1
Diğer Dünya Ülkeleri / Veda...
« : 11 Şubat, 2022 00:26:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Bir tohum gibi, gideceğim yeri bilmiyorum, pislik ve gölge ile büyüyor zorluklarla ışığa ulaşıyorum. Bir tohum gibi, mucizeleri kovalıyor, kendimi keşfediyorum. Yavaşça."

[justify]Küçük kulübesinin camını kaplamış buğuyu sağ bileğiyle temizledi ve nisan yağmurlarıyla ıslanmış ormana baktı. Doğa uykusundan iyiden iyiye uyanmıştı. Çiçekler tüm asaletlerini sunuyordu doğaya, sessiz kalan ağaçlar kuşların cıvıltılarıyla dolup taşmıştı. Arılar kovanlarından çıkmış ve tekrar çalışmaya başlamışlardı. Son kalan karlar eriyip nehirlere ve derelere karışmıştı. Beyaz örtü çekilmiş, yerini yeşil örtüye bırakmıştı. Sahnedeki oyuncular değişmiş, dünyanın uyuduğu oyun bitmiş ve uyandığı oyun başlamıştı. Camını açtı. Toprağın kokusu sevgilisini özlemiş bir aşık gibi kadının kulübesine doldu. Huzuru ve mutluluğu yanında getirmişti. Dirseklerini pervazlara dayayıp manzarayı biraz daha seyretti. Yapraklardan süzülen yağmur damlalarını, o damlaların yükselmekte olan güneşin ışıklarıyla parlayışını izledi. Bir kuş geniş yapraklı bir ağacın dalına kondu ve birikmiş suyu içti. Doğada her şey basitti. Yağmur yağardı, toprağı beslerdi, toprak büyürdü canlıları beslerdi o canlılar büyürdü toprağı beslerdi. Ölüm ve yaşam hepsi kusursuz bir döngünün içindeydi ve bu döngü Gwyndolin için kutsaldı. Bu döngüye hayrandı, doğanın haşmeti onu her zaman büyülemişti. İnsanoğlunun geri kalanı için sadece bir araç olan bu kadim güç aslında korunması gereken en büyük hazineydi. Lakin maalesef bu hazine, sanayileşme adı altında katlediliyordu günden güne. Denizler artık temiz değildi, hayvanlar güvende değildi, hava her zaman kirliydi. Şehirler bir hastalık gibi yayılıyordu ve Gwyndolin artık nefes alamayacak gibi hissediyordu şehirlerde. O yüzden kaçmıştı ormanlara Hogwarts'tan istifa eder etmez. O zamanlar yaşananlar, Aralık ayında. Mirabelle, Seth, Cwénhild, Carmilla... hepsi hepsini geride bırakmak en iyisiydi. İnsanlar... Gwyndolin'e göre değillerdi.
En gerekli eşyalarını bavuluna doldurdu. Bir kaç elbise, tarak, ayna, özel karışımlar ve tabiki not defteri yeterli olmuştu. Fransa'ya olan yolculuğu pek uzun süreli olmayacaktı zaten. Yıllardır yapmak istediği bir şeyi yapmak üzere Fransa'ya gidecekti. Hem çiçekçiden hemde Hogwarts'tan iyi para kazanmış, hatırı sayılır bir birikim yapmıştı. Zaten çok para harcayan, hatta parayı kullanan birisi değildi. Paranın yaşamı devam ettirmek için kullanılan bir araç olduğunu kabul etmiş ama asla ona tapmamıştı. Şimdi o para araştırmaları dışında heveslendiği bir şey için kullanılacaktı. Yavaşça kulübeden çıktı. Kedisi usul usul onu takip etti. Lakin hayvan patilerine bulaşacak olan çamurdan dolayı pek keyifsiz görünecekti bir kaç dakika sonra.
Limana kadar olan yolculuğu sorunsuz geçmişti. Hava güzeldi, Nisan ayının sonu onun yüzüne gülmüştü. Güneş parıl parıl parıldıyordu. Rüzgar şehir içlerinde yoktu ama deniz kenarında ufak ufak kendisini hissettiriyordu. Kadının yüzü gülüyordu. Aylar sonra ilk kez mutluluğun ona geri döndüğünü hissedebiliyordu. Sükunet ve insanlardan uzak olmak, doğanın kollarına ve adaletine kendisini bırakmak iyi gelmişti, iyileştirmişti kadını. Belgelerini verip kontrol noktasından geçti. Kedisi için gereken belgeleri de imzaladıktan sonra Fransa'ya onları taşıyacak olan gemiye bindiler. Uçarak yahut cisimlenerek gitmek istememişti. Hayatı daha yavaş yaşamak istiyordu. Büyü, bazı şeyleri çok kolaylaştırıyordu. Kolaylıktan bıktığını hissediyordu. Cwénhild, çocuğunu bırakarak kolaya kaçmıştı. Carmilla, öldürmek ve şiddet hem doğaya aykırıydı hemde kolaya kaçmaktı. Bakanlık... onların yaptığı her şey kalitesiz ve kolaydı zaten. Bundan bıkmıştı. Hayatında biraz basitlik, biraz zorluk ve biraz huzur istiyordu bu kadın sadece. Hepte bunu istemişti. Gemi yolculuğu sırasında da tam olarak bunları yaptı. Güzel bir yemek yedi, güvertede denizi izledi, martıların şarkılarını dinledi ve rüzgarın tenini aşındırmasına izin verdi. Hayat, güzeldi. Basitti, sadece yaşamasını bilmek gerekiyordu, bünyevi kaygılardan arınıp ahengin kollarına kendinizi attığınızda dalgalar ve rüzgar sizi ulaşmanız gereken yere götürüyordu zaten. Yürümeniz için bir patika, çoktan hazırdı. Sanayileşen ve teknolojinin kölesi olan insan ne yazık ki o patikanın üstüne betondan bir orman inşa etmişti. O yüzden kaybolmuşlardı, o yüzden mutsuzlardı. Doğanın akışını bozdukları için sonsuza kadar onları kovalayacak bir lanetti bu. Hak ettikleri, ödemeleri gereken haklı bir bedel.
