17 Nisan, 2026 09:29:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Charlotte Vera Rillian

Sayfa: 1 [2] 3
16
Kara Göl / Ynt: Bu Su Hiç Durmaz
« : 23 Şubat, 2022 02:21:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Üzülmeni gerektirecek bir şey yok. Ben de böyle dedim kendime. Peki dinledim mi? Hayır. Dinleyebilir miydim? Zor. Geçmişi baz alınca da bunu yapabilmenin yürek gerektirdiği kanaatine varıyordum. Eadwig ile aram her zaman olduğundan daha da kötü. Onunla konuşabildiğim zamanları özlüyorum. Samuel’in arada kaynamasına sinirleniyorum ve suçluluk duyuyorum. Ne kadar da farklı kuzeninden. Konuşmaya çok açık birisi, sıcakkanlılığını her zaman gösteriyor, güldüğü zaman etrafı güzelleştiriyor. Bazılarının enerjisi etrafı aydınlatırdı, Samuel de onlardan biriydi. Belli belirsiz bir yüz ifadesiyle baktım ona. Sonra konuşabileceğimizi söylemesine rağmen ters tepki vermemişti trip atmasını saymazsak. Gönül mü koymuştu hakikaten? Tamam, gayet haklı sinirlenmekte de ben neden ortada ateş kurularak yakılıyorum? Sevdiklerimi çok severim. Onları kaybetmemek için elimden geleni ardıma koymam. Samuel de artık o kategoride. Yalnızca biraz garip gelişiyor her şey biz yan yana gelince. Dirseğinden elimi çektim. Belli etmiyor olabilirdi acısını. Minik bir şişlik olduğunu parmaklarım fark edince daha fazla oyalanmadan gitmemiz gerektiğini düşünüyordum. “Gidelim. Neden duruyoruz?” dedim Samuel taş duvara çökerken. Hasta olmak kaçınılmazdı artık. Ben panikleyip olduğum yerde kıpırdanırken o ise umursamıyordu. Acıyormuş canı. Acır tabi. Bakarken sanki kendi canım acıyor gibi sızlanıyordum içten içe. Burnunun pek iyi olmadığını söylediğinde kazağını feda etmeye hazırlandım. Elini çekmişti ama ben daha götüremeden aklındakiler bitmemişti. Dinledim onu üzgün bir ifadeyle. Üzgün hissetmemeliydim. Üzgün hissedeceğim tek şey Samuel’in başına gelenler olmalıydı. Bencillik yapamazdım.

Dürüstlük istiyordu. Herkes dürüstlük ister. Ne anlatacağım? Sorularından nasıl kaçarım? Cevaplamak istemiyorum hiçbirini. Başımı iki yana salladım istemeyerek. Cevap vermeyecekmiş gibi bir hale bürünürken ”…bana kalırsa sizin aranızda anlaşmazlık veya zıtlıktan daha fazlası var." deyişiyle ibreyi çevirmişti Samuel. Dışarıdan öyle mi gözüküyor? Hayır, hatta kuzeni tarafından. Yakını tarafından. Dişlerimi sıktım. Sonra da hiç düşünmeden kazağı akan burnuna doğru götürüp bastırdım. Bir elimle de başını öne doğru yatırmak için hamle yaptım. “Çok konuşuyorsun. Sus az.” dedim beni muhtemelen hiç görmediği bir ciddiyetle. Bahçedeki düşüncelerini sorgulamam hariç. Onda bile bir naiflik sezilebilirdi. Önüne doğru geçtim rüzgârı çok olmasa da engelleyebilmek için. “İkinci sınıfta tanıştık. Beni sevmiyor çünkü savunduğu ve temsil ettiği her şeye zıttım. Safkanım ama soylu değilim.  Benimle arkadaşlık bile yapamıyor sanırım bu yüzden. Senin sorun etmemen çok ilginç hatta.” diye giriştim konuya. “Bir Boleyn’sin ya hani sen de.” Bu düşünceye de beşinci sınıfın sonunda varmıştım. Altıncı sınıfın başında birkaç söylentiyle ve Eadwig ile karşılaşmam doğrultusunda anlam vermeye başlamış, kesinliğinden emin olmamakla birlikte bana karşı aldığı tavrın kaynağının bu olduğuna inanmaya başlamıştım. Sadece bir tahmin. Gerisini hiç düşünmemiştim. Serada bana söyledikleri tam teşekküllü bir çıkarım yapmayı sağlamıyordu. “Hem Eadwig ile tanıştığımdan beri Oscar vardı hayatımda. Eğer ima ettiğin şey buysa tabi.” Gitti kafam hayallerimde yarattığım erkek arkadaş prototipine.  Hedef saptırmayı kasıtlı olarak istememiştim ancak ağzımdan çıkıvermişti, tutamadım çocuksu yönümü. “Bittiyse artık kalkalım mı? Haa… Pardon.” diyerek kafasını doğrultmasına yardımcı oldum ve kazağı burnundan çektim. Zaten bu çocuğun bir şeyleri ya pasta kremasıyla ya da kanla ıslanıyordu. “Madem öyle… Hakkındaki çapkın söylentilerinden devam edelim mi? Koridorda ağlayanlar, ortak salonda bayılanlar… Neydi bizim binadaki kızın adı? Bir hafta boyunca adın ortak salonumuzda haykırıldı. Nahoş şeyler içeriyor tabi. Hiç de öyle durmuyorsun. Seni tanıdıkça şaşırmıyorum dersem yalan olur. Kime inanmalıyım sence?” dedim gülerek. Aklımda dolanan soruları bir çırpıda bugün yaşananlar vasıtasıyla sormuş olmuştum. O sırada da yolumuzu da hastane kanadına çevirmeye hazırlanıyordum. [/justify]

17
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol III)
« : 22 Şubat, 2022 22:01:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]”Hizmetkarların işi” demesine rağmen Eadwig’in özenle açtığı oyuklara baktım bir ara kafamı çevirip. Denk geldiğimiz andan itibaren hissettiğim soğuk havanın mevsimle hiç alakası yoktu. Ben ne kadar denersem deneyeyim bir sıcaklık yayılmıyordu etrafa. Yine de vazgeçmemiş kendim olmaya çabalamıştım. Konuşarak iletişim içinde kalmayı denemiştim. Pes etmeme ramak kalmıştı ki en zoru zihnimin içinde yaşadığım çatışmaydı. Sorgulamakla olduramıyordum. Normale göre uzun bir süre sayılabilecek zaman içerisinde cevap alamayınca -söylediği lafı saymıyorum- yerleştirdiğim tohumların üstünü kapatmaya başladım. Dikkatlice toprağı ellerimle eşeliyordum ve öte yandan Eadwig’in el kol hareketlerini izliyordum. Küreği saplayıp karşıma geçtiğinde sessizliği yalnızca ben bozuyordum çoğunlukla olduğu gibi. Gözlerine bakarken dalıp gitmekten korktuğum için söylemlerim bittiğinde gözlerimi kaçırmak adına ve belki de oyalanmak için toprakla daha fazla oyalanıyor olacaktım. Düzeltilmiş çukurlara son bir göz attım. Yazgısını da böyle düzeltebilir miydi insan? Hiç değilse denerdi, değil mi? Mükemmeliyetçilik zor olsa gerek. Yaptığı her işe titizlikle yaklaştığını görmek için ona yakından bakmaya lüzum söz konusu bile değildi. Gülümsemeye çalıştım zorlukla. Aptal gibi gözüküyor olabilirdim. Üstümde gezinen gözü mü hissediyordum yoksa aylar sonra tekrar onunla yalnız kalmak mıydı beni geren? İşimi neredeyse bitirmek üzere olduğumu söyleyerek onu rahatlatabilirdim. Söylemek için yeltendiğimde ellerimi dizime yerleştirmiştim. “Az son-…” Mırıltı gibi çıkan sesim dudaklarımı araladığım gibi kesilmişti. Eadwig bir şey söylemişti ama ne alakası vardı konumuzla? Arkası gelecek gibi olduğundan dudaklarımı mühürledim. Alacalı görüntüsünde kaybolmamaya direnirken söylediklerine kulak kesilmeliydim.

Cümleleri dolayısıyla ilk düşündüğüm bunca suçlamaları elleriyle kendine doğrultuyorsa başkaları ne için yargılayacaktı onu? Aptal mıydı? Hayır, hiçbir zaman öyle olduğunu düşünmemiştim. Söylediklerinin içeriğini bilmiyor olsam da beceriksizlik yaftasını ona konduramamıştım. “Öyle deme. Korkak olmadığını sen de biliyorsun.” dedim. Ulaşmadı muhtemelen. Duraksadığında omuzlarım düşüverdi. Benle alakalı bir şey olabilir miydi? İmkânsız diye bir şey olmasa kesinlikle imkansızlığı bu an şu dakika yaratırdım düşüncemin saçmalığıyla. Ne beklemiştim ki? Kirpiklerime düşen yağmur taneleriyle gözümü kırpıştırdım. “Koruma?” diyebildim o sırada. Kimden veya neyden bahsediyordu? Dile getirilemeyecek kadar kötü ne olabilirdi? Sarmaşıklar sanki bileklerinden yakalamış ve canhıraş boğuyordu onu. Bunca şeyi nasıl tuttu tek bir kelime etmeden? Not endişesi mi taşıyordu? Eadwig gibi birisinden beklenmezdi. O yüzden görünenin hep altına bakmak lazım. Buzdan görünüşünün altında dağ eteklerinin bahar esintisini taşıyordu adeta. Ağlayacak mıydı? Ağlamamalıydı. Ancak bazen duyguların, düşüncelerin, korkuların, endişelerin, öfkelerin dış vurumu bir noktada huzuru sağlamaz mıydı? Sarılmak istedim. Başkası olsa tutmazdım kendimi, desteğimi gösterirdim. Korkuyordum Eadwig’ten. Korkuyla karışık bir çekince hareketlerimi kısıtlıyordu. “Al” dediğinde yüzünden toprağa süzülen damlayı izledim. Gözüm doldu tanıklık ettiğim sahne karşısında. Ağlarken tatlı gözükmesi normal olamazdı.  Ağlamaktan, ağlanmasından hazzetmezdim ama onun buna ihtiyacı vardı. Hiçbir şey eğreti durmuyordu üzerinde. Şaşkınlıkla ben de ağlamamak için kıstığım gözlerim açıldığında “B-biz mi?” derken aklımın sınırlarını zorluyordu. Birlikte kaçıp gitmekten mi bahsediyordu? İyi de neden? Kaçıp gidecek kadar ve gerçek bir düşünce olsa dahi yanında götürmek isteyeceği kişi ben miydim? İnanmak bazen ne kadar da zordu. Yüreğimde bir sızı hissettim. Yumruk yapıp göğsüme doğru götürecekken geri dizlerimin üzerine indirdim. Kaçırdığım gözlerimi kaçıramayacak bir yer bulamayınca kaçınmayı bıraktım. Baktıkça sarılma isteğimi kamçılayamıyordum. “Kötü bir amacım yoktu.” dedim söylediğine karşılık savunurcasına. Ne yapmıştım sanki? Benle vakit geçirmek acı mı veriyordu ona?

Soyadımla hitap edince ve ağlamanın etkisiyle bana kızacağını beklerken aldığım cevapla donakalmıştım. Kaldığımız cezayı hatırlıyordum. Hiç düşünmeyi bırakmamıştım ki. Mümkün müydü? O günün komple benim hayal ürünü olduğunu çaresizce kendime inandırmıştım. Yine aynı şeyi mi yaşayacaktım? Eadwig ne yapmaya çalışıyordu? Düşüncelerim boğazıma borçlu gibi yapıştığında ses çıkaramadım. Yutkundum. Soğuk eli sıcak yüzümle buluştuğunda kedi gibi usul usul gözümü kapatıp yanağımı okşamasına izin vermiştim. Ne yapıyorsun Charlotte? Neden savunmuyorsun kendini de rüzgârda savruluyorsun? Bir denizin ortasında fenersiz kalmakla eş değerdi hissettiklerimi dışa vurmaya çalışmak herhangi bir iletişim kanalıyla. Deniz var, gemi var, asla fener yok. Fener var, kurumuş denizin ortasında dikiliyor bazı geceler. İçgüdüsel olarak çekiliyordum ona bir mıknatıs gibi. Dudaklarının yumuşaklığıyla gözlerim kapandı önce ilk seferinde olduğu gibi refleksle. Ama kesinlikle dördüncü sınıfta yaşananla aynı değildi. Eadwig ağlamaya başlayınca gözümde biriken damlaların ilki o an düşmüştü. Hissiyat masumluğunu kaybetmemiş, aksine yoğun bir duygu ve istekle harmanlanmıştı. Ellerimi ne yapacağımı bilmez bir halde havaya doğru kaldırdım öpmesine karşılık verirken. Toprak kokusu Eadwig’ten burnuma sızan yasemenlerin kokusu, eh biraz da tütün tadı… Geri çekilmek istiyordum. Mantığım haykırırcasına bunu yapmam gerektiğini söylüyordu içten içe. Onun yerine boşta kalan çamurlu ellerimi boynuna doladım. Gözyaşlarımı da ilkinin ardından tutmayı bıraktım rahatlıkla. Ağlıyorduk ve öpüşüyorduk. Yağmur üzerimize yağmayı hiç kesmiyordu arınmadan payımızı bize verircesine. Vücuduma yayılan ısıyla başım dönüyordu ve ben korkmaya başlıyordum. O beni kendine çektikçe üstüne düşmemek için güç alarak bedenimden olacakların kaygısıyla alt dudağını bırakarak geri çekildim nefessiz kalarak. Gözümü açmadan titrek bir sesle burnu burnuma değerken bir şeyler söylemeye çalıştım.“Neden aklımı karıştırıyorsun? Neden bize bunu yapıyorsun? Yarın yine yüzüme bakmayacaksın.” Su götürmez bir gerçekti bu. “Aptalsın ki.” dedim gülerek ama ağlamam kesilmiyordu. “Bilmediğim ne var? Neyi kaçırıyorum ben? Söyle bana. Bırak üstüne birlikte düşünelim.” Alabilirsem eğer bir cevap onu da işitmekten korkuyordum. Eadwig’in ise az çok tavrını kestirebiliyordum artık. “İstediğin kadar kaç. İstediğini söyle. İnkâr et.” Ben de aptaldım en az onun kadar. Kendime itiraf edemediğim şeyi ondan bekleyecek kadar aptal. Bütün duygularımın birbirine girmişliğiyle ağlamam şiddetlenirken düşünsem dahi söyleyemeyeceğim şeyleri söyleyecektim. “Şimdi beni tekrar öp. Sonra tekrar kaç. Eninde sonunda kaçabileceğin bütün yolların kapanacak nasılsa.” Konuşan ben miydim? Sonuna kadar bendim. Bendim ve emindim söylediğimden.

