17 Nisan, 2026 08:55:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Luna White

Sayfa: [1] 2
1
Hogsmeade / Kahvenin Birleştirici Gücü
« : 30 Aralık, 2022 23:55:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Luna ve Max gerekli belgeyi uzunca bir süre uğraştıktan sonra bulmuş, birbirlerinin daha yakından tanımak amacıyla kahve içmeye gitmişlerdi. Arayışları öyle uzun sürmüştü ki tüm günlerini almıştı. Güneş batmadan işlerini bitirmeleri mucizeydi. Luna, Twinkle’ın neden bu işi onlara bıraktıklarını rahatlıkla anlamıştı. Normalde bu kadar zor olmayan işi uzatanın ne olduğunu ise yalnızca Merlin bilirdi.

Kapıyı açtıklarında onları taze kahve kokusu ve zilin sesi karşılamıştı. Orta yaşlarında, saçlarında birkaç beyaz tel bulunan kadın onları sevimli bir ifadeyle karşıladı. Luna’nın kar beyazı saçları onu bir süre büyülemiş olsa gerek konuşması zaman aldı. Luna buna alışkındı. Ailesinin gözleri bile zaman zaman onun ayı andıran saçlarında asılı kalır, ne diyeceklerini unuturlardı. Saçları resmen Stupefy ya da Silencio büyüsü gibiydi. Bu yüzden Max’in onu gördüğünde sakin kalmasına şaşırmıştı. Belki de geç kaldığı için mahcup hissediyordu ve saçlarına bakmaya vakti yoktu. Kim bilir?

Kadın gözlerini kızın saçlarından yüzüne çevirdiğinde ona dik dik baktığı için mahcup oldu. Başını hafifçe eğip gergin bir şekilde gülümsedi.

“Bağışlayın, sizi ayakta tuttum. İki kişi misiniz?”

Max, tok ve rahatlatıcı sesiyle cevap vermek için bir adım öne çıktı. Onun jet siyahı saçları ve hafif kavruk teni Luna’yla müthiş bir zıtlık içerisindeydi. Yan yanayken ayın aydınlık ve karanlık yüzünü andırıyorlardı. Tabii, Luna aydınlık olamayacak kadar kindar, Max de karanlık olamayacak kadar arkadaş canlısıydı. Max, kadının sorusuna kısaca cevap verdi.

“Evet, iki kişiyiz. ”

Kadın onları becerikli bir şekilde henüz batmamış güneşi en iyi seyredebilecekleri masaya yönlendirdi. İki genç büyücü kadını takip edip masaya oturdular. Güneşin turuncuya dönüşmesi izlemeye koyulan Luna, büyüleyici manzaraya doğru iç çekti. Doğa her daim mucizelerle doluydu. Bir büyücü olarak bunu Muggle’lardan çok daha iyi biliyordu. Ne de olsa küçüklüğünden beri kasabanın yakınındaki ormana kaçmayı huy edinmişti. Hogwarts’ın Yasaklı Ormanı’nı andıran orman yerli halk tarafından pek ziyaret edilmezdi. Geceleri uluyan kurtlar ya da arada kasabaya inen ayılar değildi korktukları. Birkaç hayvandan korkacak kadar zayıf değillerdi. Fakat güneş kendisini saklayınca ormandan gelen kaynağı bilinmeyen sesler, arada yanıp arada sönen ağaçlar, yaratıkların olduğu söylentisi ormanı Muggle’lar için girilmez yapıyordu. Hatta büyücüler bile girmekten imtina ederdi ancak Luna’nın en sevdiği yerdi orası. Sessiz, huzurlu ve soğuktu. Yaz- kış demeden buz gibi rüzgar eserdi. Öyle ki iç donduran rüzgara hiçbir şey etki etmezdi. Luna ise soğuğa hayrandı. Hastalanmak pahasına günlerini, gecelerini ormanda geçirir; ev ahalisinden, genellikle büyük ağabeyi, biri gelip onu yerden kazımadığı sürece ayrılmazdı. Aile, Luna’nın ormana olan düşkünlüğünü anneannesine bağlarlardı.

Luna düşüncelerine dalmışken Max onun buz gibi ellerine hafifçe dokundu.

“Luna, ne içersin?”

Luna trans halinden çıkıp önce Max’in ardından yanlarında bekleyen, yakasında Catherine yazan kadına döndü.

“Sütlü kahve, şekerli olsun.”

Max de siparişini verdikten sonra kadın yanlarından ayrıldı. Max arkasına yaslanıp mekanı kısaca inceledi. Pek kişi yoktu, sakin bir yerdi burası. Eski bir mimariye sahipti, etrafta asılı düzinelerce tablo hareket halindeydi. Üst katı olan kahve dükkanının merdivenleri her an kırılacakmış gibi duruyordu. Belki de bu yüzden kimse çıkmamıştı. Gerçi bir büyücünün merdivenleri kullanmasına gerek yoktu ancak yine de üst kat her an yıkılacakmış gibi dururken kimsenin oraya çıkmaya istekli olmamasını anlıyordu.

Max etrafı incelerken Luna konuşmaya başladı.

“Burası eskiden bu kadar yıkık dökük değildi. Okul günlerimde arkadaşlarımla gelip üst katta saatlerce konuşurduk. Aslında o katın dökülüyor olmasının sebeplerinden biri de biziz.”

Max sorar gözlerle Luna’ya baktı. Yüzünde meraklı ve eğlenceli hikayeleri sevdiğini haykıran bir ifade vardı. Luna bunu görünce öne doğru eğildi. Kahveleri gelince bir süre durdu. Kadın gidince konuşmaya başladı.

“O dönemler büyü kontrolümüz çok iyi değildi. Üstüne üstlük oldukça heyecanlıydık. Bir gün yine tüm okulun dedikodusunu yaparken üst sınıfımızdan biri yanında bizim dönemimizden biriyle içeri girdi.”

Bunları anlatırken neredeyse fısıldıyordu. Sır verirmişçesine dikkatli, gözleri parlaktı. Max onu daha iyi duyabilmek için ona doğru eğildi. Eğilince Luna’nın yumuşak fakat büyüleyici kokusu burnuna geldi. Max hafifçe gülümse de bir şey demedi.

“Biz de onları görünce çok şaşırdık tabii. Sonra dile getirmek istemediğim bazı olaylar yaşandı ve bizimkilerle onlar bir laf dalaşına girdi. Kavga öyle bir büyüdü ki üst sınıftaki çocuk bize saldırmaya başladı. Atışını ıskaladı ancak merdivenleri vurdu. Sonra bizimkiler de karşılık vermeye çalıştı ama dediğim gibi büyü kontrolümüz çok zayıftı. Büyü ters tepti ve yeri parçaladı. Tabii, çok geçmeden kavga durduruldu ama üst kat çoktan savaş alanına dönmüştü.”

Max meraklı gözlerle onu izlerken sordu.

