Büyücedünya RPG

Dünya Ülkeleri => Amerika Birleşik Devletleri => Konuyu başlatan: Bartemius Rosier - 01 Eylül, 2022 00:25:25 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866

Başlık: Yolcu
Gönderen: Bartemius Rosier - 01 Eylül, 2022 00:25:25 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Canada/ Alaska, Terk Edilmiş Bölge Dyea


Dyea çevredeki şehirler gelişip büyüdükçe,yollar ona bağlanmayı bıraktıkça hayalet şehre dönüşmeye başlamıştı. Şimdi sadece oldukça sığ olan gölün çevresinde yaşayan az bir nüfus vardı. Yada öyle sanılıyordu. Dağın eteklerine doğru, kışla bütün yapraklarını dökmüş ağaçlar tarafından gizlenmiş iki katlı bir kulübe vardı. Kamufle olması istenilmiş gibi tamamen tahta ve ahşaptan yapılmış, bazı yerleri yeşile boyanmıştı. Yine de evin sahiplerinin saklandıkları her kimse evin kamuflajı işlerine yaramamıştı. Evin kapısının önünde ölü bir kadın yatıyordu. Kanla ıslanıp ağırlaşmış olanlar dışında kıvırcık saçları hala canlıymış gibi soğuk rüzgarda savruluyordu. Bir kez boynundan, iki kez göğsünden vurulmuştu. Üstündeki koyu renk, kalın kıyafetler onu koruyamamıştı, gri kazağının ön tarafı boynundan akan kanlar yüzünden koyu bordo olmuştu. Evin yakınında ki çalılıklardan birine kadının elinden kayıp giden düşük kalibreli silah duruyordu. Kadının ilerisinde evin koridorunda iki ölü adam yatıyordu. Yüzlerinde kar maskeleri, bedenlerini saran kurşun geçirmez yelekler vardı. Giysilerinin koyu kumaşı yüzünden nerelerinden vuruldukları belli olmuyordu. Üstlerinde bir orduyu donatmaya yetecek kadar silah ve bıçak taşıyorlardı. Koridorun sağ tarafında, mutfak olarak kullanılan minik odanın içindeki yemek masasının üstünde dört tane tabak, bir kaç çeşit kahvaltılık, ekmek, bir gazete ve ölü bir adam vardı. Bu seferkinin üstünde ne maske nede koruyucu gömlek vardı, iki kez karnından, bir kez göğsünden vurulmuştu ama bunlar onu durdurmamış olacak şakağında da bir kurşun deliği vardı. Uzun boyu yüzünden kafası masanın diğer tarafından sarkmıştı. Büyümüş yeşil gözleri boş bir şekilde odaya bakıyordu. Silahı masanın bacaklarından birinin hemen dibinde, yerdeydi. Kapının hemen yanına saplanmış bir bıçak ufak pencereden giren az miktarda güneş ışığında parlıyordu.