SON [/justify]

18
Kara Göl / Ynt: Bu Su Hiç Durmaz
« : 22 Şubat, 2022 02:32:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Soyadımı bağırdı yine. Kendi yaparken hiçbir sorun yok, ben konuşunca mı suç? Konuşmak diyorum çünkü inanılmaz bir sakinlik belirtisi gösteriyorum. Buruğum. Niye bilmiyorum. Bilmek istiyorum. Olmuyor. Cevap vermedim. Eadwig’e gelince cevap veremiyordum. Halbuki kalbimi bin parçaya bölmemiş miydi o? Beşinci sınıfın sonunu ve yaz tatilini hatırladım. Kimseye anlatamadım. Anlatsam ne söyleyebilirdim? Hiçbir şey. Şu an için bildiğim tek şey vardı, o da; Winton’a söylediklerim. Emindim. Avlayacaktım onu. Hala kafamda bir konsepte oturmuyordu kendi söylediğim ama Eadwig’in asıl çekeceği bundan sonra başlayacaktı. Gittiği her yerde karşısında olacaktım. Hep istediği yola yönlendirmişti ama bu sefer gidişat değişecekti. Artık yeter, dedim kendi kendime. Herkesin istediği gibi beni çekiştirdiği dönem kapanacaktı. Yalnızca gidişinin arkasından bakakaldım. Uzaklaşana kadar izledim onu. Yıldız dediğin parlar, yaş aldıkça zamanla daha da parlar… öyle çok parlar ki en nihayetinde çektiği hidrojenle patlar. Süpernova patlamasının gücüyle arta kalan parçalar geçmişin üstünü muazzam şekilde örter. Ve belki de kim bilir yeni bir medeniyeti doğuru, yeni bir nesile ev sahipliği yapar, yeni bir hikâyeyi ortaya çıkarırdı. Bilinmezliğin kollarında asılı kalan birden fazla gelecek vardı.

Samuel’in yediği yumruk yüzünden burnundan kanlar akıyordu. Kolu da hiç iyi gözükmüyordu. Ayaklanmaya hazırlanırken kucağıma geldi kazağını bıraktı. Hala beni düşünüyor. Şaşkın şaşkın baktım kazağına. Üşüyordum ama giymek doğru gelmiyordu. Giymemek de saygısızlık olurdu. Doğru gelmemesinin sebebi suçlu hissetmemdi. Suçlu hissetmem gerektiğinden eminlik duyamıyorken hele de bu düşünceler daha yoğun bir rahatsızlıkla siniyordu üzerime. Boğazıma bir yumru oturdu söylediğinde. Aranızdaki şey. Görüşmek istemiyordu benimle Samuel artık belli ki. Ben daha son sözümü söylememiştim. Yutkunmaya çalıştım. Titriyordum da soğuktan. Toparlanmaya çalıştım. Gidişini izlemeyecektim. Hastane kanadına kadar eşlik edip iyi olduğunu gözlerimle görmeden olmazdı. Kısa sürede benim için nasıl bu kadar değer kazandı? Kafam çok karışık. Eadwig ile aramızda zıtlaşmaktan, kavga etmekten, kırıp dökmekten başka ne vardı? Çok şey vardı veya yoktu. Samuel’den olanı biteni anlamasını beklemiyordum anlatsam da. Zamanında kendime söyleyemediğim şeyleri kuzenine mi söyleyecektim. Yalan da söyleyemezdim ki. Ben orada toprağa saplanıp kalmış şekilde düşünmeye çabalarken Samuel mesafeyi açıyordu. Kazağı omuzlarıma atıp koşturdum arkasından. Koşarken de bağırıyordum “Hey! Beni beklesene. Çekip gidemezsin öyle. Hele de bu halde.” diye. Duymamazlıktan mı geliyordu? Hakkıdır. Hiçbirini hak etmemişti bunların. Soluk soluğa yanına vardığımda incinmiş veya ne durumda olduğu belli olmayan dirseğinden tutarak koluna destek atmaya çalıştım. “Ben seni dinlemiştim. O gün. Bahçede.” dedim ilk olarak. “Seninle birlikte geliyorum. Kovmayı dene de görelim.” derken yüzüne bakmaktan ziyade koluyla ilgileniyordum kan görmek istemediğim için. Beni tutabiliyordu kan. Baş parmağımla dirseğinde şişlik oluştu mu diye yoklarken de konuşmaya giriştim ne diyeceğimi bilmeyerek. “Eadwig… Sana değer veriyor. Bunu belirtmeden geçemem. Benim düşünceme göre yani... Birbirinizden oldukça farklısınız ve sen onu benden daha iyi bilirsin, öfkeli olabiliyor. Üzgünüm. Bunların hiçbirinin yaşanmasını istemezdim. Söylediğine karşılık vereceğim asıl cevabıma gelirsek; bizim aramızda anlaşmazlıklar var. Zıtlıklar var. Hazzetmiyor benden. Anlaşamıyoruz işte.” Yalan söylemiyordum teknik olarak. Bilgi saklıyor muydum? Evet sonuna kadar. Bunu yaptığım için kendimden nefret edecektim bir süre. Kimden neyi saklıyorum sanki? Neyden çekinerek hangi akla hizmet böyle bir aptallık yapıyorum? Sormamalıydı daha fazla. Sorarsa daha farklı cevaplar vermeye başlayabilirdim. Cidden, şaka gibi bir gece oluyordu. Hala aralarını düzeltmek istercesine bir de kuzeninin değer verdiğini söylüyorum. Biliyorum değer verdiğini. Tam olarak birebir bu şekilde dile getirmese de geçen seneden biliyorum. “Acıyor mu?” dedim burnuna bakmaya çalışarak çatık kaşlarla bakarak. İyi olması için elimden gelen her şeyi yapacaktım. [/justify]

19
Kara Göl / Ynt: Bu Su Hiç Durmaz
« : 21 Şubat, 2022 04:42:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yerden aldığım tişörtü hemen üstüme geçirdim. Bluzu aramak ile vakit kaybedemeyecektim ve yaşadığım utanç yerini sinire bırakıyordu. Üşümem artarken içim alev alıyordu. Hasta olacaktım kesin, Samuel’i de hasta edecektim. Bu çocuğa sürekli borçlanıyordum. Mendil olayı, sarıyı aramama yardım etmesi ve şimdi de garkenezlerin elinden beni çekip alması. Sohbeti ilerletmemiz onun yararına mı olmuştu yoksa zararına mı artık emin olamıyorum. Samuel’e doğru döndüm giyinince. Ona da montunu vermeliydim ki hemen üşümemeliydi. Harekete geçeceğim anda ayağa doğruluğunda kolunun hareketinde bir gariplik gözlemlemiştim ancak gecenin karanlığında ay ışığı ağaçların oraya çok vurmazken anlayamıyordum. “Koluna biir şey mi oldu?” dedim demesine ama Eadwig’in geri dönüşüyle kendimi tetikte olmak zorunda hissetmiştim. Neden bilmiyorum. Kermesteki tatsızlıktan dolayıydı muhtemelen. Sahi… O neden gelmişti ki buraya? Samuel ona teşekkür ediyordu. Uhmm… Az önce düştüğüm durumu kasıtlı yapmış olabilir miydi? Neden yapsın? Hiçbir zaman kötü biri olduğunu düşünmedim onun. Basbaya yardım etmeye çalışmış ama sonucu istediği gibi olmamıştı muhtemelen. Yine de bir teşekkür etmeliydim, diye düşünüyordum. Oldukça masum.

Saniyeler içerisinde ejderhanın kuyruğu kopacaktı. Kulaklarımı kapatmak istedim o an. Neler duyuyordum öyle? Hayır, bu gerçek olamayacak kadar çirkindi. Ve sonra bir yumruk. Ne derdi vardı? İki adımda Winton’ın yanına vardığımda yumruklarımı sıkıyordum. Kermesten sonra bunu ikinci kez yapıyordum. Eadwig’in arkadaşına bir şeyler söylemek istedim ama ağzımdan çıkmadı. Ne diyecektim? Ayırmalarını istemek çok saçma mı olurdu? Aklım durdu. “Aptal! Koca bir aptalsın Eadwig! Ama hiçbir şey yapmayacağım bu sefer. Boğuluyorduk! Söylediğinin farkında mısın? Yeter artık. Görmezden de gelmeyeceğim ‘kuzen kavganızı’. İstediğinizi yapın. İkidir bu duruma düşmekten sıkıldım. Ne yapacaksanız ve birbirinize neleri bağıracaksanız gözümün önünde olsun.” dedim. Hiddetle başlayan sözlerim yerini sakinliğe bırakmıştı. Yere oturmaya hazırlanıyordum. Oturmadan önce Winton'a düşük bir ses tonuyla asıl söylemek istediğimi söyleyecektim. O ulaşması gereken yere ulaştırırdı. “Yalnız kaldığınızda onun için geldiğimi söyle. Ve yıldızların söndüğünü de.” Avlama konusuna referans veriyordum. Söylediğimde son derece ciddiydim. Yalnızca ikinci kısmı söylerken sesim titremişti. Yalan söylüyordum çünkü. Yıkık bir halde oturdum toprağın üzerine.

20
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol III)
« : 21 Şubat, 2022 03:14:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]İki ayağımı bir pabuca sokmaya ne gerek var? Ne kadar sürecekse sürecek işte. Bu ne memnuniyetsizlik? Beklemek istemiyorsa gidebilir, üstüne de şikâyet edebilirdi. Yaptığı hareketle canımı sıkmıştı. Kaldı ki ben kolay kolay harlanan birisi olmamıştım hiç. Bekleyebileceğini ben söylemiştim, evet. Ama kimseyi zorla tutmuyorum ya. Ben bu çocuğu anlamaya yaklaşamıyorum bile. Kıyısından geçip olduğum yere geri dönüyorum. Nefesimi kesiyor her tavrı, iyi veya kötü. Anlayabileceğimi sandığım her an yanılgıların pençesine düşüyorum. Her görüştüğümüzde farklı bir yanını sakınmadan sergiliyor. Hangi davranışları gerçek hangi güzel yönünü bir maskenin altına saklıyor? Bilemiyorum. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğim. Mutsuzlukla toprağa sapladığı küreğe bakışlarımı bile çevirmedim. O sadece işin bahanesiydi. Huysuzlukla açtım ağzımı girişe doğru dönerek. “Yardım edersen çabucak bitiririz.” dedim demesine ama diğer söylediğine cevap vermeyecektim. Doğrudan konuşamıyorum ona karşı. Birdenbire gidişat dolaylı yola sapıyordu. Zaten bir cevap versem ne değişir?Karton kutu ol o zaman sen. Duygusuz olacaksan her şey olabilirsin, değil mi? Ne bileyim, saksı olsun mesela. Neymiş duygular geçiciymiş. Negatif enerjisi beni de etkilemişti ister istemez. Yüzüme yansımadığını umut ediyordum. İç dünyamda ufak bir hareketle saçmalamaya başladığımın farkına tam da o an farkına varmıştım esasen. Ne vardı bu kadar bozulacak? Şu an sorgulamanın vakti olmadığını biliyordum ki görüş açıma Eadwig’in adımları girince derin bir nefes alıp bir nebze olsun dürtülerimi kontrol edebileceğime inanmıştım. Hem uzun zamandır beklediğim bir şeyi yapmaya gelmiştim hevesle seraya kadar.

Kazmayla bir buçuk yumrukluk boşluklar açmaya başlamıştım o sırada toprakta. Yağmur azalmaya başladığında biraz daha hız kazanmak gerektiğini düşünüyordum. Ne çok yağmur ne de az yağmur. Elimdeki tohum sayısının yarısı kadar boşluğu açtıktan sonra kazmayı toprağa dikip Eadwig’in pantolonunun paçasından aşağı doğru hafifçe çekiştirip dürttüm. Eğilmesi lazımdı. “Dört tane de sen açar mısın?” dedim masumane bir şekilde. Haliyle şemsiyesini bırakmak zorunda kalacaktı. Tutmamı isterse yardım edebilirdim ona ama taraftarı değildim. Sıkı sıkıya kapadığım avucumu açarak tohumları tekrardan gösterdim dört tane ayırırken. “Aslında bunları saksıya dikmek daha iyi bir fikir olabilirdi ama onları toprağın bir bütün olan canlılığından ayırmak istemedim.” Ne için olduklarını söylemeliydim. Anlatmak için kimsenin bir şey sormasını hiç beklememiştim. “Yıldızpatı… Daha çok bilinen adıyla Aster çiçeği tohumları… Birden fazla hikayesi var esasen. Antik Roma’ya kadar dayanan hikayesinde Jüpiter savaşma isteğiyle dolup taşan insanları cezalandırmak ister ve yeryüzünü taşla doldurur. Yunan tanrıçası olan Astraea yeryüzünden yıldızları göremediği için çok üzülür. Ağlar, ağlar… Ağladıkça gözyaşlarından topraklarda bu çiçekler yetişmeye başlar en nihayetinde. Bu çiçekler de yerdeki yıldızlara dönüşürler…  Öte yandan da bir başka hikâye der ki; göklerin kızı ve gecenin sevgilisi olan Astraea yeryüzünün renklerine hayran kalır. Gökyüzünün bu kadar karanlık olmasını istememiş ve ağlamaya başlamış. Ağladıkça parlak bir gökyüzüyle geceyi aydınlatmak istemiş. Gözyaşlarından yıldızpatılar açmaya başlamış. Hem göklere hem de yeryüzüne bir hediye vermiş olur böylelikle.” Küçük yaşta babamdan dinlediğim ilk hikayelerdendi. Ne zaman düşünsem hüzünlenir, iç dünyamı sorgulamaya başlardım bir ceylan ürkekliğinde.

