Büyücedünya RPG

İngiltere Büyücedünyası => Knockturn Yolu => Apples & Oranges => Konuyu başlatan: Das - 05 Ekim, 2021 06:29:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866

Başlık: Vahşet Manşet
Gönderen: Das - 05 Ekim, 2021 06:29:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]"Ben 54 yaşındayım diyorum!" diye çok düzgün tonlayarak konuştum yanımdaki yaşlı büyücünün omzuna kolumu atmış, adamın bana iyice yaklaşmasını sağlamıştım. Elimdeki düz iksir şişesini adamın göğsüne bir iki kere vurduktan sonra "İşte bu iksir sayesinde 20'li yaşlarımda gibi gözüküyorum. Japonya'dan Xia Zhon adındaki büyücü özel olarak sipariş edenlere yapıyor bu özel iksiri. 2 senedir kullanıyorum. Hiçbir etkisi yoktu ama geçen hafta bir anda 20 yaşlarımda buldum kendimi.  Karımı boşadım, artık genç ve güzel bir kadınla birlikteyim. Seni de çok sevdiğim için söylüyorum ha! Normalde paylaşmak istemem ama yüzün nurlu senin cancağızım!" Diagon yolunda rastgele durdurmuş olduğum yaşlı büyücü ne kadar olduğunu sorduğunda "Normalde çok pahalıya aldım ama... Sana 30 galleon olur." dedim. Amca para kesesini çıkarıp elime tek tek 30 galleon saydığında altın kesesinin doluluğuna bakarak keşke daha fazla söyleseydim diye geçirdim içimden. Dışarıdan bakıldığında çok da zengin gözükmüyordu oysa ki. Neyse bir iksir şişesine su doldurmuştum sadece zaten. 30 galleon havadan kapmıştım. "Büyün bereketi olsuuun! Her attığın yerini bulsun büyü kardeşim!" lafları ile iksiri adamın ellerine bırakıp parayı da iç cebime attıktan sonra adamın omzundan kolumu çekip reveransı çaktım. Hafif yürür, hafif de seker bir şekilde Diagon yolunda ilerlemeye başladım.

Öğle vakitleriydi. İngilizler daha farklı insanlar ya. Amerika'dan daha farklı bir yer burası. Kelimeler bile farklı. No-maj'lere Muggle diyorlar mesela. Değişik yani. Yine de alıştım sayılır. Tanıştığım kişilere kafama taktığım dandik şapkayı çıkarıp selam veriyor, bu sırada da ıslık çalıyordum. Burada baston kullanmayı çok seviyorlar. Hatta asalarını bastonların içine monte ediyorlar. Öyle bir işe girişmedim tabi, ben daha çok belimde taşıyorum benim emektarı. Yine de bir baston alıp sağa sola çevirerek eğleniyorum kendi kendime. Tam Knockturn yoluna döneceğim yerin biraz ötesinde bacaklarında Gelecek Postası tutan baykuşlar dikkatimi çekince yolumu uzatıp yanlarına gittim. Daha demin yaşlı amcadan çırptığım galleonlardan ödemesini yapıp baykuşlardan gazete aldım. Sonra da sevgili arkadaşım, kardeşim, manitam Cornelia'nın dükkanına doğru hala zıp zıp bir şekilde ilerlemeye başladım. Diagon yolunun açık ve güneşli havası ben ilerledikçe kayboldu. Siyah beyaza yakın bir havaya büründü çevre. Tüm dükkanlar karanlıklaştı ve yollar daraldı. Diagon yolunda cıvıl cıvıl olan insanlar burada daha ucubeleşmeye, garip bir hale büründüler. Ben yine de neşemi bırakmıyor, geçen herkese aynı içtenlikle selam veriyordum şapkamı