Büyücedünya RPG
Dünya Ülkeleri => Rusya => Konuyu başlatan: Uldin Buzkurdu - 28 Nisan, 2023 00:55:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
devam edecek.
çocukluk yılları.
Uzun kürklü parka ceketinin kapüşonunu çıkarıp etrafına bakındı, bu tepenin üzerine kadar ağzını ve gözlerini kapatarak yürümüştü. Her yer buz ve kar ile kaplıydı. Uzakta karlı dağların bulutlu zirvelerine bakınırken buldu kendisini. Yüzüne soğukluk esiyor ve saçını dalgalandırıyordu. Zaman zaman o dağların zirvelerine ışınlandığını hayal ederdi, oradan dünyayı seyretmek ne muhteşem olurdu. Denizden gelen buzulları da merak ederdi, biliyordu ki buzullar birbirlerinden kopar ve denizde yol alırdı. Acaba kıyıya gelen buz kütleleri nerelerden ulaşmıştı? Rüzgarın sakin uğultusu kulağına gelirken, çevresindeki sessizliği daha da belirgin hale getiriyordu. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Soğuk havayı ciğerlerinde hissetti ve ardından yavaşça dışarı verdi. Nefesinin buharı uçtu gitti. Yürümeye devam etti, Kar altında kalan bitkilerin arasından ayaklarına kadar uzanan karların çıkardığı hışıltıyı duyuyordu. Çok çok eskilerde büyük büyük dedelerinden biri de belki onun gibi bir çocukken bu yollardan yürümüştü. Annesine aile hikayelerini sormayı severdi, eskiden çok tanınan bir aile olduklarını biliyordu. Her hikayede Kırgızlar, Kumanlar, Sabirler, Hakaslar ve daha nice kabilelerin öykülerini duyardı. Acaba nasıl olmuştu da buraya gelmişlerdi? Bildikleri kadarıyla çok uzun zamandır dışarıda bir farklı bir yerden insan ne görüp ne duymuşlardı. Çetin kış geçit vermiyordu, bazı akşamlar ateş etrafında toplanılan şenliklerde insanların bir kısmı her zaman göç etmekten bahseder, sonra vazgeçerlerdi. Tepeden yürürken bir ses işitti. “Uldin buraya gel!” Sese dönüp baktığında arkadaşlarını gördü, onu çağırıyorlardı. Tepeden aşağıya inmeye çalışırken ayağı kaydı ve kıçının üzerinden kayarak düştü, Kara gömülmüştü. üzerinde bir çift el hissetti ve başını kaldırırken Alçin'i gördü. Alçin Al yanaklı, sarı saçlı, açık kahverengi gözlü bir kızdı. Gülümseyerek “İyi misin?” diye sordu. Uldin ayağa kalkıp üzerini silkeledi ve Gülümseyerek “Evet. Ne yapıyorsunuz?” dedi. Kız onun elini tuttu ve beraber yürüyerek diğer arkadaşlarının yanına gittiler. Çadırının tekinin önünde durdular. Bu çadılar Babasının büyüleri sayesinde İglo kadar sıcak olurdu. Çadırlar ahşap çubuklardan yapılmış bir iskelet üzerine kürk, deri veya keçe kaplama örtülerle örtülerek oluşturulurdu. Bu örtülerin alt kısmı genellikle kısa, yüksek kısımları ise daha uzundu. Çadırın üzerinde ayrıca genellikle bacaları bulunur, böylece içeride ateş yakılabilecek ve ısı sağlanabilirdi. çumlar sıcak tutmak ve soğuk havayı dışarıda tutmak için tasarlanmıştı. Çadırın aralığından birbirlerini iterek içeriye bakmaya çalışıyorlardı.
Uldin “İçeride ne var?” diye merakla sordu.
Alçin ona döndü ve “Baban.” diye cevapladı
Uldin aralığa yaklaşarak “Babam mı?” diye sordu.
“Evet şimdi ruhları çağırıyor bak!” diye yanıtladı kız.
Uldin aralıktan baktı, içerisi yün ve kürkler ile kaplanmıştı, ortada ise küçük bir masa duruyordu ve masanın üzerine bir kap yemek vardı, bir köşesinde Şaman kıyafetleriyle babası otururken diğer köşesinde beti benzi atmış bir adam duruyordu. Sonra şiddetli bir rüzgar esintisi oldu ve hava kararmaya başladı, çadırın üzerinden eline doğru buzlanmaya başladı ve Uldin birden elini çekti. Gökyüzünden siyah duman çadırın içine doğru dolmaya başladı, Şaman tepksiz iken adam gözlerini açmış titreyerek bekliyordu. orada bulunan herkesin içini korku kaplamıştı, bu yaratık birden adamın ruhunu emmeye başlamıştı ki Şaman kolunun altından çıkardığı asası ile bir ışık kalkanı yaymaya başladı. Sonra bu yaratığı bir kutuya hapsetti. Bunu gören çocuklar kaçıştılar tabiki. Soluklanırken Alçin elini Uldin'in omzuna koydu ve “Bu harikaydı ve çok korkunçtu! Uldin, mutlaka akşam meydana gel olur mu? Görüşürüz arkadaşlar.” diyerek oradan ayrıldı. Sonra her biri dağılıp başka yöne gitti. Uldin bakışlarını kaldırdığında uzaklardan ağabeyinin yaklaştığını gördü, peşinde bir sürü ren geyiği dolaşıyordu. Uldin onun yanına yürümeye başladı ve abisi bunu fark edince olduğu yerde durup beklemeye başladı. Uldin yanına kadar gelince abisi ona yüzünü çevirmedi aralarında konuşmaya başladılar.
“Ne istiyorsun Uldin?”
“Sadece seni gördüm ve-”
“Ve geldin.”
Ağabeyi ren geyiklerini sürmeye devam ederken Uldin de onu takip ediyordu. Nedense hep ona karşı tavrı soğuktu, Uldin bunun üzerine tahminler yürütür ama düzgün bir neden bulamazdı.
Eldivenlerini çıkarırken “Ağabey” diye seslendi “Neden böylesin?”