Fransa, ilginç bir ülkeydi. Londra'dan ve İngiltere'den çok farklıydı. Lakin Gwyndolin bu farkları irdelemedi. Cadıların onu çağırdığı ormana doğru gitti muggle ulaşım yollarını kullanarak. Fransa da daha farklı hayvanlar vardı, daha farklı ağaçlar, bitkiler. Zamanında burada kalmış ve tek tek bunları incelemişti, kitabında hepsi yazıyordu. Genç ve hevesli olduğu günlerdi. Geride kalmış olmaları üzücü ama kaçınılmazdı. İnsanlar böyleydi, hevesleri istedikleri şeyi elde edene kadardı. Elde ettikten sonra değerini kaybediyor ve ucuz bir paçavra gibi köşeye atılıyorlardı. Gençlik böyle yitip gidiyor ve sonra geriye kaçırılmış fırsatlar ve acı anılar bırakıyordu. Lakin kadın bugün buraya bunun için gelmemişti. Mutlu olmak, insanlardan ve toplumdan uzaklaşmak için buradaydı. Ormanın kıyısına geldi. Sanki, kalbi atıyordu ormanın. Bir şeyler anlatmaya çalışıyordu sanki. Bir ritim, bir müzik, bir fısıltı hepsini duyabiliyordu. Duymuyor, hissediyordu. Suda, rüzgarda ve kalbinde. Hepsi bir ritim içindeydi. Bir uyum içinde. Kalbinin atışı bir notaydı, rüzgarın uğultusu bir çalgı ve suyun akışı bir şarkı. Birbirini tamamlayan ve yücelten bir ilahi gibi. Ormana baktı, orman da ona geri baktı. Davetkardı orman. Bir fısıltı, diğerlerinden daha keskin ve daha net. "Walpurgisnacht." Ritmi bozmadan ormana adım attı.

Güneş batmak üzereydi. Lakin hayvanlar uyumuyordu. Yapraklar bile uyanıktı. Herkes müziği dinliyordu. Müzik onu çekiyordu, müzik büyüleyiciydi. Sanki yürümüyor, süzülüyordu. Adımlarının onu taşıdığını biliyordu ama gitmesi gereken yeri o bilmiyordu müzik onu götürüyordu. Uslu bir çocuk gibi dinledi müziği. Bu müziği duymak için gelmişti zaten onca yolu. Çocukluğundan beri çekiliyordu bu yere. Rüyalarında görüyordu bu ağaçları, bu şarkıyı mırıldanıyordu istemsizce küçük bir çocukken, nehirlerin yanında koştururken. Aynı anda birden çok şey hissediyordu. Ağaçların kökleri toprağın altında nasıl uzanıyorsa, duyguları ve hisleri de öyleydi. Uçsuz bucaksız bir deryada giden ve gittikçe derinleşen dalgalar gibi. Müzik gittikçe yoğunlaştı. Müzikle birlikte bir takım duygularda belirginleşiyor, renkler değişiyordu. Ağaçların dalları iyice sıklaştı. Çalılarda öyleydi. Sanki bir şeyler saklıyor gibiydiler. Attığı her adımda müziğin sesi yükseliyor, farklı çalgılar, farklı duygular ve farklı ritimler ekleniyordu. Heyecanlandı, adımları hızlandı. Dalları aştı, çalılardan sakındı ve kaynağa ulaştı. Kısa saçlı, kısa boylu sarışın bir kız çocuğu onu karşıladı. Mavi gözleri parıl parıl parlıyordu. "Hoşgeldin Gwyndolin. Walpurgisnacht başlamak üzere." dedi. Soğuktan kızarmış parmaklarını kadına doğru uzattı. Yüzündeki gülümseme, az önce batmış güneş kadar kocaman ve sıcaktı.
