Büyücedünya RPG
İngiltere Büyücedünyası => Hogwarts Arazisi => Hogwarts => Hogwarts Bahçesi => Konuyu başlatan: Samuel Raymond Boleyn - 27 Şubat, 2022 03:47:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
[spoiler][youtube] https://youtu.be/vdPTUSrNF9U[/youtube] [/spoiler]
iki şarkı ekliyorum dayanamayıp
[spoiler][youtube] https://youtu.be/6vNHHKmhZo0[/youtube] [/spoiler]
Okula girdiğimizde üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi hissediyordum. Eadwig ile birlikte Büyük Salon’a doğru yürümeye başlamıştık. Alıştığım ortama geri dönmüş olmak, dışarıda var olan hayatı göz ucuyla görmüş ancak yeniden yıllardır devam ettiğim hayatıma giriş yapmak bir yandan içimi rahatlatırken bir yandan da kafamı daha çok karıştırıyordu. Burada yaşadığımı sandığım o büyük, önemli hayatın dışında aslında koskocaman bir dünya vardı. Bugün gidip gördüğüm şeyler bana bunu çok güzel göstermişti. Aslında attığım adımların orayı ne kadar da ilgilendirdiğini görmek hoşuma gitmişti ama Bayan Barthélemy beni çok zorlamıştı. Öyle ki tişörtümün sırılsıklam olduğunu hissediyordum odadan geri çıkarken. Neyseki buraya geri dönmeden önce bir süre daha beklemem gerekmişti, Eadwig’in sorgusu benden çok daha uzun sürmüştü. Öncesinde kapıları tekmelediğini anlattıkları için de konuşmak için direndiğin tahmin ediyordum.
Beklerken de Cornelia ile uzun uzun sohbet etmiştik, hatta bu yaz yanına staja gelebileceğimi söylemişti. Sonuna da “yazın orada olursa” diye eklemişti. Bu kadar belirsiz miydi işte kalma durumları yoksa kendisiyle alakalı kişisel bir durum muydu anlamamıştım. O olmazsa da staj için Seth Carter ile konuşmayı düşünüyordum. Tamam, adamın işi başından aşkındır tahmin edebiliyorum ama yine de hazır tanışıklığımız varken kullanmazsam ayıp ederim kendime. Yengem vasıtası ile girmek istemiyorum, kendi bağlantılarım ile çözeceğim bu işi.
Büyük Salon’a girdiğimizde Gryffindor masasına doğru ilerlemeyi planlıyordum ama bir anda yükselen uğultu ve bize doğru dönen kafalar ile durdurdum kendimi. Masalardan büyük gruplar halinde ayaklanarak yanımıza gelmeye başlamışlardı. Yemeklerini sükut içinde yemekte olan Profesörlerin de bakışlarının bize çevrildiğini görüyordum. İlk önce Edward ulaştı yanıma ve bana sarılarak sırtıma vurdu iki kere. “Samu, döneceğini biliyordum kardeşim.” dedi. Bu aralar çok şımardı Edward, kim yaptı merak ediyorum. “Döneceğim tabi oğlum.” dedim gülerek. Tutuklayacak değillerdi ya, bir şey yaptım sanar duyan da. Etrafımızda Mira’nın ve Eadwig’in de arkadaşlarıyla geniş bir çember oluşmaya başlamışken tek tek yaklaşanlara sarılıyor, iyi olduğumu söylüyordum. Alice, Margeret’ın arkasından çekingen adımlarla yanıma kadar gelmiş ve iyi olup olmadığımı bile sormuştu. Şaşırmıştım bu adımına, bir süre daha bana sinirli kalmasını bekliyordum. “Biraz zorladılar ama- Hop!” Üzerime atlayan Charlotte ile sözlerim yarıda kesilmişti. O kadar güçlü atlamıştı ki birkaç adım geriye gitmek ve sağ elimle arkamdaki duvara tutunmak zorunda kalmıştım. Neler olduğunu anlayamamıştım ilk başta. Bana kollarını boğacakmışçasına dolamış Charlotte, ikimizi ilk defa yan yana gören neredeyse bütün arkadaşlarım ve garipseyen gözlerle ikimize bakıp kendi arasında fısıldaşan birkaç kız grubu. Alice’in yanaklarının sinirden kızardığını görebiliyordum, Sadece üç-dört adım önümde bizi izliyordu. Etrafımı incelemekten ne Charlotte’un buna cesaret etmesini ne de yaşadığım anın güzelliğini düşünebilmiştim. Kız bana sardığı kollarını ayırmak istediğinde aptallığıma söverek kendime doğru geri çektim ve bu sefer kollarımı beline dolayarak sarıldım sıkıca. “Şimdi daha iyiyim.” dedim başımı da sağ taraftan omzuna doğru eğerken. Algılayamıyordum bu anlık duygu yoğunluğunu. Geri çekildim sonunda yavaşça. “Fazla zorladılar herhalde seni. Yine sarılırsın, bir yere gitmiyorum.” dediğinde 32 diş gülümsemiştim. Çok cesurdu ve beklenmedikti cevabı. Sarılırdım tabi, madem öyle ben hep sarılırdım.
