(https://64.media.tumblr.com/54249de2030117592800353b3fbb9e6d/tumblr_nh3lcpk9T91rjxbmho3_500.gifv)
[justify]Eve geldiği gibi çizmelerini çıkartıp eskimiş ahşap portmantonun bir yerlerine doğru fırlattı. Bütün vücudu tepeden tırnağa yorgun hissediyordu. Koşuşturma, evrak işleri ve bir takım başka saçmalıklarla geçen, diğerlerinden farklı olmayan bir gün artık diğerlerinden daha fazla yoruyordu onu. Bu yorgunluğu sadece bedeninde değil zihninde ve ruhunda da hissediyordu. Belki biraz biraz ilerlemeye başlamış yaşı, belki son günlerde yaşanan olayların onun bünyesinde bıraktığı yüklerden dolayıydı bu hissettiği bıkkınlık. Paltosunu da çıkarıp bir paçavraymış gibi portmantonun askılıklarından birine öylesine attı. Ağır adımları onu mutfak tezgahına taşıdı. İkinci çekmecede duran çay tabaklarından birini aldı, ıslattı ve eskimiş koltuğa oturdu. Cebinden çıkardığı sigaranın kokusu burnuna bir çırpıda doldu. Aynı cepten çıkarttığı çakmağın ateşiyle tutuşan tütünün nahoş aroması ve duman yavaş yavaş salona dağılmaya başladı. Alannah burada olsa kesinlikle yapamayacağı bir davranıştı bu. Dakikalarca sigara kokusunun perdelere nasıl sindiğinden falan bahsederdi. Lakin o burada yoktu ve Cwénhild sigarasını salonda tüttüre tüttüre içiyor, küllerini de o değerli mi değerli porselen çay bardaklarından birine dolduruyordu. Evin yavaş yavaş pisliğe teslim olacağı çok açıktı. Yıkanmamış bulaşıklar, küllük olarak kullanılan tabaklar çoktan birikmeye başlamıştı. Perdeler doğru düzgün kapatılmamış, kirli atletler ve pantolonlar kirli sepetinde olması gerekirken sandalyelere atılmış yahut direk yere bırakılmıştı. Evi toplayacak gücü kendinde bulamamıştı hiç bir zaman. Şu an bir sebepten ötürü işe çağrılıp saatler sürecek bir kovalamacayı tercih ederdi bulaşık yıkamak yerine. Aslında gidip kendi kendine bulaşık yıkayan büyülü zımbırtılardan alabilirdi ama ona da pek üşeniyordu. Bu kadın, kendine bakma konusunda felaket başarısız ve isteksiz bir kadındı. Şu an karnına ağrılar girecek kadar acıkmış olmasa oturduğu koltuktan kalkmaz ve bir şeyler hazırlamak için uğraşmazdı bile. Sigarayı dudağının kenarına tutturup geçen gün aldığı ekmeği bıçakla kesip kestiği parçayı ortadan ikiye yardı. Biraz peynir, bi iki tane zeytin atıp kapatarak kendine ekmek arası, geceyi idare edecek bir akşam yemeği hazırlamış oldu. Bulaşıkların üstünde duran biraz ıslak ve kenarında azıcık sos kalmış bir tabağı kirlenmiş mutfak beziyle silip kuruttuktan sonra yemeğini koydu. Bir bardak suyla birlikte sandviçini aldı ve balkona çıktı. Güneş batmaya başlamıştı. Ufuk çizgisi güzel bir turuncuyla boyanmıştı ve bulutlardaki yansıması enfes gözüküyordu. Turuncunun bittiği yerde kalan maviliklerin oluşturduğu tezatlık mükemmeldi. Bulutlar da iki renk arasında güzel bir köprü oluşturuyordu. Londra semaları sanki bilerek bu kadar açık ve temizdi. Tatlı bir rüzgar omuzlarından yukarı çıkarak boynunu ve yanaklarını selamlayıp geçti. Geçip giderken kızıl saçlarının ucunu biraz dans ettirmeyi unutmadı. Güzel bir akşamdı bu, arkadaşlarla gezip tozmalık, aileyle vakit geçirmelik, bir sevgiliyle el ele nehir kıyısında oturmalık tatlı ve güzel bir akşamdı. Acaba diye düşündü. Bir düşünce aklının ortasına bir kor gibi düştü ve yanmaya başladı. Acaba, bu güzel akşamda Mirabelle hangisini yapıyordu?