Gün tamamen geceye döndüğünde, yıldızlar yerlerini aldığında ve mehtap sahneyi aydınlattığında bitti danslar. Ateşin etrafında dans eden insanlar sustu. Herkes sessizce yerine geçti. Gwyndolin gönlünce dans etti. Çıplak ayakları çamurla ve pislikle kaplandı. İçki içti, yanakları al al oldu ve yüzündeki gülümseme bir anlığına bile kaybolmadı. Mutluydu. Mutluluk yakalaması bu kadar kolaydı işte. Sarışın kız geniş bir kütüğün üstüne çıktı. Bu sırada herkes maskesini taktı. Ağaçtan yapılma, boyalı maskelerdi bunlar. Gwyndolin'in yoktu. "Maske için maskelerinden kurtulmalısın." diye fısıldadı yanında duran ve az önce dans ettiği kadın. "Gwyndolin Lowell. Gwyndolin Cross. Aramıza hoşgeldiniz. Yıllardır seni bekliyorduk." dedi sarışın kız. Başka bir Gwyndolin mi vardı? Tek maskesiz oydu ama. Etrafına baka baka kıza doğru yürüdü. Kız Gwyndolin'in elini tuttu ve onu kütüğe çıkardı. Elindeki kaseyi Gwyndolin'in ellerine tutuşturdu. "Sen her zaman doğanın kızı oldun. Doğaya dönme vaktin gelmiştir. Kendini tanı, başka benliklerini tanı. Tanı ve bize geri dön. Maskelerinden kurtul ve kaynağa geri dön." Gözlerini kapattı ve sıvıyı içti Gwyndolin. O gözlerini kapattığında bir çift mavi göz onu karşıladı. Safir mavisi gözler. Kıvırcık simsiyah saçlar.

"Merhaba."
"Merhaba."
"Sen. Bensin."
"Ben. Senim."
Bir rüya.
Bir yansıma.
Bir dünya.
Kendisininki gibi olmayan.
Karşısında bir perde vardı. Perdenin arkasındaydı safir gözlü kadın. Kıvırcık saçları dalgalanıyordu. Yanında bir kurt vardı. Simsiyah bir kurt. Onun gözleride safir kadar maviydi. Önce kurt arkasını döndü. Sonra kadın perdeyi sıyırdı ve kadını davet etti. Gwyndolin, Gwyndolin'i takip etti. "Anlamıyorum. Sen bensin ama farklısın." dedi. Bir çocuk kadar şaşkındı ve Gwyndolin sadece gülümseyerek cevap verdi ona. Perdeden geçti ve arkasına dönmedi. Karanlık bir koridorda yürüyor gibiydi. Garip sesler duyuyordu. Garip kıyafetli insanlar görüyordu. Binalar daha büyüktü. Daha az yeşil vardı ve beton orman daha da yayılmıştı. İnsanlar daha da mutsuz görünüyordu. "Benim dünyam, seninkinden farklı. Daha elem bir halde. Gel. Sana hikayemi göstereyim." Binalar ve kaldırımlar ayaklarının dibinden kayıp geçti. Geniş bir araziye düştüler. Bir yetimhane ve oradan çekilip çıkarılan bir kız çocuğu. Kocaman bir eve getirildi bu kız çocuğu. Kocaman bir malikaneye. Orada büyüdü ve büyüttü. İki tane çocukla, kardeş gibi ama asla tam değil. Bir kız çocuğu vardı. Sevimliydi, kızıl saçları ve kırmızı yanakları çok tatlıydı. Bir de erkek çocuğu vardı. Ruhundaki karanlık henüz yeşermemişti. "O adam. Hepimizin sonunu getirdi." dedi. Zaman ilerledi. Bu Gwyndolin farklı bir okula gitmişti ve hep yalnızdı. Onun Cwénhild'i yoktu. Bir ışık patlaması oldu ve malikaneye geri döndüler. Karanlık bir geceydi. İnsanlar siyah giymişlerdi. Bir tabutun başında duruyorlardı bu insanlar. Kızıl saçlı kızın resmi vardı. "Ophelia." dedi kadın. Safir gözlerindeki acı çok gerçekti. Bir odaya geçtiler. Bir mektup, gümüş cübbeler ve içindeki karanlığa teslim olmuş bir adam. Korktuğunu hissetti Gwyndolin. "Çok üzülmüşsün. Canın çok yanmış."Sonra bir fırtına gördüler. Falezlerin üzerinde bir kadın. Şimşeklere bağırıyordu. Koşuyordu, bir kurt olarak. "Bulmuşsun! Doğayla bir olmanın yolunu bulmuşsun!" dedi. Sesindeki mutluluğu, heyecanı ve hevesi kaçırmamıştı mavi gözlü Gwyndolin. "Hepimiz acımızı farklı şekilde yaşadık. Ben doğaya, kaynağa döndüm." dedi bu sırada tekrar içindeki karanlığı büyüten adam gözüktü. Yanında sarışın bir adam ve kendinden emin bakışları olan bir kadın vardı. Onların arkasında kel ve sert bakışlı bir adam ve onun yanında kızıl saçlı bir kadın daha. "Simon ise bambaşka şekilde yaşadı. İçindeki yangını söndürmek yerine onunla dünyayı yakmayı seçti."
