiş, baykuş saldırısına uğrayınca yoluna devam etmişti. Baymayankuş, Mirabelle'i bahçeye doğru yöneltince kızın kaşları çatıldı. Bu soğukta bu çocuğun dışarıda ne işi vardı? Pofuduk örtüyü almak kesinlikle iyi bir seçimdi!
Baymayankuş bir süre etrafına bakındı, sonra biraz ileriden gelen seslere kulak kabarttı ikisi de. Ne olduğuna bakmak için gittiklerindeyse bir adet André, bir adet güzel kız ve... İkisine saldıran sütunlar?!
"LAN! LAN, OĞLUŞUMDAN UZAK DURUN! HIAAAA!" ve sütunlara hunharca uçan tekmeyle dalan bir adet pembe gecelikli kumral cadı, bir kere daha okulu ve bahçeyi sesiyle inletmişti...
-
Gaye sıkılmıştı. Hufflepuff ortak salonundaki favori koltuğuna nazik bir hanımefendi izlenimini korumak amacıyla yayılmadan oturuyordu. Ama bu rolüne ne kadar daha devam edebileceğini bilmiyordu, biriyle uğraşmayalı bir hafta geçmişti. Ve inanın bu çok uzun bir süreydi onun için. Son dalga geçtiği çocuğa ne olduğunu merak ediyordu aslında. Zavallı mavi cübbeli domates gibi kızarmış ve Gaye’nin öptüğü yanağını tutarak bayılmıştı. Peki bizim oğlanımız -yani kızımız- ne yapmıştı? Baygın zavallıyı orada bırakıp gitmişti. Onun da eğlence anlayışı buydu ya! Derin bir iç çekerek kiminle uğraşabileceğini düşündü ve tanrılardan bir mesajmış gibi aklına bir isim geldi; André. Namı diğer binasındaki çekingen çocuk. Küçük şeytancıl bir sırıtış ile ayağa kalktı. Hızlıca üstünü düzeltip yakalarını sanki utanmış gibi göstermek için vurup kızarttı. Hazırdı ve avının peşine düşecekti.
André'yi bulmak ve peşine takmak çok kolay olmuştu. Ona her şaşkın gözlerle bakışında Gaye gülmemek için yanaklarını şişirmişti. Kalçasında hissettiği soğuk ile aniden irkildi. O kadar eğleniyordu ki dışarıya çıktığını fark etmemişti bile ‘Ay kalçam dondu. André'cim umarım üşümeme değecek yüz ifadeleri takınırsın yoksa başını bırakmayacağım.’. Küçük bir sırıtış ile tekrar saklandığı sütundan çıkarken arkasında bir hareketlenme hissetti.
“He?”
-
[justify]Regina uzun zamandır odasında bir köşede sakladığı votka zulasına bugün el atmıştı uzun zamandan sonra. Ablasından aldığı mektubu okuduktan sonra öyle sinirlenmişti ki ne kadar çabalasa da zihnini boşaltamamıştı. Siktiğimin okulunda sanki hiç başarılı değilmiş gibi başarılı olmasını öğütleyen mektuba sinirlenmemek mümkün değildi zaten. Bir de bunun üstüne erkek kardeşlerine bakmasını da söyleyen ablası hep yaptığı gibi onu küçük gördüğünü fazlası ile belli etmişti yazdığı cümleleriyle.
Kafasına daha fazla ne kadar çalışsa da boşaltamayacağını ve bu sebeple de uyumayı başaramayacağını anladı Regina. İşte tam da bu yüzden eline aldığı iki votka şişesiyle yatakhaneden çıkmış ve ortak salona inmişti . Ve salon ortasında bir ablanın asla görmek istemeyeceği bir şeyi görmüştü küçük kardeşini biri ile yiyişirken.
Gecenin bu saatinde ne halt yediğini başta sormayı düşünse de daha sonra şu an onunla uğraşacak hali olmadığını düşündü. Ve ortak salonun bir köşesine fırlatılmış kardeşine ait olduğunu bildiği cübbeyi üzerine geçirdi. Bu soğuk havada dışarı onun yüzünden çıkmak zorunda kalıyordu. Cübbesini çalmaya hakkı bu yüzden vardı. Ortak salona birinin girdiğini kardeşi fark etmiş miydi bilmiyordu ama eğer etmediyse bunun değişmesine sebep olacak kadar uzun süre kalmayacaktı. O yüzden hızlı ve dikkatli adımlarla çıktı Slytherin ortak salonundan.
Elindeki şişeyi yudumlayıp bir yandan da Hogwarts koridorlarını adımladı Regina. Elindeki ilk şişenin dibini görmeye başladığında da asıl hedefi olan bahçeye ulaşmıştı. Boş bir alan görmeyi bekliyordu ama aksine keyfini yerine getiren bir şey görmüştü. Yüzlerini şu an tam net göremese de iki kişinin havuz makarnaları şekli almış bahçe sütunları tarafından dövüldüğünü görmüştü.
Yüzüne büyük bir gülümseme yerleşen kız bahçe duvarına yaslanıp şişesinden son yudumunu aldı. Keyifle ikinci ve son şişeye geçiş yapacaktı ki uzaktan pembe geceliğiyle dayak yiyen ikiliye yaklaşan bir kız gördü. Bağıran kıza ne kadar uzak olsa da pembe gecelikli cadının sesi Regina’nın başını ağrıtmaya yetmişti. Biraz cırlayan kızın sesini duyan birisi olursa yakalanma korkusu ile dolsa da dayağın son demlerini de izlemeyi tercih etti. En sonunda böyle bir manzarayı kaçırmak istemezdi.[/justify]
-
Havanın nadiren açtığı bir kasım gecesinde mum alevinden yansıyan titrek ışığın altında son dakikaya bıraktığı ödevlerle cebelleşiyordu Ares. Sorumsuz bir öğrenci sayılmazdı ancak bir şekilde çıkmıştı aklından ya da o unutmayı seçmişti. Eurus’un akşam yemeğindeki azarı olmasaydı da belki de hiçbir zaman hatırlayamayacaktı. Bir kız arkadaşa sahip olmak gibisi yoktu, hele ki Eurus gibisine.
Hiçbir fikri olmadığı bir konu hakkında otuz santim uzunluğunda bir parşömeni doldurmak beklediğinden de zordu, sırf on beş dakika boyunca tüy kalemi aynı noktada tuttu diye iki parşömeni buruşturup atmıştı çoktan. Pes etmek ve yatağa gitmek üzereydi, sabah erken kalkıp birinden kopya çekmek en mantıklı seçenek gibi görünüyordu.
Tam da o sırada -zaten hep öyle olurdu ya- bina arkadaşlarından birinin kendini kaybetmişçesine dışarıya fırlaması bütün dikkatini dağıtmıştı. Dürtüsel bir hareket ile –ki bunu sağlayan tanrının ufak bir müdahalesi de olabilirdi- kendini koridorlarda mavili arkadaşını kovalarken bulması çok zaman almamıştı. Peşinden gelenden bir haberdi, arada bir “Nereye gidiyorsun?” diye sesleniyor fakat takip ettiği cadı hiç oralı olmuyordu.
Bu kovalamaca tenini yalayan soğuk ayazla kavuşuncaya kadar sürdü… Karşılaştığı manzara birkaç aydır sakin geçen hayatında nihayet bir kıpırdanmalar olduğunun habercisiydi adeta. Hogwarts daima garip bir yer olmuştu. Peki, öğrencilere saldıran sütunlar? İnanılmaz gerçekçi bir rüyada olmadığından emin olmalıydı.