Abisi Boyçu ona dönerek “Nasıl?” diye sordu. Uldin devam etti.
“Hep üzgün gibisin.”
“Hmm, bunu sen anlayamazsın.”
“Neden anlayamam ki?”
“Daha çocuksun çünkü.”
Çocuk şaşırdı ve biraz da üzülmüştü ancak hiçbir şey demedi. Abisi ren geyiklerini götürürken kendisi de çadıra girmişti. Anneleri kaynayan kazanın başında oturmuştu, rengi epey soluktu ve çok hasta görünüyordu. Öyleydi de zaten ama Uldin ve Ağabeyini görünce onlara dönüp gülümsemekten, iyi olup olmadıkları hakkında bir sürü soru sormaktan ve nicesinden kendisini alıkoymuyordu. Uldin annesinin yanına bir tabure çekip oturdu ve iki eli de yanaklarında ateşi seyretmeye başladı, kadın çocuğunun saçlarını seviyordu. Ağabeyi hiçkimseyle konuşmadan üzerinde ki parka ceketini çıkarıp yatağına oturdu ve çıkardığı bir dal parçasını bıçağı ile yolmaya başladı. Bunu çok sık yapardı. Aralarında çok uzun sürmeyen dialoglardan ve sessizce oturuşlardan sonra epey zaman geçmişti ve çocuğun şaman babası çadıra girdi, üzerinde ki başlığı çıkarıp bir kenara koydu ve “Uldin, beni dinle.” diyerek içeriye doğru ilerledi, tüm gözler ona çevrilmişti. Adam yatağının altından bir kutu çıkardı ve kutunun içini açtı, ateşin ışığı yüzünün yarısını karanlıkta bırakıyordu. Uldin ayağa kalktı ve “Nedir o?” diye sordu. Adam kutunun içerisinden çıkardığı bir asayı ona uzattı ve “Deneme vaktin geldi.” dedi. Çocuk uzun zamandır bu anı bekliyordu, sevinçle ve heyecanla hemen gidip asayı eline aldı ama ne yapacaktı? ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Bakışlarını babasına çevirdi, babası “Durma salla hadi” dedi bir elini havaya savurarak. Çocuk asayı salladığında köşede duran tahta at birden derince çatladı. Annesinin de babasının da gözleri açılmıştı “Birdaha dediler” Uldin yeniden Asayı salladığında odada duran bir mum alev aldı ve sonra alev sönerek ufak bir ateşe dönüştü.
Çocuk gözleri parlayarak sordu “Ben de sizin gibi şaman olacağım değil mi?”
Babası gülümsedi ve elini omzuna koydu.
sonra konuşmaya başladı “Bak oğlum, eğer se-”
“Saçmalık!” birden sözü kesildi ve ağabey elinde ki tahtayı ateşe atarak dışarıya çıkıp gitti. Annesi ayağa kalkmaya çalışarak “Bayçu!” diye arkasından seslendiyse de babası onu durdurarak. “Boş ver, geri dönecek elbet.” dedi. Çocuk yaşanana bir anlam veremiyordu ama onu “sen git uyu” diyerek başlarından savdılar. Ertesi gün olduğunda bu rutinler devam etti, ancak bir gece vakti Uldin dışarıda işeyip çadıra geri dönerken ahırın içerisinde ışık ve iki gölge fark etti. Sesizce yaklaştığında babasının ve ağabeyinin konuştuklarını anladı ve onları gizlice dinledi.
“Böyle davranmayı kesmelisin Baycu'”
“Beni azarlamayı bırak!”
“Büyü yapamaman ne senin suçun ne de o kardeşinin ne de bizim!”
“Bu yüzden gözünüzde hiç değerim yok değil mi?”
“Nasıl bunu söylersin?”
Uldin biraz daha yaklaştı, abisinin ve babasının gölgesi çok hareketliydi, zaten hararetli bir tartışma içerisindeydiler ve hem sesleri yükselip dururken hem de odada dönmeler, el kaldırmalar görünüyordu. Gölge işaret parmağı ile işaret ederek. “Bu dikbaşlılığın hepimize zarar verecek!” dedi. Sonra ağabeyi söze başladı ve konuşma devam etti;
“o işe yaramazın teki!”
“yeter yoruldum, şimdi gidip kafanı topluyorsun ve yarın yine sürülere sen bakacaksın.”
“Neden bir seferliğine ona bırakmıyoruz bu işi, sana işe yarar olduğumu ve onun işe yaramaz olduğunu kanıtlamama izin versen ya?”
“O daha küçük bir çocuk ve senin kardeşin”
Uldin anlamıştı, ağabeyi büyü yapamıyordu, ancak kendisi işe yaramaz bir aptal değildi. Birden içeriye girerek “Tamam kabul!” diye bağırdı. “Sürülere yarın ben bakacağım.” Babası elini alnına koyarak derin bir iç çekti ve “İzin vermiyorum, şimdi defolun gözümün önünden!” diyerek onlara bağırınca bu konuşma sona erdi. İkisi de çadıra geri döndüler ve bu süreçte hiç birbirleriyle konuşmadan kendi köşelerine çekildiler.
-
2.Part
Sabahın erken saatlerinde, Uldin uyanıp iki kat giyinerek hızlıca dışarıya çıktı. Kafasında bir fikir vardı ve bu fikir sayesinde Ağabeyinin zorbalıklarından uzun süre kurtulacağını umuyordu. Tüm hayatı onun somurtkanlığı ile geçmişti, hayır Uldin kendisini kanıtlayacaktı, kimse onun hakkında ileri geri konuşamazdı. Beklediği gibi abisi henüz sürüyü hazırlıyordu, Uldin'i fark edince. Ona döndü ve derince esneyerek;
“Git buradan Uldin, aptallıklarına ihtiyacım yok”
“Buraya geldim çünkü sürüleri ben güdeceğim”
“Bunu nasıl başaracaksın peki? sağa sola asanı sallayarak mı?”
“Sen yapıyorsan ben de yapabilirim değil mi?”