Kendi kuyruğunu kovalayan bir yılan işlemeli bir bayrak bakanlığın üstündeydi. Bu yılan bakanlığı paramparça etmişti. Sadece bakanlığı değil bu yılana karşı duran kim varsa. Simon, oradaydı Gwyndolin yanındaydı. Kadının bundan gurur duymadığını hissedebiliyordu. Bakanlık alevler içindeydi. Seherbazlar, hepsi ölmüştü. Karşı çıkanlar ya katledilmişti, yada sorgulanmak üzere zincirlenmişti. Simon en tepedeydi. Her şeyi izliyordu. Gwyndolin ise buna yardımcı olmuştu. Bakanlık yetmedi. İçindeki alev sönmedi Simon'un. Büyüdükçe büyüdü. Ölümler durmadı. Ateşler sönmedi ve dünya depremlerle sallandı. En sonunda. En sonunda dayanamamıştı mavi gözlü kadın. Yanı başındayken Simon'un. Ona en güvendiği anda asasından çıkan yemyeşil bir ışık ile almıştı canını. "Ben yapamazdım." dedi. "Biz, sen ve ben. Farklı hikayelerin yan karakterleriyiz. Bunu kabul etmişiz. Wordsworth, Muirghéal, Barthélemy. İsimler aynı. Olaylar farklı. Benim dünyama yıkımı bir Wordsworth getirdi. Bunu yapmasına ben yardım ettim. Sen karışmayacak kadar güçlüydün. Belki de senin sayende arkadaşın başaramayacak ve dünyanız yanmayacak. Biz buraya aidiz. Sen ve ben bizim yerimiz ormanlar." dedi ve kadının ellerini tuttu. "Bambaşka bir hayat, bambaşka insanlar ve bambaşka bir Gwyndolin." dedi. Mavi gözlü kadın yavaş yavaş uzaklaştı. Kurt onu takip etti. Mavi gözlü kadının uyanışını izledi. Dans eden insanların yanında, güneşe bakerken, mutluydu. Uzaklardan, perdenin arkasından gülümsedi. "Hoşçakal."
Yıldızlar döküldüler ve battılar. Siyah bir okyanus her şeyi yuttu. Sonra bir ışık narince baş verdi. Büyüdükçe büyüdü. Dalları arttıkça dahada ışıldadı. O dallarda farklı insanlar gördü. Her tarafı rünlerle kaplı upuzun bir adam... bir kediyi öldürdü. Mavi gözlü kadın o kediyi gömerken çok ağlamıştı. Başka bir dal. Kendisini gördü. Kucağında bir çocuk vardı ve yanında da kocası. Cwénhild ve Seth'te oradaydı, yanlarında da Mirabelle vardı. Okuldan mezun olmuştu Mirabelle ve sınav sonucunu elinde gururla sallıyordu. Bambaşka bir dalda Carmilla'yı gördü. Cesetlerle dolmuş bir çukurun tepesindeydi. Yanında Mirabelle vardı, Ares vardı ve başka maskeli insanlar kızıl cübbeleriyle kadının arkasındaydılar. Kadın ise ağlıyordu. Zira kalbini Seth Carter'i gömdüğü zaman kaybetmişti. Bir dal daha... hepsinden güzel parlıyordu bu. Yemyeşil ormanlar gördü. Koşan geyikler ve uçan kuşlar. Vızıldayan arılar ve açan çiçekler gördü. Bu dalın yaydığı ışık diğer bütün ışıkları söndürdü. Ağaç, tek bir daldan ibaret olmaya başladı. Yapraklarında dört mevsim vardı. Karlı dallar, kurumuş dallar, yeni yeni çiçek açan dallar ve tamamen büyümüş dallar. Gwyndolin ağaca tırmanmaya başladı. Dallardan birine oturdu. Sarı saçlı kız çocuğu yanına oturdu. Gülümsüyordu. Ağacın dalları yanlarına kadar sokuldu ve onlara birer tane elma uzattı. Yemeye başladılar, sulu ve taze bir elmaydı bu. Diğer dalların ışığı tek tek söndü. Cwénhild, Seth, Mirabelle, Simon, Auguste, Vitya, Jimin, Alice... hepsini tanıyordu. Hepsini hatırlıyordu. Diğer Gwyndolinlerin acıları, sevinçleri, yalnızlıkları, korkuları, başarıları ve hayalleri. Hepsini toplamıştı. Hepsi için göz yaşı dökmüştü, hepsi için gülmüştü. Hepsinin hayatlarını bir bir yaşamıştı. Gözlerini hepsi için açtı.
"Tekrar hoş geldin."
Güneş nazikçe yükseldi. Dans eden herkes uyumuştu. Geçmiş artık geride kalmıştı. Bütün acılar dinmişti. Dünya dinleniyordu. Artık Gwyndolin içinde dinlenme vakti gelmişti. Yıkımdan ve ölümden uzakta. Korkunun ve insanların olmadığı bir yerde. Doğaya saygı duyanların, onu koruyanların yanında. Ait olduğu yerde, evinde. Çok sevdiği ağaçların ve hayvanların arasında.

[spoiler]- Gwyndolin, benim için her zaman özel bir karakter olarak kalacaksın. Senin hikayen artık bitmeli ve dinlenmelisin. Yazdığım iki hayatında da mutlu yaşayamadın ama sonun mutlu olsun. Hoşçakal.