Clayton gelip “Samu, niye almışlar seni? Ne sordular, bir daha alacaklar mı?” dediğinde herkesin de meraklı bakışlarının bize döndüğünü fark etmiştim. Düşünceli bir şekilde başımı kaşıdım. “Biliyorsunuz, Carmilla ile karşılaştığımız için yeni terör olayları hakkında önceden savunma yapabilmek istiyorlar. Bizim de vereceğimiz her bilgi çok önemliydi. Eğer gelişme yaşanırsa, tekrar gitmemiz gerekebilir evet.” dedim sorgularla alakalı.
Bu sırada bir kızın bağırması ile sohbetimiz kesilmişti yine. “Yaaa, iyi ki sizi suçlamamışlar!” diyordu Barbara. Gülümsedim ona da olabildiğince samimi kalmaya çalışarak.
Bu şekilde bir süre daha sürdü konuşmamız, abartısız 30 kişilik bir kalabalık oluşturmuştuk ve profesörlerin de rahatsız olmaya başladığını görebiliyordum. Sonunda ben de bu konuyu böyle bir kalabalıkla konuşmaktan sıkılmış ve bunalmıştım. Charlotte da yanımda sessiz sakin bekliyordu, ona karşı sorumlu hissediyordum. “Arkadaşlar, yemekten sonra konuşalım tekrar. Bütün gün Bakanlık’taydık, acıkmışız.” dedim ve herkes dağılmaya başladığında Charlotte’un koluna dokundum bana bakması için. Heyecanlıydım, en kısa zamanda onunla uzun uzun konuşmak istiyordum ama şu an gerçekten yemek yemem gerekiyordu, sonrasında da büyük ihtimalle Gryffindor Ortak Salonunda biraz sohbet ederdik ve ben çok yorulduğum için erken uyurdum. “Yarın öğlen konuşalım mı? Tam bu kapıda buluşuruz, görmemek imkansız.” dedim. Onayladıktan sonra da masama yola koyuldum.
—-
Gece yatağımda bir sağa dönüyorum, bir sola. Hayatımda bazı önemli anlar olduğunu düşünüyorum, veya bugünkü noktada önemli günler. Nasıl bir gün yaşadığımı düşüne düşüne heyecandan gözüme uyku girmiyor. Seth Carter ile tanıştım, adam bildiğin Sihirsel Yaptırım Daire BAŞKANI! Konuşmasını düşünüyorum, bana verdiği öğütleri… Soyadımdan bahsetmişti; gurur duymamı, en azından kendimi kabullenmem gerektiğini söylüyordu. Haklı mıydı emin değilim, Boleyn dediğim anda üzerime çevrilen bakışlardan ve akıllarından geçtiğini ezbere bildiğim düşüncelerden kaçmak istiyordum. Beni tanımaları gerekiyordu, asıl benliğimi. Abi beni Boleynler bile aralarına almıyorken ben neden onları kabullenmekle uğraşıyordum ki? Bu kaderi hak etmemiştim. Yine de haklıydı Bay Carter, sonuçta ne olursa olsun bu benim yazılmış kaderimdi. Yazılanı silmek yerine kalemi elime alıp devamını getirmem gerekiyordu. Peki bunu yapabilir miyim? Hem de nasıl! Bayan Barthelemy bile kabul etti kuzenim gibi olmadığımı. Benden beklemediği şekilde davranmıştım, etkilendiğini çaktırmasa da %100 emindim beni sevdiğine. Ha, sorgu sırasında üzerime geldi mi geldi. Orası ayrı konu. Stresten alnımda, çenemde ve bıyıklarımda hissettiğim ter boncukları hala yerinde gibi geliyor. Bir suçum olmadığını bilmeme rağmen, o an bana yüklenebilme ihtimali olan bütün iftiraların yükünü hissetmiştim omuzlarımda. Hayal gücümün çok ucunda, ayrı bir dünya gibiydi yaşananlar. Bir parçası olmak da inanılmaz hoşuma gidiyordu. Şu an bütün Büyücedünya bu gelişmeleri takip ediyordu ve ben, bu konuda yardımcı olacak insanlardan biriydim. Tarif edilemez bir duygu. Okula girdiğimde, Büyük Salon’da etrafıma toplanıp neler olduğuyla ilgili biraz olsun laf almak için ağzımın içine bakan onca Hogwartslı... Onlarla aynı yollardan geçmiş olmamıza rağmen hiçbiri bu konumda değildi. Küçüklükten beri hayalini kurduğum üst noktaya doğru ilerliyor gibi hissediyordum. Kendimi gaza getirmek gibi de olmasın ama amacıma ulaştığımı her gördüğümde biraz daha egom tatmin oluyordu.