“Peki, sonra ne oldu? Ceza aldınız mı?”

Luna arkasına yaslanıp kibirli bir şekilde güldü.

“Hata bizde değildi, neden ceza alalım? Üst sınıftaki çocuğa ceza verildi. Okuldan atılmaktan zor kurtuldu. Üstelik, daha önce de bazı vukuatlara karışmış, bir daha böyle bir şey olursa atılacağını söylemişler. Bizim saldırıya karşılık verene de büyü kontrolü üzerine fazladan ders verdiler. O biraz ceza kabul edebilir belki.”

Max gülmeye başladı. Gülüşü Luna’yı da etkiledi bir süre sonra. İkisi gülüp sohbet etmeye, başına gelen belaları anlatırlarken güneş tamamiyle batmış, yerini geceye bırakmıştı. Kahve dükkanı kapanmasa sabaha kadar sohbet ederlerdi. Kahve dükkanından çıktıktan sonra sokaklarda yürümeye, anılarını başlamaya devam ettiler. İkisi de ayrılıp evlerine doğru yola koyulurken akıllarından aynı şey vardı: Birlikte çok iyi anlaşacaklardı.

2
The Solid Angel / The Solid Angel/ Mekan Lejantı
« : 01 Eylül, 2022 13:55:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »



Han İsmi: The Solid Angel

Kimlere Açık: Muggle ve büyücülere açıktır.

Resepsiyon Kısmı: Büyücü ve mugglelar için iki ayrı giriş bulunur. Girişte büyücülere muggle kısmına geçerlerse tüm sorumluluğun geçen büyücüye ait olduğunu söylenir.

Muggle Kısmı(Resepsiyon):


Büyücü Kısmı(Resepsiyon):



Muggle Kısmı(Oda):



Büyücü Kısmı(Oda):



Muggle Kısmı(Bar):



Büyücü Kısmı(Bar):




Han Kuralları Mugglelar İçin:

1-Han içinde kavga etmek yasaktır. (Kavga için hanın altında bir mekan hazırlanmıştır, orayı ücret karşılığı kullanabilirsiniz.)

2-Bara silahlarla girmek yasaktır.

3-Hana girişte oda ücreti verilmelidir.

4-Gece yarısından sonra yemek satışı yoktur, içki satışı devam etmektedir.


Han Kuralları Büyücüler İçin:

1-Kavga etmek yasaktır. (Bunun için özel bir alan hazırlanmıştır, belli bir ücret karşılığında kullanabilirsiniz.)

2-Hana girişte oda ücreti verilmelidir.

3-Gece yarısından sonra yemek satışı yoktur, içki satışı devam etmektedir.

4-Han içinde ofansif büyülerin yapılması yasaktır.

5-Muggle kısmına geçen büyücünün tüm sorumluluğu kendisine aittir.








3
Apples & Oranges / Kaçakçılık
« : 30 Ağustos, 2022 19:00:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Luna, Knockturn  Yolu’ndaki şüpheli bir dükkana doğru yürüyordu. Yakın dostu Max hala tam iyileşmediği için istirahat ediyordu. Her ne kadar sıkıldığından şikayet etse de daha önceki olayların intikamını almak maksadıyla onun yataktan kalkmasına bile müsaade etmemişti. Daha önce onu Marigold gidebilirsin demesine rağmen yalanlarla kandırmış ve hiçbir göreve katılmasına müsaade etmemişti. Hayatının en sıkıcı üç gününü geçirmiş, neden sonra gerçeği fark etmişti. O gün Luna ve Max asalarını çekmiş, güneş batana kadar savaşmışlardı. İkisi de bitkin düşünce Marigold’un yanına gitmek zorunda kalmış, orada da azarlanmışlardı.

Ay gibi saçlarını tarayıp açık bırakmış, üzerine de yine gümüşi renklerde kapşonlu pelerin giymişti. Ağabeyinin aksine annesinin hediyesi ona parlaklık veriyordu. Esen rüzgar saçını hafifçe savuruyordu. Güneşin parlaklığının yarattığı bunalım hissini kesiyordu. Elleri iki yana, büyük bir özgüvenle yürürken zarifliğinden bir şey kaybetmiyordu. Kafasını çevirmeden gözleriyle sağı solu süzüyor, ihbarın işaret ettiği dükkanı arıyordu.

Max’i ekip dükkana doğru giderken fark etti ki sokak beklediğinden daha neşeliydi. Büyücüler etrafta geziniyor, sohbet ediyorlardı. Yüzlerindeki gülümsemesi görünce kendisini bir an yalnız hissetse de yapacak bir şey yoktu. Max’in cezası bitene kadar kendisi de buna katlanmalıydı. Bunun ikisine de ceza olduğunu bu kadar geç fark etmesi Luna’nın karakterini tanımlar nitelikteydi.

Biraz daha yürüyünce bahsedilen dükkanı buldu. Göze çarpan renklerinin aksine antikacıyı andıran dükkanda kaçakçılık yapıldığını duymuştu. Aslında görevde değildi. Yine de bakanlık çalışanı olarak usule uygun olmayan her şeyi yetkili kişilere bildirmek onun vazifesiydi. Hem de sıkıntısı da biraz olsun geçirebilirdi diye umuyordu genç büyücü. Ne de olsa kendine görev yaratmakta bir ustaydı.  Doğrusunu söylemek gerekirse; canı sıkkın olmasa böyle bir vazifeyi üstlenmezdi bile. Bir saniye dinlemesi suçmuş gibi sürekli oradan oraya koşuyordu. Bunları düşünürken kapıyı açtı.

İçeri girdiğinde üzerine gelen yoğun bir koku gelince burnunu buruşturdu. Kötü bir koku değildi ancak açık havadan gelen birinin anında alışması beklenemezdi. Bir eliyle havayı kovmaya çalışırken bir yandan da koluyla yüzünü kapatmıştı. Yalnızca gözlerini gözüküyordu bir anlığına. Çok geçmeden alışıp içeriye baktı.

İçeride oldukça çekici, çenebaz olduğu belli bir genç adam ve oldukça iri bir adam vardı. Adamın adının Gabriel olduğunu duymuştu. Başka pek bir bilgiye sahip değildi ancak adamın sağlam ayakkabı olmadığını ilk görüşte anlamıştı. Seninle tatlı tatlı konuşup tüm varlığını alabilecek birine benziyordu. Adam başka biriyle ilgilendiği için dükkana kısaca göz gezdirdi. Raflarda eski, değerinin ne olacağını tam bilemeyeceğini antikalar bulunuyordu. Temizliği de çok iyi yapılmamış olmalıydı ki bazılarının üstünde toz birikmişti. Onun dışında sıra dışı bir şey göremiyordu. En iyisi adamla konuşmaktı.

Tezgaha yaklaşıp adamın konuşmasını bölüp kendini tanıttı. Neden geldiğini anlattı kısaca.