çıkarıp. Yolun kenarında oturmuş şarap içen, kel kafalı büyücünün yanına gelip cebimden 10 galleonu eline saydım çevreye bakınarak. Sonra adama dönerek "Bak." dedim yüzümde acı bir gülümsemeyle. "İkinci verdiğimi de şuna-" elindeki şarabı kafamla işaret ettim "-verdiğini öğrenmiş Blaze. Dükkanın içinde 4 kur kovaladı beni." Sol kolumu sıyırıp iyileşmekte olan hançer yarasını gösterdim. "Çaldırdığını söylemiştim, sen mi söyledin gerçeği? Sana fazla tolerans gösterdiğimi söyledi." Adam baktı yaraya mutsuz bir şekilde. Havasında değildi belli ki. "Etme zaten yardım!" diye hırladı. "Bırak ölüp gideyim. Hak ettiğim bu benim." Şarabını diktiğinde şişeyi yakalayıp aldım elinden. Gülümsemem iyice acı bir hal almıştı. "Saçmalama." dedim. İyi bir şeyler söylemek istiyordum aslında ama sarhoştu. Ne desem nafileydi yani. "Hadi gel." dedikten sonra bastonumu koluma asıp kolundan yakaladım adamı. O da hafif ağlamaklı bir şekilde kalktı ayağa. Kolunu omzuma atıp yürümeye başladım. Yamuk bir ağızla "Eskiden beni görseydin Gabriel!" diyordu. Evet, kendimi Gabriel diye tanıtıyordum buradakilere. Başmeleklerden birinin adı, hoşuma gitmişti. "Sihir Bakanını eğittim ben, Hogwarts'ta herkes önümde eğilir, öğretmemi isterdi. Reddederdim." Gözlerimi devirdim. "Uydur anasını satayım." dedim dalga geçerek. "İnanma bana! Sen de inanma! Zaten ben ölmüşüm bitmişim! Ver şunu!" Ondan uzakta, elimde tuttuğum şarap şişesine hamle yaptığında kaçırdım elimi. "Yap-ma. Yap-ma!" diye vücudumla diğer tarafta durması için ittirdim düzgün yürüyemeyen adamı.

Birlikte sendeleye sendeleye Cornelia'nın dükkana ulaştık. Kapı açılınca bir zile vurup geldiğimizi Cornelia'ya haber verirken ben de çevredeki rehin eşyalara çarpmamaya çalışarak biraz ilerideki koltuğa fırlattım yanımda getirdiğim adamı. Kendini tezek çuvalı gibi bırakınca toz kaldırdı tabi ki. Adam ciğeri sökülür gibi öksürürken, ben de minik ve kuru öksürüklerimle düetine katıldım. Yine zıplaya zıplaya arka tarafa geçtim dükkanın. Cornelia'nın yanağına bir öpücük kondurduktan sonra etrafımda dönerek yoluma devam edip çirkin bir bardağa su doldurmak için arkadaki mutfağa yürüdüm. Elimdeki şarap şişesini tezgaha sallayıp "Şu yeni çocuk vardı ya." diye anlatmaya başladım su doldururken. "Geçen sekizlerde gördüğümüz dokuzuncu çocuk." Sekiz tane oldukları için sekizler lakabını taktığımız sokak çocuğu çetesinden bahsediyordum. "Ona da Hogwarts mektubu gelmiş." Çocukların Hogwarts ihtiyaçlarını karşılıyorduk hibe olarak. Okuyup bir yere gelsinler de bizim gibi acı çekmesinler düşüncesiyle. Bana kalırsa kızlar fazla romantik davranıyordu bu konuda. Bu kadar idealist olmaya gerek yoktu. Hepimiz birleşip tek vurgun yapsak, zaten elimizdeydi tüm sokaklar ama... İşte. Öyle bir plan yapmaya da deli gibi üşeniyorum. Bardağı girişte ayı gibi yatan adama götürüp eline tutuşturdum. "İç hadi." dedikten sonra elini de ağzına götürdüm.