Asasını çekti, “Protego!” diye haykırdı pembe gecelikli kızın önüne koşarak. “Mira, gecenin bu saatinde ne yaptığını sorabilir miyim?” Kızın elini tuttu ve arkasına aldı o sırada Hufflepuff’tan arkadaşlarının da sütunlara kurban gitmek üzere bahçede bulunduklarını fark etmişti. “Tamam beyler, ben hallediyorum, “Bombarda Maxima!” diye yapıştırdı büyüyü tekinsizce savrulan beton yığınlarına karşı. Eğer şu an bir rüyanın içindeyse bir süre daha uyanmasa iyi olurdu. Protego büyüsünü yolladı Gaye’in önüne, Ravenclaw’dan bir başka arkadaşı da bahçeye giriş yapmış ve saldırıya müdahale etmeye başlamıştı.
Son birkaç sütun ve peş peşe gönderilen büyülerin ardından tavan yapmış bir özgüven ile nihayet talan ettikleri sütunların bunca tantanayı neden çıkardıklarını öğreneceklerdi…
-
Gördüğü güzel bir rüyadan birden sıkıştığı için uyanmıştı. Kendi kendine söylenerek sıcacık yatağını terketmiş, yatakhaneden henüz oflayıp puflayarak çıkmıştı ki bina başkanını bir yere doğru seslenip giderken yakalamıştı.
"Hmm ne yapıyor gece gece ayakta bu?"
Onu gözden kaybetmek istemiyordu ama geride kalmak da istemiyordu bu yüzden hafifçe koşturarak takip etmeye başlamıştı onu. Ses çıkarmamak ve onu olabildiğince yakından takip edebilmek için elinden geldiğince dikkattli davranıyordu. Biraz korkmuş ve endişelenmişti.
"Off ya biri bizi yakalarsa"
Tarzında düşünceler beyninin her bir nöronunu ele geçirmiş, adeta bir parazit gibi beynini kemirmeye başlamıştı bile. Birkaç saniye sonra bu düşüncelerden kurtulmak adına yüzünü yavaşça tokatlamıştı.
"Kendine gel Noah. Negatif düşünürsen negatifi çekersin. Derin bir nefes al ve bina başkanının ne yapmaya çalıştığına odaklan."
Bütün endişelerini bir kenara bırakabilmeyi başarmış, Hafif kızarık yanakları eşliğinde Aresin peşinden kendisini bahçede, keskin bir soğuğun pençelerinde bulmuştu. Henüz bu duruma şikayet etmeye fırsat bulamadan birkaç stünun arkadaşlarına saldırdığını görmüştü. Neyseki Yatakhaneden çıkarken yanına asasını almayı ihmal etmemişti. Asasını sütunlardan birine yöneltmiş ve dudaklarından şu kelimenin dökülmesine izin vermişti.
"Diffindo"
Büyüsü çarptığı sütunu ortadan ikiye yarmıştı. Aresin koruma büyüsüyle arkadaşlarını koruduğunu farkettiği için saldırılarına daha çok yoğunlaşabilmişti. Bir süre bildiği büyüleri ortada hareket eden taş bırakmayacak şekilde savurduktan sonra tüm sütunların parçalandığını anlayıp durmuştu.
-
Acısı çok uzun sürmemişti. Zira bir veya birkaç sebepten ötürü Büyük Salon'da kahvaltı saatlerinde bulunandan daha kalabalık bir güruh olay yerine seherbazların Kanlı Balo'ya gelişinden bile hızlı intikal etmiş ve çevresindeki sütunları muhtelif metotlarla alt etmişlerdi. Hırpalanmış oğlan, kurtarıcılarına döndüğünde oldukça tanıdık simalarla karşılaşmıştı. Gözlerinde belirgin bir minnettarlıkla gözlerinin içine baktı diğerlerinin: "Ş-Şey... Teşekkür ederim..."Ama siz... bakışları üç sınıf arkadaşının üzerinde kısaca gezmiş ve devam etmişti cümlesine. "Hepiniz burada ne yapıyorsunuz?"
Sonrasında başına bir şey geldi mi diye endişeyle döndüğü küçük kızın nasıl olduğunu kontrol etmek için o tarafa yönelmişti ki ağustostaki o korkutucu balodan beri anlayamadığı bir sebepten ötürü çok fazla denk geldiği Mirabelle'in kendisine ansızın azar çekmeye başlaması tüm endişelerini, sızılarını, şaşkınlığını ve şayet varsa diğer algı ve hislerini sindirmeye yetmişti. Mental olarak cenin pozisyonuna geçmiş ağlayan oğlan, metanetini korumaya çalışarak -ama yalnızca çalışarak, beceremeyerek- titreyen bir ses tonuyla "Özür dilerim, bilinçli değildi, ama şu kız için endişelendim, özür dilerim..." gibi tepkiler vermeye koyulmuştu. Omuzlarına sarılan battaniyeyle ve azar faslının bitmesiyle soluk alış verişi düzelmeye başlamış ve çevresine belki de ilk defa dikkat etmeye başlamıştı. Bu sütunlar neden kendilerine saldırmıştı şimdi?
Yavaşça doğrulup çevresine bakınırken yürümekte oldukları rotada, karşılarında üç fıçı görmesiyle bir an duraksadı. Bu şekil, bu boyut, bu ahşap... Şaşkınlıkla mırıldandı ortamdaki diğer kişilerin de duyabileceği şekilde: "Bu fıçılar... Kaymak birası değil mi?.."
-
"Bu saatte ne mi yapıyorum? Gecenin köründe bok varmış gibi dışarı çıkan iki porsuğun kıçını kurtarmaya çalışıyorum! Göt, sanki kendin dışarıda değilsin, püh! Bu arada şu sütun öldü galiba. Güzel tekme atarım ama tamir için bana dönülürse bir şey görmediniz."
Sütunların işi bitince anında André'ye dönen kız, oğlanı azarlamaya başladı. Ağzı azarlıyordu ama gözleri arkadaşını süzüyor, bir yerine bir şey olmuş mu diye kontrol ediyordu.
"Senin bu saatte ne işin var dışarıda ya? Üşüteceksin, hasta olacaksın, orada burada hapşu hapşu diye dolanacaksın, sonra hastane kanadında sürüneceksin... İyi ki de düşünüp getirmişim bunu!"
Azarlarken bir yandan da çocuğu elindeki pofuduk örtüye iyice gömüyordu. Üşümeyecek hale geldiğinden emin olduktan sonra ellerini beline koyarak sinirli bakmaya çalıştı ancak ifadesinin zoraki olduğunu kör koklasa anlardı. Titrek sesiyle özür dilediğinde ilk kalp spazmını geçirmişti, e şimdi nasıl azarlayacaktı? Sonra bakışlarını yandaki cici kız gibi duran şeye çevirdi. Amanın, bebiş ağlıyordu! Bebiş ona sarıldığında ikinci kalp spazmını geçirir gibi oldu Mirabelle, sevimli şeylere bitiyordu zaten.
"Ay, azarlayacaktım ama kıyamadım. Anasının kuzusu niye ağlıyorsun? Gel bakayım, gel... Aww, geçti, geçti!" diyerek kızın saçını okşuyor, en rahatlatıcı ses tonuyla sorunun geçtiğini söylüyordu. Sonrasındaysa
"Oha! İçelim mi? Zaten yeterince suç işlemişiz, gömelim gitsin diyorum. Ama André sen içme. İçersen o fıçının ağzını kafanda kırar, sonra seni içine sokar, bahçede yuvarlarım. Ciddiyetimin farkındasın değil mi canımın ciğeri?"