Sırf bu yaşadıklarım da değil, bugün deneyimlediğim yeni bir şey daha vardı. Charlotte’ın beni merak ettiğini görmek, ona sarılmak, kokusunu hissetmek ve endişesini fark etmek… Varlığından haberdar olmadığım farklı bir şeyler uyanmıştı o an. Tam bana koşarak sarıldığında, etraftaki gürültü ile Charlotte’un sesinin arasındaki git geli yaşamıştım ve sonunda sadece onu dinlemek istediğimi fark etmiştim. Bu hissi, belki de daha fazlasını çok hayal etmiştim şimdiye kadar. Ama hayal ettiğim bunun yanından bile geçemezdi. Kokusu, teninin sıcaklığı, göğsünün heyecanı… Hepsini yakından hissedebiliyor olmak o kadar ayrıydı ki. Ben şimdiye kadar kimseye, sarılmayı bırakacağım için üzülmemiştim.
Sanki bıraksalar o sırada bütün dünya durabilirdi benim için. Bir anda yaşadığım her şeyi başka kimseye değil, sadece Charlotte’a anlatma isteğiyle dolmuştum. Yaşadıklarımı bilsin, fikir üretsin, daha çok sarılsın, elimi tutsun… Hayal etmediğim kadar çok şey istemeye başlamıştım bir anda. Şu an yanımda olsa, bu hırbolar yerine odada sadece ikimiz olsak, sabaha kadar tek isteyeceğim şey konuşmak olacaktı. Ona günümü anlatmak, Seth Carter’ın dediklerini söyleyip fikrini almak, sorgudaki bütün ayrıntıları sadece onunla paylaşmak… Sonra da onun gününü sormak istiyordum. Çok mu merak etmişti, ne kadar endişeliydi, neler duymuştu ve ne yaşamıştı? İnanılmaz merak ediyordum hem de. Normal mi? Acaba şimdiye kadar hissetmem gereken şeyler bunlardı da ben mi sorunluydum? Bilmiyorum. Bence farklı olan Charlotte. Beni değiştirebilecek kadar kuvvetli bir enerjisi var. Değişmek istiyorum, onu bilmek, hissetmek, onun da beni duymasını istiyorum. Ve bana bugün bu karşılığı vermişti. Bana attığı bu adıma karşılık olarak ona koşabilecek kadar coşkuluydum şu an.
Aptal gibi gidip öğlen konuşalım dedim; neden bu akşam değil, yarın sabah değil de ÖĞLEN?
Biraz döndüm yatakta, doğruldum ve komidinin üzerindeki bardağı tutup su içtim. Uyku yok gibiydi bu gece. Bazı geceler ayağa kalkıp odayı turladığım olur, hatta uykum gelsin diye spor bile yaparım ama odadakiler o kadar küfrediyorlar ki olabildiğinde tutmaya çalışıyorum kendimi. Kalkıp Ortak Salon’a inmek de istemiyorum, tek başıma kafa dinlemem lazım. O yüzden sıkıştım kaldım burada. Horlama sesleri de kulağımı tırmalıyor ama Charlotte’u düşünmeye devam. Bir plan yapmam gerekiyor. Öğlene kadar güzel bir incelik ayarlasam… Artık resmi olarak da aramızda bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz? Hala beraber avluda yürüyüşe çıkmadık veya onu Hogsmeade’de bir cafeye götürmedim ama çok daha fazlasını yaşadık bence. Üzerine bugün bütün okulun önünde üzerime atlaması bence ona bahsettiğim riski göze aldığını gösteriyor. Daha Gryffindor masasına oturamamışken bile birilerinin gelip Rillian ile aranızda ne var şeklinde sorularına maruz kalmaya başlamıştım. Onu düşünemiyordum bile. Alice’in üzerine denk gelmesi hiç iyi olmadı. Neyse, bunlar çözülür. Ama Charlotte ile resmi bir randevuya ihtiyacımız var. Yataktan kalktım hızlı bir şekilde ve terliklerimi giyerek odada tur atmaya başladım. Dedim ya, bu gece uyku yok. Çözeceğim bunu.