Adam üstüne döke döke içerken ben de gidip masanın tekine yerleşip satın aldığım gazeteyi çıkardım iç cebimden. Gazeteyi açıp ayaklarımı masanın üstüne koydum ve keyifle mırıldanarak okumaya başladım. Sandalyede iyice yayıldığımda Cornelia gelip masanın üstünde duran ayaklarımı ittirince "Hmm.." diye bir ses çıkararak daha demin kirli ayakkabılarımı koyduğum yere gazeteyi koyarak "Dinle." dedim Cornelia'ya. "Yirmi Sekiz Temmuzda Gelecez Postası'nda oldukça sükse -sükse ne demek be- yapan Carmilla Sanguina'nın Gizemi yazısının yazarı Magnus Pearson, evinde vahşice -VAHŞİCE- öldürülmüş olarak bulundu. Vay anasını sayın seyirciler." İyi bir cinayet haberi gibisi yok yemin ediyorum. "Nasıl vahşice acaba? Sana söyleyeyim, kesin parçalanmıştır. Gelecek Postası parçalanmaya hemen VAHŞİCE sıfatını koyuveriyor. Sanki ölüm lanetini atınca vahşi olmuyormuşsun gibi." Kafamı iki yana sallayıp arkama yaslandım. Kolumu sandalyenin arkasına atarak "Bir de No-Maj'ler vahşi, onlardan farklıyız ayağına yatıyorlar. Hepimiz vahşi, hepimiz hayvanız ki. Özünü inkar edip duruyorlar. Mesela bana bakalım. Hayvanım. Sana da hayvan gibi aşığım kankaliçem." dedim piç piç gülümseyerek. Tek bacağımı yine masanın üstüne, Magnus Pearson'ın gururla baktığı gazetenin üstüne koydum umursamaz bir tavırla. "28 Temmuz sayısı var mı burada? Okuyalım bakalım ne yazmış da çizmişler façasını."[/justify]
Başlık: Ynt: Vahşet Manşet
Gönderen: Locomotor - 05 Ekim, 2021 12:33:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Gazete satıcılarında eski gazeteleri zaman zaman bulmak hep olmasa da mümkün olabiliyor fakat bakıyorsunuz 27 Temmuz var, 29 Temmuz var ama 28 Temmuz yok ilginç bir şekilde. Sebebini soruşturduğunuzda gazete müdürlüğünce tüm sayıların toplatıldığını ve piyasada tek bir kopyasının bile bulunmadığını söylüyorlar. Toplatılma sebebinin 'Carmilla Sanguina'nın Gizemi' isimli bir köşe yazısı olduğu dedikoduları var. Ancak şu anda gazeteden kimlerin elinde bulunduğu ve neden toplatıldığı meçhul.
Başlık: Ynt: Vahşet Manşet
Gönderen: Cornelia Barthélemy - 06 Ekim, 2021 01:50:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]”Almıyor musun sen şimdi bunu? Son kararın mı? Dükkanında böyle bir şeyi sergilemediğin için pişman olursun söylemedi deme. Ben mutlaka alacak birini bulurum, olan sana olur.”diye peşi sıra cümlelerini sıralayan boğuk tonlu soluk adamın yüzüme boş boş baktı Cornelia. Getirdiği ürünün Cornelia’ya hiçbir yararı olmayacaktı, adı gibi emindi bundan. Adam dükkana girdiği ilk anda dış görünümünün salaşlığı ile belki bir ihtiyacı var ve nakite sıkıştı gibi düşünmüştü. O sebepledir ki ürünün değerine göre bir iki kat daha fazlasını dahi verebilirdi. Uykusunu tamamı ile aldığından dolayı günün ilk müşterisini sıcakkanlılıkla karşılamayı başarmış, bütün bonkörlüğüyle yardımcı olmak için hazırken sadece adam çarpmaya çalışan bir herifin teki olduğunu kısa sürede anlamasıyla mizacı değişmişti cadının. Yaklaşık yarım saat kadar adamın kraliçenin inci broşunu olduğunu iddia etmesini ve şans eseri eline geçmesinin hikayesini dinlemiş, yalan olduğunu kırıcı olmadan belirtmeye çalışarak sakince ilgilenmediğini anlatmaya çalışıyordu. Gına mı gelmişti artık sanki? Kesinlikle gelmişti. Beynindeki nöronların kısa devre yapmasına izin vermemeye çalışıyordu Cornelia ancak laçka tipli boş adam bir şeyler koparmaya çalıştıkça Cornelia’nın damarı atmaya başlıyordu. Son demini de içen adam fermanını