-
Gaye güçlü bir çocuk değildi ve asla olmamıştı. Ama hayatında hiç bu kadar çığlık attığını hatırlamıyordu. Normalde ağlarken ya rol yapar ya da abartırdı ama bu sefer gerçekten korkudan ve soğuktan ağlıyordu. Tam da ‘Demek sonum biriyle oynarken olacaktı… Ühühü... Ama daha oynamam bitmemişti’ diye düşünürken bir kızın uçarak sütuna daldığını gördü. Ağzı açık bir şekilde kıza baktı. “Woah…havalı!” Kızın adı neydi acaba. Ondan büyük olduğu belliydi ve kesinlikle güçlüydü. Tam ona gelen başka bir stuna çığlık atacakken sonunda onu rahatlatacak bir ses duydu. Sütunlardan birine büyü atan kişi abisi gibi görüp çok sevdiği Ares’ti. Tam göz yaşları mutluluk göz yaşlarına dönecekken abisinin onu fark etmediğini anladı. Yavaşça gülümsemesi somurtmaya geri döndü ve olduğu yerde büzülüp daha da sesli bir şekilde ağlamaya başlayacaktı ki havalı kızı hatırladı ve istemeye istemeye ellerini yüzüne bastırarak hıçkırıklarını sessizleştirdi.
Hıçkırıkları önünde beliren havalı kız ile durmuştu. Tam da birinin onu fark edip teselli edeceğini sanmıştı ki kızın onu azarlamaya geldiğini fark etti. ‘AMA AYIP OLUYO YA!’ hızlıca koruma mekanizmasını kullanıp daha da sert ağlamaya başladı. Tam da her sıkıntılı durumda yaptığını yapıp kız kardeşlerinin arkasına veya Ares'e saklanacaktı ki Ares'e hala kırgın olduğunu ve kardeşlerinin artık olmadığını hatırlayarak düşünmeden önündeki kıza atıldı. Son beklediği şey kızın onu pışpışlamasıydı ‘…Bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim. Mm güzel yeni bir güvenli ev buldum gibi’ diye bıyık altından sırıttı. Yaşlı gözlerini olabildiğince tekmelenmiş bir köpek gibi şekillendirerek sarıldığı kıza baktı “B-ben ç-ok korktuğğmmm. Bizi kurtardığın i-için teşekkürlerğğğğ.”. Görünen o ki bütün gün sarılıp Ares'e kırgın bakışlar atacağı kişiyi bulmuştu…
eh André ile maytap geçmek kadar eğlenceli olurdu tahminen.
:)
-
[justify]Sesi ile tüm bahçeyi inleten kız ardından bahçeye iki erkek öğrencinin girmesiyle ‘Saçma bir ergen dramasına falan mı dönüşecek acaba güzel manzaram?” diye düşünmeden edemedi Regina. Ama dönüşürse bile zaten burada fazla uzun kalmayı planlamıyordu. Tahmin ettiği gibi ergen dramasına girmemişti işler. Ama dayak seansı Ravenclaw üçlüsü tarafından durdurulmuştu en sonunda. Olanları görünce başta gitmek için hareketlendi Regina. Ne de olsa sessiz bir yerde oturmak bu ‘Biz yakalanmak için ses çıkarıyoruz ehehehe~’ beşlisi ile aynı ortamda bulunmaktan tabii ki daha iyiydi.
Tabii Hufflepuff olduklarını genç cadı fark edeli çok olmamış ikiliden birinin dediklerini duyana kadar. Duyduklarının sadece bira kısmını algılamıştı, ama bu gözlerinin parlamasına yetmişti. Elindeki iki şişeyle koşarak beşlinin yanına giden Regina sahte gülümsemesini hemen yüzüne iliştirmişti. Gözlerindeki aç parlamayı saklayamıyordu, fakat bu karanlıkta bunun fark edilmeyeceğini düşünüyordu.
Elindeki boş şişeyi oldukça tehditkar bir şekilde tutarak beşliden her birinin gözlerinin içine teker teker baktı Regina. Karşı tarafa onun gelmesi ardından ilk konuşan kişi olma fırsatını vermek istemediğinden de hemen konuşmaya girdi. “Ah bira mı dedi biri? Aranızdaki küçükleri yataklarına götürmek için çıktınız büyük ihtimalle dışarı değil mi? Böyle bir şeyle ilgilenerek kendinizi yormanıza hiç gerek yok. Bununla ben ilgilenirim, siz hiç merak etmeyin.” dedi ve gitmeleri için bahçenin çıkışını gösterdi eliyle.[/justify]
-
[justify]Gecenin bir yarısı kaçamakları, hele ki bunlar yasaklı saatlere denk geldiyse, içerdiği risk faktöründen dolayı oldukça cazip gelmiştir Ares’e. Hogwarts bu açıdan mükemmel bir okuldu onun için, başına ne zaman ne çıkaracağını hiçbir zaman kestiremezdi sonuçta. Ve genç büyücü bir gecede, önce büyü yeteneklerini insanların önünde sergilemek egosuna ego katmış, şimdiyse sütunların ardında buldukları maden niteliğindeki Kaymakbirası fıçılarıyla bakışıyorlardı. Mirabelle’in atladığı gibi içeceklerdi elbette ancak öyle kuru kuru içmek olmazdı, gecenin bu saatinde burada toplandılarsa bir anlamı olmalıydı. Regina’nın hiç paylaşmaya niyeti olmayan tavrını göz ardı etmiş ve hevesle söze girmişti.
“Beyler, bayanlar ve bir tanecik Gaye’m. Gecemiz aksiyonlu başladı ancak bir şekilde kader hepimizi burada birleştirdiğine göre bu kaymak biralarını öylesine bulduğumuzu da düşünmüyorum.” Sarışın Slytherin’in tehditkâr bir biçimde tuttuğu şişesini kaptı çabucak ve boş bir yere yerleşti. “Sizleri ‘Doğruluk mu Cesaret mi’ oynamaya davet ediyorum.” Şişeyi çevirdi ve gece kuşlarının da kendisine katılmasını bekledi bir neşeyle.[/justify]
Soran: 1d6 : 1, total 1
Sorulan: 1d6 : 2, total 2
-
[justify]Cam şişe dönmüş ve dağınık kumral saçlı arkadaşının hizasında durmuştu. Genç büyücü memnuniyetle gülümserken karşısındakinin şaşkın bakışları durumu daha da iyi hale getiriyordu. O kadar çok sorabileceği soru vardı ki, ihtimalleri elerken bekleyenlerin bakışlarının gittikçe sabırsızlaştığını fark etmişti. “Pekala,” dedi. “Bu ortamda bulunan herkesin, ben de dahil olmak üzere, sevmediğin bir özelliğini nedeniyle birlikte söylemeni istiyorum. Eğer yapamazsan Eurus’la el ele tutuşup Profesör Cynthia’nın önünden geçmeniz gerekir.”[/justify]
-
Şişe çevirmece teklifine karşı heyecanlanmamış değildi kıvırcık saçlı dostunun. Nitekim, kendisi bu oyunu oynama konusunda bir hayli beceriksizdi. Üstelik yakalanırsa başları belaya da girebilirdi. Öyle bir durumda kaymak biraları başlarına patlamazdı, değil mi? Tereddütle konuştu mırıldanmadan hallice bir sesle: "Sanki yakalanırsak sıkıntı olur mu ki, emin miyiz bu konuda?" Sesi belki de mırıltıdan bile fazla kısıktı, özellikle genel heyecanın yanında. Eh, belki de iyi bir fikir olabilirdi. Kaç kere böyle geceleri olabilirdi bu şatoda? Bir süre sonra kendisi de destekledi bu öneriyi.