Tohumları birbirlerine yakın şekilde açtığım yerlere özenle yerleştirmeye başlamadan önce avucumun içinde yağmur damlalarıyla buluşturuyordum. “Yıldızpatı’nın sabrı ve sadakati temsil ettiğini söylerler. Kimse artık gökyüzüne bakmıyor. Yıldızları olabildiğince yeryüzüne taşımak istedim. Ne zaman umutsuzluğa düşersem ve sabrımın tükendiğimi hissedersem bakmak için ve yeniden hatırlamak için… Çiçeklerin ve toprağın iyi gelen bir yanı var.” Tohumların yerleriyle parmaklarımla oynamaya devam ederken konuşmaya devam ediyordum. Islandıklarından iyice emin olunca üstlerini kapatmak için aletlere ihtiyaç duymadan çıplak ellerimi toprağa değdirdim. “Onlara gözyaşı vermek istemediğimden yağmurları veriyorum. Sonucunda birer yıldız olacaklar.” Dolunay gününde yağmuru bekleme sebebim ise tamamen kendi inançlarımdı. Dolunay ışığından paylarını almalarını istemiştim. Yağmuru da bekleme listesine alınca uzun bir bekleyiş olmuştu. Sabrımı evrene gösterme şeklim denebilirdi. Sevdiğim her şey ve herkes için beklerdim. Ne kadar olursa olsun. Aklıma gelen düşünceyle gülümsedim Eadwig’e dönüp. Gözlerimi onun gözlerine kitledim bir yandan da. “Bu günden sonra artık yıldızlarımız olacak. Seninle benim.” Onlara baktığım her an umudu ve sabretmenin getireceği zaferi hatırlayacaktım. Ve Eadwig’i. Çünkü yanımdaydı. Uzun bir süreden sonra. Sesini yakın bir şekilde duymak baharı müjdelemiyor muydu? Kalbimde gün geçtikte büyüyen meşe ağacı kudretinden hiç ödün vermeden dallarıyla fısıltılar ve hışırtılar oluşturuyor ve Tanrılar'a haberler vermiyor muydu? İçimde büyüyen meşe çok dayanıklıydı. Daha da kökünü salacaktı toprağa zamanla. Fısıltılarını zamanlı zamansız işitebiliyor, fakat; duyamıyordum. Bazı geceler acı veriyordu. Hissettiklerimi kimseyle paylaşacak cesareti bulamamıştım. Meşeye gözümü kapatıyor, ateşten koruyordum onu ve kendimi. Yine de benliğimi ve sıcaklığımı saklamıyordum ondan.

....

Çiçeğin yetişmesi için en uygun zamanı seçmiştim. Yirmi gün içinde boy göstereceklerine inanıyordum ancak bu saksıya dikmediğim ilk çiçek tohumu olacaktı. Bekleyip görecektim sonucunu. Ekleme de bulundum Eadwig'e.“Ama toprak kurudukça onları düzenli olarak sulamamız lazım.” derken çamurlu parmaklarımla kukuletayı geriye doğru ittirdim. Yanaklarıma ve alnıma bulaşan çamuru önemsemiyordum. Yüzüme vuran yağmur alnımdan süzülerek burnumun üzerinden akıp gidiyordu. Ferahlamıştım. Eadwig’in sulamaya gelip gelmeyeceğini bilmiyordum ama yine de onunla paylaşmak istemiştim. Belki bir gün karşılaşırdık burada birbirimize haber vermeden. Mutlu olurdum. Gözden kaçacak gibi değildi onun durgunluğu. Hala aklımın bir köşesini kurcalıyordu hali. Yakınında olamamıştım hiçbir zaman ama hissedebiliyordum. Sorabilirdim -ki yapacaktım- ya da şimdi yaptığım gibi kendini açmasını bekleyecektim, sabırla. Bağ kurmuştum bir kere onunla. Dile gelmiyordu. Geldiği zamanı da aklımdan çıkaramıyordum. Derdini sadece kendi içine dökmekten zarar görüyordu. Tanıdığım kimsenin zor olmadığını düşünmüştüm her zaman. Eadwig’i tanıyana kadar. [/justify]



21
Büyük Salon / Ne Hakla Bu Vahşet?
« : 19 Şubat, 2022 20:50:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify][spoiler]Başlık adı bulma konusunda çok kötüyüm. Aklıma daha düzgün bir şeyler geldikçe mutlaka üç beş kez değişecektir o, kb ajdghf [/spoiler]

Yine akşam yemeğine geç kaldığım günlerden biriydi. Şu sıralar özellikle istemeden geç kalıyordum. Bütün gün okulun başını çeken müdireyi bulmaya çalışmıştım. Sebebim her zamanki gibi; temizlikti. Yaşıtlarımın ve daha küçüklerin yaşadığımız çevreye saygısızlık etmelerinden iyice bunalmıştım. Hele de şu Quidditch takımındaki çocukların pervasızlığından fazlasıyla bunalmış durumdaydım. Amacım müdireyi bulmak, onunla uzun uzadıya konuşup duyduğum rahatsızlığı paylaşarak bir çevre denetimi ekibi kurmasını rica etmekti. Ekibin başında olmak zorunda değildim tabi. Yaptırım uygulanması ile öğrencilerin bir noktada eğer ki keyfi olmuyorsa zorunlu bir şekilde çevreye gereken özen gösterilebilecekti. Birkaç arkadaşım da benim gibi gönüllüydü bu işi yapmaya. Ancak ben kadar duyarlı davranan birini de görmemiştim henüz. Bir süre ekibin başında kalacak sonra da diğer sorunlarla ilgilenecektim. Başkaları da sorumluluk almalıydı. Durum bu iken, müdireye ulaşmak zorlaştıkça da sinirlerim ayaklarımdan başıma kadar vuruyordu.

Gergin bir şekilde Hufflepuff masasının ucuna gelip oturdum. Kim var kim yok diye bakmadan hemen yemeğe girişecektim. Karnım zil çalarken kimse ile sohbet edecek enerjim yoktu. Masada ışıl ışıl parlayan lahana salatasına büyük bir hevesle kollarımı uzatıp önüme çektim. Kimsenin salata kasesine dokunmamış olmaması şaşırtıcı değildi. Kara fasulye köftesine de… Önümdeki tabağa köfteleri de boşaltırken yemeklerin görünüşü ile bile tadım yerine geliyordu. Güzel bir yemekten sonra sağlam bir uykuyla kendime gelebilirdim. Uykunun hayalini de kurmaya başlayarak yemeğin tadını çıkara çıkara yemeye koyuldum.

Ancak düşündüğüm kadar aç değil miydim emin olamadım üç beş lokmadan sonra. Yoksa biraz ötemden gelen hapur hupur ses mi beni rahatsız etmişti? Masaya oturduğumdan beri sesi kulaklarımdan alıkoymak için düşüncelerimle oyalanıyordum. Maalesef ki bir noktaya kadar idare edebiliyormuşum. Göz ucuyla böyle kaba bir şekilde yemek yiyenin kim olduğuna bakacaktım. Yargılamak haddime değil, çok aç olabilir tabi ama… Ne? But mu yiyor o? Böyle bir iştahla… Elimi karnımın üstüne götürdüm. Görüntüsü midemi ağrıtmıştı. Ölü sevici birisi… Kimmiş o? Başımı kaldırdım bileklerden. Gördüğüm yüz Chandler idi. Sinirime daha da dokunmuştu. Chandler ile arkadaş sayılırdık çünkü. Aynı binada olmamıza rağmen çok sohbet etme şansımız olmamıştı. Geçen sene ise iksir dersinde eşler değişmiş, biz de derste tanışıklık edinmiştik. İksir dersinde çok iyi olduğumu söyleyemem. O da ortalama bir öğrenciymiş. Kazanı felaket patlatmıştık. Nadiren de olsa ara ara sözleşip iksir çalışmaya çalışırdık. Bilen bilir, çalışmaya çalışmak dünyadaki en çirkin şeylerden bir tanesidir. Ona yakıştıramamıştım. Salata kaşığımı hışımla kâseden çıkartıp kenarına bıraktım. Otururken yanımdaki boşluğa koyduğum parşömenleri ve çantamı alıp bir solukta vardım çocuğun yanına. Arkasına zebellah gibi dikilip ensesine kalın parşömen tomarını geçirmeye başladım. “Ce-set-ye-di-ği-nin-far-kın-da-mı-sın?” Her heceye okkalı bir parşömen geçiriş. “İğrenç!” dedim. Yüzüm sinirden alev alıyor. “Resmen bedenini ve ruhunu zehirliyorsun! Bırak o et parçasını hemen. Yiyebileceğin daha bir sürü şey var. Çabuk bırak, çabuk.” diyerek istemsizce baskı uygulamaya çalışmıştım ama umurumda değildi. Hiç değilse ahlaki açıdan düşündüklerimi onunla paylaşmalıydım. Açıklamak için yanına çöktüm. [/justify]

22
Hogwarts Bahçesi / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol III)
« : 17 Şubat, 2022 22:48:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Yağmur, insanoğlunun bütün günahlarını yeryüzünden silmeye çalışırcasına hızını arttırıyordu. Kulenin penceresinden cama sert bir biçimde vuran ve aşağı doğru süzülen yağmur tanelerini izliyordum bir süredir. Arada sırada buğulanmış camdan seçtiğim ve seçemediğim birçok simanın arınmadan kaçışını izlerken keyifsizliğim giderek yüzümde yer ediniyordu lakin geçecekti. Uzun bir süredir bu denli yoğun bir yağış gerçekleşmesini bekliyordum aslında. Sonunda günü gelip çattığında yatakhaneden almam gerekenleri hızlıca almış ve koşarak çıkmıştım oradan. Özel bir gün olacaktı benim için. Sınıf başkanlarına veya profesörlere yakalanmadan seraya kadar gitmeliydim.  Her yerde olabilirlerdi. Hogwarts sınırları içerisinde biraz yalnız kalmak biraz da kendime özgü beni mutlu eden şeyleri eyleme dökmek istiyordum. Kulenin saati beynimde çınlarcasına tama vurduğunda ezberlediğim kestirmelerden kimselere gözükmeden gitmeye hazırdım. Gece karası yağmurluğumun kukuletasını başıma geçirip cebimdeki efsunlanarak boyutu büyütülmüş ve hala iyi derece iş yapabilecek kazma küreği düşmemesi için ittirdim koşmaya başlamadan önce. Belki de tek hatam beyaz ayakkabılarımı giymiş olmamdı. Hep aynı hataları tekrarlardım.

…

Giriş katın devriyesi bitmiş olmalıydı ki ortalık oldukça sessizdi. En sevdiğim saatlerdi. Birkaç Slytherin mensubu çocuk dışında kimse gözükmüyordu etrafta. Dikkatlerini çekmezdim genellikle uğraşmak istemedikleri zaman hariç. Dalga geçmek istiyorlarsa başka diye düşünürdüm ama uzun bir süredir -daha doğrusu dördüncü sınıftan beri- bana laf atıp karıştıklarını görmediğim için rahat bir şekilde yanlarından geçip gittim. Sebebini biliyordum. Sadece anlamıyordum. Anlayamayacaktım da muhtemelen. Bazı şeyleri hayal kırıklığına uğramamak için anlamıyordum. Anlayamayacağımdan değildi.

Farklı yönlere aynı anda çelişkilere yer vermemeye çalışarak koşuyordum, ikiye bölünüyordum hep. Özüm ise saf bir ahenk taşıyor sahip olduğum bütün renklerimle.

…

Hogwarts bahçesinden çıkıp seraya doğru giden loş yola geldiğimde hala ortalıktan emin olmadığımdan yüzümü esirgiyordum. Görüş açım kısıtlandığından pek de iyi göremiyordum sağı solu ama şansıma güvenmeyi tercih edecektim çoğunlukla yaptığım gibi. Hiç düşünmeden atmıştım kendimi yağmurun ortasına. Gürültü kesilmişti. Yalnızca doğanın sesi varıyordu kulaklarıma. Mutluydum. Yoğun su birikintilerin üstünden atlaya atlaya bazen de etrafa ve üstüme çamur sıçrata sıçrata vardım seraya. Gözlerimi kısıp etrafı yokladım. Üstü kapalı alanda Bitkibilim profesörünün en son masa üzerine çıkardığı saksılara baktım meraklı bir şekilde. Gelecek hafta işleyeceği şey miydi bunlar diye düşünürken bir tıkırtı duymamla irkilip hemen arkama döndüm. Olduğum yerde hoplamıştım. Çok değil, neredeyse yakınıma kadar gelmiş Eadwig’i görünce derin bir oh çektim. Sanki kendisi bina başkanı değil. Uzun zamandır konuşmamıştık. Kızacak gibi mi duruyordu o? Yoksa yakından yüz ifadelerinin nasıl gözüktüğünü mü unutmuştum. Yok, yok... Net göremiyordum ki yüzünü. Nereden çıkmıştı o? İki büyük adımda yanına kadar varıp “Bir şey demeden önce… Sakın beni geri dönmeye zorlama.” dedim ilk olarak. “Önemli bir işim var.” diye ikna etmeye çabasına girmiştim hemen ama yapacağım şeyin ne olduğunu açıklamamıştım. Katı bir inatla dedim ki çocuğa “Beni ele veremezsin. Veremezsin değil, verirsin. Ama… Vermemelisin. Vereceksen de açıkçası umurumda olmaz. Yapacağım şeyi yapmaktan alıkoyamazsın beni.” Omuz silktim. Beni buradan götürmek için sürüklemesi gerekirdi anca. “Hatta ne var biliyor musun? Bunu yaparken beni bekleyebilirsin. Sonra birlikte döneriz.” Konuşmuyor olabiliriz ama her gelişimizde veya civardayken onu izlemediğimi söyleyemem. Ruhunun griliği kendimle çok büyük bir kavgaya tutuşturuyor beni. Onun da suskunluğu ve uzaklığı hoşuma gitmiyor. Aklını dağıtmak istiyorum.  Üstüme vazife gibi sanki. Takıldım mı takılıyorum. “Çok fazla vaktimizi almaz, söz. Islanmak zorunda bile değilsin. Girişte beklersin beni.” Yalan söylüyordum, elbette ıslanmak zorundaydı ama bunu bilmesine şimdilik gerek yoktu. Yanıma gelmeyi tercih ederse -gelmeye zorlamayacağımı iddia edemiyorum- onunla paylaşabilirdim seve seve planımı veya düşüncelerimi. Tuttum bir elinden. Üstü açık fidelerin bulunduğu alana çıkan kapının önüne kadar da sıkı sıkıya tuttum hem de. Kaçıp gidecekmiş gibi duruyor hep. “Hemen gelirim.” dedim ama Eadwig gibi birisinin çamurlu yerlere söylenmeden gönüllü bir şekilde gireceğine inanmıyordum. Elini bırakıp sol cebimden koca avuç dolusu tohumu çıkarıp gösterdim. “Dolunay gününde yağmurla ekilmeleri lazım.” Yağmur yoldayken şiddetini bir tık daha düşürmüştü, esasen tohumları ekerken onlarla birlikte su ile temasa geçmeliydim, üstlerini kapatmadan önce ise yağmurluğumdan kurtulacaktım. Diğer cebimdekileri çıkarıp tohumları yerine bırakırken Eadwig’in gözünün önünde salladım gitmeden önce bir ağız dolusu gülücükle. Sonra da “Şunu gereksiz yere getirmiş olabilirim…”  Küreği bıraktım kapının ağzına. Konuşurum bazen kendi kendime.

