Büyücedünya RPG
İngiltere Büyücedünyası => St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi => Konuyu başlatan: Luna White - 19 Ağustos, 2022 23:23:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
Luna, Max'ten çok farklı olmasa da onun kadar çok saldırıya maruz kalmamıştı. Bu yüzden Max'in koluna girip götürme görevi ona düşmüştü. Yer yer yalpayarak, kimi zaman süzülerek epeyce bir yolu aşmayı başarmıştı. St. Mungo’ya varabilmişlerdi. Kapının önüne gelince büyücüler onlara doğru koşmuş, Max’i aceleyle almışlardı. Ardından Luna’ya dönmüşlerdi.
“Luna White, değil mi?”
Gözlerindeki heyecan şu anda hiç çekemeyeceği bir şeydi. Gizemli Gizem Dairesinin en yetenekli iki büyücüsü derbeder bir halde dönmüşlerdi. Bu hem merak konusuydu hem de büyücüler arasında oldukça popüler oldukları için heyecan verici bir durumdu. Onları anlasa da şimdi olmazdı.
“Evet, Marigold her zamanki yerinde mi?”
Normalden daha yavaş ve sessiz konuşuyordu. Zehir gittikçe onu etkilemeye başlıyor olmalıydı. Daha fazla konuşacak hali yoktu, bir an önce Marigold’u görmek istiyordu. Tabii dosta ölen özleminden değil yaşama olan tutkusundandı bu.
Max’i taşıdığı, zehirlendiği ve beynini kullanmak zorunda kaldığı için epeyce yorulmuştu. Adam başını aşağı yukarı sallayınca şifacının odasına doğru yürümeye başladı. Max'i ilk aldıklarında bayılacak gibi olsa da kendini toplamaya başarmıştı. Her türlü yardım talebini de reddetmişti. Onca beladan kurtulup iki adım yürüyemeyecek değildi. İki ayağının üzerinde şifacının yanına giderken üzerindeki bakışları hissediyordu ancak alışkın olduğu için görmezden geldi. Sonunda odaya varmayı başarmıştı.
En çok gördükleri kişilerden biri olan Marigold’a her zamankinden berbat halde gitmişlerdi. Yine de Luna için önemli olan iki şeyi başarmışlardı. Hayattaydılar ve görevi kısmen de olsa başarıyla tamamlamışlardı. Belgeler güvendeydi, madalyonun anlamını bilmese de araştırabilirdi. Her şey yolundaydı. Tabii şifacıdan çıktıkları sürece. Eğer onlara istirahat etmelerini söylerse sıkıntıdan ölebilirlerdi.
Max baygın bir şekilde götürülmüş, Luna da şifacının yanına yürüyerek gelmiş onun diyeceklerini bekliyorlardı. Luna şakacı bir şekilde;
“Henüz ölmedik Marigold. Yoksa en sevdiğin hastaların öldü diye üzüldün mü? Onlar gözyaşları mı?” dedi.
Kendi şakasına gülerken birden zehri hissedince gülüşü kesildi. Ve şifacının ne diyeceğini bekledi.
-
[justify]Açık renk duvarları olan odada buram buram kokan eksantrik iksirler, beyaz bir fincandan yayılan mis gibi kahve kokusuna karışıyordu. Yeşillere bürünmüş genç kadın, yoğun bir günün getirdiği yorgunluğu üzerinden atmak uğruna gömüldüğü sandalyesinde sonunda Tanrı ona dinlenme imkanı sunduğu için şükrediyordu. Uzun, keyifli bir yudum alma umuduyla yavaşça dudaklarına götürdü fincanını, ancak beraberinde hissettiği sıcaklık bir gölge düşürdü camgöbeği rengi gözlerine. İfadesi acıyla yer değiştirirken fincanı kavradığı ince parmakları masaya meylettiler, porselen hızla tahtaya çarptığındaysa içinden dökülen bir miktar koyu renkli sıvının tenini yakması kaçınılmazdı.
-Hay bin Merlin!