-Bu RP 1866 Yılının Nisan ayının son haftasında başlayıp 1 Mayıs sabahı bitmektedir. Bu karakterin sonunu yazmak için site tarihinin ilerlemesini beklemek istemedim. Zira karaktere vedam olduğu için biraz zamanı büktüm.[/spoiler]

[justify]Küçük kulübesinin camını kaplamış buğuyu sağ bileğiyle temizledi ve nisan yağmurlarıyla ıslanmış ormana baktı. Doğa uykusundan iyiden iyiye uyanmıştı. Çiçekler tüm asaletlerini sunuyordu doğaya, sessiz kalan ağaçlar kuşların cıvıltılarıyla dolup taşmıştı. Arılar kovanlarından çıkmış ve tekrar çalışmaya başlamışlardı. Son kalan karlar eriyip nehirlere ve derelere karışmıştı. Beyaz örtü çekilmiş, yerini yeşil örtüye bırakmıştı. Sahnedeki oyuncular değişmiş, dünyanın uyuduğu oyun bitmiş ve uyandığı oyun başlamıştı. Camını açtı. Toprağın kokusu sevgilisini özlemiş bir aşık gibi kadının kulübesine doldu. Huzuru ve mutluluğu yanında getirmişti. Dirseklerini pervazlara dayayıp manzarayı biraz daha seyretti. Yapraklardan süzülen yağmur damlalarını, o damlaların yükselmekte olan güneşin ışıklarıyla parlayışını izledi. Bir kuş geniş yapraklı bir ağacın dalına kondu ve birikmiş suyu içti. Doğada her şey basitti. Yağmur yağardı, toprağı beslerdi, toprak büyürdü canlıları beslerdi o canlılar büyürdü toprağı beslerdi. Ölüm ve yaşam hepsi kusursuz bir döngünün içindeydi ve bu döngü Gwyndolin için kutsaldı. Bu döngüye hayrandı, doğanın haşmeti onu her zaman büyülemişti. İnsanoğlunun geri kalanı için sadece bir araç olan bu kadim güç aslında korunması gereken en büyük hazineydi. Lakin maalesef bu hazine, sanayileşme adı altında katlediliyordu günden güne. Denizler artık temiz değildi, hayvanlar güvende değildi, hava her zaman kirliydi. Şehirler bir hastalık gibi yayılıyordu ve Gwyndolin artık nefes alamayacak gibi hissediyordu şehirlerde. O yüzden kaçmıştı ormanlara Hogwarts'tan istifa eder etmez. O zamanlar yaşananlar, Aralık ayında. Mirabelle, Seth, Cwénhild, Carmilla... hepsi hepsini geride bırakmak en iyisiydi. İnsanlar... Gwyndolin'e göre değillerdi.
En gerekli eşyalarını bavuluna doldurdu. Bir kaç elbise, tarak, ayna, özel karışımlar ve tabiki not defteri yeterli olmuştu. Fransa'ya olan yolculuğu pek uzun süreli olmayacaktı zaten. Yıllardır yapmak istediği bir şeyi yapmak üzere Fransa'ya gidecekti. Hem çiçekçiden hemde Hogwarts'tan iyi para kazanmış, hatırı sayılır bir birikim yapmıştı. Zaten çok para harcayan, hatta parayı kullanan birisi değildi. Paranın yaşamı devam ettirmek için kullanılan bir araç olduğunu kabul etmiş ama asla ona tapmamıştı. Şimdi o para araştırmaları dışında heveslendiği bir şey için kullanılacaktı. Yavaşça kulübeden çıktı. Kedisi usul usul onu takip etti. Lakin hayvan patilerine bulaşacak olan çamurdan dolayı pek keyifsiz görünecekti bir kaç dakika sonra.
Limana kadar olan yolculuğu sorunsuz geçmişti. Hava güzeldi, Nisan ayının sonu onun yüzüne gülmüştü. Güneş parıl parıl parıldıyordu. Rüzgar şehir içlerinde yoktu ama deniz kenarında ufak ufak kendisini hissettiriyordu. Kadının yüzü gülüyordu. Aylar sonra ilk kez mutluluğun ona geri döndüğünü hissedebiliyordu. Sükunet ve insanlardan uzak olmak, doğanın kollarına ve adaletine kendisini bırakmak iyi gelmişti, iyileştirmişti kadını. Belgelerini verip kontrol noktasından geçti. Kedisi için gereken belgeleri de imzaladıktan sonra Fransa'ya onları taşıyacak olan gemiye bindiler. Uçarak yahut cisimlenerek gitmek istememişti. Hayatı daha yavaş yaşamak istiyordu. Büyü, bazı şeyleri çok kolaylaştırıyordu. Kolaylıktan bıktığını hissediyordu. Cwénhild, çocuğunu bırakarak kolaya kaçmıştı. Carmilla, öldürmek ve şiddet hem doğaya aykırıydı hemde kolaya kaçmaktı. Bakanlık... onların yaptığı her şey kalitesiz ve kolaydı zaten. Bundan bıkmıştı. Hayatında biraz basitlik, biraz zorluk ve biraz huzur istiyordu bu kadın sadece. Hepte bunu istemişti. Gemi yolculuğu sırasında da tam olarak bunları yaptı. Güzel bir yemek yedi, güvertede denizi izledi, martıların şarkılarını dinledi ve rüzgarın tenini aşındırmasına izin verdi. Hayat, güzeldi. Basitti, sadece yaşamasını bilmek gerekiyordu, bünyevi kaygılardan arınıp ahengin kollarına kendinizi attığınızda dalgalar ve rüzgar sizi ulaşmanız gereken yere götürüyordu zaten. Yürümeniz için bir patika, çoktan hazırdı. Sanayileşen ve teknolojinin kölesi olan insan ne yazık ki o patikanın üstüne betondan bir orman inşa etmişti. O yüzden kaybolmuşlardı, o yüzden mutsuzlardı. Doğanın akışını bozdukları için sonsuza kadar onları kovalayacak bir lanetti bu. Hak ettikleri, ödemeleri gereken haklı bir bedel.