Yalnızca iki dakika içerisinde, ilk şişenin kendisine bakması sonucu pişman olmuştu. "Ares yapma bunu..." diye geçirmiş olsa da içinden artık çok geçti. "Başka bir soru alabilir miyim ya, ehehe?" diyerek bir hayli cılız bir girişimde bulunmuş olsa da sonuç kaçınılmazdı. "Arkadaşlar çok özür dilerim ama kendisine bunu teklif etmeyi denersen Profesör Urswick mi daha korkutucu bir tepki verir Eurus mu hayal dahi edemiyorum. Çok özür dileyerek..." diye ortamı yumuşatmayı denedi. Sahiden, ne diyecekti ki?.. Üstelik insanlara karşı kırıcı olmadan...
"Ares, öncelikle sanırım en çok bu soruyu sormuş olmandan nefret ediyorum. Yeterince açıklayıcı olmuştur umarım..." diyerek kaçamak bir cevap verdi lakin muhtemelen yumuşak olamamasının en az sorun yaratacağı kişiye kaçamak cevap verebilmiş olmak neye yarayacaktı? "Gaye, seni doğru düzgün tanımıyorum bile ama gecenin köründe bu sorunun bana soruluyor olmasının bir sorumlusu da sensin bir kere! Sonra... Regina! Sen de sanırım sekiz aydır bana karanlık sanatlar çalıştıracaktın..." Görece kolay olanlar çıkmıştı aradan ama şimdi kendisine bakan iki Ravenclaw çok daha sıkıntılı olacaktı... Önce dudaklarını büktü, buruk bir ifade kapladı yüzünü içinde bulunduğu durumu düşününce. Sonraysa söze girdi: "Noah... Bazen fazla inatçı oluyorsun cidden ya, inat ettin mi cidden yanlış anlama ama ben pes edene kadar tartışıyoruz hani..." Ve en zorlusuna gelmişti sıra. Balodaki o günden sonra garip bir şekilde oldukça sık karşılaştığı, aralarındaki mesafenin azaldığını düşündüğü ama samimiyetini de tam kestiremediği, lakin kendisinin yakın gördüğü kıza döndü diyeceklerinden çekinerek: "Mirabelle, sen de... Ee... Sinirlendin mi çok fazla yumruk atıyorsun, bazen tersine gitmekten korkmuyor değilim..."
Son cümlesinin ardından ortamdaki herkesle göz temasından kaçınarak, kızarmış yanaklarıyla tepki almaktan çekinerek şişeye uzandı: "Neyse, şey, ben çeviriyorum..."
(https://buyucedunya-rpg.com/Themes/blackened/images/dice_warn.gif) This dice roll has been tampered with!
Soran 1d6 : 3, total 3
Sorulan 1d6 : 2, total 2
(edit: 3, Gaye'e denk geliyor. 2 ise benim. 3'e öteleniyor. 3 ama zaten soran, 4'e öteleniyor. Yani Gaye, Mirabelle'e soruyor.)
-
Gaye, havalı gördüğü kızın koluna yapışmaya devam ediyordu. Ares’in diğerlerinden ayrı adını geçirmesi ne kadar hoşuna gitse de yeterli değildi. Belki sabah tatlı alırsa ama affedebilirdi. Şişe dönüp avlamak için plan yaptığı Andre’ye gelince bıyık altından güldü ‘Hadi abi güzel bir şey sor da az eğlenelim’. Abisi ise onu hiç de şaşırtmayarak en problematik sorulardan birini sormuştu.
Zavallı Andre’nin paniklemesini içten içe kahkaha atarak izledi, ta ki laf ona gelene kadar. ‘Ne benim yüzümden mi. Beni takip eden o hıh!’ yanaklarını şişirerek Mira’nın koluna yaslandı. Miraya sıra geldiğinde ise kız kalkıp rahatını bozmasın diye daha da sıkı yapıştı. Andre dis atmayı bitirip şişeyi çevirdi en sonunda. Şişe fışş diye dönerken tam da Gaye ve Miraya denk gelmesin mi.
‘Aha başladı eğlence ihuhuhuu’ diye içten içe sırıtıp kıza masumca gülümsedi. Yavaşça kolunu bırakıp ona daha da yaklaştı ve kollarını boynuna dolayarak dizine oturdu. Artık yüzleri arasında sadece bir santim vardı, kızın saçını yavaşça sağ eline alıp parmağına dolamaya başladı “Eeee söyle bakalım. Bu haftayı benimle geçirmek ister misin? Ah bunu istemezsen şimdi bize kimsenin bilmediği bir sırrını da söyleyebilirsin. Yani doğrusu ben birinciyi tercih ederdim. Peki söyle bakalım cevabın nedir hm?”
-
Koluna yapışan minnak kızın saçını severken oyunu izlemeye koyuldu Mirabelle. Sonra André kaçamak cevaplarını verdi... Verdi... Ve en son Mira'nın bir özelliğini söyledi.
"Oyy anasının kuzusu, ben sana hiç yumruk attım mı?" dedi, durdu, düşündü... "Yani, arka arkaya birden fazla yumruk attım mı?" diye düzeltti. Çünkü Mirabelle biliyordu ki şu altı yıl içerisinde okulda en az bir kez yumruk atmadığı insan sayısı bir elin parmaklarını zor geçerdi belki de. "Harbi, ben sana bugün hiç yumruk atmadım... Hak etmene rağmen! Atayım mı, ha? Atayım mı?" diyerek az tırsmasını sağladı çocuğun. Elbette yapmayacaktı ama korkutmaktan zarar gelmezdi. "Ehehe, şaka." dedi sonra, kolundaki velede rağmen André'nin yanaklarını mıncırırken.
Sonra şişenin bir ucu kendisine, bir ucu şeker kıza döndü. Bu kızdan en fazla ne kadar zarar gelebilirdi ki canım? Sakince sorusunu beklerken kucağına çıkan bir adet küçük insan sayesinde şaşırmadığını söyleyemezdi. Saçla oynamalar falan, bu velette bir şeyler vardı ama hayırlısı.
"Pff... Karşında dünyanın en mükemmel insanı varken cidden bunları mı istedin benden? Şekerim, Fransız öpücüğü istesen bile verebilirdim... Neyse ikisini de yapmaktan zarar gelmez. Al haftam senin olsun. Sırrımı da vereceğim ama! Sırdan ziyade şey, maksat yükü üstümden gitsin çünkü sikeyim sapık gibi hissettiriyor. Öhöhöm! André geldiğinden beri bir ihtimal gittiği her yere, ve her yer derken ciddi ciddi her yere evet, peşinden gidiyor olma ihtimalim olabilir. Bu yüzden André'nin olduğu her yerde mucizevi şekilde ortaya çıkıyor olma ihtimalim olabilir. Bu konu hakkında yorum yapana on beş tane yumruk atıyormuşum öyle diyorlar, haydi çeviriyorum!"
Soran: 1d6 : 4, total 4
Sorulan: 1d6 : 2, total 2
-
Şişe yine kendisini gösteriyordu ancak bu sefer diğer tarafına bakıyordu. Karşıda ise Regina vardı.
"Oooh... Hmm, tamam. Seni çok zorlamayacağım, tamam mı bir tanem?" dedi gülümseyerek. Sanki 'anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı' türü bir soru soracakmış gibi duruyordu.
"Buradaki herkesi sevişilebilirlik düzeyine göre detaylıca, uzuun uzuuuun sebepleriyle sırala ya da benimle üç dakika boyunca öpüş. Ne dersin? Çok da zor değil, değil mi?"