Cebinden çıkardığı ahşap çubuğun ucunu eline değdirdi usulca, kızarmış teni eskisi kadar pürüzsüz ve beyaz haline dönerken asılmış yüzü bütün keyfinin kaçtığını işaret ediyordu. Manalı bir iç çekişle tekrar masayla buluştu ince parmakları, gergince ritim tutmaya başladılar guguklu saatin tik-taklarıymışçasına. Parmakları her geçen saniye daha senkronize hareket ediyor, istemeden kapısını araladığı düşünceler diyarında daha da derinlere kayboluyordu. Eğer yeterince derine inilirse en zehirli yılandan da tehlikeli olabilirdi bu diyar, aynı sinsilikle hazırlardı avının düşeceği tuzağı. Onu buradan çekip çıkaran ve gerçeklikle tekrar buluşturan tanıdık, hatta rutinleşmiş bir seslenişti.
-Marigold, Gizem Dairesi çalışanları görevlerinden döndü.
-Ah, yine mi Luna, geliyorum.
Halen üzerinde olan bir sersemlikle artık soğumuş kahvesinden bir yudum aldı yerinden kalkmadan önce. Odadaki sessizliğin yerini tıklım tıklım dolu olan hastane koridorlarının gürültüsüyle karışan ayakkabı takırtıları almıştı şimdi. Yanından geçenleri içlerini okuyormuşçasına süzen ünlü şifacıların portreleriyle çevrelenmişti, havada süzülen içi mum dolu kristal kabarcıklarla aydınlatılan koridorlar. Kapalı kapılardan çıkan açık yeşili cüppeler giymiş cadı ve büyücüler ise bir koşuşturmaca içinde ellerinde eksik olmayan malzemeler ile yine açık renk parkeli zemin üzerinde bir aşağı bir yukarı ilerliyorlardı. Yaşam mücadelesi denen şeydi onlarınki, ne olursa olsun kendilerini insanların hayatını kurtarmaya adamaktı görevleri.
Şifacı olmayı seçmemişti Goldie, Boleyn Adası’ndaki hiyerarşide bulunduğu pozisyon onu bu alana yönlendirmişti. Çocukluk hayali sihirli yaratıklar üzerinde araştırma yapmaktı, onlara karşı farklı bir çekim hissetmişti daima. Bu hayalini gerçekleştirmek yerine hastane duvarları arasındaki yaşam mücadelesine uyum sağlamaya çalışıyordu onun her şeyi olmuş büyükannesinin hatrına. Zaman ilerledikçe mesleğini sevmeye başlamış olsa da arada sırada ‘neden bunu yapıyorum’ düşüncesi ele geçirirdi zihnini.
On yataklı, geniş bir koğuşa aralandı çift kanatlı kapılar, meşe kaplı duvarlara yaslanmış cam kapaklı dolaplarda çeşitli iksir şişeleri parıldıyordu. Yataklarda ise, bir dikkatsizlik anında yediği ya da içtiği bir şeyin sonuçlarına katlanmakta olan çeşitli hastalar uzanmış, tedavi edilmeyi bekliyordu. Bir çift eldiven kaptı genç şifacı, odadaki çoğu ışık koridorlardaki gibi kabarcık şeklindeki kristal lambalardan geliyordu, etrafına bakındı hastalarını bulabilmek adına, tam o sırada bir kez daha aralandı odanın kapısı ve görmeyi beklediği simalar girdi içeriye.
Sedyeyle getirilen genç adamın zayıf düşmüş bedeni sanki zebani ateşiyle yakılıyormuş gibi alevler içindeydi, çaresizce su istediğini sayıklıyordu cılızlaşmış sesiyle. Odada bulunan mestektaşları onu uygun bir yere yerleştirdi, Marigold ise ona seslenen arkadaşına yöneldi. Gümüşi saçlı cadı her zamanki gibi güçlü tavrını korumaya çalışsa da yüzündeki ifadeden ne kadar zorlandığını okuyabiliyordu genç şifacı.
-Kendini ayakta göstermek yerine şu sedyeye uzan, tatlım.
Gümüşi saçlı arkadaşının elinden tutarak destek oldu sedyeye yerleşebilmesi için, hareket ederken yüzünü buruşturması ağrılarının olduğunu işaret ediyordu, özellikle bacağını kıpırdattığı esnada verdiği tepkiden o bölgede yoğunluklu yaralar aldığını tahmin ediyordu. Asasının küçük bir hareketi ile sedyenin etrafındaki perdeleri kapadı, ardından kızın kir içinde kalmış eteğinin iplerini sökmeye koyuldu. Bembeyaz teni açıkta kaldığında aldığı yaranın ciddiyeti ortaya çıkmıştı, bacağı feci halde şişmiş, iki küçük diş izinin etrafında siyah damarlar gözüküyordu. Eğer biraz daha geç kalmış olsalardı bir bacağını kaybetmek durumunda kalabilirdi genç cadı.