“Değil.”
“Korkuyorsun demek.”
“Öyle mi? öyle mi? e hadi bakalım görelim seni çömez çocuk.”
Dedi ve sürüyü bırakıp buzlu ormanlara doğru yürümeye başladı, Uldin onları birkaç kez seyretmişti ne kadar zor olabilirdi ki? ahırın içerisine doğru yürüdü önce üç basamaklı merdiveni ittirerek atın yanına getirdi, sonra eline aldığı eyeri basamaklara çıkarak ata yerleştirdi, gerçekten ağırdı. Önce diğer tüm eşyaları yerine yerleştirdi, kendisi için ekstra bir kıyafet de almıştı. Çitin kapılarını açtı ve hemen atın üzerine çıktı, atın eyerini tuttu ve diğer eliyle kamçıyla yavaşça atın kıçına vurdu ve at sakince yürümeye başladı. Sürünün yanından ilerliyordu, ne tarafa gideceklerine karar vermek için üzerlerine sürüyor ancak bu fayda etmezse ip ile bağladığı en öndeki ren geyiğinin ipini çekiyordu. Sürüyle birlikte epey yol aldı, şimdi buradan bakınca artık köy gözükmüyordu. Attan kendisini sarkıtarak indi şimdi Sıra onları gözetlemekteydi, hiç gözlerini ayırmıyordu çünkü Ren geyikleri başına buyruk hayvanlardı. Sürü karların ve likenlerin altında, ağaçların diplerinde ki yosunları ve çeşitli otları yiyordu. Her şey tıkırında işliyordu değil mi? Elbette hayır. Aradan epey vakit geçmişti ve geri dönme zamanı yaklaşmıştı ki Uldin kendisinden beklenenden belki fazlası olarak uzaklardan gelen bir hareketlenmeyi fark etti. Evet bu bir kurt sürüsüydü, ren geyiklerine saldırmak için harekete geçmişler ve sürü halinde ani bir saldırı gerçekleştiriyorlardı.
Bu duruma göz bebekleri kocaman açılmış minik çocuk
"Yo hayır!" Diye tekrar ede ede bir çıkar yol bulmaya çalıştı. En sonunda yine kendisinden beklenebilecekten fazlasını akıl etti. Kurtlar iyice yaklaştığında atın eyerinden bir bıçak aldı sonra atın kıçına vurdu ve hızlıca sürünün en arkasına doğru koşmaya başladı, sürü çoktan panik olmuştu. Hareketlenmeye başlayan ren geyiklerinden birinin ipini çekerek onu durdurdu ve
"Bağışla beni!" Diyerek onun atar damarına bıçağı sapladı. Yakaladığı bir diğer geyiğin üzerine kendini atarak boynuzlarından tutundu. Sürü ivmeleniyordu, epey hızlandıklarında bakışlarını arkaya çevirdi, Kurtlar geyiği paralarken anlaşılan sürüden birini feda etmek işe yaramıştı. Öte yandan işin kötü tarafı, epey zaman geçmiş ve sürü dağılmıştı. Sadece Uldin ve bu geyik dışında hiçbiri etrafta görünmüyor daha da kötüsü minik çocuk nerede olduğunu bile bilmiyordu.
Uldin geyikten indi, yanında ki çantadan çıkardığı ip ile onu boynuzlarına asarak tutup çekiştirmeye başladı ve bir ağaca bağladı, önünde etrafı ormanla çevrilmiş buz tutmuş bir göl vardı. Orada bulunan bir taşın üzerine oturup dizlerine çekilip sindi.
"Ne yapacağım ben? Ne kadar aptalım, abim haklıymış, burada ölüp gideceğim, ölmeliyim de! Sonunda benden kurtulacaklar."
(http://r.resimlink.com/tjAw-FOx5.jpg)
Gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı, içi bir alev deryası gibi parlayan bu çocuğun çaresizliği, ölüm kadar acıydı ona hayır ölümden daha fazlası. Yanağından her akıp giden yaşın yansımasında sevdikleri vardı. Böyle devam ederse kısa süre sonra bu paniğe dönüşecek ve bu çocuk çok sürmeden ölecekti...Ancak o anda, o derin çaresizliğin içinde bir şey oldu. Yine kendisi kadar acı bir yakarış duydu minik kulakları. Nedendir bilinmez korkmadı bu sesten, bu sese ve onun sahibine kendisini yakın hissetti, hayır o bizzat kendisi gibiydi. Burnunu çeke çeke sesin kaynağına doğru yürüdü. Karların arasında bembeyaz tüyleri ile bir kurt gördü hemen birkaç adım ötesinde ise ölen annesini... bir kurt nasıldır bilinmez burada can vermiş, geriye ise yavrusu kalmıştı. Yavru onun başında ağlar gibi iniltiler çıkarıyordu. Çocuk ona yaşlı gözlerle baktı, içi parçalandı; dizlerine çöküp küçük yavruyu kollarının arasına aldı.
"Sen de tıpkı benim gibisin..."
Uldin'i yaşatacak olan şey buydu, kendisi için değil, başkası için hayatı pahasına mücadele etmek. Başka canlar alma pahasına olsa bile...
Ancak şimdi ne yapacaktı? Kurt’un ne zaman öldüğünü bilmiyordu bu yavrunun ne kadar zamandır aç olduğunu kestiremiyordu. Kurdu yere bıraktı ve çantasını kurcalayıp işe yarar bir şeyler bulmaya çalıştı, abisi her yola çıkışında yanına neler alıyordu? Küçük Bir kürek, İki yanı yaprakla sarılmış kuru bir peksimet buldu. Güzel iki gün ona yetecek kadar vardı. Tahtadan ve bakırdan birer kupa buldu, bununla ne yapabilirdi? Daha çok ip, kendi yedek kıyafeti, sargı ve içki. Eğer yaralanırsa bir şey deneyebilirdi. Kupayı eline aldı, düşündü düşündü... Sonunda bir fikir aklına geldi, onun için çok çılgınca bir fikir. Ağacın yosununu kemiren ren geyiğinin yanına gitti ve dizlerine çöküp kupayı iki bacağının arasına sıkıştırarak geyiğin memelerini tuttu ve onu sağmaya çalıştı.