Evin banyosunda yerdeki kalaslardan birini kaldırarak girilen bodrumda iki küçük beden hala nefes alıyordu. Bodrum eski eşyalarla ve özellikle silahlarla doluydu. Duvarlara bir çok kutu istiflenmişti. En fazla dokuz yaşında olabilecek iki küçük çocuk birbirlerinin mükemmel birer kopyasıydılar. İkisi de büyük yeşil gözlere, siyah kabarık saçlara ve kağıt beyazı bir tene sahiptiler. Biri büyük bir kutunun arkasına, diğeri dolabın arkasına saklanmıştı. İkisinin elinde de birer bıçak vardı. Dolabın gölgesindeki yukarıdaki kahvaltı masasından alınma kör sayılabilecek bir bıçak tutuyordu, diğerinin elinde duvara saplanmış olana benzer özel yapım, keskin bir bıçak vardı. İkisinin de gözleri bodrumun girişine dikiliydi. Sessizlik uzarken dolabın arkasındaki ikiz elindeki kör bıçağın ucunu ısırıyordu sabırsızlıkla. En sonunda kendini tutamadan “Gitmeliyiz.” dedi kısık sesle. Diğeri bir saniye duraksayıp konuşup konuşmaması gerektiğini düşündü. Konuşursa kardeşinin uzatacağını biliyordu ama yine de cevap verdi. “Gidemeyiz, açık alanda daha savunmasızız. Denenleri yaptık, çoktan numarayı aradık Bartemius. Birazdan gelirler.” Bartemius sinirli bir ses çıkarttı, yavru köpeklerin hırlamasına benziyordu. “Çoktan burada olmalılardı!” diye kısık sesle bağırdı. Üst kattan adım sesleri geldi. İkiside dondular. Bodrumun kapısını koruyan kalasın kaldırılıp duvara dayanmasının sesi geldi. Birbirlerine baktılar ama bakışları hemen açılan bodrum kapısına döndü. Bartemius yerinden hafifçe kalkarak kaçmaya hazırlandı, bıçağı savaşmak için yeterince iyi değildi. Bunun yerine kaçıp saklanacak, sonra arkadan sürpriz bir saldırıyla kardeşine yardım edecekti. Diğer ikiz, Marleen, bıçağın üstündeki tutuşunu sıkılaştırdı, kardeşinin dizlerinin kalkmak için kırıldığını gördüğü anda aklından ne geçtiğini anlamıştı. Bodrumun merdivenlerinden iki takım elbiseli adam indi, önden gelenin boyu diğerine oranla bayağı kısaydı. “Bartemius? Marleen?” Marleen sesteki İtalyan aksanını duyar duymaz ‘dur daha emin değiliz’ demek için dönmüştü ki kardeşinin çoktan ayakta olmasından yararlanıp adama doğru koştuğunu gördü. En azından bıçağını saklamayı akıl etmişti. Adam eğilip kendine doğru koşan çocuğun ona sarılmasına izin verdi, bir elini sırtına koyarken gözlerini kısıp gölgelere baktı. “Marleen? Benim Fredrick, artık çıkabilirsin.” Çocuk ayağa kalktı, ama önce kardeşi gibi bıçağını sakladı. Fredrick’in arkasındaki adam polis üniforması giyiyordu. Kardeşine oranla neredeyse ayaklarını sürür gibi adama yaklaştı, Fredrick Bartemius'u biraz uzağına çekti ve Marleen’in kafasına bir elini koyup onlara baktı. “İyi misiniz?” İki çocukta ifadesiz ona baktı, adamın gözlerinden bir şey geçti onlara baktığında, ama ikisi de fark etmedi. “İyiyim.” “İyiyiz.”