imzalamak adına tekrar konuşmaya başlamıştı.”Böyle tabi ki para kazanamazsın. Ne ürünün ederini anlıyorsun ne de insana iki güler yüz gösteriyorsun. Kadınlar böyle girişmemeli. Sihir kanınızda da olsa sizin yeriniz ev. Muggle kadınlarından da farkınız yok. Yapmanız gereken tek şey her işi özellikle de bu tarz işleri erkeklere bırakmak. Şurada olacaktı bir delikanlı, bak bakalım nasıl sayıyordu paraları.” Bir… İki… Üç… Burnundan derin derin nefes alıyordu Cornelia. Likörler, şaraplar, elmalı tartlar, sodalı ekmekler, step dansı yapan goblinler, Rope köprüsü… Ah, evet! Bu adamı İrlanda’nın Moher kayalıklarından atmalıydı. Tam şuan yakasından tutup bir paçavra gibi silktikten sonra bir savaş kölesi gibi bağlayıp cisimlenmeliydi ülkesine. Hayır, hayır… Sakinlikle halledebilirdi bunu. Tezgahın arkasında duran bedenini biraz daha tahtaya yaklaştırırlen elini nazikçe broşa götürdü yüzüne yerleştirdiği sempatik bir gülümsemeyle birlikte. İncelermiş gibi yaparken olabildiğince ince ses tonuyla sorusunu yöneltti. “Şu detayı görüyor musunuz?”. Baş parmağı ile dikkatsizce gösterdiği yere dikkatlice bakışlarını kitleyen adam nereyi ve tam olarak neyi gösterdiğini anlamaya çalışıyordu. O esnada Cornelia el ile yukarı kaldırılan tezgahın altındaki boşluktan faydalanarak vakit kaybetmeden pasif agresif bir mod ile hızlıca kalın topuklularının ucuyla bir tekme savurdu adamın iki bacak arasına doğru. Daha çok oraya o ayakkabının burnunu yerleştirdiği bile söyleyenebilir. Beklenmeyen acıyla sızlamaya başlayıp ellerini vücuduna kapatan adam gerilemeye başlarken Cornelia pirinçten yapılma broşu adama doğru fırlatmayı ihmal etmeyerek tezgahın önüne doğru geçmeye yeltendi. Adam geri gittikçe üstüne doğru ilerlemeye başladı cadı da. Korkağın teki olduğu belliydi.”Bu dükkanda ite it gibi çakala çakal gibi aslana da aslan gibi davranılır. Ve bil bakalım sen hangisisin?”derken sesindeki soğukluk kendisine ulaştığında içinin hararetiyle örtüşmediğini fark etmişti. Tutup ciğeri beş para etmez herifin tekine kadın haklarını savunacak değildi, uğraşmaya değmezdi. “Asama davranmadan ya da kaba kuvvet kullanmadan önce-“sanki az önce adamın mühim bir bölgesine vurmamış gibi devam ediyordu Cornelia, “Defol buradan! İt seni. Etrafta rahatça dolaşmak istiyorsan bir daha buranın önünden dahi geçmeyeceksin. Anladın mı beni?“Dik durmayı sonunda başarabilen adam korkunun getirisiyle kapıya doğru tabanları yağlarken “Dilekçe yazacağım bakanlığa. Kapattıracağım dükkanını.”gibi şeyler zırvalamıştı ama Cornelia gram umursama belirtisi göstermeden tezgahın arkasına tekrardan geçip arka tarafa doğru yönelmişti.

….

Aradan ya bir saat geçti ya da geçmedi zilin çalmasıyla eski püskü bir kanepeden doğrularak ayaklanmıştı Cornelia. Müşteri olmamasını umut ederek -keza bugünlük insanlarla uğraşma kotasını fazlasıyla doldurmuştu- adımlarlen Das’ın gelmiş olduğunu görünce sevincini saklamamıştı yüz ifadesi. Paldır küldür sesleri de işittiğinden Das mutfağa ilerlerken Cornelia’da merakını sakınmıyordu.”Bu sefer kimi getirdin? ”demesine rağmen cevapsız kalırken sorgulamasının saçmalığını fark etti ve anında orada saldı bu olayı. Yanağında hissettiği öpücüğe karşılık, ”Sulu sulu öpme be.”Kime ne anlatıyordu ki? Das mutfağa geçerken tezgaha doğru yanına yaklaştı Cornelia. Koku alan bir tazı gibi gözü kestiğinden beri Das’ın elindeki şarap şişesine takılı kalmıştı. Bırakır bırakmaz şişeyi kaparken kulağını da Das’a