-Üzgünüm ama bu sefer boka batmışsın.
Sözlerinin arkadaşını güldürmesini umuyordu, hemen yanındaki dolaptan bir panzehir çıkardı. Yarayı temizlemeden önce ilk etapta onu rahatlatmak için bir iksir içirecekti. Hemen ardından bir başka büyülü merhem alıp yaranın üzerini ovmaya başladı. Şimdiden şişlik gözle görünür bir biçimde hafiflemişti. Ciddi bir yara olsa da sıradan bir yılan ısırığı olduğu için büyülü yöntemler çabucak sonuç veriyordu.
Yarayı bandajladıktan sonra bir kez daha yöneldi dolaba, ucunda iğne olan kauçuk ince bir hortumun bir ucunu cam iksir şişesine, iğne olan ucunu da nazikçe kızın koluna taktı. Şişedeki iksir bittiğinde tamamen iyileşmiş ve göreve çıkmaya hazır olacaktı.
Eldivenlerini çöp kovasına atarken, “Ee,” dedi. “Görevini anlatmayacak mısın?”[/justify]
-
Luna kendini arkadaşının ellerine bırakmıştı. Artık kendi yatağından daha çok uzandığı sedyede, ne kadar berbat durumda olduğunu dinliyordu. Açıkçası bunu duyduğuna şaşırmamıştı. Hala ayakta durması bile tamamen inadının eseriydi.
“Neyini anlatayım Marigold? Delinin teki tehlikeli ve anlamsız işlere bulaşıp büyücülerin ölümüne sebep oldu. Biz de onu durdurmaya çalışırken senin deyiminle “boka battık”. Hayatımda bu kadar çok tuzaklı bir yer görmemiştim. Sağ salim çıkmamız bile mucize.”
Marigold onunla ilgilenip acısını dindirirken Luna söylenmeye, üstünkörü görevinden bahsetmeye devam ediyordu. Tedavisini olurken endişeli bir ifadeyle dostuna baktı.
“Max nasıl? O lanet böcekler ona fena saldırdı. Ayakta duracak hali yoktu.”
-
[justify]Goldie yapısı gereği herkesle anlaşabilir, sohbet edebilirdi, en alakasız yerden saatler sürecek sohbet konuları çıkartabilirdi. Bu yüzden insanlar onu severdi çoğu zaman, sevmeyenlerse çenesinin susmak bilmediğini gerekçe olarak sunardı. Genç şifacı ise onlara yalnızca bir, üç, kelime ile yanıt verirdi: “Ben mi gevezeymişim?” Ve bir daha iletişimleri olmazdı, Goldie ona geveze diyenlere o andan itibaren tek bir kelime etmezdi. Gerçekten ihtiyacı olsa bile.
Luna ile arkadaşlıkları da bir öğleden sonra yemekhaneye kahve molasına çıktığı sırada karşılaşmalarıyla başlamıştı. Goldie, genç kadının bir sihirli yaratık hakkında kendi kendine konuşmasına kulak misafiri olmuş ve sırf yalnız olduğu için konuya doğrudan bodoslama dalmıştı. Çok geçmeden birbirleri ile anlaşabileceklerini fark etmişlerdi. Luna her Max’i getirdiğinde kendisini ziyaret etmesi bir ritüel haline gelmişti bu sayede. Bir bardak kahve ve Luna o gün başından geçenleri anlatırdı.
Fakat bu kez başlarına gelen tam olarak her neyse bambaşka bir seviyedeydi. Max pek çok defa bilinci yerinde değilken buraya getirilmiş olsa da odadaki diğer şifacıların tavırları hiç de hayra alamet değildi. “Max…” dedi Goldie, kısık bir sesle, arkadaşının sorusu üzerine. “İyi olacağına eminim. Daha önce atlattı değil mi? Bu sefer de atlatacaktır.”