______
Bir sonraki gün, öğle yemeği vaktinde
—
Yerimde duramıyordum, sabaha kadar oturmuş olmama rağmen sanki içimde tükenmeyen bir enerji vardı. Büyük Salon’un kapısının önünde koridorda Charlotte’u bekliyordum. Arada geçen hayaletlere selam veriyor, yemeğe gelen alt dönemlere de laf atıyordum ama gözüm merdivenlerdeydi. Yemeği o kadar hızlı yemiştim ki kız daha buraya gelemeden kapıda dikilmeye başlamıştım bile. Merdivenlerden indiğini gördüğümde ona doğru hızlı adımlar atmaya başlayarak aramızdaki mesafeyi tamamladım. “Nasılsın? Ben süperim. Aç mısın?” Aç olmasını umuyordum. “Bugün hava çok güzelmiş, acilen dışarı çıkmamız lazım. Görmen gereken şeyler var.” dedim ve sağına geçip yolu bir hizmetkarmış gibi gösterdikten sonra onunla beraber yürümeye başladım. Bahçeye doğru ilerlerken ne söyleyeceğimi bilemeyerek ağzımı açıp kapıyordum. Onun bir şey söylemesini bekliyor, niyeyse yanlış bir laf etmekten çok korkuyordum. Sonunda konuşmak için bir sürü cümle sıralamaya başladım. “Günün nasıl geçiyor? Derslere girdin mi? Benimki şu ana kadar çok doluydu. Bir sürü şey plan- Neyse zaten konuşuruz. Sen anlat. Ben dün pek uyuyamadım, önemli değil ama!” O konuşurken de bahçeye varmıştık. Bu saatlerde herkes yemekte olduğundan genelde birkaç kişi olsa da şimdilik yalnız kalabileceğimiz ağaçlar altında gizlenmiş bir yere ilerletiyordum onu yanından. Bir çalılığın önüne geldiğimizde ellerimle ayırarak geçmesini söyledim. İkimiz de girdiğimizde onu ortaya doğru çektim. “Samuel Raymond Boleyn ile hızlandırılmış bir güne hoşgeldiniz.” dedim ve önünde reverans yaptım. Soyadımı kullandığım için anlamlı bir şekilde biraz daha gülümsemiştim eğilirken. Elimi yana savurdum işaretimi bekleyen çocuğu çağırmak için. Ağaçların arasından çıkarak yanımıza koşup bir örtü serdikten sonra az önce olduğu yere tekrar koşmuş ve bir sepet çıkarıp piknik örtüsünün üzerine bırakmıştı. “Oturalım mı?” dedim önden geçmesi için, arından ben de yanına geçtim. Sepetin kapağını açarak içinden hazırlattığım minik atıştırmalıkları çıkarmaya başladım. Bu sırada da tanıtıyordum elimdekileri. “Başlangıç olarak menümüzde kraker kulaklı, kuru üzümlü ve kakao kaplamalı hamamböceği şekilli özel yapım atıştırmalıklarımız var. Şekilleri…” Ev cinlerinden yaratıcı bir şey istediğim için beni pişman etmişlerdi ancak yine de sanki planlıymış gibi devam edecektim. “Sarı kadar sempatik olmasalar da bir giderli var bence. Ana yemek olarak balkabaklı mantı. Denemiş miydin hiç? Değişik bir tarif. Vejetaryen usulü…” dedim gülümseyerek. “Bunları yerken de susamamak adına seveceğini düşündüğüm Lahana Suyu.” Cam şişeyi ve karton bardakları çıkarıp ikimizin önüne koydum. “Tatlısız da olmaz diyerek: Şekerli Ananas. Pudra şekeri ve ananasın kızartışmış hali, bir de özel malzemesi ile. Orası saklı kalsın, en sevdiğim basit tatlılardandır.” Ve her şeye karşılık gülümsedim. Tepkisini ölçmem gerekiyordu. Ne düşünüyordu? Hoşuna gitmiş miydi? Menü bana kalırsa pek de iç açıcı değildi. Zaten ben bu yüzden yemek yemiştim o gelmeden. Ama onun beğenmesi için özel olarak sabahtan beri mutfakta ev cinleriyle beraber mesai yapıyordum. Sabah ilk dersten önce Charlotte’un en yakın arkadaşı Eleanor’u yakalayıp en sevdiği yiyecekleri öğrenmiş ve ona göre gidip bir şeyler hazırlatmıştım. Karşılığında Başkanlar Banyosunu bir saatliğine ev cinlerine kapatma sözü vermiştim ama bunun beni ne kadar zorlayacağını o sırada umursamıyordum. “Nasıl?”