Bu onun epey zamanını harcadı desek yalan olmazdı.
"Hadi N'olur! Benden esirgeme!" Diye geyiğe kızıp duruyordu. Ancak en sonunda bunu başardı ve bardağın bir kısmını doldurabilecek kadar onu sağdı.
Hemen yavruya döndü ve elini de altına koyarak ona sütü içirdi, yavru uysal davrandı. En azından onu doyurabildiği için memnundu ancak hava kararmaya başlamıştı, artık bir ateşe ve barınacak bir yere ihtiyacı vardı ayrıca gece yarısı hem geyik hem kendisi saldırıya uğramamalıydı. Kısa süre düşündü ve aklına yine bir fikir geldi, ancak bu saldırıya karşı çok koruyucu olmayacaktı. Oralarda bulunan kardan ve buzdan bir tepeyi küreği ile kazmaya başladı, küreğin arka tarafı ise kazmaydı. Yaklaşık iki saat boyunca kazdı, şansı yaver gitti ve bu tepe arkasına daha geniş bir yere açıldı geyiğini bile buraya sokabilir ve ona sarılarak ısınabilirdi. Yavruyu da çantasının içinde tutarak (tabi çantayı kapatmıyor) kucağında gezdirmeye başladı. Toplayabildiği kadar kuru ot, dal parçası, kozalak vs. Topladı. Bunları da elbisesi ile kurulamaya çalıştı, hepsini derleyip toplardı. Gün son ışıklarını dağıtıyordu. Abisinin eşyalarının yansıra Uldin'in yanında asası vardı, ancak o henüz hiçbir büyüyü bilmiyordu. Uldin, defalarca kez ateş yakmaya çalışıp başaramadı bu durumda asasını kullanmaya çalıştı. Asasını savururken kıvılcımlar fırlattığını vs. hayal ediyordu. Peki başaralı oldu mu?
Evet birkaç kez etrafına değişik olaylar yaşattıktan sonra asasından kıvılcım çıkarabilmeyi başardı. Ateşi tutuşturdu. Uldin bunun üzerine kupasına kar doldurdu ve bu kupayı ısıtmaya başladı. Keşke eriyen karı depolayabilseydi, ancak bu kısmen mümkündü. Eriyen karın suyunu içti, bir kez daha eritti. Ren geyiği, kurt ve Uldin sığınanın kısmen içinde uyumaya başladılar. Çocuğun şansı yaver gitti herhangi bir saldırı ile karşılaşmadı ve gece kar yağmadı. Eğer kar yağsaydı açtığı çukurun içi dolar ve ölürdü.
Tüm bunların sabahında kendisi de ölmediğine hayret ederek çevresine bakındı. Hem geyik hem de yavru kurt yaşıyordu. Güzel, şimdi yapması gereken yolunu kaybetmeden çevrede dolaşarak daha iyi fırsatlar aramasıydı veya dönüş yolunu. Uldin geceden erittiği suyun ve yaktığı ateşin hâlâ durduğunu gördü, elbette ateş sönmek üzereydi ama o az ısısı suyun tekrar donmasını engellemişti. Uldin suyu içti ve hazırlanıp yola koyuldu. Avare avare dolaştı ama nafile, hiçbir iz veya fırsat yoktu. Bu böyle birkaç gün sürdü, ateş yaktı, kar eritti, geyik sağdı, sığınak yaptı. Saldırıya uğramadı ancak birkaç kez uyurken karla kaplandığı ve ateşin söndüğü oldu, bu sebepten ötürü uyanıp duruyordu ki vücudu da artık buna alışmıştı o istesin istemesin hayatta kalmak için gece birkaç saatte bir uyanıveriyordu. Bazen geceleri ağlama krizlerine giriyor ve bu onun daha çok üşümesine neden oluyordu, kendisi anlam veremiyordu ama böyle hissediyordu. Bu yüzden ağlamayı bıraktı, çünkü hastalanırsa kesin ölürdü. Son gezisinde ona umut veren gelişmeler yaşandı, çok çok eskilerden kalma ilkel taştan bir tapınak buldu. Hatta bu bir kurgan olabilirdi, evet bu bir kurgandı zira çevresinde taştan yüzler vardı. Uldin düşündü?
"Ölülerimizi eşyaları ile birlikte gömeriz, onu yağmalamalı mıyım?"
Neden burada bir kurgan olduğunu bilmiyordu, hiç buralara insanların geldiğini görmemişti ancak anlaşılan bu epey eskiydi. Uldin uzun uzun düşündü ve sonunda şu kararı verdi "Ona saygısızlık yapamam" zaten istese de yapamazdı çünkü çok korkardı, şu an bile çok korkuyordu. Ancak; ölüm korkusu, ruhani varlıklara duyduğu korkudan üstün geldi. Bu türbenin yani kurganın içinde, geyikle birlikte barınacaktı.
Uldin biraz olsun rahatlamıştı nedeni ise hayır, barınak bulduğu için değil. Burada yatan kişi için neredeyse ilkel bir tapınak yapılmış olmasıydı, bu o kişinin çok iyi ve güçlü birisi olduğu anlamına gelirdi. Buralarda eskiden böyle birinin yaşamış olmasının düşüncesi onu iyi hissettirdi. Kurganın içerisine girdi ve gördü ki burada bir mezar yoktu, belki de artık mezara dair bir işaret yoktu. İçerisi bomboştu.
"Acaba yanlış mı anladım?"
Çocuk yavru kurt için etraftan bulduğu otlar ile bir yer hazırladı sonra geyiği de içeriye soktu, dışarıda bıraksa ölür giderdi. Bu yerden ayrıldı çevrede gezinmeye devam etti, bir şey bulamayıp geri döndü. Ertesi gün yavruyu besledi, suyunu içti, açtı. Tekrar dışarıya çıkıp yol aldı, yolların birinde beyaz kutup tavşanlarına denk geldi. Çok aç olduğu için bu açlığı bastıramıyor ve kendisi de yabanileşiyordu, Eline bir taş alarak sinsice tavşana yaklaştı, taşı fırlatıp onu kafasından vurdu. Ardından koşup tavşanı yakaladı ve boynunu kırdı.