Fransa, ilginç bir ülkeydi. Londra'dan ve İngiltere'den çok farklıydı. Lakin Gwyndolin bu farkları irdelemedi. Cadıların onu çağırdığı ormana doğru gitti muggle ulaşım yollarını kullanarak. Fransa da daha farklı hayvanlar vardı, daha farklı ağaçlar, bitkiler. Zamanında burada kalmış ve tek tek bunları incelemişti, kitabında hepsi yazıyordu. Genç ve hevesli olduğu günlerdi. Geride kalmış olmaları üzücü ama kaçınılmazdı. İnsanlar böyleydi, hevesleri istedikleri şeyi elde edene kadardı. Elde ettikten sonra değerini kaybediyor ve ucuz bir paçavra gibi köşeye atılıyorlardı. Gençlik böyle yitip gidiyor ve sonra geriye kaçırılmış fırsatlar ve acı anılar bırakıyordu. Lakin kadın bugün buraya bunun için gelmemişti. Mutlu olmak, insanlardan ve toplumdan uzaklaşmak için buradaydı. Ormanın kıyısına geldi. Sanki, kalbi atıyordu ormanın. Bir şeyler anlatmaya çalışıyordu sanki. Bir ritim, bir müzik, bir fısıltı hepsini duyabiliyordu. Duymuyor, hissediyordu. Suda, rüzgarda ve kalbinde. Hepsi bir ritim içindeydi. Bir uyum içinde. Kalbinin atışı bir notaydı, rüzgarın uğultusu bir çalgı ve suyun akışı bir şarkı. Birbirini tamamlayan ve yücelten bir ilahi gibi. Ormana baktı, orman da ona geri baktı. Davetkardı orman. Bir fısıltı, diğerlerinden daha keskin ve daha net. "Walpurgisnacht." Ritmi bozmadan ormana adım attı.

Güneş batmak üzereydi. Lakin hayvanlar uyumuyordu. Yapraklar bile uyanıktı. Herkes müziği dinliyordu. Müzik onu çekiyordu, müzik büyüleyiciydi. Sanki yürümüyor, süzülüyordu. Adımlarının onu taşıdığını biliyordu ama gitmesi gereken yeri o bilmiyordu müzik onu götürüyordu. Uslu bir çocuk gibi dinledi müziği. Bu müziği duymak için gelmişti zaten onca yolu. Çocukluğundan beri çekiliyordu bu yere. Rüyalarında görüyordu bu ağaçları, bu şarkıyı mırıldanıyordu istemsizce küçük bir çocukken, nehirlerin yanında koştururken. Aynı anda birden çok şey hissediyordu. Ağaçların kökleri toprağın altında nasıl uzanıyorsa, duyguları ve hisleri de öyleydi. Uçsuz bucaksız bir deryada giden ve gittikçe derinleşen dalgalar gibi. Müzik gittikçe yoğunlaştı. Müzikle birlikte bir takım duygularda belirginleşiyor, renkler değişiyordu. Ağaçların dalları iyice sıklaştı. Çalılarda öyleydi. Sanki bir şeyler saklıyor gibiydiler. Attığı her adımda müziğin sesi yükseliyor, farklı çalgılar, farklı duygular ve farklı ritimler ekleniyordu. Heyecanlandı, adımları hızlandı. Dalları aştı, çalılardan sakındı ve kaynağa ulaştı. Kısa saçlı, kısa boylu sarışın bir kız çocuğu onu karşıladı. Mavi gözleri parıl parıl parlıyordu. "Hoşgeldin Gwyndolin. Walpurgisnacht başlamak üzere." dedi. Soğuktan kızarmış parmaklarını kadına doğru uzattı. Yüzündeki gülümseme, az önce batmış güneş kadar kocaman ve sıcaktı.