“Sihir Bakanlığından Luna White. Burada kaçakçılık yapıldığına dair bir ihbar aldım. Dükkanın sahibi siz misiniz?”

Luna insanlarla kibar konuşmayı hiç öğrenememiş, umursamamıştı doğrusu. Yakın olmadığı ya da olmayı düşünmediği kişilerle uzun sohbetlere girmeyi de pek sevmezdi. Hele ki kaçakçı olabilecek birine.

4
Gizem Dairesi / Rapor
« : 23 Ağustos, 2022 03:00:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Luna raporlarını sunmak için Twinkle’ın odasına doğru gidiyordu. Max’in de gelmesi gerekse de hala iyileşme sürecinde olduğu için tek başına gidiyordu. Nasılsa ilk kez yaptıkları bir şey değildi. Aralarındaki sessiz anlaşma gereği Luna raporları sunar, Max ise kağıt işleriyle ilgilenirdi. Bu yüzden tuhaf olmayan bu duruma Twinkle zaten alışmış olmalıydı, üstelik yaralı birini çağıracak değildi.

Kapının önüne gelip tıkladı. İzni alınca içeri girdi. Derin bir nefes alıp kibarca gülümsedi.

“Sağ salim geldik Twinkle. Mağarada ise bunları bulduk.”

Hiç kısa muhabbete girmeden sadede gelmişti. Ne de olsa ikisi de meşgul büyücülerdi. Hele ki büyüceşuranın son hareketleriyle iyice meşgul olmuşlardı. Bir kısmı yok edilmiş kağıtları ona uzattı. Ardından madalyonu gösterdi.

“Mağarada pek çok tuzak vardı. Sonunda bir odaya girmeyi başardık. Orada da tekerlekli sandalyede oturan bir adam vardı. Bizi görünce bu belgeleri yok etmeye çalıştı ancak bir kısmını da olsa kurtarmayı başardım. Adamı da yakalamak istesem de bir böcek sürüsü yaratıp bize saldırttı. Max ağır yaralıydı, ben de pek iyi durumda değildim. Hepsi Max’e saldırınca tüm enerjimi o adama veremedim. Yakalamaya çalışsam da binlerce böcek çağırıp ortadan kayboldu. Kaybolduğu yerde ise bu madalyonu düşürdü.”

Ona uzatıp yakından bakması için eline verdi.

“Max hala iyileşme sürecinde. Durumu kritik değilmiş.”


Raporunu bitirince Twinkle’ın konuşmasını bekledi.

5
Destek Çalışanları Ofisi / Broş Değişikliği
« : 21 Ağustos, 2022 03:00:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Yetkili Kişiye,

Belgelerimdeki bazı eksiklikler neticesinde ailemin geçmişine rağmen 7 nesil safkan büyücü olmadığım düşünülerek bakanlık broşu gönderilmiştir. Bu yanlışın çözülmesi ve broşumu geri almanızı talep ediyorum.

Gereğinin yapılmasını arz ederim.

White ailesinden Luna White.

6
Lejant Alanı / Luna White/ Lejant
« : 21 Ağustos, 2022 02:56:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İsim: Luna White

Doğum Yeri: Polonya

Aile Geçmişi: Polonya'nın kuruluşundan (966 yılından) beri büyücü olan White ailesinin köklü bir geçmişi ve geniş bir ailesi vardır. Zamanla aile üyeleri önce Polonya'ya ardından dünyaya yayılmış olsalar da iletişimleri hiçbir şekilde kopmamıştır. Bazı özel şölenlerde ve 10 yılda bir olan aile toplantılarında neredeyse ülke oluşturabilecek kadar büyük olan White ailesi buluşur, bir hafta birlikte vakit geçirdikten sonra dağılırlar.

Luna White da bu ailenin yan (branch family) ailesine mensuptur.  Ailenin tek kızı, büyükannesinin favori torunudur. Luna'nın ailesi her daim göze batmamayı prensip edinmiş, geçmişlerini kendilerine saklayan bir ailedir. Luna bu geleneğe uymayı reddetmiş de olsa ailenin değerli bir ferdidir.

Güçlü Yanları: Doğustan lider yeteneğine sahiptir, ailesinin gücünü kullanmayı sever, meraklı bir yapısı vardır.

Zayıf Yanları: Zaman zaman sabırsızdır, pervasızdır.

7
Slug & Jiggers Aktarı / Aktar Sorgusu(Gİzli Görev)
« : 21 Ağustos, 2022 02:45:40 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Luna gizli göreve gitmeye karar vermişti. Açıktan sorgularsa hiçbir şey söylemeyeceklerini düşünürek bu “dahiyane” çözümü bulmuştu. İşe yaramazsa bakanlıktan olduğunu söyleyecek ve bu görevdeki partneri Gabriela Black ile sorgulamaya devam edecekti. Bu almayı kabul ettiği bir riskti.

Diagon yolunda gezindi ve bir aktara girmeye karar verdi. Nasılsa iksir malzemeleri aktarlarda bulunurdu. Başlamak için iyi bir yere benziyordu. Son görevine kıyasla bol konuşma gerektiren ve canının tehlikeye girme olasılığı nispeten az olan bu görev onun için tatil gibiydi. Hala böcek görünce yasaklı büyü isteğine karşı koymakta güçlük çekiyordu. Kafasını temizlemek için derin bir nefes alıp kapıdan içeri girdi.

Kapının üstündeki zil çalınca bir adam arkadan çıktı. İçerisi envai çeşit bitkinin kokusuyla doluydu.  Bu yoğun koku Luna’yı biraz rahatsız etse de neme tercih ederdi. İçeriden gelen adama sıcak bir gülümseme bahşetti. Ardından tezgaha yaklaştı.

“Bu aralar bitki bulmak ne güç! Bu girdiğim kaçıncı dükkan, ya istediğim bitkiler yok ya da fahiş fiyatlara satıyorlar.” diye söylendi Luna.

Adamın yüzü ekşimişti. Bunları çok sık duyuyor olmalıydı. Luna durumu toparlamak adına etrafa kısaca göz attı. Ardından adama döndü.

“Kusura bakmayın, sizin de başınızı şişirdim. Ben şu,” cebinden bir kağıt çıkartıp adama uzattı. “Bitkileri alacaktım.”

Adam bir göz atıp biraz beklemesini söyledi Luna’ya. Arkaya gidip bir şeylere baktı. Ardından Luna’nın yanına döndü.

“Maalesef bu malzemeler bizde bulunmuyor.”

“Neden? Çok nadir bitkiler de değil ki! Kaç seferdir aynısı oluyor. Belki de kardeşimi dinleyip oraya git-“

Birden ağzından bir şey kaçırmış gibi durdu. Eliyle ağzını kapattı. Gözlerini kocaman açtı. Boğazını temizleyip hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştıysa da adamın kulakları dikelmişti bir kere.