-
[justify]Esneye esneye Büyük Salon’a doğru gideceğim derken dalgınlıkla yine bir üst kata çıkmışım. Kafam dolu olunca yolları daha çok karıştırırım, hiç şaşmaz. Gene bu sefer dört beş kat çıkmadığıma şükür etmiştim. Geç kalacağım Samuel’in yanına diye ufak bir panik haline girmiştim ama beklerdi beni herhalde diye düşünüyorum, o kadar sözleştik. Malum geceler sorgulamak için yaratılmış. Zaten yatakhaneye çok geç bir saatte dönmüşüm, dünü aklımdan silmek veyahut üstüne düşünmemeye çabalamak zor oluyor bir de tam çıkmadan önce Eleanor beni yakalamış, ayaküstü sorguya çekmişti yine. Hiç susmuyordu bazen. Samuel ile ilgili şeyler sordu bana. Nelerden hoşlandığını merak etmesinin yanı sıra onun hakkında duyduğu bir ton lafı bana da aktarmıştı. Niye böyle bir şey yaptı hiç anlamadım. Zaten hakkındaki bilgilerim kısıtlıydı ama söylediklerine inanacak kadar saf değildim. Daha geçen hastane kanadına gitmeden önce konuşmuştuk bazı şeyleri sonuçta. Çocuğu da sürekli sürekli asılsız laf kalabalıkları için darlayamam ki. Demez mi bana sen kimsin diye? Dese yeridir bence. Ben de niye merak ediyorum bir türlü çözümleyemedim. Sanırım çevremdeki herkesin bana dürüst olmasını istiyorum. Peki ya ben yüzde yüz dürüstlük sergiliyor muydum? Şaibeliydi biraz. Eksik bilgi vermek de dürüstlüğe girmezdi bence. Bunu bir şekilde düzeltmem gerekliydi ama bazı şeyler dile gelmiyordu. Huzursuzluğunu taşımaktan gölden sonra rahat bir uyku çekememe sebebim fazlalaşmıştı. Ben ne zaman her şeyi kafaya takan bir kız oldum? Altıncı sınıf bana güzel bir açılış getirmemişti. Uykusuz gecelerim daha Hogwarts trenine bindiğim gün başlamıştı. Giderek de artacağa benziyordu. Hem niye bilmek istiyordu zaten Samuel onu da anlamlandıramıyorum. Yine de hoş bir hareket değildi kızın yaptığı. Doldurmak mı istiyor beni? Neden yapsın? Bilmiyorum, karışık işler. Eleanor çetrefilli ve içine kapanık bir kız. Tavırlarını sorgulamayı bırakalı çok olmuştu.
Merdivenlerden iner inmez karşımda Samuel’i görünce gülümsemem bütün yüzüme yayılmıştı. Ne kadar da enerjik. Heyecanlı bir şekilde konuşmaya başladı hemen. Birlikte yemek yememiz imkansızdı. Ben daha çok ayaküstü atıştırır sonra buluşuruz diye düşünüyordum. O kadar da çok oyalanmadığımı varsayıyordum. “Teşekkürler, gayet iyiyim. Açım tabi ki. Kurt gibi. Dönü-“. Yarıda kaldı cümlem. Yemişti muhtemelen Samuel. Ne yapalım sonra mutfağa uğrardım fırsat bulduğumda. Sağ tarafıma geçip yolu gösterdiğinde onunla uyumlandım. Çok tatlı. Bir konuda yardım mı isteyecek? Boleynler’in tatlı yüzleri de mi varmış? Şaşkınlıkla bir duvar kenarında sabahladığım için kaskatı kesilmiş olan vücudumu bozuntuya vermeden hareket ettirerek “Hayhay. Açık havada olmak gibisi yok zaten. Harika olur.” dedim. Samuel konuşurken onu dinlemeyi tercih ettim çünkü uykumu alamadığımdan sersem gibiyim biraz. Plan dedi, uyuyamadığını belirtti. O niye uyumamıştı ki? Hadi benim malum. Onun da sebepleri olmalı. Belki derslere takılmıştı ya da son günlerde yaşadıkları kulağa oldukça korkutucu gelen Yasak Ormn olayı. Ayrıca sorgu hakkında konuşamadık tabi. Sormalıydım, merak ediyordum. “Maalesef öğleden önceki derslere girmedim. Canım istemedi diyebiliyorum. Dinlenmeye ihtiyacım varmış biraz. Ayrıyeten, hazırlamam gereken bir protesto metni var. Onun üzerine çalışmam gerek daha. Belki bana yardım edersin. Ne dersin? Daha sorgunun detaylarını dinleyeceğim senden.” dedim sıcakkanlılıkla. Yardım edeceğini biliyordum, Samuel öyle bir çocuktu. Elinden gelse herkese yardım edecek gibi duruyordu her an, insanın güvenini kazanan türden.
