Sisli kaldırımlardan ilerleyen bir kişi ve... Artık kişi olmayan birisi, son danslarına kucak açanların evindeydi şimdi. Fakat görünürde ne bir adam, ne de akıllarında canlanan o dansçı vardı. Onun yerine fareler işgal etmişti her yeri. Onlarca, yüzlerce fare... Bir mezarlıkta fare görmek kaçınılmazdı tabii, yine de, yüzlercesinin varlığı ne kadar akıl karıydı? Daha da ilginci, hepsi ortak bir güzergâhı takip ediyordu. Yüzlerce tüylü yaratık, beşerli sıra halinde, aynı istikamete doğru yol almış gidiyordu. Sanki ikisini kapıda beklemişlerdi de, yolu gösteriyor gibiydi bu sıçanlar. Belki de öyleydi; zaten Henrietta’nın elinde hiçbir ipucu olmadığı için onları takip etmekten başka seçeneği yoktu.
Fareli köyün kavalcısı olmuşlardı ama farelerdi kavalı çalan, onları asıl yönlendiren. Mezarlığın aşağılarında, kocaman bir heykelin altındaki merdivenlere geldiler. Sonra bu fareler, olağanüstü bir hızla merdivenlerden aşağı koşuşturmaya başladı. Sayılamayacak kadar fazla olan bu hayvanlar göz açıp kapatıncaya kadar yok oluverdi. Eh, hala takip etmekten başka bir seçeneğe sahip değillerdi, eve dönmek dışında. Şu an her şeyi bırakıp gitmek ne kadar iyi bir seçenekti ki, karşılarında belki de en keyifli son dansı izlemelerine ya da etmelerine sebep olabilecek bir şey varken?
(https://i.hizliresim.com/gc9ghm4.jpg)
Merdivenlerin sonu soğuk, karanlık bir ortama çıkıyordu. Betimlemesi güç bir mekândı burası, ıssız bir mağara, cehennem kapısına çıkan bir çukur gibi. Tam karşılarında ise bir adam duruyordu. Ayaklarını bile kapatacak kadar uzun, yırtık bir pelerine sahip bir adam. Belki de akıllarında canlanan ‘adam’ veya her neyse imgesi, karşılarındaki şeydi ya da değildi. Bu artık ortamdaki üç ‘kişi’ için de bir anlama sahip miydi? Yüzü tamamen karanlıktı ama gözlerinin olması gereken yerde bir çift küçük ve parlak... Şey vardı. Işık? Göz müydü onlar? Konu bu değildi. Adamın sadece elleri görünüyordu. Buraya ait olmadığını belli edecek kadar kavrulmuş teni ve buruş buruş, benlerle dolu, nasırlı elleri. Yaşlıydı, çok yaşlı. Ve uzundu, nefilimin çehresi.
Ziyaretçilerini bekliyormuş gibi başını kaldırdı. Gerçi bu bir şey değiştirmedi, yüzü görünmüyordu zira. Derinden gelen bir tınıyla, “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.” dedi. Konuşma şekline bakılırsa ortadoğulu olabilirdi. “Ben de sizi bekliyordum. Çok uzun zamandır... Bekliyordum.” Bu uzun zaman, mektubu gönderişinden bu yana geçen zaman dilimi miydi? “Evet... Evet! Gözlerinizden belli; uygunsunuz bu işe. Yetmiş iki yüce efendiyi yönetmeye! Gelmiş geçmiş en güçlü efendinin elde edemediğini etmeye!” Birdenbire deli gibi kahkaha atmaya başladı. Başını arkaya atarak gülse de, cık, yüzü aynı karanlığın içindeydi hala.
“En yüce efendinin dünyevi zevklere âşık bir hizmetkârı vardı. Ah, ne de güzel bir adamdı! İhanet etmeseydi hala buradaydı!”Aniden bir sükûnete kapıldı. “Efendisine olan sadakatini suya düşürdü, kendi isteğiyle. Bir balığın midesinde kaldı o sadakat. Akşama efendisi o sadakati yiyecekti! Getirdiler balığı sofraya... Amanın? Efendisinin gözlerini güç kör etmişti! Kör bir adam yaşayabilir mi, soruyorum size!” Histerik bir tını bürümüştü sesini. “Sofra hazırlandığında, efendisi de masadaydı... Sırtında yetmiş iki kılıçla!” Sinirliydi adam. Dişlerini sıkarak konuşuyordu. Bir eli diğerini tutmuş, yamuk yumuk ve çirkin tırnaklarını derisine saplıyordu.
“Sadakat... Önemli bir erdem. Yetmiş iki erdemin en güzelidir sadakat. Git ve bul onu; sana yetmiş üçüncü günahın acı dolu dansını verecek, verecek vermesine ama… erdemlerin hepsini senin ayağının altına dizecek! Güç mü istersin; para mı; ün mü; sağlık mı; başarı mı yoksa başka bir şey mi ben bilemem... Ama o sana hepsini verecek!" Gözleri sadece Henrietta'da değildi artık, yanındakine de bakıyordu. Bir şey mi ima ediyordu? Artık hiçbir şeyi olmayan bir varlığa sunabileceği neyi vardı da onun gözlerinin içine böyle bir öz güvenle bakıyordu? Bu bakış uzun sürmedi, gözlerinin olması gereken yeri almış parıltılar tekrar kadına döndü. "Kaybettiklerini, hasretini çektiklerini bile geri verecek sana... Çok güçlü bir şey bu, aklının almadığı şeyler bile senin olacak onu bulduğun zaman. Yüreğindeki her şeyi bir bir avuçlarının içine dökecek. En çok da sadakati getirecek sana, emrin altındakilerle birlikte!” Kollarını iki yana açtı, bir sevgiliyi selamlarcasına. Görkemli bir alev kapladı o anda bedenini, Henrietta alevlerin ısısını hissedebiliyordu. Sonra birden her şey kesildi, adamın kavrulmuş bedeni yavaşça döküldü yere ama pelerini... Delikler içindeki pelerini etkilenmemişti hiçbir şeyden. Kumaş parçası yere düşüp içinin boş olduğunu gösterircesine dümdüz kalırken, altından yüzlerce fare fırladı etrafa. Geldikleri gibi gittiler göz açıp kapayıncaya kadar, arkalarında da bir pelerin bıraktılar. Eh, herkesin arkasında bıraktığı bir eşyası oluyordu sonuçta.
GM Notları:
-Bu RP’de görevinize başlamanız için gereken bütün ipuçları verilmiştir, dikkatli okuyunuz.
-Pelerini alıp almamak tamamen size kalmış, pelerini kullanarak ayrı bir RP yazmak isterseniz size görevinizde yardımcı olacak bir GM metni girilecektir. Başlığı kendiniz açabilirsiniz.
-Pelerini kullanacaksanız kullandıktan sonra ya da kullanmayıp direkt göreve başlamak isterseniz bize ilettiğinizde görev başlığınız açılacaktır. Bunu sonraki RP’nizde belirtebilirsiniz. Zar atmanıza gerek yok.
-Göreviniz başladığında yanlış yere giderseniz ölme ihtimaliniz artacak ve baştan başlamak zorunda kalacaksınız.
-Önünüze çıkan bütün fırsatları değerlendirmeyi unutmayın.