Bir anda iştahının kesildiğini, boğazına bir yumrunun oturduğunu hissetti. Az önce gözlerine güzel gözüken gökyüzü sanki kararmış ve güzelliğini yitirmişti. Sadece gökyüzü değil etrafındaki her şey ona çirkin gelmeye başlamıştı. Elinde tuttuğu tabağı balkondaki masanın üzerine bıraktı ve diğer elindeki suyu daha önce hiç su içmemişçesine içip bitirdi. Sessiz adımları onu yatak odasına götürdü. Aynanın ve kıyafet dolabının arasında duran masanın üzerine konmuş düşünselini aldı ve dikkatlice salona taşıdı. Salondaki ahşap masanın üzerine düşünselini bıraktıktan sonra yatağının baş ucundaki komodinin en alt çekmecesinde duran kahverengi, ahşap küçük bir kutuyu aldı ve düşünselinin başına geçip oturdu. Yakın zamanda ilgilendiği bir davadaki detayları incelemek için ofisten özellikle almıştı düşünselini. Ara sıra bir takım vakalarda yaptığı incelemelerin tekrardan üstünden geçmek için bunu yapardı. Öyle yada böyle atladığı bir detay olmadığından emin olur yada gerçekten atladığı bir şeyi bulur ve araştırmasına ona göre devam ederdi. Pek tabii bugün bir dava yada onun gibi bir şey için başına geçmemişti bu aletin. Biraz daha özel, biraz daha unutulmuş ve sadece kendisi tarafından bilinen hatıralara dalıp gitmek içindi. Saçlarını kulaklarının arkasına attı. Kahverengi kutuyu açtı ve ikinci sıradaki cam tüpü aldı. Üzerine yapıştırılmış kağıdın üzerinde kendi el yazısıyla yazdığı '1849' yazısı bir hayli eskimişti. Tüpü parmaklarının arasında gezdirdi. Kapağını açtığı gibi tedirginlik bütün vücuduna sinsi bir düşman gibi sokuldu. Korkak hareketlerle tüpün içindeki sıvıyı düşünseline döktü. Gümüşi renkteki sıvı düşünseline dökülünce karardı ve döküldüğü yerdeki görüntüyü de bozmaya başladı. Yavaşça yaklaştı Cwénhild. Anısının içine çekilirken bin bir farklı duyguyu aynı anda hissetmeye başlamış olan bedeni çoktan yorgunluğun ibarelerini gösteriyordu. En az cisimlenme kadar rahatsız hissettiren ve hala alışamadığı bir sekanstan sonra kendisini Diagon Yolu'nda bir arka sokakta buldu. Az önce durmuş yağmurun altında, ıslanmış sokak lambalarının arasında yürüyen sırılsıklam kızıl saçlı bir kadını gözleri seçti. Gecenin karanlığında hızlı adımlarla yürüyen kadının korkmuş bakışları Cwénhild'in bakışlarıyla buluştu ancak kadın, bu anıyı izleyen yaşlı halinin içinden dümdüz yürüyüp geçti. On altı yaş genç hali bir çiçek dükkanının kapısını hiddetli bir şekilde çaldığında peşine takıldı ve kapı açılıp içeri girdiğinde onunla birlikte içeriye süzüldü.