-
Boş adımları can sıkıntısını gidermeye yetmiyordu. Biraz heyecan biraz eğlence bulmalıydı. Yılın bu zamanı eğlence bulmak pek zordu. Elliotta son bir haftadır ortalarda yoktu, büyük annesinin hastalandığını öğrenince onun için Fransa'ya dönmüştü.
Adımları onu bahçeye çıkardı. Hava biraz soğuktu ama Franziska her zaman soğuk havadan hoşlanan biri olmuştu. Sıcak nefesi soğuk havayla buluşunca çıkan dumanın arkasında bir gruba takıldı gözleri. İşte aradığı heyecan bu olabilirdi. Gecenin bir yarısı burada toplanılıyorsa kesin drama ve aksiyon vardı. Adımlarını hızlandırdı ve grubun ortasına Mirabelle'in yanından daldı.
"Napıyonuz gençler şişe mi çeviriyoruz hadi bana sorun hadi."
-
[justify]Teklifinin umursanmaması sinirini bozmuştu bozmuştu ama ardından gelen konuşma üzerine sinirini oyun sırasında çıkarma kararı aldı. Ne de olsa insanları zor durumlarda bırakmak için güzel bir şans değil miydi bu? Böyle bir şansı tabii elinin tersi ile itmeyecekti. İki defa soru sorulmasının ardından sıra ona gelmişti.
Mirabelle ona soruyordu ve korkmalı mıydı bilmiyordu. Ne yapacağı belli olmayan biri gibi duran kız önce masumca bir soru soracakmış gibi yapmış ardından asıl darbesini vurmuştu.
Mirabelle sorusunu bitirir bitirmez bir kişi yanlarına gelmişti. Gelen Franziska'ydı ve tabii ne yaptıklarını merak ediyordu. Sorusuna cevap gelmeden önce kendisine verilen şartlardan birini yerine getirmek isteyen Regina kıza dönüp "Seni biraz bekleteceğim." dedi.
Ayağa kalkıp Mirabelle'e yavaşça yaklaştı sarışın cadı. Kızın önünde diz çöküp elini kızın yüzünü kapatan saç tellerine doğru götürdü. Dudaklarını kızınkilere yaklaştırırken burunları değmeden tam öncesinde durdu.
"Seni öpmeyi çok isterdim güzelim ama bugün olmaz."
Yerine geri dönüp oturdu ve konuşmaya devam etti.
"O zaman diğer dediğini yapmak zorunda kalıyorum değil mi? Hmm... Bir düşüneyim. Bir leydiye bunu sorduğun için seni kınayabilir ve burayı terk edebilirim. Tabii bu pek eğlenceli olmaz."
Gülümseyerek önce Mirabelle'den başlama kararı aldı.
"Detay konusunda isteklerin karşılanır mı bilmiyorum ama başlayalım. Mirabelle bu soruyu sorduğun için seni listemde en sona alma kararı aldım. Ben ilişkilerimin biraz özel yaşanmasını isterim anlarsın ya."
Bundan sonra da Aethelwulf'a geçti.
"Nerden başlasam ki buradaki sevgilisi olduğunu bildiğim tek kişisin ve boş zamanlarımda tatlı çiftlerin arasını bozmak ne kadar başta kulağa hoş geliyor olsa da tercih edeceğim bir şey olmazdı diye düşünüyorum."
Gaye'a ve Noah'a baktı bir bir.
"Sondan üçüncü de siz oluyorsunuz. Üzgünüm kendimden yaşça küçüklere ilgi duymuyorum."
Somurtuyor gibi yaptıktan sonra son kalanın Andre olduğunu fark etti Regina ve ufak bir öksürükten sonra düşünmeden sıraladığının farkına vardı. Yanlarına gelen kıza bakıp bir iç çektikten sonra konuştu.
"Ah doğru ya hazır aramıza yeni biri de gelmişken onu da listeme eklemeden olmaz. Başa Franziska ve maalesef başka yerim kalmadığından da ikinci sıraya Andre'yi koyuyorum. Bu konudaki sebeplerimin sorgulanacağını da sanmıyorum."
Sonra gelen kıza bakıp katılmak isteyip istemediğini sordu.
(https://buyucedunya-rpg.com/Themes/blackened/images/dice_warn.gif) This dice roll has been tampered with!
Soran: 1d7 : 5, total 5
Sorulan: 1d7 : 2, total 2
(Bu rp burada biter çünkü beynim beni terk etti.)[/justify]
-
Bir kaç iksir malzemesinin gramlarını yazdıktan sonra yanına fiyatlarının tutarını yazdım. Esnedim.
Bayan Urswick "Kerkenez sümüklerim de bitti!" diyordu "Piyasada yoklar resmen."
"Stokçulardır Profesör." dedim. "Siz merak etmeyin annemle konuşurum. İngiltere'de bulamazsak Fransa'da ararız." Önümdeki hesap defterime total fiyatı işledim.
"Ah, Bay Boleyn!" diyordu profesör. "Teşekkürler teşekkürler."
"Sorun yok."
İlk bir kızın bağırma sesi ardından yüksek bir patlama sesi, şangır şungur devrilişler duyulunca bina sorumlumuz savaş narası attı. "AYYYY YİNE NE OLUYOR ŞU OKULDA? BIKTIM YEMİN EDERİM TANSİYO-"
Ayağa kalktım. "Ben bakayım profesör şimdi siz kadın başınıza bu saatte çıkmayın dışarı." dedim. Hem bir sigara molasına ihtiyacım var. Saatlerdir sınıf başkanı toplantısı ayağına kadınla iksir malzemesi gelir gider hesabı yapıyorum. "Hem geç oldu uyuyayım. Yarın ders var. Bir sorun olursa ilgileneyim sizi hiç rahatsız etmeyeyim."
"Olur olur! Zaten diğer binalardandır. Pislik, holigan, leş..." Elime izin belgesi tutuşturdu.
Bayan Urswick öğrenciler hakkında düşündüğü tüm güzellikleri sıralarken kafamla selamlayıp ayrıldım odasından. Ulan ne kafa bıraktı, ne eğlence. Bir sigara içeyim de kendime geleyim.
Sesin geldiği yere giderken cübbemin iç cebimden sabah sardığım bir kaç dal sigaradan çıkarıp yaktım. Tüttürerek ilerliyorum. Kim bilir hangi böcek böyle kuduruyor bahçede? Bahçe kapısına ulaşana kadar yolda gördüğüm profesörlere izin belgemi gösterip "Tamam profesör, ben hallediyorum şimdi." diyerek adamları odalarına tekrar yollayarak, onları gördüğümde elimdeki sigarayı saklayarak ulaştım Hogwarts kapısına. Kapıyı açtığım gibi içeri giren soğuk rahatsızlık verse de iş iştir.
Dışarıda biraz yürüdükten sonra bahçede parçalanmış sutunların yanında oturmuşsohbet eden sınıf arkadaşlarımı gördüm. Sigaramın son nefesini çekip kalanını yere attıktan sonra ifadesiz bir şekilde yürüdüm yanlarına.