"Nerede bahsediyorsunuz?"

"Ben mi? Hiçbir yerden. Siz neden bahsediyorsunuz?"

Yalan söylediğini daha açık bir şekilde belli edemezdi Luna. Sesi titremiş, arada boğazını temizliyordu. Elleriyle oynuyordu ama yüzündeki tedirgin gülümsemesi kesmiyordu.
Yetenek 1d10 : 2, total 2
Destek 1d10 : 1, total 1
Talih 1d10 : 3, total 3





8
Gizem Dairesi / Luna'nın İlk Günü (Max'le İlk Tanışma)
« : 20 Ağustos, 2022 23:40:25 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Luna stajını tamamlamış, küçüklüğünden beri hayali olan Gizem Dairesine girmeye hak kazanmıştı. Geleceğini hayal ettikçe kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Tüm gizemleri çözecek, maceradan maceraya koşturacaktı. Belki yeni büyüler keşfedecek ya da keşfedilmiş büyülerin sırrını çözecekti. Aklının hayalinin almadığı şeyler yaşayacaktı, yaşamalıydı. Hakkında pek bilgi olmayan Gizem Dairesinin olayı buydu. Sınır yoktu, her şey olabilirdi. Burayı seçmesinin nedeni de buydu.

Gizem Dairesinin başıyla görüşmek için alt kata inmişti. Tam da gizem dairesine yakışan bir yerdi. Kim bilir burada ne gizemler çözülmüş, ne patlamalar yaşanmıştı! Sakinleşmesi gerekiyor. Gizem Dairesi Başkanı Twinkle’ın karşısına yeniyetme biriymiş gibi çıkamazdı. O artık okulda her şeye dahil olup hiç göze batmayan Luna değildi. O Gizem Dairesinin en yeni çalışanı ve geleceğin Büyüceşura üyesiydi, en azından her şey planına göre giderse böyle olacaktı. O yüzden kapıyı çalmadan önce derin bir nefes aldı.

“Girin.”

Biraz yaşlı ancak gür bir sesin ona müsaade ettiğini duyunca sırtını dikleştirip kapıyı açtı. İçerisini görünce bir gözleri büyüse de hemen toparlandı. Twinkle da bunu görmüş olacak ki açıklamaya başladı.

“Dağınıklığın kusuruna bakma. Belgeler karışmış, onu düzeltmeye çalışıyorum. Bu da işini doğru düzgün yapamıyor.”

Söylenirken bir yandan da koltuğundan üzerindeki kağıtları uçurup Luna için yer açtı. Eliyle oturmasını işaret etti, Luna reddecek olduysa da Twinkle’ın zorlamasıyla oturdu.

“Bir şey içer misin?”

“Hayır, efendim, teşekkürler.”

Konuşma tarzı Twinkle’a garip gelmişti. Yüzünde kibar bir gülümsemeyle elini iki yana salladı.

“Benimle böyle konuşmak zorunda değilsin, yaşlı hissettiriyorsun. Bana herkesin dediği gibi Twinkle diyebilirsin. Siz demene de gerek yok.”

“Ama…”

Twinkle onun sözünü kesti.

“Aması yok. Şimdi eğer bir şey içmek istemiyorsan lafı kısa keselim. Senden önce gelmiş biri var. Max Walker. Geleceği parlak bir büyücü olduğu söyleniliyor. İlk görevin olarak onunla birlikte şu dağınıklığın içinde gerekli belgeyi bulmanızı istiyorum. Yapabilir misin?”

“Tabii, e- Twinkle.”

Ellerini çırptı neşeyle.

“Harika, harika! Artık ben de kendi işlerime dönebilirim. Siz burada kalın, benim gitmem gereken yerler var. Max de birazdan gelir, size kolay gelsin.”

Luna onu uğurlamak için kalkmaya kalksa da Twinkle buna gerek olmadığını söyleyip onu binlerce kağıt parçasıyla odada yalnız bıraktı. Luna da saçını toplayıp işe koyulmaya başladı. Aradığı belgenin ne olduğunu stajyerlik döneminden biliyordu. Biliyordu da böyle bir dağınıklıkta nasıl bulacağını bilemiyordu. Bir yerden başlaması gerektiğini düşünüp belgeleri havalandırıp kısaca göz atıyor, ardından da düzenli bir şekilde kenara koyuyordu.

Bunu ne kadar yaptığını bilmiyordu, derken kapı açıldı. Ondan biraz uzun, jet siyahı saçlarıyla kendisinin tam tersi olan genç, oldukça çekici biri içeri girdi. Luna girdiği anda kim olduğunu anlamıştı. O yüzden lafı kısa kesti.

“Max Walker, değil mi? Ben Luna White. Sohbet etmek isterdim ancak şu belgelerin arasında boğulurken edebileceğimi sanmıyorum. İkimiz daha hızlı bitiririz. Bir yere otur da başlayalım.”

Ardından karşısındaki tekli koltuğun üstündeki kağıtları kenara uçurdu. Max o anda Luna’nın nasıl biri olduğunu anlmıştı. Kendinden emin, otoriter, profesyonel. Ve eğer partner olurlarsa onunla hiç sıkılmayacağına emin gibiydi.

9
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / Mağaranın Bıraktığı İzler
« : 19 Ağustos, 2022 23:23:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Luna, Max'ten çok farklı olmasa da onun kadar çok saldırıya maruz kalmamıştı. Bu yüzden Max'in koluna girip götürme görevi ona düşmüştü. Yer yer yalpayarak, kimi zaman süzülerek epeyce bir yolu aşmayı başarmıştı. St. Mungo’ya varabilmişlerdi. Kapının önüne gelince büyücüler onlara doğru koşmuş, Max’i aceleyle almışlardı. Ardından Luna’ya dönmüşlerdi.

“Luna White, değil mi?”

Gözlerindeki heyecan şu anda hiç çekemeyeceği bir şeydi. Gizemli Gizem Dairesinin en yetenekli iki büyücüsü derbeder bir halde dönmüşlerdi. Bu hem merak konusuydu hem de büyücüler arasında oldukça popüler oldukları için heyecan verici bir durumdu. Onları anlasa da şimdi olmazdı.

“Evet, Marigold her zamanki yerinde mi?”

Normalden daha yavaş ve sessiz konuşuyordu. Zehir gittikçe onu etkilemeye başlıyor olmalıydı. Daha fazla konuşacak hali yoktu, bir an önce Marigold’u görmek istiyordu. Tabii dosta ölen özleminden değil yaşama olan tutkusundandı bu.
Max’i taşıdığı, zehirlendiği ve beynini kullanmak zorunda kaldığı için epeyce yorulmuştu.  Adam başını aşağı yukarı sallayınca şifacının odasına doğru yürümeye başladı. Max'i ilk aldıklarında bayılacak gibi olsa da kendini toplamaya başarmıştı. Her türlü yardım talebini de reddetmişti. Onca beladan kurtulup iki adım yürüyemeyecek değildi. İki ayağının üzerinde şifacının yanına giderken üzerindeki bakışları hissediyordu ancak alışkın olduğu için görmezden geldi. Sonunda odaya varmayı başarmıştı.