Daha bahçeye adım atar atmaz yüzlerimize vurma zarafetini esirgemeyen güneş anında etki yapmaya başlamıştı. Memnuniyetim artmıştı. Nereye gittiğimizi bilmediğimiz bir tarafa doğru yönlendirdi beni. Bahçede benim bilmediğim bir yeri Samuel nasıl bilebilirdi? Elleriyle çalıları araladığında geçmeden önce dedim ki “Beni şaşırmaya fazla alıştırmasan iyi olur.” Sonra da reveransına karşılık ellerimi havaya kaldırıp ne yaptığını sorgularcasına bir tepki verdim. Ne şapşal bir hareket. Demek hızlandırılmış bir gün, diye içimden geçirirken gülümsememi engelleyemedim. Bir de çocuk ayarlamış. Geldi, düzeneği kurdu ve gitti. Ağzım kulaklarıma varacak ama daha çok utanıyorum. Başka bir şey düşünmeli miyim? Normalde dikkatimi çekmez ve farklı şeyler düşünmem genelde ama aklım çeliniyor. Eadwig’in tavrı yüzünden daha çok gözüme gelmeye başlamıştı aslında bazı hareketler. Gölde ne ima ettiğini anlamamak için zihinsel bir problemi olması gerekirdi kişinin. Önden oturdum ve Samuel’de yanıma yerleşti. Sepetten çıkarttıklarını tanıtırken iştahımın kabardığını hissediyordum. “Nasıl ayarladın ki bunca şeyi?” dedim kendimi tutamayarak. “Hmmm. Balkabaklı mantı… Bir ilk olacak.” Tadını hayal etmeye çalıştım. Vejetaryen usulü imiş. Eleanor mu söylemişti? Nereden biliyor kurcalamak istesem de üstünde çok durmadım. Tahmin edilebilir bir şeydi bana göre ama düşünceli hareketine bayılmıştım itiraf etmek gerekirse. Bir an için Sarı’dan da bahsedince dudaklarımı büzdüm. Sarı’yı yemiş gibi bir hisse bürünmemek için aklımı uzaklaştırmalıydım ondan. Saçımı kulağımın arkasına taktım ve ellerimi dizimde birleştirdim. Menünün devamını merak ederken tatlıyı görmemle gözlerim parladı. “En sevdiğim meyvelerden!” derken heyecanım her halimden belliydi. Sonunda saydıkları bitmişti. “Nasıl mı? Cidden soruyor musun? Bunca zahmete girmişsin. Her şey mükemmel gözüküyor. Ben dayanamayacağım sanırım. Önce tatlıdan başlayacağım hatta.” derken çatal bıçaklara uzandım. Ona da uzatırken “Bakma öyle. Tatlı daha çok yeme isteğimi getiriyor. Yoksa nasıl bitecek ki hepsi?” dedim sırıtarak. Çatalımı pudra şekerli ananasa saplarken aklıma gelen düşünceyle takılmak istedim ona. “Beni kızdıracak bir şey yaptın da ben mi farkında değilim? Dökül bakalım.” Gevezeliğime katlanırdı umarım. “Hah! Bir de sorgudan bahsetmek ister misin? Çok yorgun gözüküyordun geldiğinizde. Çok sert mi davrandılar? Detayları kendine saklama seçeneğin her zaman var.” dedikten sonra tıkınırken şekerli ananasının tadının güzelliğiyle adeta mest olmuştum. “Ama dur!” Sevinçle bir tane daha çatalıma taktım ve Samuel’e doğru uzattım.“Önce benim yemek yeme düzenini denemen lazım. Her zaman değil ama çoğunlukla yaptığım bir şey.” İstemezse çok ısrarcı olmayacaktım. Rahatsızlık duymasını istemezdim. [/justify]
-
Benim enerjime ayak uydurmuş, hatta sorumluluğu o almış devam ettiriyor gibiydi. Bütün bu plan işe yaramış gibiydi, bana üst üste sorularıyla hem ilgisini belli ediyordu hem de yemeklerden hangisiyle başlayacağını düşünüyordu. 32 diş gülümseyerek izledim onu bir süre. Sorgudan bahsetmemi istediğinde kısa bir süre düşündüm neresini anlatsam diye. O kadar çok kişiyle bu konuyu konuşmuştum ki yorulmuştum artık. Mutlaka bahsedecektim, etkileneceğine emindim ama şu anda çok daha farklı şeyler konuşmak istiyordum. O ne yapmıştı mesela dün? Öylesine, başından geçenleri dinlemek daha cazip geliyordu.
Sonunda ananas kızartmasından başlamayı seçmişti. Benim de denemem için çatalını uzattığında gözlerine kitlendim. "Bu tatlılıktan başka bir şey de beklenemez zaten." dedim yemeğe tatlıya başlamasına saşırmadığı göstermek için. Akıllıcaydı, daha sonra kendimi tebrik edeceğim bu iltifat için. Bir ısırık aldıktan sonra "Mmmh, çok iyi. Özlemişim gerçekten de. Annem hep bundan yapar bana yazları. Eve gittiğimde en sevdiğim şeylerden biridir. Eadwig'le ormanda koşuşturmuşuz saatlerce tamam mı? Şekerimiz düşmüş, susuz kalmışız..." Iııh, Eadwig'den bahsetmeye niye başladım ki? Yanlış seçim. Anlaşamıyorlar. Garipler yani. Bu konuda düşünmemeye çalışıyorum. "Neyse sonra annem ananas kızartırdı bana. Eadwig sevmiyor ona yengem başka sağlıklı şeyler hazırlıyordu herhalde. Bir fikrim yok." Genelde eve girdiğimiz anda evin uzak iki köşesine çekilirdik çünkü. Annesinin çamurlu kıyafetlerimizi gördüğünü ve sanki hastalık bulaştıracakmışım gibi oğlunu yanımdan korkuyla çekişini, üst kattaki altın kaplamalı banyolarına Eadwig'i sürükleyişini ve o sırada benim hakkımda söylenmelerini... Annem ise hiçbir şey demezdi bu duruma. Saçlarımı kestiğini hatırlıyorum. Hatta bir kere dayanamayıp saçımı boyamaya çalışmıştı. Bu nasıl bir çözüm olacaksa? Ailedeki herkes gibi sarışın olursam beni daha mı çok seveceklerdi? Eadwig'in benimle dalga geçmesini sağlamıştı bu sadece.