Toprağa adımlarımı saldığımda oyuntuda biriken çamura bulanmıştı ayakkabılarım ama hemen taşlara çevirdim yönümü umursamadan. Arkam Eadwig’e dönük bir şekilde ilerlemeye başlarken bir yandan aklımdakileri dile getirdim: “Bu arada… Az önce söylemedim ama… Bence senin kesinlikle böyle bir şeye ihtiyacın var… Gelmezsen gün geçtikçe daha çok bunalmaya başlayacaksın, Eadwig. Bir bildiğim var ki söylüyorum. Ararsan bulursun ama öte yandan ekmediğini biçemezsin de.” Onu izlediğimi düşünmesini kafama takacak değildim. Daha konuşurken aradaki mesafeyi açmıştım Eadwig ile. Gözüme kadar düşen kukuleta battığında hafifçe biraz daha geriye itip boş bir yer seçebildiğimde durdum ve düşünmeden dizlerimin üzerine saldım vücudumu.  Her alana birebir oranda yağmur düşmüyordu. Çok vakit yemeden çift parmakla toprağın ıslaklığını ve nemini kontrol ederken de seslenmeye çalıştım. Peşi sıra, “Küreğe ihtiyacım olarak sanırım.” diye seslenmeye çalıştım. Çok da lüzumu yoktu. Eadwig’e hiç değilse gelmesi için bahane sağlıyordum kendimce, onu bilerek oraya bırakmıştım. İstese bile gelmeyeceğini düşünüyordum. En azından bir şeye ihtiyacım olacağına yanıt verir veya onu bahane olarak örter umudu taşıyordum. Yanımda olması veya iyi olması benim için önemliydi? Çünkü güne açmasını istiyordum. [/justify]

23
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 15 Şubat, 2022 21:08:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Selamlar efenim. Seviye 0-5 arası geçişimin gplerini talep etmekle birlikte ilk 24 saatlik süreyi doldurmuş olmamın getirisinin de hesabıma tanımlanmasını rica ediyorum. Şöyle de fena rp linklerini bırakayım;

https://buyucedunya-rpg.com/index.php/topic,419.msg1306.html#msg1306
https://buyucedunya-rpg.com/index.php/topic,419.msg1318.html#msg1318
https://buyucedunya-rpg.com/index.php/topic,420.msg1323.html#msg1323
https://buyucedunya-rpg.com/index.php/topic,420.msg1314.html#msg1314
https://buyucedunya-rpg.com/index.php/topic,456.msg1521.html#msg1521
(Linkleri hesaplayamadım, çok karıştı sjdfj)

24
Kara Göl / Ynt: Bu Su Hiç Durmaz
« : 14 Şubat, 2022 01:09:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Samuel’e attığım destekle onu suyun üzerine geri çekmeyi başarabilmiştim. Endişeyle birlikte gelen güç artışından mıdır nedir beklediğimden daha kolay olmuştu. Derin bir nefes almak için suyun yüzeyine çıkmayı başardığımda oksijenin tekrardan ne kadar güzel bir şey olduğunu anlamıştım. “Sonunda.” deyip gülmeye çalıştım peş peşe alıp verdiğim nefesler arasında. Cümle kurabilecek gücümün olduğunu zannetmiyorum. Nefes tutma sınırımı çok zorlamıştım. Samuel’in elimden tutup beni kaydırmasıyla minicik ilerledim. Asamın ucundaki ışık huzmesini söndürmek istemiyordum. Neden böyle olduğunu soracaktım ona. İyi bir yüzücü mü değildi yoksa yosun mu rahatsız etmişti? Nefesim biraz düzene oturunca karşılık verdim. “Nasıl gelmem?” dedim. Arkadaş olarak ona değer vermeye başlamıştım çoktan. Tek sorun sadece bir türlü uzun uzun sohbet edemiyorduk. Çıkınca şu lanet yerden bunu da gerçekleştirebilirdik.

Ben böyle rahat bir şekilde çıkıp gidip kurulanmayı düşünürken birden tuttu bir şey beni ayağımdan. Yosun mosun olamaz artık bu. Sesimi bile çıkaramadım, o denli ani olmuştu. Asamın yaydığı ışıkla az buçuk bir şeyler görebilmeyi başardığımda sorunun ciddiyetini kavramıştım. Korkmaktan fersah fersah uzaktım. Konuşabilseydim belki ayağıma dadanan bu minik canavarları ikna edebileceğime inanıyordum. Giderek aşağı çekiliyordum. Çırpınmam nafileydi. Batırılışımın en büyük sıkıntısı nefesimi kontrol altına alamamam olmuştu. Ciğerlerim mi yanıyordu? Sakinliğimi korumalıydım. Asamı daha da sıktım düşürmemek için. Kollarıma gelenlere vurmaya çalışıyordum. Fiziken bu beni daha çok yoruyor, daha dibe çekiliyor ve nefesim solup gidiyordu. Tek olmadığım için az önce kendime kızarken şimdi ise Samuel’in varlığına güvenebiliyordum. Her şey o kadar hızlı ve o kadar saçma oluyordu ki gülebilecek durumda olsam kesin gülerdim. Ben kendimi rahatlatacak şeyler düşünmeye çalışırken kollarımda bir kuvvet hissettim. Büsbütün sarıyordu. Enerjinin gücünü suyun altında daha mı iyi hissediyordum bilmiyorum, zorla kaldırdım kollarımı. Garkenezlerin sebep olmadığı kesindi. Üstüm sıyrılıp giderken tutmaya çalışmama rağmen başaramadım. Çok su yutmaya başlamıştım. Bluzum giderken daha da dibe doğru gidiyordum. Ölmezdim değil mi? Ölüm ani gelir derlerdi. Hayır, hayır… Olumsuz şeyler düşünmüyorum. Hem ölüm de yaşamın antisyasıydı. Ölüm ve yaşam birbirini açığa çıkarıyordu. Hayatı değerli kılan şey de buydu. Neler düşünüyorum ben? Çiçekleri düşün. Aileni düşün. Yaşamın bütün güzelliklerini düşün ve daha da çırpın. Çırpın ki çık o yüzeye.

Sözsüz bir büyü yapmaya çalışacaktım. Daha önce hiç denememiştim. Yeteneklerimi sonuna kadar zorlamalıydım. Gözlerimi açtım ve odaklanmaya çalıştım. Ayırma büyüsü üzerine bütün benliğimi kanalize etmeye çalışıyordum. Mırıldanmaya çalıştım. Saçmalık. Daha da su yuttum. İşte, tam o anda bir şey oldu. Bütün vücudumu şiddetle çekerken ruhumu hafifleten bir şey. Bilincimi yitirmeye ramak kala sudan kurtulmuş muydum? Hızla süzülüyordum havada. Islak saçlarım omzuma ağırlık yaparken sudan çıkışımla kendimi bir et parçasının üzerinde bulmam bir olmuştu. Güçsüzlükle dirseklerimden destek alıp kafamı sağa doğru yatırıp öksürmeye başladım yuttuğum suları. Suyun pisliğinden midem bulanıyordu. Boğazımı rahatsız edecek derece de öksürmeye devam ettim bir süre. Aklıma erişebildiğimi fark ettiğim anda başımı çevirdiğimde bana baka Samuel’in gözleri ile karşılaştım. Elli beş kilo bir şeyim ben. Koskoca çocuğu devirmiş olduğuma inanamıyordum. “Of! Garkenezler... Çok fazlaydılar... İyi miyiz artık?” diyerek biraz sersemlikle biraz da sinirle başımı göğsüne vurdum refleksle. Düştüğümüz duruma inanamıyordum. Sadece boğulma tehlikesi atlatmak mı? Ama… Oh… Benim… Unuttuğum bir şey vardı. Daha rezil bir şey yaşayamazdım herhalde. Hemen üstünden kalkmalıydım. Bir an doğrulmak için kafamı kaldırdım. Tişört, cübbe, üstüme geçirmelik ne varsa bulmalıydım. “Bluzum nereye gitti ki benim!?” diye bir çıkış yaptım utançla. Transparana yakın üstünde papatyalar olan iç giyimimi kalkarken kollarımla sarıp ayaklandım. Daha da utanacaktım. Görüş açıma parlak bir şey girdi. Hayır, birisi. Karanlıkta bile saçlarıyla parlayan birisi. “Yüce Merlin… Eadwig? Nasıl? Sen…” dedim demesine ama çok mantıklı bir şeyler söylemediğimin ilk defa bu kadar çok farkındaydım. Çevirdim bakışlarımı. Daha da kötüsü Eadwig’in arkadaş grubu da oradaydı. Havanın karanlık olması durumu toparlıyordu sanırım. Suda boğularak değil de utançtan şurada ölebilirdim hemen. Ama çekinecek bir şey yapmamıştım ben. Açıklama yapmam gerekli miydi? Hayır, her şeyden önce ilk giyinmeliydim. Bana bir şeyini vermezdi asla o. Bir şey istemektense gider Samuel’in suya girmeden önce çıkardıklarından bulurdum. Gözümle hala yerde bluzumu arıyordum. Tişörtün oraya doğru gittim. Soracak durumda değildim. Samuel'in giyecek bir şeyi var mıydı? Merlinsizler... Onca kişiler orada biri de üstünden bir şey çıkarıp vermiyor. Sinirlerim bozulmuştu düştüğüm duruma. [/justify]

25
Kara Göl / Ynt: Bu Su Hiç Durmaz
« : 13 Şubat, 2022 01:13:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Soğuk havanın suya girdikten sonra etkisini daha iyi anlamaya başlamıştım. Omuzlarımı Kara Göl’ün ağır kokusuna bulanmış suyuna batırmadıkça üşüme basıyor, tüylerim diken diken oluyordu. Merakıma yenik düşmesem olmazdı. Asamı düşürmemeye özen göstererek kulaç ata ata gördüğüm dalgalanmaların oraya kadar gelmeyi başardığımda duraksamıştım. Suya dalabilirdim belki de görüşümün çok kısıtlı olduğunu bildiğimden denemeye çekinmeseydim. Olduğum yerde ayaklarımı çırpıp bulunduğum civarı görmeye çalışıyordum. Daha ileriye bakındım. Hiçbir şey yoktu. Boş yere girmiş olduğuma neredeyse üzülecektim. İtiraf etmek istemesem de bilinçaltımda Kara Göl canavarlarıyla iletişim kurabileceğime dair tehlikeli bir umut barındırıyordum. Hangi aklı başında bunu umut ederdi ki? Bazı problemlerim olabilirdi düşününce ancak onlara problem gözüyle bakmıyordum. Ellerimi oynattım su üzerinde. Kokusundan burnumun direği sızlamaya başlamıştım. Yüzümü düşürüp geri dönmenin vakti geldiğini düşünüyordum ki bir sesle bölündüm. Sırtımın okula dönüklüğünü düzelttim hemen. Uzağı seçmeyen gözlerim Samuel’in silüetini hemen tanıyabilmişti. Hem ondan başka kim olabilirdi ki? Geleceğinden ümidimi kesmiş olmam benim hatamdı. Geldiğine sevinip gülümsemiştim. Söylediğinin arkasında durmuştu. Sorgusuz sualsiz. Ben çıkacaktım sudan ama. Onun da buraya kadar açılmasına gerek yoktu. Başımızı okuldan birileriyle belaya sokmamak adına bağırmamaya çalışarak ama onun duyabileceği bir tonda iletişim kurmaya çalıştım hemen: “Samuel! Ben geliyorum. Geri dön. Geri diyorum. Boşuna gelmiş olduk buraya.”
 
O ise beni duymamıştı galiba. Birkaç kulaç daha atarken arkadan vuran ayın ışığıyla omuzlarının ve kollarının çıplak olduğunu fark ettim. Üstünü mü çıkarmış? Deli mi bu çocuk? Hasta mı olmak istiyordu? Ya da onun yaptığı daha mı mantıklıydı? Emin olamadım. Pervasız olduğumu herkes bilirdi. Eylemlerime bu kadar çok dikkat etmezdim ben, aklıma ne gelirse hemen düşünmeden onu yapmaya koyulurum. Tekrardan seslenmek için dudaklarımı araladım ama kulağıma gölden ve arka tarafımdan geldiğine çok emin olduğum minik bir ses daha gelince yönümü değiştirdim yine. Bakınmaya çalışırken huylanmamla ayağımı panikle sağa sola çırptım. Yosun ya da herhangi bir bitki olabilirdi. Çırpınırken asamı delicesine sarmıştım ki beni rahatsız eden şey her neyse bunu yapmayı kesmese kesinlikle bir büyü savururdum. Vücut hareketlerimin kısıtlanmasına karşı bir fobim olduğunu düşünüyordum uzun bir zamandır. Emin olmamakla birlikte bunu test etmenin güzel bir vakit olduğunu sanmıyorum. Ayaklarımı rahatça kullanabilmeye başladığımda hemen Samuel’e doğru döndüm. Kulaçlarıma kuvvet.