Fredrick onların cevaplarını kafasıyla onayladıktan sonra omuzunun üstünden arkasında bekleyen polise bir bakış atıp onlara geri döndü ve daha kısık sesle konuştu. “Polisten önce gelemedim. İyi olduğunuzdan emin olup olayı anlatmanızı istiyorlar.” İki çocukta bir an kaşlarını çatacak gibi oldu ama ikiside hemen ifadesizleşti. Bir şey söylemediler. Fredrick ayağa kalkıp takımının ceketini düzeltti. Plana göre polisten önce gelmeliydi, plana göre polisler bu evi hiç bulmamalıydı. Ama adamlar onu gafil avlamıştı, olay yaşandığında çok uzaktaydı. Bu ona adamların onun uzağa gidişini beklediğini düşündürmüştü. İzlenme ihtimaline dikkat etmeliydi. En önde polis memuru, en arkada Fredrick olmak üzeri bodrumdan dışarı çıktılar. Evin içi polislerle, tulum ve takım giymiş insanlarla dolmuştu. Marleen yanından geçerken mutfağa bir bakış attı. Masadaki adamın cesedi gitmişti, onun yerine yerde büyük, siyah bir torba vardı. Bartemius kardeşinin elini tutup sıktı, yürümeye devam ettiler. Yerde yatan adamların ve kadının üstünden geçerken iki çocukta bakışlarını karşıya kilitledi. Dışarıya, rüzgarın kan kokusunu dağıttığı ormana çıktılar. Bir çok sivil görünüşlü ve normal polis arabası evin önüne park etmişti, orman zeminindeki savrulmuş yapraklar son hızla geldiklerinin işaretiydi. Bartemius çevresine bakarken çalıların arasında ki tabancayı gördü. Yanlışla çarpmış gibi kardeşinin koluna vurdu. Marleen kafasını çevirmeden sadece gözleriyle o tarafa baktı. Henüz onlardan başka kimse görmemiş gibiydi, gençliklerinden gelen kısa boyları işlerine yaramıştı. Fredrick’le birlikte bodruma inen polis memuru ilerleyip arabalardan birinin arka kapısını açtı. Marleen yutkunup aniden “Kusacağım.” Dedi ve evin yanındaki çalılara doğru ilerledi. Bartemius biraz yana kayıp polis memurunun kardeşini görmesini engelledi. Bu sırada kardeşi kusar gibi yere doğru eğildi. Destek almak için yere götürmüş gibi yaptığı elini silahın üstüne koydu ve bir kaç kez öksürdükten sonra elindeki silahı cebine sokarak doğruldu. Bu kez “İyi misin?” diye soran polis memuru oldu. Marleen kafasını evet anlamında sallayıp kardeşinin arkasından arabaya bindi. Frank polis memuruna kendi arabasıyla takip edeceğini söyleyip şoförünün beklediği arabaya doğru yürüdü.

Başlık: Ynt: Yolcu
Gönderen: Bartemius Rosier - 01 Eylül, 2022 21:09:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
İki saat sonra iki çocuk, içinde bir polis amiri, bir çocuk psikoloğu, Fredrick ve iki CIA ajanının olduğu odada oturuyorlardı. Oturdukları masanın karşısına bayan olan ajan oturmuştu. Kadının ela gözleri arkalarında ayakta duran Fred’le çocuklar arasında gidip geliyordu. Esmer adamın tipinden de tavrından hoşlanmamıştı kadın, büyük ihtimalle dosyalarını okuduğu için. En sonunda yanlarında duran afrikan amerikalı, uzun boylu çocuk psikoloğuna döndü. Konuşmadan önce boğazını temizledi. “Konuşacak durumda olduklarından emin misin?” Çocukların ifadesiz yüzlerine baktıkça hala şokta olduklarından başka bir şey düşünemiyordu. İkizlerden biri kafasını sorar gibi yana eğince kadın ürperdi, isimlerini dosyalardan biliyordu ama hangisinin hangisi olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Psikolog da en az onun kadar tedirgin görünüyordu, gözleri eminsiz bir şekilde çocuklar üstünde dolaştı. “Şok belirtisi yok, konuşabilirler.” Ajanın gözleri bir şey söylemek, yada sormak ister gibi Fredrick’e döndü ama onun yerine çocuklarla konuştu. “Ben Amanda Mainz, siz Marleen ve Bartemius olmalısınız. Şimdi korktuğunuzu biliyorum ama arkadaş olabilir miyiz?” Kadın yapmacık bir şekilde gülümseyerek onlara elini uzattı. Marleen gözlerini devirmemek için kendini tutarken Bartemius hemen kadının elini sıktı. “Ben Bartemius, arkadaşlarım bana Barty der.” Yanında oturan asabi kardeşini işaret etti. “Buda Marleen ama Shell diyebilirsiniz.” Amanda bir şey demek için ağzını açmıştı ki Marleen sözünü kesti. “Marleen iyidir. Arkadaşımız değil bu kadın.” Kadın gözlerini kırpıştırdı ama yapmacık gülümsemesini bozmadı, Bartemius kardeşinin koluna vurunca kardeşi omuz silkti. “Peki, ama olayın hatırladığınız kadarını bana anlatmanızı istiyorum, eğer anlatabilecekseniz?” İki kardeş birbirlerine baktılar. Marleen bir kez gözlerini açıp kapatınca Bartemius anlatmaya başladı. “Sabah egzersizlerimizi yapmıştık-” Marleen kardeşini masanın altında tekmeledi ama diğer çocuğun ifadesiz yüzü bozulmadı, yaptığı hatayı biliyordu. Amanda hemen atıldı. “Ne egzersizi?” Marleen hiç duraksamadan “Basketbol.” deyince kardeşi hemen devam ettirdi. “Sonra kahvaltıya oturduk. Babam gazete okuyordu, kapı çaldı-” “Annem kapıyı açmaya gitti.” Bartemius sözünü kesen kardeşine baktı ama bir şey demedi. “Silah sesi duyulunca babam bize bodruma inmemizi söyledi.” “Babanız silahını burada mı çıkarttı?” Kadın önündeki dosyadan bir kağıt çıkarmıştı. Babaları Jaquleen Rosier'in dosyasıydı, Rus Hükümeti ile çalışan adamın silah taşımayı izni vardı. “Evet.” ikizler aynı anda cevap verdi. Amanda elindeki kağıdı bırakıp çocukların yüzlerine baktı. “Peki anneniz? O silah çıkarttı mı?” Anneleri Andorsia Rosier'in silah taşımaya izni yoktu. “Hayır.” yine ikisi de aynı anda konuşmuştu. Kadın kafa salladı devam edin dercesine. “Sonra bodruma indik.” “Üç silah sesi mi duymuştuk?” Marleen hayır anlamında başını salladı. “Dört.”