Gün tamamen geceye döndüğünde, yıldızlar yerlerini aldığında ve mehtap sahneyi aydınlattığında bitti danslar. Ateşin etrafında dans eden insanlar sustu. Herkes sessizce yerine geçti. Gwyndolin gönlünce dans etti. Çıplak ayakları çamurla ve pislikle kaplandı. İçki içti, yanakları al al oldu ve yüzündeki gülümseme bir anlığına bile kaybolmadı. Mutluydu. Mutluluk yakalaması bu kadar kolaydı işte. Sarışın kız geniş bir kütüğün üstüne çıktı. Bu sırada herkes maskesini taktı. Ağaçtan yapılma, boyalı maskelerdi bunlar. Gwyndolin'in yoktu. "Maske için maskelerinden kurtulmalısın." diye fısıldadı yanında duran ve az önce dans ettiği kadın. "Gwyndolin Lowell. Gwyndolin Cross. Aramıza hoşgeldiniz. Yıllardır seni bekliyorduk." dedi sarışın kız. Başka bir Gwyndolin mi vardı? Tek maskesiz oydu ama. Etrafına baka baka kıza doğru yürüdü. Kız Gwyndolin'in elini tuttu ve onu kütüğe çıkardı. Elindeki kaseyi Gwyndolin'in ellerine tutuşturdu. "Sen her zaman doğanın kızı oldun. Doğaya dönme vaktin gelmiştir. Kendini tanı, başka benliklerini tanı. Tanı ve bize geri dön. Maskelerinden kurtul ve kaynağa geri dön." Gözlerini kapattı ve sıvıyı içti Gwyndolin. O gözlerini kapattığında bir çift mavi göz onu karşıladı. Safir mavisi gözler. Kıvırcık simsiyah saçlar.

"Merhaba."
"Merhaba."
"Sen. Bensin."
"Ben. Senim."
Bir rüya.
Bir yansıma.
Bir dünya.
Kendisininki gibi olmayan.
Karşısında bir perde vardı. Perdenin arkasındaydı safir gözlü kadın. Kıvırcık saçları dalgalanıyordu. Yanında bir kurt vardı. Simsiyah bir kurt. Onun gözleride safir kadar maviydi. Önce kurt arkasını döndü. Sonra kadın perdeyi sıyırdı ve kadını davet etti. Gwyndolin, Gwyndolin'i takip etti. "Anlamıyorum. Sen bensin ama farklısın." dedi. Bir çocuk kadar şaşkındı ve Gwyndolin sadece gülümseyerek cevap verdi ona. Perdeden geçti ve arkasına dönmedi. Karanlık bir koridorda yürüyor gibiydi. Garip sesler duyuyordu. Garip kıyafetli insanlar görüyordu. Binalar daha büyüktü. Daha az yeşil vardı ve beton orman daha da yayılmıştı. İnsanlar daha da mutsuz görünüyordu. "Benim dünyam, seninkinden farklı. Daha elem bir halde. Gel. Sana hikayemi göstereyim." Binalar ve kaldırımlar ayaklarının dibinden kayıp geçti. Geniş bir araziye düştüler. Bir yetimhane ve oradan çekilip çıkarılan bir kız çocuğu. Kocaman bir eve getirildi bu kız çocuğu. Kocaman bir malikaneye. Orada büyüdü ve büyüttü. İki tane çocukla, kardeş gibi ama asla tam değil. Bir kız çocuğu vardı. Sevimliydi, kızıl saçları ve kırmızı yanakları çok tatlıydı. Bir de erkek çocuğu vardı. Ruhundaki karanlık henüz yeşermemişti. "O adam. Hepimizin sonunu getirdi." dedi. Zaman ilerledi. Bu Gwyndolin farklı bir okula gitmişti ve hep yalnızdı. Onun Cwénhild'i yoktu. Bir ışık patlaması oldu ve malikaneye geri döndüler. Karanlık bir geceydi. İnsanlar siyah giymişlerdi. Bir tabutun başında duruyorlardı bu insanlar. Kızıl saçlı kızın resmi vardı. "Ophelia." dedi kadın. Safir gözlerindeki acı çok gerçekti. Bir odaya geçtiler. Bir mektup, gümüş cübbeler ve içindeki karanlığa teslim olmuş bir adam. Korktuğunu hissetti Gwyndolin. "Çok üzülmüşsün. Canın çok yanmış."Sonra bir fırtına gördüler. Falezlerin üzerinde bir kadın. Şimşeklere bağırıyordu. Koşuyordu, bir kurt olarak. "Bulmuşsun! Doğayla bir olmanın yolunu bulmuşsun!" dedi. Sesindeki mutluluğu, heyecanı ve hevesi kaçırmamıştı mavi gözlü Gwyndolin. "Hepimiz acımızı farklı şekilde yaşadık. Ben doğaya, kaynağa döndüm." dedi bu sırada tekrar içindeki karanlığı büyüten adam gözüktü. Yanında sarışın bir adam ve kendinden emin bakışları olan bir kadın vardı. Onların arkasında kel ve sert bakışlı bir adam ve onun yanında kızıl saçlı bir kadın daha. "Simon ise bambaşka şekilde yaşadı. İçindeki yangını söndürmek yerine onunla dünyayı yakmayı seçti."
