(https://i.ibb.co/ypJ7Lmh/Voynich-Manuscript.jpg)
“Kıpırdamadan dur bakayım. Şimdi de gözlerini sıkıca kapayıp aç ve asamın ucundaki ışığa bak… Güzel güzel, yeterince uyuyorsun değil mi?”
Henrietta’nın avuçları içinde kısılmış kızcağızın gözleri hemen önündeki ışığın parlaklığıyla yaşarmıştı, suratına doğrultulan asadan kurtulduğunda şimdi de odanın loşluğuna alışmaya çalışıyordu. Bu rutinleşmiş muayenenin hemen ardından gelecek komutu bildiğim için elimde küçük bir iksir şişesiyle hazır olarak bekliyor ve bitmesini bekliyordum. Onu memnun etmek için gösterdiğim çabanın hiç farkında olmadan şişeyi elimden kaptı ve kıza uzattı. “Al bakalım. Her zamanki gibi uyumadan bir kaşık içmeyi unutmuyorsun.” derken sesi emreder gibi çıkmıştı. Kız anladığını gösterircesine kafasını sallarken Henrietta’nın dikkatli gözleri benim henüz anlayamadığım bir şüphe ile kısılmıştı. “Her gün süt içmeyi ihmal etmiyorsun değil mi?” Dedi öncekinden daha sert bir sesle. Gerilmişti kız, kafasını şiddetle aşağı yukarı sallayıp “tabi ki hanımım, içmemi söylediniz, ben de içiyorum her gün” dedi. Ben bile bu söylediklerinin doğru olmadığını fark etmiştim, Henrietta’yı kandırmasına ise imkan yoktu. “Elizabeth! Bu kuralların önemini biliyorsun, hasat günü gelene kadar beslenme şekline kadar kontrol edeceğimi konuşmuştuk. O gün geldiğinde hayal kırıklığına uğramamı istemezsin öyle değil mi? Söyle şimdi, sütünü içmiyorsun değil mi? …Ben de öyle düşünmüştüm. Sorun ne, paran yoksa söyleyebilirsin.”
Bir zamanlar zerafetin cisim bulmuş temsili olan karımın bu kadar düşüncesizleşmiş, başkalarının duygularını fark etmeyen birine dönüşmesini kabul edemiyordum, fakat yapabileceğim bir şey yoktu. Kızcağız utançla önce bana baktı, sonra da yarım kalan sohbetlerine devam etmek için Henrietta’nın ‘iş’ inin bitmesini sabırla bekleyen komşumuz Bayan Buford’a. Çiğnenen mahremiyeti için kahrolduğu belliydi, ama o da benim gibi sesini çıkarmaktan acizdi. Bir şey diyemeden yüzünü aşağı çevirdi ve az önce yaşaran gözlerini kurumaktan uzak bir acıyla ayakkabılarına dikti. Eski püskü elbisesini kavrayan ellerini canını acıtacak kadar sıktığını göörebiliyordum ama Henrietta’nın görmediğine eminim. O’nun bu sesizlikten çıkardığı tek sonuç aradığı cevaptı. Başıyla bir işaret yaptı ve “John?” dedi. Aldığım emirle tek saniye kaybetmeden fırlayıp bir keseyi ona getirdim ve içinden çıkardığı birkaç sickleyi kıza uzatmasını izledim.
Elizabeth kapıdan kaçarcasına fırlayıp kendisini Henrietta’nın korkutucu huzurundan kurtardıktan sonra ben de salona geri döndüm. Henrietta Bayan Buford’un yanındaki koltuğuna geri dönmüştü ve “Üzgünüm Louise, umarım sıkılmadın” diyordu. “Hiç lafı olmaz şekerim, ‘iş’ini hallettin umarım?” dedi kadın da, meraklı gülümsemesinin yanında ‘iş’ kelimesini bariz şekilde vurgulayarak. Çayından bir yudum aldıktan sonra “Ee söylemeyecek misin, nedir bu gizemli iş? Gizlice şifacılık falan mı yapıyorsun insanlara?”
Kısa bir anlığına Henrietta’nın Bayan Buford ile olan arkadaşlığını tarttığını hissettim. Sadece Britanya’ya geldiğimizden beri tanışıyorlardı ve işiyle ilgili sırlarını paylaşmak akıllıca olmayabilirdi. Sanıyorum sonunda o da benim gibi düşündü ve kadının bu cevabın ciddiyetini anlayacak birikimden yoksun olduğu, dedikodu sayılmayacak hiçbir bilginin yayılmasından mesul olamayacağına kanaat getirdi. Cevap verirken, kadının değer biçmek konusunda yetersiz olduğunu bilse bile, sesinde belli belirsiz bir gurur vardı “Dükkanımda verdiğim hizmeti sağlayan bir malzeme sadece. Bir çeşit bitki, ama yetişebildiği tek yer bir insanın düşleri. Bu nedenle saksı olarak canlı insanlara ihtiyacım var ve ürünün durumundan emin olmak için sık sık onları kontrol etmem gerekiyor. Sevgili Elizabeth de onlardan biri.”
Birkaç saniyelik sessizlik, tahmin edildiği üzere kadının bu söylenenleri anlamadığını gösteriyordu. Yine de birkaç ay önce edindiği arkadaşı mutlu etmek için takınabildiği en şevkli ifade ile “Şekerim bu harika, çok zekice. Sen bunu deyince aklıma geldi, Trevors’ların da çatıda gizlice adamotu yetiştirmeye çalıştığını duymuş muydun? Tam skandaldı, Azkaban’a atılmadıkları için herkes birilerine rüşvet verdiklerini konuştu. Neyse dur, bunu baştan anlatmam gerek. John! çayımı tazeler misin lütfen?”