Amanda garipsemiş bir şekilde çocuklara bakıyordu, CIA’den gelme ortağı, psikolog ve polis amiri de aynı biçimdeydi. Hatta polis amiri biraz ürkmüş gibiydi. “Teşekkürler çocuklar. Ailenize bunu kim yaptıysa bulacağız.” Gözleri çocukların arkasında dikilen Fredrick’e kaydı. “Kim olursa olsun.” Çocuklar ve adam odadan çıkarken Amanda kaşlarını çatmıştı. Ortağı gelip yanında durdu. Arkalarında ki polis amiri psikoloğa dert yanıyordu. “Yani normal mi şimdi bu be? Anne babaları öldürülmüş tek bir yüz ifadesi bile yapmadılar. Yeni nesil korkunç cidden.”
Ortağı amire kötü bir bakış atıp Amanda’nın koluna dokundu. “O adamla gitmelerine izin verdiğimize inanamıyorum.” Ortağı kirli sakalını kaşıyarak Fredrick’in peşinden binadan çıkan iki ifadesiz çocuğa baktı. “Yapabileceğimiz bir şey yok Amanda, vaftiz babaları adam, velayetleri de ona bırakmışlar.” Kadın bunu kabullenemediğini söyleyen bir şekilde yüzünü buruşturdu. “Çocukları mahvetmişler…” diye mırıldandı, her an bir yere tekme atabilecek gibi görünüyordu. “De Morte’lerin ‘Örgüt’le çalıştığını gösteren hiç bir kanıt yok. O çocukları vermeyecektir.” Amanda ona kötü kötü baktı. “Fredrick De Morte’den bahsediyoruz burada! O çocukları iyi bir şey için kullanacağını düşünemiyorum!” Ortağı omuzlarını tutup onu durdurdu. “Merak etme, o ölü adamlardan ‘Örgüt’e dair bir bağlantı bulacağız ve bu işi bitireceğiz. Tamam mı?” Amanda sinirli bir şekilde saçlarını düzeltti. “Tamam. Ama Fredrick De Morte’ye karşı da bir şeyler bulacağız. O çocukların devlet korumasında büyümesi gerekiyor. Yoksa birer canavara dönüşecekler.” Ortağı kafa salladı. Ama bir şey bulamadılar. İki hafta sonra ikisi de evlerinde ölü bulundu.