En çok gördükleri kişilerden biri olan Marigold’a her zamankinden berbat halde gitmişlerdi. Yine de Luna için önemli olan iki şeyi başarmışlardı. Hayattaydılar ve görevi kısmen de olsa başarıyla tamamlamışlardı. Belgeler güvendeydi, madalyonun anlamını bilmese de araştırabilirdi. Her şey yolundaydı. Tabii şifacıdan çıktıkları sürece. Eğer onlara istirahat etmelerini söylerse sıkıntıdan ölebilirlerdi.

Max baygın bir şekilde götürülmüş, Luna da şifacının yanına yürüyerek gelmiş onun diyeceklerini bekliyorlardı. Luna şakacı bir şekilde;

“Henüz ölmedik Marigold. Yoksa en sevdiğin hastaların öldü diye üzüldün mü? Onlar gözyaşları mı?” dedi.

Kendi şakasına gülerken birden zehri hissedince gülüşü kesildi. Ve şifacının ne diyeceğini bekledi.

10
Yetişkin Postası / Luna White/ Baykuşhane
« : 16 Ağustos, 2022 04:02:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Luna White'ın posta kutusudur.

Luna White
Gizem Araştırma Uzmanı

11
Ollivander'ın Asa Dükkanı / Asa Alışverişi
« : 04 Ağustos, 2022 19:41:58 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Sonunda beklenen mektup ulaşmış, hazırlıklara başlanmıştı. Luna, sevgili ailesiyle birlikte alınması gerekenleri almak için Diagon Yolu'na gitmişlerdi.

Diagon Yolu her zamankinden daha kalabalık ve cıvıl cıvıldı. Küçük Luna annesinin elini tutmuş yolda yürürken geleceğini görür gibi oldu. Elinde asasıyla ona karşı gelenleri deviren, büyücülerin rahat bir yaşam sürmesi için bakanlığın en önemlilerinden biri olmuş, akıllı ve tehlikeli bir cadı. Kulağa ne kadar da güzel geliyordu!

" Luna!"

Ağabeyi ona seslendiğinde hayallerinden çıkıp ona baktı. Eliyle asa dükkanını gösteriyordu. Kaderinin belirleneceği yer burasıydı. Bir asanın onu seçmesi gerekiyordu. Havalı bir asa olmasına lüzum yoktu, yalnızca ona gücünü bahşetmedi kafiydi. Gerginlikten ellerinin terlediğini fark eden annesi kızının başını okşadı.

" Endişelenme ,tatlı kızım, gerekirse tüm dünyayı gezeceğiz sana bir asa bulmak için. O yüzden gerilme ve sana sesleneni bulmaya çalış."

" Tamam, anne, deneyeceğim."

Babası kızının omzuna güç verircesine dokundu. Gülümsedi.

“ Biz yanındayız Luna.”

Normalde olsa bu kadar korkutucu bir olay olmayan asa alma, Luna’nın büyük halasının başına gelen hazin olayla birlikte ehemmiyet kazanmıştı. Ailesinin asasını kullanmaya karar vermiş, yıllarca büyük bir sorun yaşamamıştı. Ancak bir gün, her şey kötüye gitmeye başlamıştı. Üzücü anıları tekrar hatırlatmanın bir manası yoksa da asa en kritik anda ters tepmiş. Büyük halası ağır yaralamıştı. Her ne kadar şifacılar onu kurtarmışsa da bunun yarattığı travmayı hiçbir zaman aşamamış büyük halası. O günden sonra bir muggle gibi yaşamaya başlamış, ailesiyle tüm iletişimini koparıp kendine bir hayaat kurmuştu. Luna onun durumunda olmayı hiç istemiyordu.

Derin bir nefes alıp dükkandan içeri girdi. Sayısız asanın ortasında Luna’dan bile kısa, orta yaşlarda bir adam vardı. Gelen müşterilerine sevecen bir biçimde gülümsedi.

“ Hoş geldiniz, hoş geldiniz!” diyerek aileyi selamladı.

Ardından bakışlarını ay gibi parlak genç kızın yüzüne çevirdi. Sonrasında arkaya gitti. Arkadan bir şeylerin yere düşme sesleri geliyor. Adamın söylenmelerini de duymak mümkündü. Luna gergin bir şekilde ağabeyine baktı, o da ona karşılık gülümsedi. Küçük kardeşi ise etrafı aç gözlerle izliyordu. Kendisi de ağabeyi için ilk kez geldiklerinde böyleydi. Gerginliği biraz olmuş hafiflemişti.


Çok geçmeden adam elinde iki kutuyla geri döndü. Üstü başı toz olmuş adam, kutuları önündeki kağıtlarla kaplı masaya koydu. Masadan kalkan toz Luna’yı ve küçük kardeşini öksürttü. Ardından adam iki kutuyu da açıp küçük kızı öne çağırdı. Küçük kız hayretle adama baktı.

“ Benim için olduğunu nereden bildiniz?”

Küçük kız masum ifadesi ailesini güldürmüştü. Adamın da durumu farklı değildi.

“ Eğer bilmeseydim bu dükkanı işletemezdim küçük kız.” dedi tatlı bir şekilde gülümseyerek.

Luna bu cevaptan tatmin olmasa da başını aşağı yukarı sallayıp anlamış numarası yaptı. Ardından adamın kapağı açtığı kutulara baktı. İki farklı ağaçtan yapılmış, benzer boyutlarda, biri daha açık diğeri daha koyu iki asa oldukça şık gözüküyordu. Annesininki kadar kaba, ağabeyininki kadar ince, babasının kadar sade değildi aksine tam onun zevkine göreydi. Şık, kibar ve süslüydü. Dükkan sahibinin teşvikiyle asalardan koyu olanını eline aldı. Bir büyüyü tekrarladı.

Nefes kesici bir olaya neden olunca kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atmaya başladı. Etrafında tozlar uçuşmuş, asayla arasındaki bağı hissetmişti. İlk seferinde bulmuştu. İlk seferinde! Bu da onun geleceğinin ne kadar parlak olduğunu gösterir nitelikteydi. En azından o böyle düşünmüştü.

12
Kurgu Kutusu / Lanetli Mağara
« : 25 Temmuz, 2022 20:30:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

13
Godric's Hollow / Lanetli Mağara
« : 25 Temmuz, 2022 20:29:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Pek çok genç ve tecrübesiz büyücünün bir merakla girdiği ve asla çıkamadığı mağaraya girerken Luna su gibi durgundu. Aldıkları her kayıp haberiyle kalbi sızlasa da bunu durdurmanın tek yolu bu mağaradaki sorunun ne olduğunu bulmak ve çözmeye çalışmaktı. Belki de böylece gelecekteki kayıplar engellenebilir, hatta eğer şanslılarsa mağarada birçok büyücüye de rastlayabilirdi. İkinci senaryo Luna'nın ilerlemesine mani olan tüm endişeleri siliyordu. Eğer büyücüleri kurtarabilirse geri kalan her şey önemsizdi. Elbette bunun için canını feda edecek de değildi.