vermişti. “Hı-hı. Kadro tamamlandı demek ki. Şimdi nasıl da heyecanlıdırlar.” Cümleleri arasında art arda şaraptan minik yudumlar almıştı. Sekizler için en az onlar kadar heyecanlıydı. Hepsini hiç sahip olmadığı küçük kardeşleri gibi görüyordu. Onda olmayan şansın onlarda olması için çabalıyordu Cornelia. Hogwarts’a gittiklerinde de düzenli olarak onlara mektup yollayacaktı ancak dokuzluk ile biraz daha samimiyet kurması lazımdı. İhtiyaçları artacağı için daha çok paraya ihtiyaç vardı. Bu konuda bir şeyler yapmak lazımdı ama ne? Das’ın sağlam vurgun beklentisi destekleme fikri şimdi daha cazip geliyordu. Burjuva bir yaşlının evini soyup elden birçok antika okutulabilirdi. Ne olur ne olmaz diye sosyal ortamlarda bu profile uyacak kurbanları belirleyip sıkı takibe almalı ve bizzat tanışıp ölçüp tartmalıydı. Kafasında dükkanına gelen zengin müşterileri düşünüyordu tek tek. Şarapçıya bakarken homurdandı şöyle bir o sırada. Alkol ile yazık etmişti kendine. Umarsızca bir yudum daha aldı şaraptan. İç sesini iyi ki kimse duyamıyordu yoksa düşünceleriyle eylemlerinin tezatlığı epey gülünç olurdu. Olduğu yerden kıpırdanarak düşünceli bir halde dükkanın içinde dört dönmeye başlamıştı. Mırıldanıyordu kendi kendine ki Das’ın masadaki ayağını düşürerek onun isteği doğrultusunda dinlemeye başladı. Nereden bulmuştu ki o gazeteyi? Pür dikkat kesildi.”Sükse için başarı kazanmış diyebiliriz”diye ağzının içinde geveleyen Cornelia çok üstünde durmayarak oda içinde turlamaya devam etti.”Magnus… Yabancı gelmiyor.”Daha önce mutlaka köşe yazılarını okumuştur ama hatırlamıyordu o an. Gizemleri ve aydınlatılmalarını severdi Cornelia. Nasıl oldu da o yazıyı okumamıştı? İlginç gelmişti gözüne.“İçindeki canavarı dürtene kadar herkes masumdur zaten. Hayvansal dürtülerimizi ne kadar çabuk kabul edersek insan doğasının çiğliğini o kadar iyi anlarız. Açık kafayla sorgulamamak lazım, kafam götürmüyor. Bana birkaç şişemdaha getirmen gerekirdi bunları konuşmak için. Ayrıca… Bana aşık falan değilsin, kes şunu. Hoş etme gönlümü.”derken yine suratında garip bir gülüş vardı anlamsız bir şekilde. Bacağını yine yukarı salmasına göz devirerek ardından gelen soruyla refleks olarak civara bakındı.

Cornelia gazete almazdı. Hmmm… Gazeteleri biriktirmek gibi bir huyu yoktu Cornelia’nın ama böyle şeylerin değerli olabileceğini bildiğinden civardaki dükkanlardan birinden bulduğunu kapar ve arka tarafta tutardı.”Bekle. Arkadan bakıp geliyorum.”Büyük adımlarla içeri geçtiğinde ahşap dolabın raflarına bakındı. Büyüyle genişletilmiş bir rehinciydi burası ancak o kadar uzun zamandır sahibeliğini yapıyordu ki hangi dolap neyi bulundurur adı gibi biliyordu. Kitaplar, dergiler, kartlar, kılavuzlar ve gazeteler… İşte hepsi karşısındaydı. Gazeteler de adına göre ayrılmıştı. İyi ki kategorilere ayırıyordu böyle şeyleri yoksa işin içinden çıkamazdı. Dizlerinin üstüne eğilip yanında getirdiği şişeyi de köşesine yere koyup temmuz ayının gazetelerine bakınmaya başladı. Bir süre bakındı ama gariptir ki 28’i yoktu. Bağırdı hemen sesini duyurmaya çalışırcasına.”D, 28 Temmuz olduğuna emin misin? 27 ve 29 değil mi? Ihmm. Evet, nasıl oldu bilmiyorum ama 28 yok…. N-ne? Duymuyorum seni. Eminim olmadığına.”