Kapalı perdenin aralı kenarında şifacıların Max’in sedyesine büyülü bir fanus yapışı çarptı gözüne, Luna görmesin diye, genç adamın sedyesini odadan çıkarırlarken usulca oranın önüne geçti. Yoğun bakım bölgesine götüreceklerini tahmin ediyordu. “Asıl sen nasıl hissediyorsun? Merlin’in kirli donu üzerine yemin ederim ki bugün gördüğüm en kötü yılan ısırığı sendeydi. Nasıl hala kendini değil de Max’i düşündüğünü anlamıyorum.”
[/justify]
-
Goldie'nin duraksaması hayra alamet değildi. Max'in durumunun içler acısı olduğunu fark etmişti ancak bu kadar ciddi olduğunu düşünmemişti.
"Evet..." diye mırıldandı umutla.
"Her türlü zorluğun üstesinden geldi, şimdi de gelecektir."
Dediklerine kendi bile şüpheyle bakıyordu. Evet, Max Luna'dan daha kötü durumlara düşmüştü. Luna'nın pervasızlığı kendine, yeteneklerine olan güveni ve arkasında Max'in olduğunu bilmenin güvencesiyle bu raddeye gelmişti. Max de değerini kanıtlamak istercesine Luna'yı korumaya çalışıyordu. Tuhaf bir şekilde ilk görevlerine çıktıklarında, hayatlarını ilk tehlikeye attıkları dönemde, bile böyleydi. O zaman Luna, Max'in her daim arkasında olacağını anlamış, duvarlarını anında yok etmişti.
Max'i düşündükçe canı yansa da yapabileceği bir şey yoktu. Yeterince dinlenirse ve tedavisini almaya devam ederse ayağa kalkacağına, arkasında durmaya devam edeceğini ummaktan başka çaresi yoktu. Ne de olsa o şifacı değildi, onu iyileştiremezdi ancak su geçirmez bir gerçek vardı ki o harika bir maceracıydı. Ve en yakın dostu, partneri için gerekirse dünyanın öbür ucuns gider ve iyileşmesi için gereken her şeyi alırdı. İsterse ejderha dişi, isterse unicorn boynuzu. Yeter ki Max iyileşsin, alaylı ve imalı sözleriyle Luna'nın sinirini bozsun. Her şeye hazırdı.
"Küçük bir yılan ısırığı Goldie. Bunu büyütecek değilim. Can dostum canıyla mücadele ederken tırnağım kırıldı diye ağlamayacağım. Hem bundan beter de durumda da olabilirdim. Eğer Max beni korumasaydı..."
Kalbinin ağrısı şiddetlendi. Hiçbir zaman, koşullar ne olursa olsun ağlamayan genç büyücünün gözleri doldu. Kendisini suçlamıyordu, Max de bunu istemezdi zaten. Yine de kalbinin bir kısmında Max'in yıllar boyunca yaptığı fedakarlığı asla ödeyemeceğini düşünmeden edemiyordu.
Elinin tersiyle akmayan gözyaşlarını sildi. Eski gülümsemesini takınıp dostuna döndü. Oturmaya çalıştı.
"Sen nasılsın Goldie? Eminim başında bizden başka dertlerin vardır."
Kalbini sakinleştirmek, acısını gömmek için sakin kalmaya çalışıyordu. Sanki her şey normalmiş gibi davranıyordu ki her şey normale dönsün. Annesine benziyordu bu konuda. Elim bir hastalığın pençesine düştüğünde, günden güne erirken bile Luna'nın gününü aydınlatan gülümsemesini yüzünden silmemişti. Uzun mücadele sonucu hastalığını yenmiş, dünya yeniden renklenmişti. Şimdi de aynısı olacağına inanıyordu Luna. Başka çaresi yoktu.
-
[justify] Ay kadar parlak gümüşi saçları olan kadın takındığı güçlü maskesini yavaş yavaş düşürürken Goldie arkadaşını böyle görmeye dayanamayacağının farkındaydı. Daha önce pek çok defa birbirlerine sırlarını açmışlar ve birlikte gözleri şişene kadar ağlamışlardı. Fakat bu sefer elinden ona kendinin bile inanmadığı sözcükleri sarf etmek dışında yapacak bir şey gelmiyordu. Bundan nefret ediyordu, en yakın arkadaşına yalan söylemekten nefret ediyordu.