Yanında iş arkadaşı ve en yakın dostlarından biri olan Max vardı. Her zamanki gibi heyecanla kanının kaynadığını görmek mümkündü. Yüzündeki aptal sırıtış bile aralarında sorumluluk sahibi olanın Luna olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Luna'nın ne kadar pervasız olduğu düşünülürse Twinkle'ın ikisi böylesine tehlikeli bir göreve göndererek neyi amaçladığını bilmek mümkün değildi. Belki de yaşlılık beynini etkilemeye başlamıştı. Kim bilir?

"Düşünsene, kim bilir kaç kişi bir merakla buraya girip hapsoldu? Nasıl acılar çektiler?"

Max'in sesi Luna'yı oldukça rahatsız ediyordu. Cırtlak sesindense heyecanı onu irite ediyordu. Büyük ihtimalle onlarca büyücüye mezar olmuş bir yerle ilgili bu denli neşeli konuşması onun karakteri hakkında çok şey gösteriyordu. Luna'nın da ondan kalır yanı yoktu, fakat en azından Luna bunu böylesine açık etmiyordu.

"Sözlerine dikkat et, Max. Aksi takdirde seni burada bırakırım ve neler yaşadıklarını görürsün."

Yarı şakacı söylemi Max'i güldürmüştü. Kahkahası mağaranın duvarlarından yansıdı. Luna ona onaylamaz bir bakış atsa da yolda yürümeye devam etti. Koca mağarada yalnızca Max'in kahkahası, ikilinin ayak sesleri ve mağaranın tavanından yere damlayan su damlalarının sesi vardı. Max epeyce güldükten sonra sonunda durulmayı başardı.

"Yapma, Luna, senin de benzer şeyler düşündüğümü biliyorum. Bizi kimse izlemiyor, neden rol yapıyorsun?"

Max'in sözlerinin haklılığı Luna'nın sinirine dokunsa da tebessüm etti. Onu bu kadar iyi tanıması ve benzer karakterlere sahip olmaları bakanlığa girdiği andan itibaren iyi anlaşacaklarını söylemişti ona. İkisi de gizemin peşinden gidiyor, ikisi de hiçbir durumda korkmadan yola durmadan devam edebiliyordu. Aralarındaki en büyük fark Luna'nın bu hafif sadist yanını Max'ten çok daha iyi saklaması denilebilirdi. Hatta Max'in hiç saklamaya çalışmaması demek daha doğru olurdu.

"Çünkü ben bu mağarada kaybolan genç bir büyücü olsam beni kurtarmaya gelen kişinin acımdan keyif almamasını isterdim. Kaç kez söylemeliyim Max? Senin aksine ben empati kurabiliyorum."

"Ah, tabii, tabii. Leydimiz diğerlerini pek bir umursarlar. Geçen seferki olayı unutmadın herhalde. Kim bilir kaç kişi ölmüştür o 'kazada'?"

Luna iç çekti. Nasıl oluyor da her seferinde böylesine alaycı konuşmayı başardı bu çocuk?

"Bana saldıran kişilere merhametli olmam gerektiğini bilmiyordum. Buna rağmen onları direkt olarak öldürmedim. Dediğin gibi kazaydı. Ayrıca onlar muggle. Ölüp ölmemelerini kimin umurunda?"

Max'in yüzünde bilmiş bir gülümseme peydah oldu. Luna gözlerini önüne çevirip yürümeye devam etti. Asasının ucundaki ışık yetersiz kalmaya başlayınca genç büyücülerin kaybolduğu yere geldiğini anladılar. Aralarındaki şakacı konuşma kesilince mağarada gözle görülür bir değişiklik oldu. Hava gittikçe soğumaya, yılan tıslamasına benzer bir sesin uğultusunu duyulmaya başladı.

"Dikkatli ol."

Luna'nın uyarısına karşılık Max başını salladı. Asasını çıkartıp savaşa gireceklermiş gibi bir poz takındı.

"Bir şey görüyor musun?"

Luna başını iki yana salladı. Ardından bir adım attı. Son anda Max onu tutmasaydı sonu gözükmeyen bir deliğe düşecekti.

"Bana dikkatli ol diyene bak." diye söylendi Max.

"Sence kayıp büyücüler aşağıda mıdır?"

Max ona deliymiş gibi baktı.

"Aşağı inmeyi düşünmüyorsun herhalde. "

Luna keyifle gülümsedi. Omzuna vurdu.

"Bu önerime balıklama atlarsın sanıyordum. Beklediğimden dikkatli çıktın."

"Ne de olsa Yüce Prensesimizin emriydi." dedi alayla.

Twinkle'ın neden onları gönderdiğini anlamaya başlıyordu. Durum ne kadar stresli olursa olsun, Max ve Luna şakalaşmayı asla kesmiyorlardı. Tabii bu dikkatsiz oldukları anlamına gelmiyordu. Gizem dairesinin en usta büyücüleri olarak namlarına göre yaşıyorlardı.

"Vipera Evanesca!"


Luna asasını Max'e yaklaşan yılana doğrultmuştu. Max bir an irkilse de gardını hızlıca aldı.

"Bunlar da ne böyle?"

Bir yığın yılan onlara doğru sürünüyordu. Amaçları ısırmak değil de onları deliğe düşürmek gibi gözüküyordu. Luna ve Max neşeyle gülümsedi.

"Aşağıya inmek zorundaymışız gibi gözüküyor."

"Beklediğimiz an geldi desene."

Luna, Max'ın kolundan tutup sırt üstü aşağıya atladı. Uzunca bir süre düştükten sonra yeri görür gibi hissetti. Müthiş bir refklesle aynı anda Mobilicorpus dediler.
Yetenek 1d10 : 10, total 10
Destek 1d10 : 4, total 4
Talih 1d10 : 3, total 3


14
İspanya / Şanslı Mary
« : 24 Temmuz, 2022 03:00:25 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Luna, İspanya limanına ulaştığında gördüğü manzara içler acısıydı. Devasa bir gemiye aceleyle götürülen insanları gören birinin kalbi parçalanırdı. Her birinin kıyafetleri paramparça olmuş; kimilerinin yüzlerinde, kollarında, bacaklarında morluklar vardı. Eğer Luna mugglelardan bu denli tiksinmeseydi hallerine acıyabilirdi. Ancak kalbinde herhangi bir sızı yoktu, bu "asil" görevi ise yalnızca küçük kardeşinin isteğini yerine getirmek için yapıyordu. Ne de olsa doğum günü çocuğu olarak en büyük hediyeyi ona sevgili ablası vermeliydi.