Dalmışım. "Pardon ya. Eskilere gitti kafam. Sen bir şeylerden bahsediyordun..." Ne demişti? Sabah derse mi girmemiş? "Neden yoruldun? Bir şey mi oldu?" Ardından kendi açtığım ortayı fark ederek devam ettim. "Biliyor musun, seni çok iyi anlıyorum çünkü sabaha kadar gözüme uyku girmedi benim de." Biraz durdum ne olduğunu merak etmesi adına. Zaten uyuyamadığımı söylemiştim sanırım ama bu sefer daha açıklayıcı olacaktı. "Sağa döndüm, sola döndüm. Düşündüm ama uykularımı bölen bir şey vardı ve hiç gitmedi. Nasıl aşacağım bilmiyorum. Belki bu konuda yardım edebilirsin."
-
[justify]Güzel bir söz mü söylemişti o? Sanırım. Yoksa ananasın tatlılığına mı söylüyordu? Hafif bir mayhoşluğu da var gibiydi aslında ananasın. Hiçbir şey anlamamıştım. Bazen gereksiz düşünüyorum. Şu an mesela bunu düşünme sebebim nedir? Bilmiyorum, aklım çok dağınık. Uykusuz kalmamın büyük bir etkisi var üzerimde. Zihnimi her zaman toplayamam ama özellikle de bugün algılarım daha da düşük. O yüzden yalnızca gülümsedim. Tatlıyla başlangıç yapmamın tesiri vurmaya başlamıştı artık. Daha da iştahlıydım şimdi. Yemeğe iyice gömülebilirdim. Düşünceli oluşu için istemediği kadar teşekkür etmeliydim Samuel'e. Sorgudan gelip bunları düşünmesi büyük incelik. Aslında yalnız bir çocuk değil. Fazla aktif, fazla sosyal. Benim bünyeme ağır gelecek derecede çevresi kalabalık. Bunalırdım onun yerinde olsam boğazlı kazak giymiş gibi. İki üç arkadaş bana yeter de artardı. Neden bana böyle bir şey hazırlamıştı ki? Vaktini geçirebileceği bir arkadaş grubu ve peşinde koşan sürüsüne bereket kız vardı. Herhalde hepsinden sıkılmış olmalıydı. Farklı bir arkadaşlık arıyor olmalıydı. Farklı bakış açıları. Farklı paylaşımlar. Samuel'in karakterini seviyorum. Uzaktan gözüktüğü kadar kibirli değil. Onun da artık iyi olduğunu görmek beni mutlu ediyordu. Düşüncelerimin etkisiyle gülümsemem yüzüme iyice yayılıyordu. Yediklerimin de etkisi var haliyle. O konuşmaya başlayınca pür dikkatli tavırım esir almışlığıyla bir atıştırıyor bir onu dinliyordum. Eadwig, ananas, Samu. Sonu nereye bağlanacak acaba diye merakla beklerken bir anda kendini kaptırıp dalan Samu'yu dürtüp dürtmemek arasında kararsız kalmıştım. Yüzüne gölge düşmüştü sanki. Ne düşünüyordu ki? Canını ne sıktı birdenbire? Çatalı tabağa bırakıp peçeteye uzanırken silik bir sahte öksürükle böldüm kendisini.