"Saatin 3'e yaklaştığının farkında mısınız?" diye sordum yanlarına gelince. Cübbemin üstünde asılı duran sınıf başkanı rozetimi ve elimdeki izin belgemi göstererek "Profesör Urswick'in verdiği yetkiyle hepinizi cezaya-" Oturanların arasında yakın arkadaşım Ares'i ve kuzenim Regina'yı görünce soğuk sesim değişti. André ve Franziska da hafif torpil çekebileceğim kişilerdi. "Haa sen miydin Ares. Ne yapıyorsun?" dedikten sonra yerdeki şişeyi çevirdiklerini fark ettim. Şişe çevirmece mi oynuyorlardı? Sırları umrumda mıydı? Kesinlikle değildi. Başka bir şey umrumdaydı. "Başka biranız varsa verin." Cynthia karısının sıkıcılığını böyle geçiştirebilirim sanırım.
-
Eadwig'in gelişini görünce gözleri parladı kızıl saçları rüzgarda dalgalanan kızın. Regina'nın sorusuna başıyla onayladıktan sonra şişeyi kaptı ve bir mikrofon gibi önünde tutmaya başladı. Bu tarihlerde mikrofon denen şeyin icat edilmediği göz önüne alındığında gayet garip bir davranıştı bu. Andre'nin utangaç gözlerinin içine baktı. Ah Andre, bu çocuk sayesinde yürüyordu akademik kariyeri. Nerdeyse bütün ödevlerini yapıyor, ders malzemelerini dersten önce Franziska için hazır ediyor hatta bazen Franziska için dersleri kaçırdığı oluyordu. Yüzüne 'ben bir götüm' diye bağıran gülümsemesini yerleştirdi ve sordu. "Eee Andrecik. Söyle bakalım benimle yirmi dört saat geçirme şansın olsa ve dediğin hiç bir şeye hayır diyemesem ne yapardın?"
-
[spoiler]Yakalandınız. :) [/spoiler]
Bahçeye Çıkmadan Önce
Saat gecenin bilmem kaçıyken ayakta olmak kırk beş yaşındaki adamın canını çok sıkıyordu." 'Hayatımda dört saatten fazla uyudum mu acaba?' " diye söylenirken yüzüne bastırdığı yastığı bir yerlere fırlattı ve ayağa kalktı. " 'Uykum da kalmadı. Lanet...' " Kendi kendine bir şeyler mırıldana mırıldana üzerini değiştirdi. [Siyah pantolon, gömlek ve pelerin] Ofisi de kendisi gibi boğucu olduğundan ve bu boğucu hava kendisini daha da daralttığından bahçeye çıkmak üzere ofisini terk etti.
[Bahçeye Çıkmadan Çok Az Önce]
Merdivenlerden inerken duyduğu şiddetli sesle gözleri irileşmiş,kaşları çatılmıştı. "Ne oluyor lan?" diye mırıldandı ve merdivenlerden hızlı hızlı inerek bahçeye çıktı.
Bahçe
Bahçeye çıktığında sinirli bir şekilde nefes alıp vermişti. Normal bir vakit olsaydı 'Serin hava... diye düşünüp mutlu bir şekilde bu havanın tadını çıkarabilirdi ancak bu saatte bu sesi kimin çıkardığını bulup yakalaması gerekiyordu. İçinde sert parıltılar bulunduran mavi gözlerini etrafta gezdirirken,ayağına giydiği hafif yüksek ayakkabılarının çıkardığı tıkırtılar eşliğinde yürüyordu. Biraz uzun bir yürüyüşün ardından bir şeyler görünce sırıttı ve hafif dumanların ve seslerin yükseldiği bölgeye ilerledi. Biraz yaklaşınca bir grup öğrenci görünce suratı sinirle çarpılmıştı kırk beş yaşındaki büyücünün. Ayağındaki ayakkabıların çıkardığı ‘Tak,tak’ sesiyle öğrencilerin yanına gitti ve yüksek sesle " “SİZ BU SAATTE NE YAPIYORSUNUZ?” " diye bağırdı.
[spoiler]Eveet. İlk yakalama rolüm hayırlı olsun sdfsds. Eğer birinizden mantıklı bir açıklama duyarsa Noe sizi biraz daha bırakacak. (ama bu ceza almayacağınız anlamına gelmiyor :D )[/spoiler]
-
Mirabelle'in tehditlerinin şaka olup olmadığı konusundaki kararsızlığı, en azından yumruk yemediği için kısmi bir rahatlamayla sona ermişti. Ne var ki bu rahatlama, çikolata saçlı kızın verdiği doğruluk cevabı karşısında pek uzun sürememişti. "E-... B-..." az önce kaçındığı yumrukları misliyle yeme korkusuyla yanakları iyice kızarmış halde kalakaldı yalnızca. Ne diyebilirdi ki böyle bir durumda? Korkmalı mıydı, sevinmeli miydi -yardımına çokça da yetişiyordu zira- emin değildi.
Nitekim bu duygu karmaşası içerisinde muhtemelen beynini allak bullak edecek yegane faktörler de denklemin içerisine girmişti Regina'nın ansızın eşiğinden döndüğü kız kıza öpüşme ve hemen sonrasında kendisini ne sebeple olursa olsun malum sıralamada ikinci sıraya koymuş olması neye uğradığını şaşırtmıştı kumral saçlı oğlanı. Aralarına katışan kız ileyse darmaduman olmuştu her şey. Franziska... Kendisiyle dönemin başlarındaki bir tılsım dersinin çıkışında ettikleri malum muhabbetten sonra bir daha hiç sıradan bir gözle bakamadığı kız şimdi burada, gecenin köründe belirmek zorunda mıydı? Üstelik bu kadar sırların bu kadar tehlikede olduğu bir oyun oynanırken. Kızı görmesiyle beraber artık kızarıklığı tüm yüzünü sarmalamıştı. Sadece gülümseyebildi sessizce ve bir jest amaçlı kızın oturacağı yere doğru asasını sallayıp ufak bir koltuklama tılsımı uyguladı.
Sonrasında yedikleri baskının ise kurtarıcısı olacağını düşünmüştü lakin üzülüyordu. Franziska ortama henüz yeni gelmişken özellikle bitmek zorunda mıydı hemen?.. Neyse ki Eadwig kafa oğlandı da kendilerine kaymakbirası da sağ olsun ufak bir kıyak geçmeye hazır gibiydi. Hemen asasının bir hareketiyle büyük bir bardak yaratıp doldurdu içerisine tepeleme birayı uzattı "Oo, hoş geldin; buyur gel," diyerekten.
Bu olayların ardından şişe çevrildi, ve... Çevrilmez olaydı... Gerçekten de birbirlerine mi denk gelmek zorundaydı şişe? Bir anlığına ağzı şaşkınlıkla açıldı sadece, kal geldi. Gelen soru ise... Lanet olsun... Neye uğradığını şaşırmış bir halde yalnızca ağzı yarı açık bakakaldı. Ama böyle devam edemezdi, karşısında hoşlandığı kız varken -öyle bir şey varsa şayet- karizmasını koruması lazımdı. Yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi ama gözleri vurun bana dercesine bakıyordu. Gerçekten düşündüklerini mi söylemeliydi? Yalan söylese şansını kaybedebilir miydi? En baştan beridir bir şansı dahi var mıydı ki? Ağzını araladı ne diyeceğini bilemeden. Bir şeyler demesi lazımdı zira. B-Ben... Franziska... Açıkçası bunu şu anda s-söylemek b-biraz zor ol-sa da seninle öyle bir vakit geçirmek mu-
Hızlı adım tıkırtıları ve bir azar, uzun boylu ve özellikle gecenin bu saatindeki endamı ve siyah giyim tercihi sebebiyle bir hayli korkutucu hale bürünen antik rünler profesörünün baskınıyla kesilmişti cümlesi. Bir yandan minnettardı, bir yandan korkuyordu. Kendisi konuşuyordu az önce ve açıklama yapmak bu noktada ona mı düşerdi? Buradaki muhtemelen herkes, hiç doğru düzgün konuştuğunu görmediği Gaye bile kendisinden daha iyi bir şekilde konuşabilirdi muhtemelen. Ama sorumluluğu üzerinde hissetti, hemen ayağa doğruldu. "P-Profesör! Özür dileriz, bazı s-sıkıntılar çıktı ve ş-şurada bir sütun büyüyle hareketlenip bize saldırdı! Şey, bayağı saldırdı yani k-kesinlikle biz yıkmadık!" diyerek arkadaki mermer yığınını gösterdi. "S-Sonra ise, s-sonra ise bu f-fıçıyı bulduk ve b-biraz moral olsun diye... Özür dileriz!.."