Muggleların tamamı gemiye bindirilince gemi işçileri sandıkları yerleştirmeye başladı. Bu Deargh Kilgore'nın hiçbir korkusu olmamalıydı gündüz gözüyle böyle bir işe kalkışmak için. Belki de şehrin valisi veya üst düzey yetkililerle işbirliği içindeydi. Luna bu düşüncelerini bir kenara koydu, ne de olsa köle ticareti asırlardır vardı, tek bir ticareti durdurmak hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Üstelik, muggle meselelerinden olabildiğince uzak durmalıydı. Cadı avcıları bu kadar tetikteyken onların dikkatini çekmenin lüzumu yoktu. Gemi hareket etmeden önce içeri girmeliydi. Sonuçta okyanusta özgürdü.

Ancak saçları ve yüzü bu kadar dikkat çekerken elini kolunu sallaya sallaya girmesi mümkün gözükmüyordu. O yüzden kapşonunu kafasına çekti. Çoğu işçi çoktan sandıkları yüklemeyi bitirmiş, güvertede gözükmüyorlardı. Etraftaki birkaç kişi de aralarında sohbet ediyordu. Güverteye yaklaştığı takdirde içeri rahatlıkla girebilirdi. Büyücü olduğunu o ana kadar saklaması kafi olacaktı, olmalıydı.

Hızlı adımlarla gemiye yaklaşırken kaçamak bir şekilde onu birinin fark edip etmediğini kontrol etti. Henüz kimse onu fark etmiş gözükmüyordu. Ağabeyinin onu diğerlerinden saklamak için aldığı kapşonlu pelerin şimdilik işe yarıyordu. Gemiye çıkmak üzereyken onun bilmediği ancak tanıdık gelen bir dilde konuşan onun boylarındaki bir adam onu durdurdu. Başta bağırıp çağırırken sonra Luna’nın yüzünü görünce bir an nefesi kesildi. Ardından yüzünde Luna’nın her zaman gördüğü pislik bir gülümseme belirdi. Aklındakileri bilmek için aynı dili konuşmaları gerekmiyordu. Muggle’ın bakışları yüzünden bedenine doğru kaymaya başlayınca Luna asasını çıkartmamak için kendiyle mücadele vermek zorunda kaldı.

“Seni öldüreceğim.”

Luna kendi dilinde konuştuğu için karşısındaki adam onun ne dediğini anlamasa da Luna’nın yaşlanmaya başlamış gözleri yardıma ihtiyacı olduğunu haykırıyordu. Böylesine güzel, peri gibi saf gözüken kadının yardımına herkes koşardı. Luna bunu ilk elden defalarca kez görmüştü. Adam bir an tereddüt etse de kaptanıyla görüşmek için yanından ayrıldı. Luna da bunu fırsat bilip çevik adımlarla, şapkasının yüzünü ve ay gibi beyaz saçlarını kapattığından emin olarak geminin alt kısmına, sintineye, doğru ilerledi. Tam alt kısma inecekti ki iki adam yolunu kesti. Luna’nın onlarla uğraşacak vakti yoktu, o yüzden asasını çıkarttı.

“Stupefy!”

İkisi de sallanmaya başladığında onları açtığı kapıdan aşağıya itti. Merdivenlerden yuvarlanan adamlar bayıldılar. Luna onlarla daha sonra ilgilenmeye karar verip içeri girip kapıyı kapattı. Her an birinin gelebileceğini düşündüğü için asasını tahta kapının kilidine doğrulttu.

“ColloPortus!”

Kapı kilitlendikten sonra elbisesinin bir ucunu tutup zarifçe aşağıya indi. Adamların üzerinden geçip kölelerin bulunduğu yere geldi. Kaçırılmış mugglelar Luna’yı görünce anında savunmaya geçtiler. Usta büyücü bunu umursamadan kaldıkları yeri inceledi. Böyle büyük bir gemide küçücük bir odaya sıkışmış insanların rezalet kokusu Luna’nın sinirine dokunuyordu. Şu görevi hızlıca bitirip evine dönmek, küçük kardeşine müjdeli haberi vermek istiyordu. Öncesinde iyice yıkanacaktı elbette.

Luna bir sandığın üzerine oturması gerektiğini düşündü. Ne de olsa gemi kalkana kadar büyük bir olay yaratmamalıydı. Şimdiden yeterince ilgi çekmişti zaten. Daha fazlası tehlikeliydi, üstelik kimseyi öldürmemesi gerektiği düşünülürse. Neden böyle aptalca bir söz vermişti ki?

Aralarında en temiz gözüken sandığına yöneldi. Elindeki mendili açıp sandığın üstüne yaydı. Ardından asasını çıkarttı.

“Pulvinario!”

Kaçırılmış insanların ağızları açık kalmış olsa da Luna tepkisiz kalmaya devam etti. Yumuşak sandığa oturup geminin kalkmasını beklemeye başladı. Muggleların ona nasıl baktığını görebiliyordu ama ilgiye alışkın büyücü onlara bir bakışı bile çok gördü. Gümüş rengi saçlarını kapşonundan çıkartıp koltuk rahatlığındaki sandıkta otururken bu durumu nasıl çözeceğini düşünmeye başladı.

Çok geçmeden geminin hareket etmeye başladığını hissetti. İki adam da hala baygındı ancak yakında uyanacakları da belliydi. Birisi kıpırdanmaya başlamıştı bile. Onların yanına gidip asasını önce kıpırdayana ardından diğerine yöneltti.

“Incarcerous!” dedi.

İki adam da sıkıca iplerle sarıldı. Arkadaki muggleların konuşmalarını duyabiliyordu. Ne dediklerini bilmese de tahmin etmesi güç değildi. Kimileri büyülenmiş, kimileri korkmuş, kimileriyse nefret doluydu.

Onları umursamadan kapıya yöneldi. Karadan olabildiğince uzaklaşmışlardı. Artık istediğini yapmakta özgürdü. Kapıyı büyüyle açıp dışarı çıktı. İçeride geçirdiği zamandaki mide bulandırıcı kokunun aksine dışarıda yosun ve tuz vardı. Havayı içine çekip güverteye doğru ilerledi.

Onu gören herkese Lacarnum Inflamari büyüsünü yapıyordu. Sonuçta onları öldürecek bir büyü olmadığı için içi rahattı. Ölmek istemiyorlarsa okyanusa atlamaları yeterliydi. Tabii atladıktan sonra ölmeyecekleri kesin değildi.