[/color]Önüne düşen saç tutamlarını bıkkınlıkla üfledi. Diz üstünde daha fazla kalmaya tahammül edemeyerek ön tarafa ilerleyip arka tarafa açılan iki kapıdan birinin perdesini çekti. ”Bak, giderek ilginçleşecek ama o günün gazetesini galiba burada ve Diegon’da hiç kimse de bulamamış olabilirim. Bayan Peters her şeyi okur, biliyorsun. O bile okuduktan sonra dükkanın önündeki sepete başkalarının faydalanması için bırakmamıştı. Çok üstünde durmadım ama-”.Lafını kesen şarabın asıl sahibine yöneldi. “Bulamazsınız artık onu. Aramayın boşuna. Toplattılar onu”. Kaşı kalktı Cornelia’nın. Das’ın adamla daha haşır neşir olması sebebiyle araya girmesini beklerdi normalde ama ilgisi kabarmıştı. “Nasıl oldu bu?” diye atıldı hemen Das’ın yanına doğru ilerlerken.Günün ortasında ve güneş batmadan önce bir de gecenin en karanlık olduğu anda her yere girdiler. Her yerdeydiler. Kimileri gördü ama sustular. Kimileri gördüler ama görmediklerini iddia ettiler. O gün sanki tarihten silindi.” Fazla içtiği belliydi de alkolden zıvanadan çıkmış uydurması bir şey söylemiyormuş gibi gelmişti Cornelia’ya. Bir sandalye çekip çöktü Das’ın yanına. Bacak bacak üstüne atıp ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi düşünceli ve kibar bir tavırla. Sonra da kısa süreli sessizlik bölündü.”İnanmıyorsunuz dimi bana?”İnanmamak için bir sebepleri de yoktu aslında kafasının her daim kıyak olması dışında. Lakin Cornelia içgüdüleriyle hareket eden yırtıcı bir hayvandı. Kan kokusu aldım mı peşini bırakmazdı. Görünüşüne aldanmak aptallık olurdu.”Neden bu işin peşine düşmemiz gerekiyormuş gibi hissediyorum? Çok aptalca. O gazetenin buralarda olması lazımdı. O gün boşluğuma gelmiş olmalı yoksa sorgulardım… Düşünüyorum… Sokaklar bizim. Gelecek Postası’nın olduğu sokakta takılan kim var? Sekizliklerden biri ya da herhangi bir sokak çetesi üyesi? Ne diyorsun D?”.
[/justify]
Başlık: Ynt: Vahşet Manşet
Gönderen: Blaze - 06 Ekim, 2021 02:36:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
[justify]“Fşşt.”
“Yapma.”
“Neyi?”
“Ses çıkarıyorsun. Yapma.”
“Niye, ne var ki?”
“Rahatsız oluyorum.”
“Hm, anladım. Niye ki?”
“…”


Bir köşeye çökmüş gelen geçeni izliyor, kaldırımdaki birkaç böceği bana yaklaştıkça fıskeyle uzaklaştırıyor, aynı zamanda da kafamdan birkaç planlama yapıyordum. Sabah evdeki çocuklardan biri hasta gibi duruyordu. Grace’e de sordum aslında ne sıkıntısı var, niye böyle oldu diye ama benimki de soru işte. O kadar normal ki hastalanmaları, kızamıyorum bile. Ne diyeceksin çocuğa, “kendine dikkat et” mi? Ediyor işte, daha ne yapsın? Karnını doyurduğuna sevinsin işte. Grace diyor ki salgın varmış, akşama çorba yapmayı planlıyordu şifa olsun diye. Ona malzeme yollamak gerekir şimdi. 
“Fşşşt.”
Gözüm seğiriyor galiba. Yapma dedim herife hala devam ediyor ya. Hepsi mi yarım akıllı olur? İki laftan anla değil mi? Elinden gelen tek bir iş bile yok, yeni katıldı gibi aramıza zaten. Neresiydi? Göz ucuyla baktım suratına hatırlamak için. Evden mi kaçmış, okuldan mı atılmış her ne dediyse işte öyle boktan bir sebepten geldi yanımıza. Kesin yala nsöylüyor zaten, Das’ın çakması tam. Güldüm kendi kendime bu benzetme için. Harbiden de Das gibi boş yapanın önde gideni. Üç dört gün oldu daha ama yemin ederim geçireceğim kafasına bir tane.
“Fşşt.”
Almış eline bir kağıt parçası. Ağzıyla öttürüyor sabahtan beri sokak ortasında. Önümüzden bir yandan elbisesi yere sürünmesin diye eteğini tutarken bir yandan da çocuğunu zarar vermeyelim diye kendine çeken orta yaşlı kadınlar endişeli bakışlarla geçerken, ben elimdeki taşları sektirerek etrafı kolaçan ediyorum. Bu mal Kirby de ağzıyla kağıt öttürüyor işte, sokayım kafasına ya.
“Fşşt.”
“Ya bi siktir git!”