Gwyndolin'in yüzü hiç değişmemişti. Çiçekçi arkadaşı on altı yıl önce nasıl görünüyorsa şimdi de öyle görünüyordu. Bir safir kadar mavi gözleri hala canlılıkla parlıyor, gece gibi siyah saçları hala kar beyazı teninin üzerinde kıvır kıvır dans ediyordu. Yanakları ve dudakları bir elma kadar kırmızıydı. Lakin yüzüne kondurduğu biraz şaşkın biraz korkmuş ifade hiç hoş durmamıştı kadında. Mutsuzluk yakışmıyordu Gwyndolin'e. Elindeki asasının ışığının ardından tedirgin tedirgin bakıyordu. Kadını içeri buyur etti Gwyndolin. Kızıl saçlı kadının çizmeleri çiçekçinin zemininde çamurlu ayak izleri bırakırken duvarlara dayanmış süpürgeler uykularından uyandılar ve o çamurları silip süpürmeye başladılar. Tezgahın arkasından açılan kapıdan geçip Gwnydolin'in kendine yaptığı küçük oturma odası gibi yere girdiler. Duvarın dibine dayanmış kırmızı bir koltuk, koltuğun hemen önünde ahşap bir masa bulunuyordu. Ahşap masanın hemen solundaki sehpanın üstünde Gwnydolin'in ailesiyle, arkadaşlarıyla ve Hogwarts yıllarından kalma fotoğraflarının olduğu fotoğraflar vardı. Hatta bir tanesinde Cwénhild bile vardı. Bu mavi gözlü porsuk kızı okuldaki en yakın arkadaşıydı. Cwénhild kendini kırmızı koltuğa attı, Gwyndolin de duvarda asılı gaz lambasını yaktıktan sonra karşısına oturdu. Odanın aydınlanmasıyla birlikte arkadaşının yüzündeki gergin ifadeyi daha net görebildi Gwyndolin. Lafa ilk giren Cwénhild oldu. Sol ayağını yukarı aşağı sallıyor, durmadan sağa sola bakınıyordu. "Dediğin gibi yaptım. O verdiğin otların üzerine işedim." Sonrasında biraz duraksadı. Sanki birazdan söyleyeceği sözleri hiç söylemezse gerçek olmayacaktı yaşananlar. "Sekiz saat sonra sarı sarı çiçekler baş vermeye başladı. Hamileyim." Bu konuşmayı yaptıkları bu geceyle birlikte tam üç hafta iki gün gecikmişti. Bu gerçek bir tokat gibi yüzüne o zaman nasıl vurduysa şimdi de vurmuştu. O anki utancını, korkusunu tekrar hissetmişti. Mavi gözlü kadının gözleri parladı. Suratına kocaman bir gülümseme kondu. Bir sevinç çığlığı kopardı ama bu neşeli davranışı Cwénhild'in buz gibi bakışlarına çarpıp dağıldı. "Hemen sigarayı ve içkiyi bırakıyorsun. Çocuk için kim bilir ne kadar zararlıdır o şeyler." dedi emir veren bir ses tonuyla. Daha sonra oturduğu yerden kalktı ve odadaki başka bir kapıyı açtı. Bir iki çekmecenin ve dolap kapağının açılma sesinden sonra Gwyndolin tekrar geldi elinde bir sürü ot, şişe ve başka şeylerle. Hepsini özenle masanın üstüne dizdi. Kendi kendine konuşuyor, getirdiklerinin bir kısmını sağ tarafa bir kısmını sol tarafa ayırıyordu. Sağ taraftakileri göstererek "Bunlar senin için, vücudundaki zehri temizleyecek ve ihtiyacın olan vitamini verecek." Sonra aynı parmağıyla sol taraftakileri gösterdi ve ekledi "Bunlar da bebek için, berbat besleniyorsun o yüzden yavrucağın vitamin ihtiyacının karşılanması lazım. Tabi işten de çıkmalısın, o koşuşturma falan bebeğe zararlı. Hatta bence buraya taşın birlikte dükkanı işletelim, serayı büyütmeyi düşünüyordum zaten isabet oldu şuraya bi yatak attık mı-"
"Gwyndolin bu çocuğu doğurmayacağımı biliyorsun değil mi ?"