Kendi kuyruğunu kovalayan bir yılan işlemeli bir bayrak bakanlığın üstündeydi. Bu yılan bakanlığı paramparça etmişti. Sadece bakanlığı değil bu yılana karşı duran kim varsa. Simon, oradaydı Gwyndolin yanındaydı. Kadının bundan gurur duymadığını hissedebiliyordu. Bakanlık alevler içindeydi. Seherbazlar, hepsi ölmüştü. Karşı çıkanlar ya katledilmişti, yada sorgulanmak üzere zincirlenmişti. Simon en tepedeydi. Her şeyi izliyordu. Gwyndolin ise buna yardımcı olmuştu. Bakanlık yetmedi. İçindeki alev sönmedi Simon'un. Büyüdükçe büyüdü. Ölümler durmadı. Ateşler sönmedi ve dünya depremlerle sallandı. En sonunda. En sonunda dayanamamıştı mavi gözlü kadın. Yanı başındayken Simon'un. Ona en güvendiği anda asasından çıkan yemyeşil bir ışık ile almıştı canını. "Ben yapamazdım." dedi. "Biz, sen ve ben. Farklı hikayelerin yan karakterleriyiz. Bunu kabul etmişiz. Wordsworth, Muirghéal, Barthélemy. İsimler aynı. Olaylar farklı. Benim dünyama yıkımı bir Wordsworth getirdi. Bunu yapmasına ben yardım ettim. Sen karışmayacak kadar güçlüydün. Belki de senin sayende arkadaşın başaramayacak ve dünyanız yanmayacak. Biz buraya aidiz. Sen ve ben bizim yerimiz ormanlar." dedi ve kadının ellerini tuttu. "Bambaşka bir hayat, bambaşka insanlar ve bambaşka bir Gwyndolin." dedi. Mavi gözlü kadın yavaş yavaş uzaklaştı. Kurt onu takip etti. Mavi gözlü kadının uyanışını izledi. Dans eden insanların yanında, güneşe bakerken, mutluydu. Uzaklardan, perdenin arkasından gülümsedi. "Hoşçakal."
Yıldızlar döküldüler ve battılar. Siyah bir okyanus her şeyi yuttu. Sonra bir ışık narince baş verdi. Büyüdükçe büyüdü. Dalları arttıkça dahada ışıldadı. O dallarda farklı insanlar gördü. Her tarafı rünlerle kaplı upuzun bir adam... bir kediyi öldürdü. Mavi gözlü kadın o kediyi gömerken çok ağlamıştı. Başka bir dal. Kendisini gördü. Kucağında bir çocuk vardı ve yanında da kocası. Cwénhild ve Seth'te oradaydı, yanlarında da Mirabelle vardı. Okuldan mezun olmuştu Mirabelle ve sınav sonucunu elinde gururla sallıyordu. Bambaşka bir dalda Carmilla'yı gördü. Cesetlerle dolmuş bir çukurun tepesindeydi. Yanında Mirabelle vardı, Ares vardı ve başka maskeli insanlar kızıl cübbeleriyle kadının arkasındaydılar. Kadın ise ağlıyordu. Zira kalbini Seth Carter'i gömdüğü zaman kaybetmişti. Bir dal daha... hepsinden güzel parlıyordu bu. Yemyeşil ormanlar gördü. Koşan geyikler ve uçan kuşlar. Vızıldayan arılar ve açan çiçekler gördü. Bu dalın yaydığı ışık diğer bütün ışıkları söndürdü. Ağaç, tek bir daldan ibaret olmaya başladı. Yapraklarında dört mevsim vardı. Karlı dallar, kurumuş dallar, yeni yeni çiçek açan dallar ve tamamen büyümüş dallar. Gwyndolin ağaca tırmanmaya başladı. Dallardan birine oturdu. Sarı saçlı kız çocuğu yanına oturdu. Gülümsüyordu. Ağacın dalları yanlarına kadar sokuldu ve onlara birer tane elma uzattı. Yemeye başladılar, sulu ve taze bir elmaydı bu. Diğer dalların ışığı tek tek söndü. Cwénhild, Seth, Mirabelle, Simon, Auguste, Vitya, Jimin, Alice... hepsini tanıyordu. Hepsini hatırlıyordu. Diğer Gwyndolinlerin acıları, sevinçleri, yalnızlıkları, korkuları, başarıları ve hayalleri. Hepsini toplamıştı. Hepsi için göz yaşı dökmüştü, hepsi için gülmüştü. Hepsinin hayatlarını bir bir yaşamıştı. Gözlerini hepsi için açtı.
"Tekrar hoş geldin."
Güneş nazikçe yükseldi. Dans eden herkes uyumuştu. Geçmiş artık geride kalmıştı. Bütün acılar dinmişti. Dünya dinleniyordu. Artık Gwyndolin içinde dinlenme vakti gelmişti. Yıkımdan ve ölümden uzakta. Korkunun ve insanların olmadığı bir yerde. Doğaya saygı duyanların, onu koruyanların yanında. Ait olduğu yerde, evinde. Çok sevdiği ağaçların ve hayvanların arasında.

[spoiler]- Gwyndolin, benim için her zaman özel bir karakter olarak kalacaksın. Senin hikayen artık bitmeli ve dinlenmelisin. Yazdığım iki hayatında da mutlu yaşayamadın ama sonun mutlu olsun. Hoşçakal.
-Bu RP 1866 Yılının Nisan ayının son haftasında başlayıp 1 Mayıs sabahı bitmektedir. Bu karakterin sonunu yazmak için site tarihinin ilerlemesini beklemek istemedim. Zira karaktere vedam olduğu için biraz zamanı büktüm.[/spoiler]