Genç kadına usulca sarılırken, “Max iyileşecek diyorum sana,” dedi yumuşak bir tınısıyla. “Ona ne kadar değer verdiğini biliyorum ve söz veriyorum tedavisini bizzat ben takip edeceğim.”
Altın saçlı olanın da gözleri dolmuştu, bunu belli etmek istemediği için kafasını öteki tarafa çevirdi. Aklına ablası gelmişti, ona tekrar kavuşacağından, birlikte tekrar mum ışında saçlarını örerken dedikodu yapacaklarından emindi. Onu öyle çok özlemişti ki! Bakanlığın onu ölü ilan etmesine ve çoktan cenazesini yapmış olmalarına rağmen kabullenmek istemiyordu gerçeği. Ölü bedeni hala bulunamamıştı bir kere. Kendini kandırmaya devam edebilirdi dilediği gibi.
Tezgaha yöneldi gözlerini yaşlar gitsin diye hızlı hızlı kırpıştırarak. İkisine de bir bardak kahve koyacaktı, kahve iyi gelmeyecekti de ne gelecekti?
Doldurduğu kupaların birini arkadaşına uzattı ve sedyenin ucundaki boşluğa oturdu. “Bilirsin beni,” dedi buruk bir gülümseme eşliğinde. “Ne derdim olacak en iyi arkadaşımı iyileştirmekten başka?”
[/justify]
-
Marigold'un ona sarılması ne kadar kötü durumda olduğunu hatırlattı Luna'ya. Goldie'den bir şey saklamaya çalışmamıştı hiç ancak onu böyle bir durumda görmesini de istemezdi. Çünkü elinden hiçbir şey gelmezken yalnızca oturup ağlamak Luna'nın tarzı değildi. O bir savaşcıydı, kılıç kullanamasa da savaşmaktan kaçmazdı. Başına gelen her şeyin nedeni bu olsa da kurtulmasının nedeni de buydu. Max'le bu kadar uyuşmalarının nedeni de.
"Sana güveniyorum Goldie. Max senin elinde olduğu sürece iyileşeceğine eminim."
Başka ne diyebilirdi ki? Can dostunu kaybetmekten deli gibi korktuğunu, ölecek gibi hissettiğini mi? Yoksa Goldie'nin içi boş umutlarına ortak olmayı deli gibi istediği için yalanlarına göz yummuduğunu mu? Hayır, bunları dile getiremezdi, getirirse gerçek olurdu. Her şey iyi olacaktı, olmalıydı.
Goldie'nin uzattığı fincanı alıp kahve kokusunu içine çekti. Mağaranın nemli, boğucu havasından sonra taze kahve kokusu iksir gibi gelmişti. Bardağın içine üfleyip büyük bir yudum aldı. İçini ısıtan kahvenin dertlerini götüreceğini umdu. Bir anlığına da olsa rahatladı, bir anlığına da olsa endişe etmeyi bıraktı.
"Eline sağlık Goldie. Senin kahven olmasaydı nasıl yaşardım bilmiyorum."
Ardından iç çekti. Çok fazla derdi, birçoğunu kendisi açmıştı başına ama yine de vardı. Marigold'un da ne kadar meşgul olduğunu biliyordu. O yüzden hiçbir derdi olduğuna inanmasa da dostunun sözlerine gülümsedi. Ruhsuz değil, biraz buruk ama gerçek bir gülümseme.
Arkadaşının eline uzanıp tuttu. Gözlerindeki hüzün ve minnetle, buruk gülümsemesi onu nasıl göstermişti kim bilir? Elini hafifçe sıktı.
"Bunca zamandır hep yanımda olduğun için teşekkürler. Sen olmasan ne yapardım, bilmek bile istemiyorum. İyi ki varsın."
Sözlerinde samimiydi. En kötü anlarında, en mutlu zamanlarında, sinirden çıldırdığı anlarda, tek kelime bile etmek istemediği zamanlarda her daim onu dinlemişti Goldie. Tüm söylenmelerini dinlerken bile şikayet etmemiş, her daim yanında olmuştu. Minnetkar bir insan değildi genel olarak ancak Goldie'nin varlığına tüm kalbiyle minnettardı.
RP SONU