Samuel? Nereye kayboldu bu çocuk? Az önce gelişini kendim hayal etmiş olamazdım, değil mi? O kadar da kafayı kırmamıştım henüz. “Sam… Samuel?” diye seslendim. Öncekine nazaran daha kısık ve biraz da endişeli çıkmıştı sesim açıkçası. Biraz daha ileriden gelen suyun üstündeki kabarmaları fark etmemle buz kesmiştim. Suya dalıp bir şeye takılmış olmalıydı. Aksi halini veya başka olasılıkları düşünmek bile istemiyordum. Onu buraya kadar ben sürüklemiştim. İşte bu yüzden bir işe kalkışacaksam hep kendi başıma olmayı tercih ediyordum. Samuel’in herhangi bir sorunu birlikte çözme fikrine niye sıcak bakmıştım ki? Endişelenmeyi sevmezdim ama sürekli bir şeyler veya birileri için endişelenirdim. Oldum olası endişe ettiğim her şeye bir sorun getirmeye çalışırdım. Ev cinlerine köle gibi davranılması, hayvanlara işkence edilmesi, fantastik canavarların avlanması, endüstriyelleşmenin doğaya verdiği zarar, arkadaşlarımın dertleri… Daha da sayabilirdim. Kimi kandırıyorum ki? Endişelenmek benim büyük bir parçam olmuştu artık. Şimdi de Samuel için endişeleniyordum. Asama küçük bir dokunuşla “Lumos” büyüsünü gerçekleştirdim hemen. Ayağım tekrar huzursuzlanınca at çiftesi gibi bacağımın birini savurup derin bir nefes alıp gözüm kapalı bir şekilde suyun altına daldım hiç düşünmeden. Önümü net görebilmek için yüzeceğim yöne, Samuel’in olduğu tarafa doğru tuttum asamı. Hala çok net göremesem de Samuel’i seçebiliyordum. Hızlıca aramızdaki mesafeyi kapatacak ve onu yüzeye doğru çekmeye çalışacaktım. Yanına neredeyse vardım sayılırdı.

Bakalım Eadwig’in yardımına ihtiyaç duymadan çıkabilecek miyiz buradan? Veyahut Cynthia tarafından önce kurtarılıp sonra da falakaya yatırılmadan başımızın çaresine bakabilecek miydik? Hadi bismerlin.

Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 1, total 1

[/justify]

26
Kehanet Dersliği / Ynt: 1865-66 Eğitim Yılı | Güz Dönemi Kehanet Dersi
« : 12 Şubat, 2022 04:27:18 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify] Sınıfın kapısına yaklaştığımda diğer herkesin telaşlı hallerine bakıyordum bir yandan da. Hiçbir hazırlığa girişmemiştim normalde de orantılı ve düzenli giyindiğim için. Ayakkabılarımı giymeyi asla unutmazdım bu derse gelirken. Diğerlerinin paniğinin sebebini anlayabiliyordum ama. Profesör Urswick en korkutucu fantastik canavarlardan bile daha korkutucuydu. Ara sıra en güzel rüyalarımın içinde birden beliriyordu. Bahçemdeki çiçekleri ezdiği bir rüya görmüştüm bir keresinde. Benim için kabusların şahıydı bu, tabi ki. O gün bugündür kadından daha da korkmaya başladım. Korkmanın yanı sıra daha çok uyuyan ejderhayı gıdıklamamaya çalışmaktı benimkisi. Yoksa kan statüye takılmasından dolayı bizlere eziyet etmesi canımı çok sıkıyor, cinsiyet ayrımcılığı ve şiddet kullanımı destekçisi olması gibi daha birçok şeyle bütün tadımı kaçırıyordu. İşte böyle tipleri görünce gücün yanlış ellerde olmaması gerektiğini anlayarak babama hak veriyordum. Bir kız grubunun arkasından peşinen ilerleyip kadınla göz göze geldim. İfadesiz bir yüzle giyim kontrolünde sıramı savınca derin bir nefes almayı ihmal etmeden ayarladığı oturma düzeninde ikinci sıraya geçip bıkkın bir şekilde yayıldım. Ders başlamadan bitmesi için can atıyordum. Kafamın içine gömülüp hayal dünyamda mutlu olabileceğim şeyler düşünecek, elimden geldiğince çaktırmayacak ve ıvır zıvır ne varsa halledip Yasak Orman’a doğru gidecektim. Aradığım bir bitki vardı. Bakmadığım yer bir tek orası kalmıştı.

Başladı bizim mesai. Kulaklarımı yakma isteği ile içimi dolduran Profesör Urswick, Salazar Slytherin övücülüğünü yaparken dinlemeye alışkın olduğumuz şeyler diye düşünüyordum. Ta ki… İntihar eden okul arkadaşlarımız için çirkin sözler sarf edene kadar. Konuşuyor da konuşuyor ama boş konuşuyor. Ne anlatıyor ya bu kadın? Karşılık vermek için atlamak istiyordum. Kendimi susturmak için dudağımı ısırdım. Biraz daha zorlarsam kanatacaktım. Onun yerine sinirle önümdeki sırayı tekmeledim. Nasıl tekmelediysem önümdeki rahatsız oldu. Ayağım acıyınca da sızlanmaya başladım. Dakika bir çembere yenen quaffle on beş falan. Hufflaya pufflaya elimi yüzüme kapattım.

Harris’in kurtarılma operasyonunu sormaya geçince ellerimi yüzümden indirdim. Birkaç şeyi biliyordum elbette. Belki birkaç şeyden fazlasını. Her yerde bulunabilme özelliğim sayesinde bilgi toplama konusunda başarılı sayılırım. Yere çevirdim bakışları. Temas kurma Charl. Görmesin. Bitersin. Hufflepufflı arkadaşların ve diğer iyi niyetli kişilerin başına belayı çekme. Çaktırma. Bitmeyecekti bu ders anlaşılan. Takmış o isimlere. Yüzüm limon yermişim gibi ekşiyordu. Her türlü ceza alacaksak ne anlamı vardı? Sorgulayan hücrelerim el ele vermiş beynimi terk etmeye hazırlanıyordu. Mirabelle geldi ön tarafa o sırada. Bir planı varmış gibi gözüküyordu. Urswick’in sinir krizi geçirip hepimizi derslikten kovalamasını gerçekten isterdim ama bu hikâyenin böyle gitmeyeceğini hepimiz biliyorduk. Kuleden sallandırması muhtemeldi. Buraya kadar her şey planladığım gibi gidiyordu. Ses çıkarmayacaktım. Efendi efendi oturup gidecektim. Kulaklarımdan geçenler beynime ulaşmayacak ve her şeyi çözmüş olacaktım. Ne yazık ki öyle olmadı. Bir elimi mideme götürüp bir elimi de ağzıma götürdüm. Ne izliyordum ben? Tam gözümün önünde. Midem kalkmıştı. Buraya gelirken bahçede bulduğum kırmızı renkli mavi benekli tohumu yediğim için miydi yoksa bugün ders içinde gerçekleşen her şey beni rahatsız ettiği için miydi bilmiyordum. Öğürtüm de başlayınca anladım ki artık yeni bir kâbusum daha vardı. Üzüntüye benzer şeyler bende kusma isteği yaratıyordu. Üzüldüğümün bile farkında değildim kızmakla meşgulken. Eşyalarımı toplayıp hızlıca sınıftan çıkmaya -hayır, kaçmaya- çalışacaktım. Aklı olan beni durdurmazdı zaten. Yemeseydim olur muydu hiç o tohumu? [/justify]

27
Karanlık Sanatlar Dersliği / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol II)
« : 12 Şubat, 2022 01:28:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify] Bakın, ben böyle bir gün geçireceğimi hiç bilmiyordum. Planlamak istesem bile planlayamazdım. Kalkıştığım an aklımın duracağını bilirdim. Bu benim ilk kırılma noktamdı. Artçıların ve depremlerin devamının geleceğini de bulunduğum an içerisinde tahmin etmemin imkânı yoktu. Evet, her zaman çevreme ve özellikle de yaşıtlarıma göre biraz “farklı” idim. Ama kime göre veya neye göre farklı? Bana kalırsa normallik sıkıcıydı ama anormal olduğumu savunamazdım. Normal buydu. Annemin yetiştirme tarzıyla babamın yetiştirme tarzı tamamen birbirinin zıttıydı. Şimdi ne kadar çok anneme benziyorsam ileride annemin özgürlük tutkusuyla harmanlanmış tam bir babasının kızı olacaktım. Ancak bu süreç çok uzun soluklu olacaktı. Öncelikle duygusal gelişimimi tamamlamalıydım.  Hayat garipti, yürekler çukurdu, anların içine düşenler tutsaktı. Değişime giden yolda her fikre, düşünceye, duyguya ve eyleme kolay kolay uyumlanmayan ben, beni derinden etkileyen olayların aldığım bir mektup ve hemen ardından Slytherin cübbeli bir çocuk ile engebeli iletişimimle başlayacağını, bunun da birçok şeyi tetikleyeceğini bilmek için kutsanmış olmam gerekirdi.

Söylemlerime aldığım yanıtlar tam da beklediğim gibi olmuştu. Eadwig’in laflarımın arasına sıkıştırdığı tepkileriyle ve cümleleriyle durum gün kadar ortadaydı. Zar atmıştım ve tutmamıştı. Neden bu kadar çok tutmasını istemiştim? İstediğim zaman ona ayak uydurabileceğimi mi kanıtlamaya çalışıyordum? Lüzumsuz bir tavra bürünmüştüm. Sergilediğim hareketler ve sözlerden rahatsızlık duyuyordum. Ki ben hiçbir zaman kendimi böyle görmezdim. Bir an önce aklımı başıma toplama kararıyla çeki düzen verip konunun üstünü kapatmam yerinde olmuş olmalıydı. Düşünmeyecektim daha fazla üstüne ki daha fazla gariplik yaşanmasın. Çocuğun açtığı mektupla hepsine farklı şeyler yazılacağını anlamıştım ama profesörün kişisel postalarını ayırıp ona bırakmalıydık, bir yanlışlığa sebebiyet vermemek gerekirdi. Eadwig de bunu anında anlayacak kadar keskin zekalı biriydi. Cezanın anlamsızlığı bir yana elimizi attığımız her mektup kişisel yazılardan oluşuyordu. “Nijerya Prensi mi? Emin miyiz? Vay haline. Profesörün de çevresi epey genişmiş.” deyip geçtim. Gösterdiği diğer mektuba uzanırken almayı başaramadım. Küfürle doluymuş da bilmem neymiş. Göz devirdim. Okusam ne olacak? Giderek düşünceli olmaya başladı bu çocuk da ilginç bir şekilde. Her neyse, dedim içimden. Diğer mektuptan çıkan broşüre getirdiği eleştiriye karşılık “Yorum yapamıyorum.” diyebilmiştim. Adayı merak etmemin yanı sıra ada sahibi olduğunu yeni öğreniyordum.  Onun hakkında bilmediğim çok şey vardı. Tıpkı devasa bir kutu gibiydi. Kutuyu açınca içinden sürekli bir küçük boyu çıkan cinsten. Bunun farkına varmış olmak tadımı kaçırmıştı sanki, yüzüme yansıtmamaya çalıştım, her şekilde Eadwig zaten mektuplara odaklanmıştı. “Sıradaki gelsin.” diyerek olduğum yerde daha rahat oturmaya başlamış, ayaklarımı sandalyeye yerleştirip dizlerimi kırmıştım. Arada sırada dizlerime başımı yerleştiriyor, gözlerimi ayırmadan Eadwig’i izliyor ve can kulağıyla dinliyordum. Nijerya Prensi’nin mektubundan daha ilginci gelir mi diye bekliyordum. Uzun soluklu bir okumaydı. Eadwig bütün dikkatini mektuba vermişken çehresini inceliyordum. Yaşına göre ne kadar da keskindi yüz hatları. Burun yapısı bir heykeltıraş tarafından özenlice şekillendirilmişe benziyordu. Gözlerine bakmaya o bakmazken bile bakmaya cesaret edemeyince düşüncelerimi tezatlıkla boğmaya başladım. Hayır ya, gayet çirkin. Kimin saçları bu kadar parlayabilir ki? Ay ışığı içmiş olmalı anca. Burnu da büyüdükçe genişlemeye başlar zaten. Kesin kaybeder o şeklini. Kimse bakmaz şu tipe. Kaba bir kere. Öyle miydi? Düşüncelerimle baş başa iken yalan söylemek bile yakışmıyordu bana.

Konudan kopmamalıydım. Cezadaydık. Ne ara bu kadar dünyadan soyutlanmıştım da olayın içeriği böyle değişmişti? Kapanışa doğru kulağıma dolan küfürlerle yüzümü dizlerimin arasına gömüp gülmeye başladım. İronik olan şuydu ki; bu çocuk değil miydi az önce küfürlü diye mektubu okutmayan? Mektubun içeriğinden çok yaptığına gülüyordum o an ben. Ağzına da lap diye oturmuştu. Zorla durdum kahkahamı dizlerimde boğa boğa. Bir dişlemediğim kalmıştı pijamamı. “ O ne ki? Var mı öyle bir şey? Kesin adamın hayal gücünün ürünü. Başka açıklaması olamaz.”diyordum ama emin olamıyordum da. Büyü dünyası yeterince bilinmezliğe muktedir idi. Diğer mektubu da özetledi ban Eadwig. Yanımda oturmuş ciddi ciddi icradan bahsediyordu. Kahkaha atma isteğimi yeniden bastırarak kocaman sırıttım. “Eh, hiç değilse seçmeli ders olarak koysalarmış keşke. Haklılık payın olabilir. Bu tarz şeylerle uğraşmak hoşuma giderdi sanırım ama bir süre sonra sihirli yaratıkların peşinde koşma isteğiyle çığlıklar eşliğinde uzaklaşırdım oradan.”Yapardım. Çocuğun düşüncesini mantıklı bulsam da sihrin içinde olmak farklı şeyler üzerine yoğunlaşmak beni daha çok cezbediyordu. Yine de bu tarz şeyler hakkında bilgi edinmenin de zararı olmazdı.