(edit: çizili kısımlar sonraki RP'deki dirsek sonrası susturuldu sdf)
-
André bana bir bardak uçurduğunda havada yakalayıp şerefe hareketi ile diktim kafama. Yanlarında bir elimde bardak, bir elim belimde dikilmek yerine André'nin yanına oturacaktım. Çocuğa ilerlerken de bizim binadan Franziska, çocuğa eğer her dediğini yapsam benimle sevişir misin gibi bir soru sordu. Kendi kendime "Hmph!" diye gülümsedim. André yavşayanların var oğlum. Kimse bana bakmıyor ayağına kızları cezbediyor. Düşüyor demek ki böyle. Herkes kendi ekmeğinde işte. André'nin yanına geçtikten sonra oturmak için hareketlenecektim ki Hogwarts'tan yanımıza bir harabenin yürüdüğünü gördüm. Kim lan bu korkuluk? Oturmak yerine gözlerimi kısıp baktım buna. Profesör mü acaba? Değilse döverim de. Profesör galiba bu. André kendisine gelen soruya kekeleye kekeleye cevap verirken ortadaki şişeyi tekmeledim yana doğru. Sonra da Ares kankama "Fıçıyı yok et." dedim sessizce.
Bir anda bağıran profesörün etkisiyle herkes yerinde zıpladı. Sessiz sessiz oturuyoruz, gelip bağırıyor harabe. Derin bir nefes aldım sinirlenmemek için. Bağırılmaktan hiç haz etmem çünkü. İt kopuk muyuz ki bağırıyorsun lan zargana kılıklı? Ergenim, sinirliyim, çok kötü eserim de annemin öğrettiği politik yaşamı uygulamaya çalışıyorum. André sessizlik oluşunca bir anda profesörden özür dileyip sıkıntılar çıktığını söyledi. Kekelemesi, acele etmesi, heyecanlanması direkt red flag olduğundan cümlelerinin daha yarısına geldiği gibi dirseğimi karnına sertçe indirerek nefesini kestim çocuğun. "Evet." dedim hemen. "Sıkıntı çıktı." Omzundan tutup André'yi oturması için yere bastırdım. Şimdi konuşup herkesi cezaya bıraktıracak gereksiz yere. Profesörün yanına yürüdüm elimdeki izin kağıdını ona uzatarak. "Öncelikle, bağırmayın. Profesör Urswick'ten izin kağıdımız var. Kehanet dersi ödevi için ayin yapıyorlar. Ben Slytherin sınıf başkanıyım yanlarında gözetmenlik yapıyorum. Bağırdığınız için sıkıntı çıktı, şimdi tekrar başlamaları gerekecek." Sesimi bizimkilerin duyması için biraz daha yükselttim. "Saat 3'te iznimiz olmasa burada olmazdık zaten. BÜYÜK SORUMSUZLUK OLURDU!" Gülümsedim profesöre. "Şimdi izin verirseniz, şu ödevi bitirsinler de yataklara dönelim. Sabah dersimiz var."
-
Ah Andre, senin kızaran yanaklarını yerim. Akademik kariyerimin belkemiği...
Çocuğun kızaran yanakları karşısında bağıra çağıra kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu. Gerçekten Andre ile 24 saat geçirseler 23 saati Andre'nin tılsımlar hakkında zırvalamasıyla geçerdi muhtemelen.
Daha sonra profesör geldi sonrada geldiği gibi gitti. Franziska'nın üzümlü keki Eadwig karizmasını ve zekasını kullanıp göndermişti. Çocuğa bakarken gözleri parladı ama bunu belli etmedi ve yanan ateşini Andreye döndürdü. Sesini yer yüzündeki en seksi kadının sesine çok yakın bir hale bürüyüp gözlerini biraz ıslattı ağlamak üzere görünen bir kadın gibi.
"Ama Andre geçen gün öyle demiyordun..." dedi üzgün bir ses tonuyla. Hayalleri yıkılmış bir kadın gibiydi. "Benimle evleneceğini söyledin sonra bir şarkı söylüyordun...
Seni alır dağlara çıkar
Saçından tutar belini sıkar
Yumulup dudaklarına
Sabaha kadar
Ne yapmazdım... diye. Sen beni oyalıyor musun Andre ha?!"
-
Profesör söylediklerimden sonra yüzüme sinir olmuş bir şekilde baktı. Ben de yüzüne baktım. Sonra da arkasını dönüp gitti adam. Gittikten sonra gözlerimi devirip tekrar döndüm yanımda oturanlara "Ne bağırıyor ifrit oldum." dedim. Bu sırada da bizim binadaki, André'ye yavşayan kız daha da seksi bir sesle konuşmaya başladı. André'nin geçen ona öyle demediğini, evleneceğini söylediğini söylediği gibi "Pfft! " sesi çıkararak güldüm. "Yok artık." dedikten sonra kızı dinlemeye başladım yüzümde gülümsemeyle. André'nin söylediği şarkıyı kız söylerken gülümsemem daha da büyüdü. Dağlara çıkmak, saçından tutmak, belini sıkmak, dudaklarına yapışmak ve daha neler neler yapmak?
André'ye dönüp "Ne?" dedim. "Oğlum sen demiyor muydun manita işleriyle aram iyi değil diye? Neler yaparmışsın söyle biz de bilelim kullanalım be oğlum! Sadece kendine saklama tavlama taktiklerini." Başladım gülmeye. "Söylesene tekrar nasıldı söylediği şarkı? Saçından tutup belini sıkar... Haşin erkek Harris! Ahahahahah! Düşüncesi bile komik Strömm, Merlin seni korusun gece gece hiç güleceğim yoktu." Kızın yanına oturdum gülmemi durdurmaya çalışarak. "Anında nikahı bassa beklerim ama! Bir kızın elini tuttuğunu sanmıyorum. Yanlışsam yanlışsın de Harris. Birini bulalım çocuğa. Yazıktır. Mezun olacağız 2 senemiz kaldı. Strömm senin arkadaşın vardır diyeceğim de, senin gibi kızla da uğraşılmaz. Kuzen, senin var mı arkadaşın? Harris'e yapalım. Dağa çıkartsın."
-
Eadwig'in kendisini durdurması ve olayları toparlayış şekli pek haz etmemiş olsa da kesinlikle etkileyiciydi. Diktiği bardağı yeniden doldurup uzattı asasıyla. Sonrasında Franziska'nın söze girmesiyle ise adeta dumur olmuştu. Birkaç saniye hiç zikir bile etmediği türküyü dinledi. Hayır, bunları söylemek kelimenin tek anlamıyla acınasıydı. Zavallının önde gideni olan kumral saçlı oğlan için dahi acınasıydı. Ama tabii bu kadarla kısıtlı kalmamıştı, çevredekiler de bu alaya dahil olmuşlardı. Yüzünde kızarmamış muhtemelen tek yer olan gözleri de kızıla çalarken tutamadı gözyaşlarını.