Uldin bu varlığa uzun süre baktı, gözlerinden birkaç damla sızıp düştü. Bir anlık açlık hiddetiyle Yaptığından pişman hissediyordu. Ancak teslim olmamalıydı, eğer teslim olursa yanında ki yavru yaşayamazdı. Tavşanı geri götürme kararı aldı ancak yolda beklenmedik bir durumla karşılaştı. Karanlık ormanın içerisinde bir çift mavi parlak göz belirdi, ardından ise hırlama sesleri duydu. Hemen bıçağını çıkardı ancak bu mavi gözlerin üzerine geldiğini hissedince kaçmaya başladı, arkasına bile bakmadan koşuyordu ki bir anda kar zeminin çökmesiyle bilinmezliğe doğru düştü. Kendisine gelmesi çok uzun sürmemişti, etrafına baktığında her yer buzdandı ama çıkışı görebiliyordu. "Şükürler olsun ki bir şey olmadı" dedi, dedi ama...
Fark etti ki ayağı kan içindeydi. O fark edene kadar bir acı hissetmemişti ama şimdi bacağı felaket derecede yanıyordu. Elinde ki bıçağın üzerine düşmüş ve bıçak dizine girmişti. Korku dolu gözlerle dizine bakıyordu, artık umut kalmamıştı ama pes etmeye de niyeti yoktu. Gözünden yaş gelse de Gülümsedi, "Sorun değil."
topallaya topallaya ve bazen de sürünerek tapınağa geri döndü. İçeriye girdikten sonra direkt çöktü ve kıçını yerden kaldırmadan kendisini sürükleyerek çantaya ilerledi, sargı bezini ve içkiyi çıkardı, yavru kurdun başını okşadı. Yine her zamanki gibi kuru otları, dalları topalladı Uldin artık asa olmadan da ateş yakabildiği için zor olmadı. Bıçağı olduğu yerden çıkarırken yüksek sesle acıyla bağırdı, sonra bunu yaptığına da pişman oldu. Yarasının üzerine şişeden alkol döktü ve yine bağırmamak için kolunu ısırdı. Bunu yapmayı babasından görmüştü. Sargıyı bıçakla kestikten sonra dizini sardı. Ateşin başında yarım saat kadar uyuduktan sonra geri uyandı ve yakaladığı tavşanı elinden geldiğince derisinden ayırıp, kesip, pişirip yedi.
Bu son yaşanan hadisenin üzerinden bir buçuk gün geçmişti. Uldin zaman her ilerlediğinde kendisini daha kötü hissediyordu. Aşırı halsizdi, çok üşüyordu ve alnı deli gibi yanıyordu.
Bu geceyi de sağ atlatmayı başardı ama ertesi günün öğle vakitlerinde artık ayağa kalkamayacak bir haldeydi, sonunda vaktinin geldiğini anladı. Yavru kurda seslendi;
"Özür...Dilerim seni koru- koruyamadım."
Bu halsiz haliyle ancak bunu dile getirebildi, yanan ateşe bakıyordu, gözleri kararmaya ve içi ısınmaya başladı gözlerini kapatıp kendisini teslim etti...
Diye düşünürken birden yüksek bir ses duydu "ULDİN! ULDİN!" bu sesin ne olduğunu, kime ait olduğunu bile hatırlamıyordu artık. Muhtemelen son anlarında garip şeyler görüp duruyordu o kadar.
(http://r.resimlink.com/Fl2_HgMqVbwD.jpg)
-
[youtube]https://youtu.be/2EBvIFInDC8[/youtube]
Son Bölüm
Çocuğun yol boyunca ateşi daha çok çıkmış ve kendinden geçmişti, belli belirsiz sesler duyuyor ve bulanık görüntüler görüyordu. Bunları gerçek ve hayalden ayırt etmek epey zordu, sanki havada süzülüp sallanıyormuş gibi hissederken gözlerinin önüne parlak ışıklar vurmaya başlamıştı.
"O iyi olacak mı?"
Telaşla sorulmuş bir soruydu bu. Bu kız sesinin sahibin kim olduğunu bilmiyordu ancak defalarca bunu duymuştu. Gözlerini her açtığında yarım yamalak ışıklar görüyor her kapadığında ise saatler geçmiş oluyordu sanki zaman algısını tamamen yitirmişti. Ancak her seferinde çocuk o karanlığa teslim olmamaya çalışıyordu, gücünü toparlayabildiğinde gözlerini yarım yamalak açıyor dayanabildiği kadar dayanıyordu. Fakat bu çok ama çok uzun zaman sürdü onun için, artık buna dayanacak gücü kendisinde bulamıyordu. Bu sefer çabalamadı, kendisini bıraktı ve o belli belirsiz ışıkta kaybolarak bir perde gibi karanlık sardı etrafı.
"Hm...Bunun ilk seferin olmayacağı kesin."
"Ne? Neredeyim ben?"
"Bir yerde misin?"
"Nasıl yani?"
"Etrafına bir bak ne görüyorsun?"
"Görmek... Görmek zor, karanlık bile yok. Hatta etraf diye bir şey yok."
"O zaman bu hiçlik nasıl bir yer olabilir? Hiçbir şey deneyimlemiyorsun."
"Sen kimsin?"
"Ben o son anım"
"Son an mı?"
"Belki seni hâlâ tutan benimdir maalesef."
"Kötü bir şeymiş gibi söyledin."
"Bazıları için kötü olabilir."
"Benim için kötü mü?"
"Buna karar vermek ister miydin?"
"Nasıl yani?"
"Yıldızlar mı toprak mı?"
"Yıldızlar"
"Hmm..."
"Hadi ama- korkuyorum bile diyemiyorum fakat bana yardım etmelisin."
"Mükemmel zamanlama."
"Ne?"