“Tamam, şimdi benim sıram." dedim kollarımı hevesle yukarıya doğru kaldırarak. Mektup okumayı bir şekilde eğlenceli kılmaya başlamıştık ve profesörün renkli çevresini tanıyorduk. Ne yazık ki elimde tuttuğum zarfın içinden çıkan mektupta gördüğüm armayla dudaklarımı büzdüm. “Huuf! Ilvermorny’den gelmiş. Bırakıyorum köşeye.” diyerek ayrı olanların üstüne koydum. Diğerini seçerken o kadar hevesli davranmamıştım.“Demek bunun sırrı rastgele seçip almakmış. Okuyorum.” dedikten sonra boğazımı temizleyip başlayınca mektubun uzunluğu istemsizce yarıda keserek taramayla son kısmına göz attım. Temel şeyleri hemen birleştirip Eadwig’e özetlemeye koyuldum. ”Profesörün okuldan bir arkadaşıymış bunu yazan. Büyü yaratımı üzerinde birlikte çalışmak istiyormuş ama daha çok yardımı için yalvarıyor desek daha doğru olur. Borçlu olduğunu ima etmiş. Dediği şeye bak; ‘Tılsım da hiçbir zaman iyi olmamıştın ve ben sana hep notlarımı verip yardımcı olmaya çalışırdım. Uzun bir süredir görüşmüyor olsak da lanetler konusundaki engin bilgi birikimini eski dostunla paylaşmamak gibi bir kabalık göstereceğini düşünmüyorum.’ Opps. Asıl kabalık bu değil mi? Gayet saçmalamış. Yaratmak istediği şey de kadın ayakkabılarının üzerinde bulunan tokaların büyülendiği an yere çivilemesini sağlamakmış. Zaten bu minvalde bir sürü büyü var ki. Uhmm.  Hatta ayakkabı boğumlarındaki kayışların sarmaşık gibi vücudu sarmasından bahsediyor. Gerçekten kadınlarla ilgili bir sorunu olmalı ya da ayaklarla-ayakkabılarla. İğrenç. Profesörün ilişkisini sınırlandırması gayet yerinde bir karar gibi duruyor.”dedim karmaşık yüz ifademle. Bakışlarımı ayaklarıma çevirdim öyle bir büyünün varlığının düşüncesiyle. “Benim ayakkabılarım yok ki. Oh.” dedim rahatlayarak. Boşluğuma gelmişti. “Ş-şey.. D-dur, devam ediyorum hemen.” diyerek hemen bir tane mektup daha kaptım masanın üzerinden. “Hmm…Hmmm… Profesörün Edward Lear ile mektuplaşması normal bir şey mi? Ne? Onun da bir büyücü olduğunu biliyor muydun? Absürt edebiyat şairi olan hani.” Heyecanlanmıştım.“Şiirlerini topladığı kitabında karakter olarak bizim profesörden esinlenmiş birçok yerde söylediğine göre. Kendine has davranışları için teşekkür ediyor.”Mektubu dizlerime bırakarak elimi çeneme götürüp sıvazladım. Çok kısa bir süre düşündüm. “Şimdi her şey oturuyor. İki karakterinde saçmalıklarının düzeyi örtüşüyor. Burun yapılarına kadar.”demiştim ama Eadwig ile arasının iyi olduğunu izlenimine kapıldığımdan “Hiç bakma bana öyle. Yakın görünüyorsunuz diye düşüncelerimi saklayamam.” Bunu der demez şiirlerinden birkaç örnek dizerek profesörün derslerde yaptıklarını örtüştürüp Eadwig’e anlatmıştım. Hatta ona düelloları ortaya attığı ilk zaman adamın ofisine baskın yapar gibi geldiğim ilk seferimi anlattım. Bir öğrencinin yanlış yaptığı büyü sonrası tavanı deldiği için binanın nasıl yapısıyla oynadığıyla ilgili şikayetlerimi hiç dinlememesini ve benimle yetişkin gibi konuşmak yerine çocuk gibi inatlaştığını. Babama da mektup atıp şikayetlenmişti. Kişisel garezim yoktu elbette profesöre. Eadwig’e eğer olur da bir gün profesör değişirse tutumumun yine aynı şekilde olacağını ve her zaman dersi proteste edeceğimi söyledim. Yapacağıma inandı. Kendimce değerlerimi açıklayınca beni dinlemişti. Mutlu olmuştum. Tabi bu konuda bazen yaşadığım zorluklara da değinmiştim. Ara ara konular ciddileşse de çoğunlukla gülmüştük. Yazılabilecek olanları yazdım.

Mektuplar bittiğinde derin bir nefes alıp “Sonunda." dedim. Ayırdıklarımıza bakarken gözlerimi ovuşturdum. Eciş bücüş yazıları okumaktan gözlerim bulanıklaşmıştı artık. Eadwig gerinirken ben de esnedim. Sırada temizlik işi vardı. Onu asasız nasıl halledeceğimi düşünürken Eadwig’in kalıp kalmayacağını soracaktım ama sormam nahoş olurdu, işin bu kısmında yardım etmeyeceğini en başta söylemişken hele de. Bir şey demesini bekliyordum. Soyadım çıktı ağzından. Nitekim, peşinden gelen sözler beklediğimin aksine sırıtmamamı olanaksız hale getiriyordu. Ayaklarımı indirdim yere.“Konuşabilmemiz için birilerini yumruklamasan da olurdu Boleyn. Zor yolu tercih etmişsin.”diyordum ama şaşkınlık seviyem artıyordu. Öncelikle beni koruması, ardından uzun uzun sohbet etmesi, şimdi de iyi ki demesi… Bir gün için sürprizler fazlasıyla sınırları zorluyordu. Samimi davranınca ne kadar da tatlı oluyordu. Göğsümü kabartıp belli belirsiz bir iç çektim, büsbütün içgüdüsel. Araya girecek gibi olmuştum, girsem kesin saçmalardım, konuşmasını ilerletmesi daha güzel olmuştu. Neden yaptığını sormuştum, evet. Başımı hafif yana yatırıp geri duruşunu düzelttim onaylamak için. “Sen…” dedi. Duraksıyordu. Ne gelebilirdi ki arkasından? Renkli bir kuş olduğumu söylediğinde yana doğru bir gülüş attım. Çok ince bir düşünceydi. Hele de bana bu denli güzel bir açıklama yapması en azından denemeye çalışması beni o kadar mutlu etmişti ki olduğum yerde kanatlanabilirdim. “Ben-…” dedim ne diyeceğimi bilmeden. Kelimelerle arasının hiçbir zaman iyi olmadığını biliyordum. Emir vermek ve sert sözler söylemek dışında tabi. Aptalca olduğunu belirttiğinde kendisini zorlamamasını isteyecektim ama isteğim yalan üzerine kurulu olurdu. Söyleyeceklerini duymak istiyordum. Denemesi için bıraktım. Biliyor musun diye sorduğunda ise “Neyi?” diye sordum dayanamayıp. Cadı mı? Ama altın iplikten örülme kalp nasıl işe yaramaz? “Na-?”diyordum bana doğru eğilip yaklaştığında. Panikle kırpıştırdım gözlerimi saliselik ve yine bitiremedim cümlemi. Çok…Çok… Çok yakındı. Önce kokusu geldi burnuma. Çarkıfelek meyvesi, yıldız anason ve tarçın… Dudaklarını benimkilere bastırdığında kalbimde sanki bir meşe ağacı büyüdü. Burnu burnuma değince ürperdim. Düşünmeden aklımdan geçen dilimden döküldü yalnızca. “Ben de korkuyorum.” dedim kısık sesle gözlerim kapalıyken açınca. Ne yapacağımı bilememek beni korkutmuştu. Ne oluyordu şu an? Çarkıfelek meyvesinin yatıştırıcı hissiyatıyla dinginlik ve huzur çökerten kokusu yerini endişeye bırakmıştı. Ne demeye çalışıyordu bana? Cadıyı metafor alışına hayranlık duymuştum Eadwig’in. Zekâsı beni benden almıştı, kesin büyülenmiştim ben. Gerçek olamazdı. Çıkan anlamı kabul etme konusunda sorunlarım ortaya çıkmıştı. Hayal gücüm mü devreye girmişti? Gözlerine bakmayı bırakıp eş zamanlı geriye çekildim onunla birlikte. Gözlerimi mi hislerimi mi inkara koşuyordum ben? Aklımı yıldızlar almış gibi korkuya zincirlenmiş.

O ayağa kalkarken ben de panikle mektupları toparlamaya başladım sersemlikle. Zaten topluydular. Yerine götürme bahanesiyle ayaklanabilirdim ben de. Etrafı temizleyeceğini belirttiğinde bakamadan “Tamam tamam… Şey… Ben hallederim. Git sen.” dedim ama sesim tok olmaktan çok uzaktı. Dizlerim titriyor bile olabilirdi, hiçbir şeyden emin değildim.  Bahsetme diyor, özür diliyor, çıksana sen ya bir an önce şu odadan. Dilim tutulmuş orada… Hala konuşmaya çalışıyor. Eadwig ayrılır ayrılmaz ayaklandım. “Aptal.” Hangimiz? Ne yapacaktım herkese yayacak mıydım? Söyleyebileceğimi nasıl düşünebilirdi? Düşüncesinin saçmalığından çığlık atmak istiyordum. Ben de pijamamın kolunu sıyırıp ısırdım kendimi. Rüya mı değil mi diye kontrol etmiş oldum hem. Yok, ben inanamıyorum. “Pfffff! Onca şey arasında bir de burayı temizlemem lazım.” diye hayıflanmaya başlamıştım. İnkâr psikolojisi hızlı bir şekilde devreye girecekti. Dalgakıranları aşamayacaktı o deniz. Az önce öyle bir şey yaşanmamıştı. Dudağıma götürdüm elimi. Eadwig cezaya kalışının intikamını almak için aklıma büyü mü yapmıştı? Halüsinasyon gördürdü bana. Varsa daha mantıklı açıklaması olan gelsin anlatsın bana. Eadwig’e de gidip büyüledin dimi diye hesap soracak değildim. Oturduğumuz sandalyelere baktım. Meşe ağacı kalbimi sıkıştırıyordu. Bakmaya dayanamadım. İşleri bitirmeliydim. Asamı almadığıma bugün ikinci kez pişman oluyordum. Dolapları kurcaladım. Kullanabileceğim malzemeleri alıp odayı pırıl pırıl yapmaya zorladım kendimi. Bir yerler göze çok lekeli ve kirli geliyordu ama onun için yapabileceğim bir şey yoktu. Haksız yere buradaydım, daha ne yapayım? İki saat kadar daha süründükten sonra çıkmaya hazırlandım. Profesör hiç uğramamıştı o aralıkta odaya. Ben de temizlikle uğraşırken kafamı dağıtmaya çalışmıştım çoğunlukla. Çok düşünmekten başım ağrımaya başlamıştı. Kapıyı açtım ve kapının kolunu hala tutarken son kez etrafta göz gezdirdim. İdare ederdi. Minyon mu minyon bir çocuğun tatlı sesiyle bölündüğümde kapıyı kapatıp cübbesi olmayan olmayan çocuğu yanıtladım. Kollarının arasında sıkı sıkı bir şeyi sarmıştı. Terlemişti. Hızlıca gelmişti herhalde. “Evet, Charlotte benim. Ne oldu bakalım? Yardıma mı ihtiyacın var yoksa?” dedim sevecen bir şekilde. Kollarını açıp bana bir kavanoz uzattı. Daha doğrusu elime tutuşturdu. Ben kavanoza bakarken “Bu senin için…” dediği gibi fırladı. Bal kavanozuydu. Kırılanın yerine dopdolu yenisi gelmişti. Kimden, nereden, nasıl geldiğini sormak için hemen kafamı kaldırdım ama yetişemedim. Küçük bacaklarıyla toz olmuştu resmen ortadan. Sımsıcak gülümsedim. Mutfaktaki cinler beni severdi. Onlardan başka kim yollayacaktı? Duymuş olmalıydılar olanları. Önce yatakhaneye gidecek ve temizlenecektim. Sonra da onlara teşekkür etmeye gidecektim yanlarına. Asıl duygusal fırtınam daha yeni başlayacaktı.

SON
[/justify]

28
Karanlık Sanatlar Dersliği / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol II)
« : 10 Şubat, 2022 01:14:12 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Eadwig… Zeki bir çocuktu. Söylediklerime mutlaka karşılık vereceğini biliyordum ancak şah çekeceğini tahmin edemezdim. Gözlerimi kıstım konuşmalarını dinlerken. İşte şimdi kendimi asıl savunmasız hissediyordum. O zorbaların karşısında hissetmediğim kadar hem de. Omuzlarımı düşürdüm bıkkınlıkla. Profesör’ün azarlamasına razıydım ama çok geç. Tıkılı kalmıştım bir kere düştüğüm durumun içinde. Gözlerimi devirdim değer vermemle ilgili dediklerine karşılık. Bundan utanç duymamın anlamsızlığına ben de katlanamıyordum. Üstüme gelinince kaçak oynamaya meyilli olduğumu fark ettiğim ilk andı. “İyi, yazarız mektupları birlikte.” Ne diyecektim başka? Gösterdiği mektupları gönülsüzce almaya gittim. Ondan emir almıyordum ama iş yapmaktan da gocunacak birisi olmamıştım hiçbir zaman. Boş kavgaymış. Temizlik hizmetkarların işiymiş. Mektupları kollarımın arasında toplamaya çalışırken daha da bezmiştim. Bu gün bir hayli zorlu geçecekti sanki az önce yaşananlar beni hiç zorlamamış gibi. Bir yığın mektubu sıkıştırmayı başardığımda masanın başına doğru ilerlediğim de Eadwig sandalyesini çoktan çekmişti bile. Gelir gelmez kollarımı masanın üzerine yığdım bütün mektupları. Bazıları yere düştü. Eadwig ayakkabılarıyla uğraşırken mırıldanarak “Hiç kıpırdama zaten…” gibi şeyler söylüyordum bir yandan da diğer sandalyeyi Eadwig’in yanına çekerken. Gün şaşırmalara gebe doğmuş olmalıydı bugün. Saks mavisi çoraplarını bana uzatınca büyük bir soru işareti oluşmuştu kafamda. Belki de çok daha önceden oluşmalıydı. Uzattığı çoraplarını çekincesizce alıp, “Teşekkür etmeyeceğim bunun için.” dedim ve giymeye koyuldum. Geri verilmezdi de bu çorap artık. Anında sahiplenmiştim ondan geleni. Güzelim çorapları mahvetmiştim zaten. Verdiğim kalbe saysın o da. Hiçbir şeyi yaparken karşılık beklemezdim ama o paylaşımdan sonra hiç değilse arada sırada sohbet edebileceğimizi düşünmüştüm. Aklımdaki uzun uzadıya sohbetler hiç gerçekleşmedi. Yüzünü bile çok nadir gördüm. Kırgın mıydım ona? Düşünmek istemiyordum bunu. Düşüncelerimle savaş içerisinde olmaktan hazzetmezdim.