-Yalancı! B-Ben söylemedim böyle bir şey!
Tabii alaya pek engel olabildiği söylenemezdi, muhtemelen daha bile inandırıcı kılıyordu olayları. Üstelik az önce yanıp tutuştuğu kızdan bu sözlerin gelmesi can yakıcıydı. Ayağa kalktı, tam arkasını dönecekken duraksayıp tekrar söze girdi yumuşak bir ses ile: ...ve işin üzücü yanı, şu halde dahi sana yalancı dediğim için hala üzülmekten kendimi alıkoyamıyorum, biliyor musun? Sen... Sen... Ağzını son bir kez araladı ve oynattı ancak ağlamasının yarattığı hıçkırıklar iki üç saniye boyunca kelimelerin ağzından dökülememesine, ses tellerini oynatamamasına sebep oldu. Konuşamayıp kendisini daha çok rezil ederken siniri daha çok bozuldu, daha çok ağladı ve hızlı adımlarla Hufflepuff Ortak Salonu'na doğru yola koyuldu.
-
Mirabelle, profesörle olan kaos esnasında Eadwig'i süzüyordu. Çocuk zengindi, karı düşkünüydü ancak pek de aptal değil gibiydi. Aklında binbir türlü şey geçerken Franziska'nın dedikleriyle kızın ağzı açık kalmış, açık ağzını elleriyle kapatırken şaşkınlıkla André'ye dönmüştü. Dağa mı çıkartmak? Belini mi sıkmak? André karşı cinsin elini nasıl tutacağını bile biliyor muydu da bu tür şeyler söyleyebiliyordu?
"Ouww..." diyebildi sadece utançtan domatese dönen çocuğun haline. Bir yandan da Boleyn bebesi boş yapıyor, André'ye sataşıyordu. Cadının fikri değişmişti. Bu zengin züppe çocuk, göründüğünden daha aptaldı.
"Lan gülmeyin, demedim diyor çocuk! André dur- veee gitti." İç çekerek uyumakta olan baykuşunu dürttü, uyandırdı, "Baymayankuş, şunun peşinden git bakayım, şimdi ölürse mölürse falan ensesinden tutar çekersin!" Sonra da kızgın bakışlarını yeşilli ikiliye çevirdi.
"Sizin tüm atalarınızı müzik kutusuna süs diye götüne demir sokarak saplayıp müzik eşliğinde dans ettireyim, tamam mı? Franziska, André'nin böyle bir şey diyeceğini düşünmüyorum şahsen. Dediyse bile insan içinde bunu dillendirmenin iyi bir şey olacağını düşündüren ne sana? Boleyn, ebenin amı, ben seni dağa çıkaracağım şimdi. Senin için sorun olmayabilir ama aptal değilsen anlayacağın gibi André için sorundu bu dalga geçme seansı. Hani ağlayarak gitti falan, fark etmediysen diye söylüyorum! Şakalar sadece iki tarafın da hoşuna gitmelidir, eğer bir taraf bundan eğlenmiyorsa bu..." diyerek başladığı bu konuşmasına kimse bölmediği müddetçe sabaha kadar devam edebilirdi.
-
"Yok artık Harris... Sen-" Yüzümde şaşırmış bir gülümseme ile André'ye baktım. "Ağlıyor musun?" Öh, böyle bir şeye de ağlamazsın be! Abi şakalaşıyoruz şurada ağlayacak ne var anlamadım ki? André ayağa kalktı yanımda oturan kıza baktı. Ona kötü laf ettiği için üzüldüğünü belirten bir cümleyi yarım yamalak kurdu ağlamasının arasında. Valla Merlin affetsin bu daha da komik geldi. Elimle ağzımı kapatıp içten içe gülmeye devam ettim. Zaten André de kendini daha rezil ettiğini fark edip kaçtı gitti ağlayarak. Strömm'ü falan mı seviyor bu çocuk? Yok artık. Sevdiğin kız ulu orta testis geçse sen de ağlarsın harbi. Ancak işte böyle, hayat sana vuracak ki öğreneceksin. Strömm de, hiç aşık olunacak kız değil ha. Takılınır mı? Takılınır tabi. Ancak uğruna da ağlanmaz.
O gidince gülmemi saklamak zorunda kalmadığım için gözlerimdeki yaşları sildim. André'nin tersine gülmekten yaşarmıştı gözlerim. Ravenclaw'dan kız bir anda Strömm'a çıkıştı. Gözlerimi devirdim o böyle atarlanınca. Bu insanlar hayatı ne sanıyor ya? Eğer ezdirirsen, ezerler. Bana da bir şeyler söylediğinde gözlerimi devirdim. "Herkes burada ne döndüğünü anladı zaten." dedim umursamaz bir şekilde. "Strömm'un dediğinin gerçek olmadığını biz de biliyoruz bayan zeka. Harris'in sorunu ne? Kız eli tutmamak mı? Pfft. Sanki üç aylık maaşını çaldık. Sanki mülkünü üstümüze geçirdik. Boş iş." Ayağa kalktım oturduğum yerden. André'nin gitmeden önce doldurduğu bardağı alıp diktim kafama. Büyüyle yaratılmış bardağı yere attıktan sonra Mirabelle'e baktım. Daha demin profesöre kullandığım ses tonuyla "Haddini bil, Starlight. Ben sana saygılı davranıyorsam, sen de bana o saygı çerçevesinde davranacaksın." dedim bana küfretmesine hitafen. Küfür eden kadınlardan tiksinirim. Bana atarlanan kadınlara da fena sinirlenirim. Ailesi yok ki terbiye versin. Şaka iki tarafın da eğleneceği bir şey olmalı diyor. Bu kızın yaşamı şaka ama annesinin de, babasının da hiç hoşuna gitmemiş. Mantıksız. "Ben gidiyorum." dedim. "Profesör gelirse Boleyn tuvalete gitti der takılmaya devam edersiniz."
Ardından da döndüm gidiyorum Slytherin salonuna bye.
-
Bombayı attıktan sonra sessizce köşesine çekildi. Bezelye kadar beyni olan birisi bile Franziska'nın dediği şeyleri Andre gibi birinin yapmasının imkanı olmadığıydı. Yinede öyle bir sahneyi düşünmek bile yeterince komikti ve kızıl saçlı Slytherin cadısı istediğini almıştı. Ortamda kıkırdamalar baş göstermiş, üstüne ırmağının akışına öldüğü Edgar da kızın başlattığı şeyin üstüne koyarak devam ettirmişti. Eserinden memnun bir şekilde etrafa bakınırken. Göz yaşları içinde Andre ayağa kalktı. Franziska'nın kaşları kalktı ve çocuğun kızaran gözlerinden dökülen yaşlardan haz duyarken üstüne Andrenin söylediği sözler ile daha da mest oldu. Andre titreyen sesini de alıp giderken Edgar konuşmaya başladı ve Franziska'nın bütün dikkati oraya çekildi. Franziska, Edgar'ın sarı saçlarında kaybolmak isterken lafa o sinir bozucu yetim kız girdi. Birbiri ardına söylediği saçma sapan sözler Edgar'ın keyfini kaçırmıştı ve çocuk gitmişti. Edgar'ın ardından kalktı, Mirabelle cadısının suratına dönüp. "Konuşuyorsun ama boş konuşuyorsun. Defol git yetimhanende takıl. Belki anan baban gelir seni alırda kafamız rahatlar. Küçük şırfıntı." Kıza omuz attıktan sonra Edgar'ın arkasından ortak salona doğru yollandı