Daha sonra sanki yıllar geçti, bir ses duymaya başladı. Ağlayan bir kız sesi, ardından anımsadığı bir cümle tekrar etti.
"O iyi olacak mı?"
(http://r.resimlink.com/e64zRNf5Mkt.jpg)
Yavaş yavaş yokluğun pençesinde sıcaklık hissetmeye başladı, karanlıkta, hiçlik üzerinden kalkmaya başladı. Gözlerini hafif aralamıştı, yanan ateşin sıcaklığını hissedebiliyordu hatta omuzunda ıslaklık bile hissediyordu. Uzun süre çınlama sesi duydu sonrasında ise boğukluktan giderek netleşen ağlama sesi. Birisi ağlıyordu ama neden? Olamaz gözleri tekrar ağırlaşmaya başlamıştı şimdi tekrar kendisini o yere atmak istemiyordu var gücüyle...
"Aaaargh!"
Var gücüyle doğruldu. Kan ter içinde ve nefes nefese kalmıştı. Bakışlarını yavaşça kaydırdığında Alçin'i gördü, başucunda oturmuş şok geçirmiş bir halde ona bakıyordu.
Uldin mırıldandı.
"Su"
"Ne?"
Bir an kendini gelen Alçin hemen kalkarak çadırın içinde bir uca koşturdu. Bir tas ile geri döndü ve bir elini Uldin'in sırtına götürüp diğer eliyle de tasın altından tutarak içmesine yardım etti.
Çocuk su içince biraz daha kendisine gelmişti. Etrafa bakındı, köşede uyuyan kurdu gördü. Demek geri dönebilmişti.
Alçin Uldin'e nazikçe sarılarak. "Senden umudumu hiç kesmedim" dedi ama Ak saçlı çocuk buna tepki göstermedi. Aklında sadece tek bir soru vardı.
"Diğerleri nerede? Annem nerede?"
Çocuğun uyanamaması bir yana dursun kız bu sorunun sorulmasından korkuyordu. Yavaşça geri çekildi, bakışlarını kaçırıp başını eğdi.
"Baban ve Bayçu ağabey dışarıdalar."
Tamam onlar iyiydi ama bu tam yanıt olmamıştı. Neden annesinden bahsetmemişti? Ak saçlı çocuk bunu düşünce içi titredi, felaket bir korku hali onu kapladı. Elini uzatıp kızın yanağını tuttu. "Alçin, annem nerede?" Diye sordu çaresizce.
Ancak bir yanıt alamadı, anlamıştı. Çocuk o anda ne ağlayabildi ne başka bir şey hissedebildi. Acısı çok büyüktü ve şuan bu şokun etkisindeyken değil, bir gün bir ara dayanamayıp mahvolacaktı.
Sanki şuan ona bu gerçek değilmiş gibi geliyordu, sanki her an dışarıdan içeriye annesi gelip başını okşayacak ve uyandığı için sevinecekmiş gibi geliyordu. Kızın gözlerinin içine bakarak "Anladım." Dedi ve üzerinden yorganı attı, yataktan çıkmaya çalıştı ama ikinci adımında kendisini yerde buldu. Kız hemen onun kalkmasına yardım etti ve kolunun altına girerek onu destekledi.
"Uldin dinlensen ya!" Çocuk onu dinlemedi, yürümeye çalışınca mecbur kız ona ayak uydurmaya başladı. Zaten kızcağız ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi. Çadırı aralayıp dışarıya çıktıklarında temiz ama bir o kadar soğuk havanın içine dolduğunu hissetti. Bakışlarını meydana çevirdi, Halk meydana toplanmış tartışıyordu. İçlerinden biri çocuğu fark etti ve bağırmaya başladı. " Hey bakın o Uyanmış!" Bunun üzerine kısa sürede pek çok kişi Uldin'in etrafına toplandı. Diğerlerine seslenen tıknaz adam şöyle dedi.
(http://r.resimlink.com/Nb9eGhW8UnX.png)
"Vay vay demek uyandın ha! Biz de merak ediyorduk beyimiz ne zaman öylece yatıp bizi sömürmeyi bırakır diye?"
Uldin ona bir şey demeden önce baştan aşağıya süzdü Alçin ise Uldin'den gözlerini ayırmıyor ve onda bir farklılık görüyordu. "Uldin..." diye mırıldandı ama çocuk bunu duymadı. En sonunda Ak saçlı çocuk konuştu.
"Havlamadan önce bir adım öne çık ve adını söyle."
"Ne? Seni bücür bana emir mi veriyorsun?"
"Duymadın mı?"
"Hahahaa!"
Tıknaz adım sallana sallana birkaç adım atarak ona yaklaşırken "Merak ediyorum bu cesaretin nereden geliyor, şu kız olmasa ayakta duramayacak gibisin de" dedi ve Alçin'i ittirmeye çalıştı ama kız Uldin'ı bırakmamak için direniyordu.
Ak saçlı çocuk yanında ki kıza şöyle dedi.
"Sorun yok, ayakta durabilirim."
Kızın canı yanıyordu ve istemeye istemeye çocuğun kolunu bıraktı, çocuk ise ayakta durmayı başardı, yere düşmedi. Tıknaz adam bundan çok keyif alıyor gibi bir hali vardı.
"Hahaha! Bana bak bücür, sen sormadan söyleyeyim. Senin yüzünden sürülerimizi kaybettik, şimdi bu insanlar açlıktan ne yapacaklar?"
"Bunu telafi ederim."
"Sen hiçbir şeyi telafi edemezsin! Biz de buradan göçeceğiz, baban olmasaydı sana neler yapacağımı ben bilirdim."
"Bana bunları söylemek için mi havalı havalı yürüdün?"
"Seni - ap"
Tam çocuğun saçını tutacaktı ki bir el onun kolunu tuttu ve adam şöyle dedi.
"Çocuğuma dokunursan seni öldürürüm!" Ardından adamı tutup itti ve ekledi. "Ne biçim insanlarsınız? Burada karşınızda bir çocuk var çocuk! Size söylüyorum sürülerinizi geri getireceğim. Siz kaybettiğiniz insanlığınıza yanın!"