Çorapları giydikten sonra bana büyük gelmelerinin dışında bana yakıştığını düşünüp saf saf anlık bir gülümseme konmuştu yüzüme. Hemen toparladım. Çektiğim sandalyenin yönünü ona doğru çevirdim. Yana koymuştum. Masada yazmayacaktım mektupları. Tüy kalemlere de uzanınca oturup işe koyulmaya ve boş olmadığını kafasına zorla sokacağım dolu kavgamız için hazırdım. Düşen omuzlarımı dikleştirip sandalyelerin arasındaki minik boşluktan geçtim. Eadwig’e dönük şekilde oturunca bir mektubu alıp açmaya yeltendim. Bir şeylerle uğraşırken ona bakmamak daha kolaydı. Saçının renginden midir nedir, gözlerimi çalıyor o tarafa doğru. İğnelemesine karşılık vermeden önce sorusunu yanıtlayacaktım ama yine de içten yanağımı ısırıyordum. Başka zaman olsa üstesinden gelebilirdim ben çocuğun. Konuşmaya başladım. Ona derdimi açmam da bir sakınca yoktu nasılsa bu odadan çıktığımız anda unutacaktı. İşime gelip gelmeyeceği meçhuldü. “Pekâlâ… Annem ile bal yemeyi çok severiz. Mutsuz hissettiğimde hep bal yerim nerede olursam olayım. İki gündür derslere girmiyordum çünkü kendimi iyi hissetmiyordum. Hala da iyi hissettiğim söylenemez. Annem rahatsızmış bir haftadır. Babamda durumunu netlikle belirtmediği için bana söylemeye çekindiği bir şey olabileceğini düşünerek delirmekle meşguldüm. Cevap beklemek benim için sancılı. Anlayacağın seni kızdıracak bir olaya sebebiyet vermesi için değil de annemle olan anılarımla mutlu olmak için yiyordum o balı. Andre ile de sıkıntımı paylaşmaya gelmiştim sınıfa.” Mektubu kucağıma bırakıp Eadwig’e kilitlendim. “Sinirlenmeseydin diyemiyorum çünkü nasılsa senin için önemliyim. Yardım etmeliydin bana, değil mi? İnkâr et istediğin kadar.” dedim yandan bir gülümsemeyle. Birine açılabilmenin rahatlığı sinmişti yüzüme bir noktada ama onla uğraşmnın hoşuma gittiğini de inkar edemezdim. Yapacağından değil ama annemle alakalı konuşmaya dünden razı değildim. Sorduğu için eksiksiz bir şekilde anlatmak yeterli gelmişti gözüme.

Ayrıyeten, şahını görüp fil ile onu sıkıştırmaya daha yeni başlamıştım. Bütün gün boyunca davranışımı sürdürmek istersem benden çekeceği olabilirdi belki bir nebze. Cevap vermesine izin vermeden zorlamaya devam edecektim onu bir süreliğine. Erkekler bizlere göre bir şeyleri kabul etme konusunda çok kötüydüler. Var ya da yok… Her türlü bu minvaldeki söylemler rahatsız edici olacaktı. Elimi güçlendirmeliydim. Gerçi bunu yaparken boyumdan büyük bir risk alıyordum. Eadwig’i çözemiyordum. Üstüne düşünmüyordum hareketlerinin. Diğerlerine göre bana bazen daha kibar davrandığına emindim ama sebebini hiçbir zaman bilemeyecektim. Masadan bir zarfı çekip ona doğru uzattım direkt. “Az laf, çok iş. Hep yaptığın gibi. Belki o sırada neden beni koruduğunu cidden anlatmak istersin.” dedim kasıtlı olarak. Tutar mı? Tutsun. Tutmalı. Muhtemelen o da aklına gelen benle ilgili ne kadar kötü şey varsa saydıracaktı. Sandalyenin destekleyici tahtasına ayaklarımı yerleştirdim. Dizlerimi hafifçe kendime çekmiştim. Tüy kalemleri yaklaştırmıştım ama mürekkebe uzanmaya çalışıp kollarım başaramayınca pes ettim. Ondan önce ise aramızdaki didişmeyi bitirmeliydik. Hem ona laf yetiştirip hem de yapmam gerekeni yapamazdım bu ruh haliyle. Derken içime çöken daraltıyla bir anda karar değiştirmiştim. Söyleyeceğim ya da yapacağım her şey aptalca olacaktı gözünde çocuğun. Kendimi onunla denk bir konuma sokmak için uğraşmamalıydım. Niye böyle bir çaba içerisine girdiğimi bile anlayamıyorsam kendimi rahatsız hissettirmeyi bırakmalıydım. Arkadaş olarak görseydi benimle ikinci sınıftan beri iletişimi olurdu. Yoktu. O yüzden onu bir an önce cezadan azat etmeliydim. Annem bu haldeyken ne ile uğraşıyordum ben? Kim bilir ne düşünecekti hakkımda Eadwig. Geri basacaktım. Çok geçmeden “Ya da boşver. Yaptığının altını doldurmaya çalışıyordum sadece… Oku da ne yazacağımıza karar verelim cevap olarak.” dedim çekindiğini belli eden bir sesle artık benim olan çoraplarıma bakarken. Çok tatlıydılar. Sevmiştim onları. [/justify]

29
Karanlık Sanatlar Dersliği / Ynt: Sen Varsın Diye (Vol II)
« : 09 Şubat, 2022 03:20:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Bugünü de dün gibi tamamen es geçmiştim. Derslere girmiyor ve yatağımdan zorunlu olmadıkça kalkmıyordum. Babamdan hafta sonu aldığım bir mektup ile moral namına hiçbir şey kalmamıştı bende. Durgun veya mutsuz olmayı sevmezdim ancak annem hastalandığı için kendimi kötü hissediyordu. Suratım bir hayaletinki kadar soğuktu. Metanetimi koruyamadığım tek konuydu sağlık.  İyileşeceğini umut etmeye ihtiyacım vardı. Ancak bunu benden başka kimse bana veremezdi. Kendimle yetmeyi her zaman bilmişimdir. Sevgi dolu biri olmamın aksine sevgisizliği de çevremden tadıyordum hep. Acı bir tat. Kalbi lekeler. Sorun değildi benim için. Annemi düşünüyordum gözümü açtığımdan beri. Sevginin en karşılıksız ve koşulsuz olanı. Tavanı izlerken artan buhranımla gözümün önünden geçip giden anılarımız yüzümde buruk bir gülümseme oluşturuyordu. Mutsuz olmamı istemezdi, dedim. Yatağımın başında duran ahşap komodinin üzerindeki bal kavanozuna takıldı sonra gözüm. Bala düşkündüm oldum olası. Annemle çiftliğin içine dolaşır, hayvanlarla ilgilenir, seraya bakar ve en sonunda da dağın eteğine doğru manzaranın keyfini çıkarmak için bir örtü üzerine serilip bal kaşıklardık. Birlikte paylaştığımız en güzel anılarımızdı benim için. Balın bir ihtiyaç ve neşe kaynağı olduğunu söylemişti bana. Ne zaman hüzünlü hissedersem bal yememi öğütlemişti. Öğleden sonrayı biraz geçmiş olmalıydı. Kapağın üzerinde duran mutfaktan aldığım temiz kaşığı yattığım yerden kaptığım gibi ayaklandım kendimde bir güç bularak. Kendi neşemi yaratmalıydım. Kavanoza sıkı sıkı sarıldım elime alıp. Kapağını da odama bırakacaktım. Bütün balı bitirmeye niyetliydim. Pijamalarımı çıkarma ihtiyacı duymadım.

Babama gönderdiğim mektubuma cevabın ne zaman geleceğini düşünmeye başlayarak yola koyuldum. Ayaklarım yine çıplaktı. Kimsenin düşüncesini önemsemiyordum. Hogwarts bizim evimizdi. Kuralları olsa da ben kendimi nasıl rahat hissediyorsam o biçimde dolaşma özgürlüğünü tanıyordum kendime. Profesörlerin uyarısını da pek taktığım söylenemezdi. Girişten çıktığımda hava akımıyla yüzüme vuran esinti tenimde dolaşırken canlı hissettirmeye başlamıştı çoktan. Temiz havanın iyi gelmediğini kim söyleyebilirdi ki? Belki katlar arasında biraz dolanıp sonra da bahçede güneşlenebilirdim. Toprağa değen çıplak ayak endişelerimi alır götürür en derinlerine saklardı. Döndüm köşeyi. Merdivenleri yavaş adımlarla aşarken önüme bakmıyordum. Kimsenin sahte suratını görmek istemiyordum. Üzerimde gözleri hissedebiliyordum ama. Omzuma çökmüştü hepsinin ağırlığı. Düşen omuzlarımı kaldırdım. Ağzımda asılı kalan kaşıktan balı emiyordum o sırada. Birinci kata vardığımda uğultular artmıştı. Doğru ya, ders saatleriydi. KSKS dersliğine uğrayıp Andrè’ye bakıp çıkabilirdim aslında. Ona derdimi açmak zor gelmiyordu, diğerleri gibi değildi. İnsanın hemen güvenini kazanıyordu. Sahici bir dosttu. Durumdan bahsedip hiç değilse sonra başıma bela almamak için beni idare etmesini söyleyebilirdim ona. Ders başlamadan yetişebilmek için hız kazandım. Çok yakındı. Girdim sınıfın kapısından içeriye. Kaşığı geri batırmıştım kavanoza da. Gözlük takmam gerekirdi aslında. Uzağı çok fazla seçemiyordum. Görebilmek için birkaç adım atmaya yeltendiğimde önüme geçen Gryffindorlu çocuğun kafama bir tane geçirmesiyle şaştım kaldım. Kolay kolay kitlenmezdim ama tutulmuştum. Ne yapmıştım ki ben ona? Alaycı bir ifadeyle ayaklarıma laf ediyordu. Hayır, koca değillerdi onlar. Gayet zariftiler. Cevap vermek için dudaklarımı araladım ama peşi sıra başka bir Gryffindorlu seviyesizce atılmıştı. Ayı mı? Seviyelerine düşmezdim. İçimde insan sevgisi barındırıyordum ama tek hücreli canlılar bile bu çocuklardan daha çok düşünme yetisine sahip olabilirlerdi. Ayrıca, onlarla atışmamın bana ne faydası olacaktı? Üzüntümü onlara mı yansıtacaktım? Dediklerine mi kırılacaktım? Bir değerleri yoktu ki gözümde. Yalnızca o an diğerlerine göre daha olgun bir karaktere sahip olan kuzgunun da onlara ayak uydurması beni burkmuştu. Kafama yediğim ardı arkası kesilmez minik vuruşlar da sabrımı zorluyordu. Elimi pijamamın cebine götürdüm. Egoist olan ve kafamı vurana dayanamayacak gibiydim ancak iç sesim ile sakinleşmeye çalışıyordum. Ki asamı da yanıma almamışım. Hiç şaşırtmıyorum kendimi. “Bırakın beni. Aptallığınıza ayıracak vaktim yok.” demekle yetindim. Söylediklerinin hiçbirini hak etmiyordum ama dünya güzelliklerle olduğu kadar onu kirletenlerle de doluydu. Adımlarımı geriletmeye çalışsam da çevremi sarmışlardı. “Çek şu elini. Sana son kez söylüyorum.” diye vurgulayarak söyledim. Aptal. Dinlemedi beni. Hedefini değiştirip eline vurduğunda kavanoz yere düştü. Annem ile olan anılarım soldu sanki o an. İçime yağmur öncesi gökyüzüne dolaşan kara bulutlar çöktü. Göğsümün ortasında bir alev hissettim. Nefret ile dolmuştum o an ama korkunun da etkisiyle cam parçaları sanki zaman yavaşlamışçasına yere yığılırken irkilip ayaklarımı korumaya çalıştım. Parçalardan herhangi birisi sekip ayağıma battıysa bile acısını hissedecek durumda değildim. Derin derin nefes aldım gözümü kapatıp. Burnumdan soluyordum. Telkin etmeliydim kendimi. Sorun çıkmasını istemiyordum. Gözümü kapattığım anda bu durumdan kurtulmak için bir mucizenin bana el uzatmasını dilemiştim. Mutsuzluğun verdiği duygusal dengesizlikle ya çocuklardan birinin tepesine atlayacaktım ya da oraya oturup bir çocuk gibi ağlayacaktım. Korkuyla hareket etmeyi de güçsüzlüğü de yakıştıramazdım kendime. Güçlü birisiydim ben. Yine de o mucizeyi dilemiştim.

Saymaya başladım. Beş, dört, üç…İki demeye kalmadan… Bir gürültü koptu. Kulağıma camın parçalanma sesinden daha fazla gelmişti. Açtım gözlerimi. Gördüğüm ilk şey Gryffindorlu uzun saçlı çocuğun sonsuzluğa uğurlanırcasına uçuşuydu. Nasıl olmuştu? Eadwig idi bu. Yardımıma mı gelmişti? Bana verilen mucize o muydu? Ne diyeceğimi bilemedim ilk an. Araya girmek istedim ama yapamadım çünkü Winton ve Cyneric’de olaya karışmışlardı. Benim yüzümden kimsenin başının belaya girmesini istemezdim hele de Eadwig’in hiç istemezdim. Taşıması gereken bir soyisim dayatılmıştı ona. Bundan sonra kimsenin bana sataşmayacağını söylüyordu. Hayır, gürlüyordu. Titrek bir sesle ilk başta “Önemli değil.” dedim demesine ama Eadwig bana dönüp fırtınasını kopartmıştı. Kafam karışmıştı. Anlam veremediğim bir şey vardı onda. İkinci sınıftayken daha dün gibi Slytherin ortak salonunda masanın altında cadıdan saklandığımızı hatırlıyordum. Zamanla iletişimimiz azalmıştı ama o benim bu okula geldiğimde tanıştığım ilk kişiydi. Beni evimde gibi hissettiren en başta o idi. Bir şey diyemedim. Niye bunları düşünüyorum ki ben böyle bir anda? Kendimi de anlamıyordum. Kimseden çıt çıkmıyordu ve sınıfta kim varsa sadece bizi izliyordu. Kaşlarımı çattım bu manzara karşısında. Çok fazla duygu karmaşası yaşıyordum. Eadwig’in bana yardım etmesine ihtiyacım yoktu benim. Başımın çaresine bakabilirdim. Bütün olan bitenin hıncını ve toksik davranışının hesabını sorma isteği yanıp tutuşturdu beni. Ne dediyse işitmedi kulaklarım. Koz dedi, ayakkabı dedi. Geçmiyordu o an bana hiçbir şey. Hiç beklemeyeceğim bir şey daha yaptı o esnada. Kucağına alır almaz ellerimi boynuna dolayıp iyice sığındım ona. Vücudumu taşıyacak gücü kendim de bulamıyordum. Dolan gözlerimi görmesini istemediğimden sınıftan çıkarırken göğsüne daha da gömülerek sildim sessizce. Koridorda bir iki adımda bizi karşılayan profesörün öfkesiyle yüzleşmeliydik. Sesi bedeninden önce varmıştı. Eadwig ise bana suçlu muamelesi yaptığında dişlerimi sıktım. Bir kere olsun adımla hitap edemez miydi? Saçmalık. Şu an bu durumda olmamızın suçlusu da ben değildim. Nasıl ben olabilirdim? Çenem acıyacak duruma gelmişti sıkmaktan. “İndir beni Boleyn.”Kıpırdanmaya çalıştım ama ellerimi hala ben de çözmemiştim.“Profesör çok kızacak, indir beni.” dedim ve yapış yapış olan ayaklarımın üzerine çok gönüllü olmayan bir tavırla inişimi gerçekleştirdim Eadwig’in verdiği destekle. Ceza çekecek ruh halinde değildim. KSKS Profesörü ağzını açıp kulaklarını yummadan önce bizi odasına çekecekti.