İttirdim omzundan sertçe, olduğu yerden yere kapaklandı bir tur taklayla beraber. “Napıyorsun ya! Sen de hiç-“ “Kes tamam. Yapma dedim sana.” Ayağa kalktım, elimdeki taşları fırlattım kenara doğru. Cebimden birkaç Galleon çıkarıp doğrulmaya çalışan genç çocuğun üzerine doğru fırlattım. “Git bununla market alışverişi yap. Patates, soğan. Süt al bir de. Direkt eve gidip Grace’e ver. Sonra da yardım edersin akşam yemeğine, kağıt öttüreceğine yardımcı ol biraz.” Arkamı döndüm karanlık sokaktan aydınlığa doğru yürümeye başladım. “Sekizlinin yenisini de bana yolla.” dedim duysun diye hafif sesli bir şekilde arkama bakmadan. “Nerde olu- Ha tamam.” dediğini duyduğumda çoktan tavanından kirli sular damlayan tünelin sonuna gelmiş, görüş hizasından çıkıp hedefime yönelmek üzereydim. Cornelia’nın dükkanına gideceğimi bilmesi gerekiyordu artık, her şeyi de söyleyecek değilim.

Millet yavaştan Hogwarts alışverişini yapmaya toplanmaya başlamıştı Diagon Yolu’na. Son günler kadar kalabalık değildi tabii ama önceden hazırlığını yapmak isteyen planlı, düzenli, tertipli aileler geliyordu işte kitap mitap almaya. Her sene en fazla icraat yaptığımız zamanlar bu dönemler. Karlı oluyor, kalabalıkta kimin eli kimin cebinde belli değil zaten. Bizim çocuklar da buralarda bir yerlerde sabahtan başlamıştı herhalde volta atmaya. Bir sıkıntıları var mı, halledebiliyorlar mı kontrol etmek iyi olur diye yolu biraz uzatarak dükkana geçmeye karar verdim bu yüzden. Nasıl sıkıntı olabilir? Mesela bir zevzek bunları dükkanın önünü kapatmayın diyerek kovabilir, kıyafetlerinin yırtıkları ve kirleri dolayısıyla çocuklardan rahatsız olup itip kakabilirler, bunu sıkıntı eden çocukların morali bozulabilir veya sinirlenip kavga çıkarabilirler… Böyle uzayıp giden bir liste var. Gözüme tanıdık bir kafa denk gelince yavaşladım tanımak için: Seth. Beş senedir bizimle beraber, geçen sene Hogwarts’a başlaması gerekiyordu. Hasta oldu, Terzilerden birinin camına yapışmış, içeride prova yapan çocukları izliyordu. Durdum, karşı kaldırıma geçtim. Baykuş dükkanının caiman sırtımı verip izlemeye başladım ne yaptığını. Yanına gidip karışmama gerek yoktu, amacını ve hareketlerini gözlemlemek yeterdi bana. Uzun süredir burada olduğu o kadar belliydi ki, zaten geçen gece de Hogwarts’la ilgili milyon tane soru sormuş hepimizi bıktırmıştı. Sonunda başka odaya kovmuştuk uyusun diye. Bir sigara yaktım Seth’i izlemeye devam ederken, o sırada içeriden bir çocuğun Seth’i işaret ettiğini ve dükkan sahibi orta yaşlarının da bir tık daha üzerindeki Martha’nın aceleyle kapıya yürüdüğünü gördüm. Endişeyle kızgınlık arası karışık bir ifadeyle çocuğun yanına gelip “Uzak dur lütfen canım. Hadi git başka tarafa. Rahhatsız oluyorlar.” diye Seth’i itekleyen kadınla göz göze geldiğimde dudağımda minik bir seğirme ile yanlarına yürümeye başladım. Kadındaki endişeli ifade gittikçe büyürken Seth de geldiğimi fark etmiş birkaç adım gerileyerek bana yaklaşmıştı. “Yemedi ya dükkanınızı. Bakmak da mı paralı?”

“Blaze, uzatmamanı rica ediyorum. Müşterilerim var.” dedi Martha kafasıyla içeriyi işaret ederek. “N’apabilirim bu konuda?” dedim sigara dumanımdan bir nefes verirken. “Ay, üzerime üflemez misin? Saten bu, koku sinmesini hiç ama hiç arzulamıyorum.” Güldüm istemsizce. “Parfüm vardır, böyle güzel kokulu, sıkarsın içeride.” Yana üfledim bu sefer. "Bu makyaj tarzı da insanları korkutuyor Blaze, lütfen gelecekseniz de yüzünüzü yıkayıp gelin.” "Bakma o zaman suratıma." dedim tersleyerek. Her şeye de bir fikri var, sevmiyorum böyle insanları. O sırada Seth atıldı konuşmaya. “Bu cübbeler ne kadar Bayan Taylor?” Seth… Martha’yla bakıştık. Acımıştı ama bunun şu an bir getirisi olmayacağını bildiğimden omzundan ittirdim çocuğu. “Hadi gidiyoruz.” diyerek yürüttüm ileri doğru ve dükkanın önünden çekilerek Diagon Yolu’nda ilerlemeye başladık. “Cübbeyle işimiz yok bizim. Git de kendine mont çöz önce sen. Kış geliyor. Dükkana bakacaktı Martin, var mı bir haber?”