Kalabalık kendi arasında fısıldaşmaya başladı, içlerinden bazıları oradan ayrılıp dağıldı. Artık kendisini kalabalığın sözcüsü gibi gören tıknaz adam şöyle dedi.
"Asanı ver o halde, senin bir işler çevirmeyeceğin ne malum?"
"Ne gibi işler çevirebilirim ki?"
"Biz bilmeyiz, o ruhları çağırıp hepimizin sonu olabilirsin!"
"Al!"
Adam asasını fırlattı sonra ekledi. "Dağılın!" Tıknaz adam sanki eline bir servet geçmiş gibi asayı eline aldı.
Adam çocuğunun yüzüne bakmadan içeriye girdi. Alçin Uldin'e gülümsedi ve ona veda etti. Ak saçlı çocuk ise topallayarak çadırın içine girdi.
"Ne yapıyorsun baba?"
"Duymadın mı? Sürüyü geri getireceğim"
"Bu senin değil benim işim."
Adam başını kaldırdı ama çocuğa bakmadan konuştu "Görüyorum ki boyun küçük ama aklın büyük" sonra çocuğa başka bir şey demeden eline aldığı bir çanta ile çadırın dışına yürüdü ki çıkmadan durdu ve
"Belki bu sana şuan bir şey ifade etmiyordur. Sen Aşina soyundansın" dedi ve çıkıp gitti. Çocuk topal bacağı ile ona yetişemedi kendi kendine söylendi. "Aşina? Neden böyle bir şey dedi?"
Aradan birkaç gün geçmişti, babası ise hâla dönmemişti. Uldin tüm günlerini çadırda geçiriyor, ağabeyi ise dışarıda çalışıyordu. Alçin ise her gün Uldin'i ziyarete geliyordu. Bugün de sıradan bir gündü Ak saçlı çocuk sırtını yatağa vermiş kollarına gömülmüş sessizce duruyordu. Karşısında ise Alçin tüm gün onu konuşturmaya çalışmıştı.
"Uldin, sana bir şey göstereceğim. Geçen gü-"
Çocuk onun sözünü keserek sordu "Neden hâlâ buradasın?"
Kız bir an şaşkınca başını salladı. "Anlamadım, beni görmek istemiyor musun?"
Çocuk başını kaldırıp ona baktı ve "Neden beni görmek istiyorsun? Sonuçta hepinizin aç kalmasının nedeni benim, Benim beceriksizliğim." dedi.
Sol gözünden bir damla yaş süzüldü.
Çocuk uzun zaman sonra ilk defa ağlayacak gibi olsa da belli ki kendisini tutuyordu.
Kız gülümsedi, onun gülümsediğini gören çocuk sordu.
"Neye gülüyorsun?"
"Senin düşüncene çünkü beceriksiz değilsin."
"Ne demek değilim dün hiç yemek yedin mi?"
"Tundra 'da tek başına günlerce hayatta kaldın, kurt sürülerinin saldırılarından kurtuldun. Sence beceriksiz misin? Arkadaşların sana lakap bile taktılar."
"Lakap mı?"
"Evet buzkurdu, beğendin mi?"
"Hayır beğenmedim"
"Ah..."
Sohbet Alçin'in umduğu gibi gitmemişti ama yüzünde ki gülümseme değişmedi.
Yine günler geçti ve yine babası geri dönmemişti. Uldin hiç kimse yokken biraz erzak ve muhtelif malzemeler ile şafak vakti yola çıkmıştı.
"Seni bulacağım baba" diye kendi kendine tekrar ediyordu. Buz tutmuş ormanlardan geçti, karlı tepeleri aştı. Kamp kurdu dinlendi. Bu sefer daha hazırlıklıydı ve en önemlisi gözü hırstan başka bir şeyi görmüyordu. İz arayarak İki gün boyunca yol aldı, ölen hayvanların, biçilen ağaçların, önceden yakılmış kamp ateşlerinin ve nadiren bulabilirse ayak izlerini takip ediyordu. En sonunda ufukta birini gözlerine kestirdi, ancak bu işte bir terslik vardı çünkü kişi hareketsizdi. Kalbi parçalanacak derecede hızla atmaya başlayınca o kişiye doğru koşmaya başladı. Gittikçe daha da görüntü netleşiyor ve görüntü netleştikçe çocuğun içinde ki korku büyüyordu. Koştu koştu koştu...
"HAYIIIR HAYIIIIR ! HAYIIIR YAPMA N'OLUUR"
(http://r.resimlink.com/EgKsR9j.jpg)
Feryatlar ederek kendisini yere attı. Başını kaldırıp bakmaya korkuyordu. İçinde ki umut hızlıca kaybolurken başını kaldırmadan sordu. "Baba?" Ancak bir cevap gelmedi tekrar etti. "Baba Ne olur cevap ver!" Yine bir ses duymadı. Saatlerce ağlayıp gökyüzüne bağırdı, feryatlar etti. Öyle ki sesi kısılmıştı, dökecek gözyaşı bile kalmamıştı. Neredeyse Soğuktan ellerini hissedemiyordu, doğrulup ayağa kalktı ve gözyaşlarını koluna sildikten sonra sakince. "Daha iyisine layıktınız" dedi. Sessizce oradan uzaklaşarak kabileye geri döndü. Hem babasını kaybettiğine hem de onu öyle bırakmak zorunda olduğuna çok üzülüyordu. Geri dönüp ağabeyine durumu bakışlarıyla anlattığında sandığının aksine ağabeyi sadece ona sarılıp "iyi olacağını" söyledi.
Aylar geçti, yanında gelen yavru kurt belli bir büyüklüğe ulaşmıştı artık. Sabahları rutin gidiyor ve gece geri dönüyordu.
Çadırda keder dolu günler geçirirken dışarıdan bir ses duydu. "Çık dışarı çık!" Uldin dışarıya çıktı ve tıknaz adama baktı.
Adam yere tükürerek "Ağabeyin nerede" diye sordu.
Uldin soğuk bir tavırla "burada yok" dedi.