Yerlere yapışa yapışa zorla vardık profesörün ofisine. En azından ben en geride kalmıştım o süreç boyunca. Adam giderken bile söylenmişti ki ne üstümü değiştirmeme ne de ayaklarım konusunda bir şey yapmama izin vermişti. Sert birisiydi. Bizi masanın karşısındaki tekli sandalyelere oturttuğunda ilk sorduğu şey ne olduğuydu. Vereceği cezayı üstlenebilirdim.“Tamamen benim hatam. Birkaç çocuğun alaycı davranışına gereken tepkiyi verebilseydim bunların hiçbiri olmazdı. Bütün samimiyetimle özür dilerim. Eadwig’in konuyla hiçbir alakası yok. Yalnızca yardımcı olmaya çalıştı. Vereceğiniz tüm cezaya razıyım. Eadwig'in de dersten geri kalmasını istemem. Sizi de daha fazla dersten alıkoymak istemem bu konuyla uğraştırarak.” dediğimde Eadwig’in kesin bana pis pis bakıyor oluşunu düşündüm. Profesör ise çocukların ismini istediğinde vermemek için kem küm ediyordum ki adam biraz sonra sınıfa girip kişileri zaten öğreneceğinden kendimi zorlamayı bıraktım. Gryffindorlu çocuklardan birinin adını özellikle duyunca adamın tepesine goblinler oturmuş gibi fırladı yerinden. Bize çekeceği ayarın daha sonra gerçekleşeceğini belirterek şimdilik ufak bir oda temizliği ve dağ gibi köşede duran mektuplara cevap yazma işiyle bütün günümüzü burada geçirmekle “yetineceğimizi” ve diğer öğrencilerin bundan daha ağır bir şekilde ceza alacağını söyleyerek kapıyı üstümüze kapatmıştı. Bizi baş başa bırakmasını fırsat bilerek anında ayağa dikildim bende. Eadwig’e dönerek içimdekileri dökmeye başladım. “Karışmak zorunda değildin. Neden karışıyorsun ki? Ben kendimi koruyamıyor muyum? Aciz miyim ben? Cezaya kalışının suçlusu olarak da beni ilan ettin. Şimdi bütün okul bunu konuşacak. Onlarla mı uğraşacaksın bir de? Bilmiyor musun sanki o çocukların hiçbir eylemini ve söylediklerini önemsemediğimi?” Sakin sayılırdım. Ama düştüğümüz duruma bakınca sakin kalınacak bir şey göremiyordum. “Bir tercih yaptım orada. Üstesinden gelebilirdim ben sen olmasan da. Kalkışma böyle şeylere bir daha. Tercihime saygı duymanı beklerdim. Sen de tercihini barbarlık yaparak sorunu çözmekten yana kullandın. Ben seni önemsiyorum. Senin tercihlerini önemsiyorum. Onları değil.” dedikten sonra bir an duraksayıp ne dediğimin farkına vardım. Hiddetlenmeme sebebiyet vermişti söylediğim. “Karışma işte. Karışma! Ne kadar kabul etmek istemesen de kendi tercihlerinin suçlususun sen.” diyerek bağırıyordum ki aptal bir şekilde üstünü örtmeye çalışmıştım söylediğim şeyin. “Otur şimdi olduğun yerde ceza bitene kadar. Hiçbir şeye de karışma. Hiçbir zorunluluğun yok. Her şeyi ben halledeceğim. Onları da başıma kakmana izin vermem, asla.” dedim gözlerimi kaçırarak. Sesim hala yüksekti. Öfkemi dizginlemeye çalışıyordum ama yüzüm utançtan payını alarak kızgınlık kırmızısına çoktan dönmüş olabilirdi.[/justify]

30
Kara Göl / Bu Su Hiç Durmaz
« : 08 Şubat, 2022 23:27:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Akşam yemeğinde karnımı bir güzel doyurduktan sonra kütüphaneye çekilmiştim o şişlikle. Koca bir ıspanak demetini çiğ çiğ yememle binamdan birkaç arkadaşım dalga geçmişti ama buna alışmıştım. Zamanla onları da bitkisel beslenmeye yönlendirebileceğime inanıyordum amansızca. Herhangi bir canlının etini vücuduma sokamazdım. Yaşama saygısızlıktı bu. Bazen bu konuda Eleanor ile sıkı bir tartışmaya tutuşuyorduk. Ben ne kadar söylesem de o etsiz yaşayamayacağını iddia ediyordu. Hayır, gayet yaşanılabiliyordu işte. Ne zaman tartışsak hep aklıma takılırdı ve tüm gün kafama takardım söylediklerini. Sinirlenince ne söylediğini bilmezdi kız çünkü. Yakın arkadaşım olduğu için söyledikleri yer yer beni kırıyordu. Lakin kişisel tercihlerine saygı duymayı tercih ederek uzatmamaya çalışıyordum. Çok ilginçtir ki bu akşam aklımda Eleanor ile tartışmamız ve acımasızca söylediği sözler yoktu. Yine bir Hufflepufflı bir arkadaşım yemeğin ortasında Kara Göl’ün civarından sesler duyduğunu endişe dolu bakışlarla aktarınca dikkatimi çekmişti. Kara Göl… Kimi öğrenciler daha çok Yasak Orman’dan korkardı kimi ise Kara Göl’den. Ben ikisinden de korkmazdım. Öğrenci habitatımızın parçası değiller miydi sonuçta? Korkulacak ne olabilirdi? Bildiğimiz üzere birçok canlıya ev sahipliği yapıyordu iki ortamda. Fantastik canavarlara ve genel anlamda bütün canlılara ilgim olduğumdan aklımı bir türlü çekip alamıyordum düşünmekten. Arkadaşımı rahatlamak istiyordum. Endişelenmesinin yersiz olduğunu görmeliydi ya da güvendiği birisinden duymalıydı. Beynimin içinde dönüp dolaşan düşünceler dışarıya “Hmm… Hııı…Ihmm…” olarak yansıyordu. Kütüphanede olduğumu unutmuştum. Saat hala çok geç olmamalıydı. Saati hiçbir zaman önemsemezdim. Zamansızlığım en büyük özelliklerimden biriydi. Ölçüp biçtiğimde karar verdiğim fikrin sevinciyle oturduğum yerde ayaklarımı bir sağ bir sol olarak seri bir şekilde yere vurdum. Dediğim gibi, olduğum yeri unuttum. Karşı masamda oturan Ravenclaw öğrencisinin öldürücü bakışları eşliğinde uyarı yemem de kaçınılmazdı tabi. Utangaç bir halde kısık sesle bakışlarım ayaklarıma çevirerek “Pardon.” diyebildim. Yerimde duramayacaktım daha fazla. Gidecektim Kara Göl’e ama önlem almadan gitmeyecektim. Çünkü ayakkabılarıma baktığım esnada bağcıklarıma bağlanan bilekliğin ipi sayesinde duran S harfini görmüştüm. Ne demişti Samuel? Sorun neyse beraber çözecektik. Tam bir sorun göremiyordum ortada ama bana ayak uydurmak istemesinde sorun görmüyordum. Yardımsever biriydi belli ki. Daha fazla ses çıkarmadan kıpırdandım oturduğum sandalyeden. Otur otur ahşap sandalyede düzleşecektim zaten.

Peki ben nereden bulacaktım bir çocuğu? Ortak arkadaşımız yoktu ki bizim bir kişi hariç. Andrè’ye sorabilirdim belki ama o neredeydi? Of, ortak salona dönmüş olabilirdi o. Oraya gidersem odama çekilip dinlenmek isteyebilirdim. Riske atmamalıydım. Gryffindorluların bina girişi olduğunu düşündüğümüz yere doğru ilerledim bende. O civarda birini yakalayıp Samuel’e bir not iletmesini rica edebilirdim. Tahmin ettiğim kuleye giden yolu tuttum. Altıncı yılımda bile kaybolabilirdim bina içerisinde ancak birçok öğrenciye göre daha meraklı olduğumdan ve uyurgezerliğim sayesinde bina içerisinde enteresan yerler keşfettiğim söylenebilirdi.

Yavaş yavaş dakikaların ilerlemesiyle herkes inzivaya çekiliyordu. Kalabalık tamamen dağılmaya yüz tutmuştu. Gürültülü bir grubu gördüğümde parmak ucumda yükselip önde giden tayfayı yakalamam gerektiğini anlamam uzun sürmedi. Samuel’i görmeye gözüm alışmıştı bir kere. Algıda seçicilik ile hemen çıkarıyordum onu kalabalık ortamlarda bile. Acele etmezsem yakalayamayacaktım. Şansım yaver gitmişti. Çok ses çıkarmak istemediğimden seslenemedim ama hızla neredeyse kaçırayazdığım merdivene atladım. “Eea-ay-yy!”. Farkına varmamışım ama arası baya açılmış. Aferin bana. Ne güzel de cırladım. Bir soluk alıp bütün kafaların bana dönmesiyle merdivenleri tırmandım hemen. Arkadaşlarına da selam verip Samuel’in konuşmasına izin vermeden aklımdakileri boşalttım. “Selam çocuklar… Selam Samuel… Gidiyoruz. Çok vaktimiz yok. On beş dakika sonra Kara Göl’e doğru gel. Bir konuda yardımına ihtiyacım var. Sesler. Korkuyorlarmış. Acele et. Çok artmış. Bence bir şey yok. Geç kalırsan beklemem de bak. Tam on beş dakika. Evet. Asanı da sakın unutma.” dedim daha çok kendi kendime konuşuyormuşum gibi. Hem kim asasını unuturdu ki benim dışımda? Ben sık sık unutuyordum. Olmaz demeyelim. Olabilir diye söyledim işte. Elimdeki kitapları bırakmalıydım artık. Üşendiğimden kütüphaneye geri inip oraya bırakacaktım. Üstünde ismim olduğu için kimse almazdı zaten. Kütüphaneden çıkarken aklım neredeydi hiç bilmiyorum. Çok ani karar almıştım sanki. Cümlelerimin bitiminde merdiven ile taban birleştiğinde çocukların arasından kıvrak bir şekilde sıyrılarak onlardan önce çıktım merdivenden. Ondan sonra hop geri aşağı inen merdivene. Arkama bile bakmadım.

On Dakika Sonra

Koştur koştur çıkmıştım dışarıya. Kütüphaneye uğramasam daha da çabuk gelirdim. Kara Göl’e varmama çok az kalmıştı. Profesöre -özellikle de Urswick’e- ve başkanlardan birine yakalanmamak için parmak ucunda koşmaktan oksijen borçlanması yaşıyordum resmen. Havanın soğukluğu iyice vurmaya başlamıştı ama çok fazla etkilemiyordu beni. Umarım Samuel üstüne bir şey almıştır diye düşündüm o an. Niye düşünüyorsam. Kaç yaşında çocuk. Arkadaşlarıma değer verirdim. Ondan hep. Dizlerimi tuttuğum ellerimi çekip doğruldum. Nefes alış-verişim normale dönmüştü. Kara Göl’ü süzdüm çok kısa bir süre. Ne kadar sessizdi. Huzurlu bir yanı vardı. Burnuma gelen çirkin kokusunu buna eklemiyordum elbette. Yakınlaşmak için adımladım. Samuel gelene kadar bekleyecektim. Edward ne tür sesler işitmişti acaba o gün? Görünür de hiçbir şey yoktu. Kar her şeyin üzerini örtüyordu. Gölün üstündeki yansımalardan karanlıkta bile yoğunlukla don tuttuğu yerler anlaşılabiliyordu. Edward’ın gözlerindeki endişeyi görmesem asla inanmazdım. Beklemeyi sevmezdim. O yüzden göle doğru ayakkabımın ucunu soktum. Böyle neyi nasıl kontrol edeceksem artık. Biraz suyun içinde çırptım. Şu halimi gören ne derdi bilinmez. Hiçbir şey olmuyordu işte. Ses yoktu. Ayağımı çekmeye yeltendim. Belki de dürtmemeliydim gölü. Ben ayağımı çekerken baloncuk sesi duyduğuma Merlin üzerine yemin edebilirdim. “Kim var orada?” dedim direkt. Cevap almayı ummam fazla masumdu. Bakındım yüzeye uzun uzun. İlginç olan şuydu ki gölün ortasına doğru sıralı daireler seçmeye başlamıştım. Giderek genişliyordu halkalar. Samuel gelene kadar gidebildiğim kadar ilerlemem sorun olmazdı bence. En kötü ıslanır geri çıkardım. Hıhı. Kendimi onaylarcasına salladım başımı. Üstümdeki hırkayı çıkardım, cebinde duran asamı da aldım içinden toprağa bırakırken hırkayı. Bazen ben dahi kendimden beklemediğim dikkatli tavırlar sergileyebiliyordum ama çok nadir. Sıkı sıkı kavradığım asamla dairelere bakarak gitmeye başlamıştım. Su iyice ağırlaşmaya başlayınca belirli bir noktayı geçtikten sonra kulaç atmaya hazırdım. Yüzme yeteneğime güvenirdim. Canlılarla iletişime de. Bütün vücudumu suya soktuğumda gelen irkilmeyle daha da sıktım asamı. Samuel’in gelişinden ise ümidi kesmiştim. [/justify]

Yetenek 1d8 : 6, total 6
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 3, total 3


Sayfa: 1 [2] 3