“Haaa evet var. Cornelia bir adamı tekme tokat dışarı atmış dediler. Kadınlar çalışmasın gibi laflar söylemiş diyorlar, o da sinirlenmiş.” İyi yapmış. Hangi şerefsizmiş o? Bir de ben döveyim. “İyi tamam. Çok takılma ortalıkta, yemeğe dönün yavaştan.” Cidden salgın varsa sağlıklarına dikkat etmeleri kazandıkları paralardan çok daha önemliydi. Uyusunlar, oyun falan oynasınlar evde ne bileyim. Erken dönmüyorum ben eve genelde ne yapıyorlardır bilmiyorum.

Dükkanın etrafında kimse var mı diye kısa bir göz gezdirdikten sonra kapıyı araladım, iki adım atmıştım ki yerde yatan adamı görmemle kaşlarımın çatılması bir oldu. Sarhoş herif. Kesin Das getirdi buraya. Öksürüyor deli gibi, gözü hiçbir şey görmüyor. Ne bu koku? Kafamı yaklaştırdım adam doğru, burnuma gelen keskin alkolle kusmuk kokusu karışımını alınca yüzümü buruşturup geri çekildim. “Kalk.” dedim adamı kolundan tutup. O sırada D’yi görmüş ama sadece Cornelia’nın beni görmeden içeriye geçtiğini fark edebilmiş, adamın kokusundan dikkatim dağılmıştı.

“Bırak, öleceğim burada! Son uykuma dalıyorum!”
“Ya saçmalama be. Kalk, içeri yat. Hasta olacaksın yerde.”
“Hastalık dediğin, mesela kafanda bitirmişsen bazen vücudunun yoksul düşmesi bir anlam ifade etmez. Mesela bu şişe! Bu şişeyi ben neye kaldırıyorum biliyor musun?”
“Aman n'aparsan yap ya.”
Tükürükleri arasından haykırmaya devam ederken ben göz devirerek D’nin yanına geçtim. D Beyefendi misafiri yerlerde sürünürken burada keyif çatmış gazete okuyordu. “Arkadaşın birazdan mekana kusmuklarıyla sanat yapmaya başlayacak D. Bak belki o şekilde ona harcattığın paraları geri kazanabiliriz ha, ne dersin?” Çocuklar dükkanların önünde köpek yavrusu gibi aç gözlerle diğer çocukları izlesinler, bu gitsin şarap alsın ya. Oh ne rahat. Daha devam edebilirdim bu konuya ama heyecanlı bir muhabbet dönüyor gibiydi. İçeriden Cornelia’nın sorusuyla ne konuştuklarına hakim olmaya çalışarak tek kaşımı kaldırdım Das’a doğru. Cornelia’ya seslendikten sonra bana da açıkladığında olayı daha iyi kavramıştım. Mutlaka bizim okuduğumuz bir şeydir, dikkat etmemiş olabiliriz. Dinledim hepsini ama ilk başta cidden gereksiz bir olayla igilendiklerine baya emindim. Sonra bu sarhoş adamın gereksiz abartılı laflarıyla da iyice gaza geldiler. Cornelia bu konuyla ilgilenmemiz gerektiğini hissediyormuş falan. Ben de merak etmedim değil, sonuçta halkın her şeyi bilmeye hakkı var. Eğer gerçekten de kendi çıkarları için bizden bilgi saklıyorlarsa bunu ortaya çıkarmayı büyük bir zevkle yaparım. " 'O gün tarihten silindi' lafı gereksiz abartı oldu. Dramaya gerek yok abi, gidelim bulalım baskı evinden. Mutlaka biri saklamıştır, öğreniriz, okuruz olur biter. Herkes arkasında bir iz bırakır, bulamazsak bile okumuş içeriğine hakim biriyle konuşuruz. Öyle kolay değil bir şeyi yok etmek."  [/justify]