Bölmek belki de iyi bir fikir değildi. Yön değiştiren bir ok gibi sorduğu soruyla şaşkın şaşkın Gryffindor'un imza ismine baktım. Ne diyebilirdim? Ne demeliydim? Eadwig ile aramızın iyi olmadığını bilmeyen yoktu bu taş duvarlar arasında. Yutkundum. Yalan söylemekten hoşlanmıyorum. Eadwig'in durumunu ona anlatamazdım. Biz bile henüz çözememiştik dün yaşananları. Aramızdakilerden ziyade şu an önemli olan Eadwig'in yeni özel yeteneğiydi keşfedilen. Çekinmemem gerekirdi. Kötü bir şey yapmamıştık ki biz. Çekinecek ne vardı hem? Havaya kalkan kaşlarımı ardından gelen yardım konusuyla indirdiğimde söze girmeye hazırdım. "Bir tanıdığımın..." Tanıdık? Fazla yabancı."Yani... Bir arkadaşımın..." Asla arkadaş değildik. Giderek durumu batırdığımı hissediyordum. "Çok değer verdiğim birisinin yanındaydım. Bir konuda yardımcı olmaya çalışıyordum. İhtiyacı ya da isteği olmasa da." Kuzeninle mahzenlerde anılarına yolculuk ettik diyemedim.Eadwig'i rahatsız edeceğini bildiğimden isim vermemiştim ama ondan alakasız bir şekilde bahsetme taraftarı da olmamıştım. Samuel ile Eadwig hakkında bir şeyler paylaşabilir miydim? Ona güveniyordum; güvenmek için erken olsa bile. Biraz daha zamana ihtiyacımız vardı her koşulda.O esnada ben dalıp gitmiştim kısa bir süreliğine. Dikkat dağınıklığım herkes tarafından bilinen bir şey neyse ki. Bir ananas daha attım ağzıma. Akışı bozmamakta kararlıydım. Ağzımdakini hızlıca bitirip dudaklarımı araladım Samuel'in sorununa odaklanma isteği ile:
"Ne diyorduk? Hah! Yardım konusunda doğru adrestesin. Ne ile başın belada söyle bakalım. Kabuslar mı görüyorsun? Kızılderililer'in mükemmel bir iksiri var bunun için. Herkes bilmez. Birlikte yapabiliriz. Ya da... Uykularını bölen bir şeyin hiç gitmediğini söyledin. Kulağına mı fısıldadılar? Iı-ı... Bilirsin işte, adını anmak istemediğim bazı yaratık türleri var. Bazen bana da uğrarlar. Fazla konuşuyorlar. Katlanmak çok zor... Ama... Bir dakika! Yoksa... Yoksa sorguda psikolojini etkileyecek bir şey mi oldu? Her şeyi paylaşabilirsin benimle. Açık fikirliyimdir. Çekinme, lütfen. "
Kaptırmıştım kendimi. Farkındalığın gelişi ile duraksayıp daha oturaklı bir yüz ifadesiyle ekledim. "Seni dinlesem daha iyi olacak tabi. Söze girmeni bekleyemedim ki. Bazen çok fazla konuşuyorum, değil mi? Alışırsın. Anlat hadi, yardıma hazır bir şekilde can kulağıyla sendeyim! Bölmek yok!" [/justify]
-
Kabus diyordu. “Hıhım.” diye onayladım o devam ederken. Birlikte ilaç yaparmışız… Oluuur. Kulağıma fısıldanmasından bahsettiğinde biraz huzursuz oldum ama. Yani garip bir tabir. Fazla batıl değil mi? Neyse sorgulamayacağım. Bana da oldu dedi ama sorarsam çok saçma gelebilir anlattığı. Neyse sonunda dinlediğini söyledi. Hadi bakalım…
Elimi saçıma attım ve uzaklara baktım bir iki saniyeliğine. “Yani… Aslında bunu düşündüm bütün gece. Birkaç gündür de plan yapmaya çalışıyordum.” Üstü kapalı konuştuğum için anlamayacağına eminim. Daha net olmam lazım. Hem niye çekiniyorum ki? Uzun süreli düşünüyor benimle, eminim. Çok konuşuyorum ama alışırsın diyorsa alışmamı istiyor demektir mesela. “Can kulağıyla sendeyim” de dedi. Bende… Tamam kafayı yedim iyice. Boğazımı temizledim. “Pardon. Yani demek istediğim, seninle burda oluşumuzu planladım gece. Seni mutlu edebilecek bir yol bulmak istedim. Hem de yalnız kalıp konuşabileceğimiz… Anlarsın ya.” Anlıyor muydu gerçekten? Bir bacağımı uzatmış diğerini kendime çekip kolumu dayamış, onu izliyordum. Yanağında da pudra şekeri kalmış. Uzanıp temizlesem mi? Konuşmaya da devam edebilirim. İkisi aynı anda olsun bizim olsun. Boştaki elimi yüzüne uzatırken gözlerine bakarak devam ettim. “Hiç böyle bir şey yaşamamıştım biliyor musun? Farklılık iyi geliyor. Yanağında- şey kalmış da. Şeker.” Gülümsedim ve temizledikten sonra geri çekildim. “Dün okula gelirken aklımda milyon tane şey vardı. Çok yorucu bir gündü. Çok üzerime geldiler ve stres oldum gerçekten de. Bizi suçlu mu bulacaklar, öyle olursa ne yapmam lazım, ya aramızdan birine bir şey olursa… Bilmiyorum çok garipti işte. Olmak istediğim bir ortamdaydım ama konumum ters gibiydi. Sonra geri döndüğümüzde… Bana sarıldın ya. Ki seni benimle görürlerse sonrasında rahatsız edebileceklerini söylemiştim, ona rağmen bana sarılınca… Tam olarak doğru konumdaymışım gibiydi.” Çok ciddileşmiştim sonunda, ondan bir cevap beklemiyordum aslında. Duygularımı bilsin, bana güvensin yeterdi. “Bütün stresimi yok ettin sanki, seviyorum bu hissi.”