Luna büyücülerin bu kadar çok ortalıkta gezindiği bir dönemde gemide bir tane bile cadı avcısı olmamasına şaşırmış olsa da üzerinde çok da durmadı. Ne de olsa bu sayede işi oldukça kolaylaşmıştı. Gemideki herkesi bir şekilde okyanusa atınca aşağıya inmek için yöneldi. Ancak birkaç meraklı muggle çoktan kilitlemediği odadan çıkmıştı bile. Bakışlarından her şeyi gördüğünü anlamıştı Luna. Gerçi pek de umursamamıştı. İster cadı avcısı ister muggle, hepsiyle baş edebilecek kadar güçlü olduğuna inanıyor ve güçlü olduğunu biliyordu.

“Aranızda gemi nasıl kullanılır bilen var mı? Kaptan da gemisini terk etmek zorunda kaldı.”

Eğer yer yer yanan bir geminin güvertesinde, elinde asasıyla bu kadar güçlü durmasaydı dediği komik bile olabilirdi ancak onun dilini anlayanlar bile ona gülemiyordu.

“Ben biliyorum.”

Mugglelardan biri kırık lehçesiyle öne çıktı. Luna ona eliyle dümene geçmesini işaret etti. Genç kadın tereddüt içinde yürümeye başladı. Luna da yolculuk bitene kadar güvertede oturdu. Muggleların konuşmalarından Luna’nın kim olduğunu, amacının ne olduğunu tartıştıklarını fark etse hiçbir şey demedi Luna. Onları öldürmediğine şükretmeleri gereken yerde onu sorgulamalarını zaten oldukça sinir bozucuydu, eğer konuşmalarına dahil olursa sözünü bozmaktan daha kötü şeyler yapabilirdi.

Nispeten uzun bir yolculuktan sonra sonunda İspanya’nın başka bir kentine ulaşmayı başardılar. Luna kaçırılanların inmeden önce sıraya dizilmelerini istedi. Birkaçı bu durumdan memnun olmasa da karşı gelmeye cesaret edemiyordu. Luna hepsine tek tek aynı büyüyü yaptı.

“Fidelius!”

Ardından gemiden inmelerini sağladı. Limandaki yetkililer şaşkınlık içinde inanlara bakarken Luna’yı görünce ne diyeceklerini unuttular bir an. Genç kadınsa onlara bakmadan yanlarından geçip gitti. Adımları o kadar hızlıydı ki yetkililer onun gittiğini fark ettiğinde Luna çoktan şehre karışmıştı. Kaçırılan insanlara kadının kim olduğu sorulduğunda tek diyebildikleri şey onları kurtardığıydı. Böylece bu olay da dönemin gizemleri arasına girmiş oldu.







15
Diğer Dünya Ülkeleri / [Polonya] Mektup Geliyor
« : 23 Temmuz, 2022 01:07:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Küçük Luna her zamanki gibi sofraya en geç indiği için tüm ailenin bakışlarının üzerinde olduğunu görmüştü. Her zamanki şirin gülümsemesiyle merdivenlerden sekerek inerken ağabeyinin sesini duydu.

"Dikkat et, Luna! Düşeceksin."

Ağabeyinin endişeli sesinin aksine Luna'nın yüzünde güller açıyordu. Merdivenleri inip sofraya yaklaştı. Ağabeyinin boynuna sıkıca sarıldı.

"Düşersem beni yakalamaz mısın ağabeylerin en tatlısı?"

Sesi puding gibi tatlı ve yumuşaktı. Ağabeyi kıkırdayıp onun omzuna dolanmış ellerini tuttu. White ailesinin de alışkın olduğu bu manzarayı izlerken bıyık altından güldüğünü görmek mümkündü.

"Elbette, küçük baş belası. Seni her koşulda korurum."

Ağabeyinin alışıldık cevabına karşılık yanağına bir buse kondurarak ödüllendirdi ailedeki en sevdiğini. Ardından onun için ayrılmış sandalyeye, annesinin sağına, oturdu. Ailenin tüm üyeleri toplandığındaysa evin emektar hizmetlisi Kate hanım küçük hanımdan paylaşarak tabakları doldurmaya başladı. Evin küçük beyinin yüzü düşmüş olsa da evin kurallarından biri buydu. Küçük hanım her daim en önemliydi. Bu yazılı olmayan kural ise sadece tek bir kişinin canını sıkıyordu. Larry White, evin 8 yaşındaki, haylazlığıyla ailesinin başını ağrıtmaktan hiç çekinmeyen küçük oğlu.

Larry, ablasına ne kadar bulaşmaya çalışsa da başta büyük ağabeyi Alvin olmak üzere,  ailenin diğer üyeleri tarafından sürekli durduruluyordu. Bu sebeple ona karşı açık bir hamle yapamasa da kendince intikam alıyordu. Bunlar o kadar küçük ölçekliydi ki bahsetmeye bile gerek görmemişti Luna. Ne de olsa küçük kardeşinin oyunbaz olmasını tatlı buluyordu.

“Prensesim, bugün 11 yaşına girdin. Nasıl hissediyorsun?”

Babasının sevgi dolu sesi Luna’nın her seferinde kalbini ısıtıyordu. Güneş gibi parlak gülümsemesini değerli ailesine sundu. Cevabını yalnızca babası değil diğer aile üyeleri de merakla bekliyordu. Gözlerindeki parıltıdan bunu anlamak güç değildi.

“Çok mutluyum. Harika ailemle bir yıl daha geçti.”

Sesindeki neşe o kadar gerçekti ki güneş bile daha sahteydi. Ayaklarının masanın altında keyifle sallarken annesi kızının ipek gibi yumuşak, gümüş renkli saçını sevdi. Ayı andıran saçları ve güneş gibi gülümsemesiyle yalnızca ailesini ve çalışanlarını değil tüm kasabayı büyülüyordu. Dışarı çıktığında yaşıtı çocuklar ağızları açık hayran hayran ona bakıyor. Yetişkinler ise ona tatlılar verip gülmesini sağlamak için aralarında mücadele veriyorlardı. Luna, büyüleyici ve kusursuz bir çocuktu. Yine aynı şekilde müthiş bir yetişkin olacağına da şüphe yoktu.

Annesi kızının saçlarını okşarken babası ve ağabeyi de gözlerinden kalp fışkırırmışçasına onları izliyordu. Derken açık pencereden içeri bir baykuş girdi. Ortamdaki neşe azalmış olsa da bitmemişti. Hepsinin beklediği an sonunda gelmişti. Her ne kadar aşık oldukları kızlarından ve kardeşinden ayrılmak güç olacaksa da Luna’nın geleceği için bu elzemdi.

Luna’nın babası baykuştan mektubu alıp bir süre elinde çevirdi. Luna yıldızlar gibi parlayan gözleriyle babasının elindeki mektuba bakıyordu. Sonunda babası mektubu açıp okumaya başladı.

“Luna White’a…”

Bundan sonrasını bilmek için kahin olmaya lüzum yoktu. Sonunda, diye düşündü Luna. ‘Sonunda Hogwarts’a gidiyorum.






Sayfa: [1] 2