Sanki odanın içine bir ruh emici girmiş gibi bütün mutluluğun çekildiği hissetti Gwyndolin. Bir ürperti bütün bedeninden bir anlığına geçip gitti ve az önce söylediği bütün sözler boğazına bir bir dizildi. "Buraya zaten o yüzden geldim. Bu işi çözecek otun motun bir şeyin vardır senin. Ver bana kapansın bu mevzu." Gwyndolin oturduğu yerden fırladı. "Saçmalama bir çocuğu öldürmeyeceğim ben!" diye cırladı arkadaşına. "Benden anne manne olmaz Gwyn biliyorsun bunu, ben daha kendime bakamıyorum sen ve Seth olmasanız barın birinde alkol komasına girip ölüp giderim, hem çocuğa hem bana yazık." dediklerinde haklılık payı olduğunu odadaki herkes biliyordu. Şu anki hali bile gençken söylediği bu laflara katılıyordu. "Tamam o zaman sen doğur ben bakarım!" diye çıkıştı Gwyndolin. Yapardı da, hatta pek güzel yapardı. Yeryüzündeki en sevecen en yufka yürekli ve en anaç kişiydi kendisi. Bir anne olmaya çok uygundu. Lakin hiç evlenmemiş, kendisini çiçeklere böceklere ve hayvanlara vermiş, mutluluğu insan oğlunun yok etmeye başladığı doğayı elinden geldiğince korumaya çalışmakta bulmuştu. "İlla kendimi şişleyeceğim yani tamam." söylenerek kalktı yerinden Cwénhild. Gwyndolin onu güç bela yerine oturttu, dediğini yapacağını biliyordu. Ona yardım etmezse çocukla birlikte kendini de öldürmesinden korktu. Yüzünde inanılmaz rahatsız bir ifadeyle az önce gittiği odaya gitti söylene söylene bir şeyler aradı ve bir dakika kadar sonra elinde içinde bembeyaz bir sıvı olan küçük bir şişeyle geri döndü. "Bu karışım istediğin şeyi sağlayacak. Bütün vücudun kasım kasım kasılacak ve buna dayanamayan yavrucak ölüp gidecek." dedi. Konuşurken ağlamaklı olmuştu, doğmamış bir bebek için üzülüyordu. Şişeyi sinirli bir şekilde Cwénhild'in eline koydu ve kadının parmaklarını kapattı. "Fakat sana yalvarıyorum, bunu bir kere daha düşün. Biz kimiz ki doğmamış bir çocuğun hayatını elinden alıyoruz? Bunu gerçekten kaldırabilecek misin hem? Kendi çocuğunu öldürebilecek misin? Her canlı kutsaldır Cwénhild. Sen, ben, senin içindeki o çocuk, şu duvarların arasında gezinen böcekler... hepsi, hepsi kutsaldır, bir düzenin parçasıdır. Bu düzeni insan eliyle bozmak doğaya aykırı. İnsanlığa aykırı. Korktuğunu biliyorum. Eğer o şişeyi içersen hayatın boyunca pişman olacağını biliyorum. Ben her zaman yanındayım verdiğin karar ne olursa olsun yanındayım. Doğru olanı yap." dedi, masadaki sürahiyi aldı ve kocaman bir bardak suyu doldurup kadının önünde koydu. "Eğer içersen bol bol su içmeden kendine gelemezsin." ağır adımlarla odadan çıktı ve Cwénhild'i bir başına bıraktı. Kızıl saçlı kadın titreyen parmaklarıyla şişenin kapağını kavrayıp açtı. Acı acı bir kokusu vardı sıvının. Dudaklarına götürdüğünde aldığı tatta bir o kadar acıydı. Tüm şişeyi dikecek ve bu mevzuyu burada kapatacaktı. Bu sorumluluğun altına giremeyeceğini, kendisi gibi bir çocuğun doğup onun da hayatının mahvolmasına izin vermeyecekti. Doğru olan buydu. Doğru olanı yapmalıydı işte. Lakin eli gitmiyordu, az önceki kararlılığından eser yoktu. Derin bir nefes aldı. Şişenin kapağını kapattı ve gözünden dökülen bir kaç damla yaşı sildi. Bir rahatlama, bir gevşeme geldi üzerine. Az önce kasılan bütün kasları çözülmüştü bir anda. Yorgunluk yavaş yavaş bedenini esir almaya başladı. Biraz uzanmak, biraz gözlerini kapatmak iyi gelecekti. Usulca koydu başını koltuğun kenarına ve oracıkta daldı uykuya. Sağ eli uyanana kadar karnının üzerinden kalkmadı.