Adam tebessüm etti "güzel" sonra esnedi ve " Ağabeyin burada yoksa işim kolay" dedi.
Uldin kollarını birleştirip
"sen neden bahsediyorsun?" Diye sorarken
Adam onu umursamadan yürümeye başladı. "Anlamadın mı çocuk? evini soyacağım. Önceliğim yemek tabii ama-" sonra kahkaha atarak ekledi. "Birkaç tane de o güzel İrge'nin külodundan bulursam"
Uldin'in beynine kan sıçradı, Irge annesinin adıydı ve bu aşağılık varlığın annesine saygısızlık yapmasına izin veremezdi. Hiç düşünmeden Çadırın içine doğru koştu. Tıknaz adam ise onu görüp arkasından seslenmeye devam etti.
"Hahaha, şaka yapmıştım. Gidip annenin kıyafetlerini saklamana gerek yok bücür. Ama sen yine de önlem al belki de yapmamışımdır ha?" Sonra etrafında dönerek diğer insanlara baktı birkaç kişi onun yanına yaklaşıyordu, içlerinden biri
"Burada neler oluyor?" Diye sordu.
Tıknaz adam arkasına döndü ve
"Hey hey kendi işinize bakın. Ben açım aç! Anladınız mı? Dağılın hadi kış kı- AAAgh"
Adam birden kendisini dizlerinin üzerinde buldu. Herkes bir an ne yaşandığına şaşırmıştı hep bir ağızdan bağırmaya başladılar. Ak saçlı çocuk hızlıca koşarak adamın sırtına fırlattığı Nacağı çekti ve baltayı adamın kafasına sapladı. Kimse müdahale etmedi. Çocuk tekrar etti, tekrar vurdu, tekrar, tekrar, tekrar.
Kalabalıktan birkaç kişi sağa sola kusmaya başladı. Cesaretini toplayanlar ise ona bağırdılar.
"ULDİN DUR ARTIK!"
Çocuk onları görmezden gelerek devam ediyordu ki birisi sırtından tutup onu geriye fırlattı. Çocuk başını kaldırdığında bu kişinin Bayçu olduğunu gördü. Herkes şok içerisindeyken Bayçu adama doğru yürüdü bir süre onu inceledikten sonra geri döndü ve Uldin'i tutup sürükleyerek oradan uzaklaştırdı. Issız bir alana geldiklerinde Ağabeyi Uldin'i yumruk atarak onu yere düşürdü. Sonra birkaç kez daha vurdu ve dövmeye başladı.
"Seni aptal, bir de katil mi oldun? geri zekâlı, aptal aptal aptal aptal!" öfkeyle çocuğu dövüyordu çocuk ise hiç konuşmuyordu. Bayçu yorulup birkaç adım geri çekildiğinde, ağzı yüzü kan içinde olan çocuğun gözlerine baktı. Gözlerinde hiç pişmanlık görmüyordu.
"hiç mi?" diye sordu. Çocuk ise sanki bunu anlamamış gibi başını hafifçe yana çevirip ona aynı gözlerle bakmaya devam etti. Bayçu mırıldandı "yazık..." sonra sordu "Neden yaptın bunu seni canavar?" bu sefer Uldin ağzını açıp cevap verdi. "Annemize hakaret etti." Bayçu başka bir şey demedi, çocuğu tutup kaldırdı ve kolundan çekerek çadıra götürdü. Onu içeriye sürükleyip dışarıya çıktı. Günler boyunca kızgın kalabalığın sesi hiç durmadı, ağabeyi de eve ancak geceleri girdi. Aradan birkaç hafta geçmişti artık konuşan eden yoktu. Uldin dışarıya çıktığında herkesin sessizce toplandığını gördü. Yine toplandıklarına göre yine kendisine bir sıkıntı çıkacaktı. Kalabalığın arasından Alçin çıkıp onun yanına geldi ve çocuğun ellerini tuttu.
"Uldin, ne yaptın bilmiyorum ama... Biz gidiyoruz, biz yani çoğumuz. Buraya sana veda etmeye geldim." dedi ve gözleri yaşardı. Uldin Alçin'e sarıldı ve mırıldandı. "Üzgünüm" başka bir şey diyemedi. Sonra kafileden biri Alçin'i tutup çekiştirdi ve "Onunla konuşma" diye uyardı. Kafile harekete geçerken Alçin son kez uzun uzun Uldin'e baktı, elini salladı. Bu sefer gülümsemiyordu.
Kafile sert koşullara dayanamamıştı ve yaşayabilecek topraklar bulma umudu ile göç etmişti. Geriye çok az insan kalmıştı. Ancak babası artık olmadığına göre, geriye kalanların evlerini ısıtacak, onların hastalıkları ile ilgilenecek birisi yoktu. Geriye kalanlarda, bir buçuk yılda ölüp gitmişlerdi. Koca kafile içerisinde artık sadece üç kişi vardı. Ağabeyi, kendisi ve bir kurt. üçü de ağzını açmıyordu, haftalarda hatta çok uzun bir zaman birlikte yaşadılar
yemek ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorlardı, Uldin bunun üzerine fikirler üretmeye çalışıyordu ve Birgün o fikir karşısına çıktı. Ak saçlı çocuk yalnız başına yine keşfe çıktı, uzaklarda sarp bir kayalığın girintisinde kartal yuvası gördü, birkaç gün onu gözlemledi, yalnız başına yaşayan bir kartaldı. Uldin bir gece tek başına sessiz sedasız yaklaşarak kartalı yakaladı ve gözlerini bağladı, onu geri götürüyordu, sonra durdu ve başını gökyüzüne kaldırdı. semavi gökyüzü, yıldızlarla donup taşıyordu. Çocuk bir iç çekti ve Kartaldan özür diledi.
(http://r.resimlink.com/b8dxpJ_sOl.jpg)
Bundan sonra ki amacı onun direncini kırıp kendisine itaat ettirmekti. Onu bir ipin üzerine bağladı, kartal her ne zaman uyuyacak olsa ipi sallayarak buna engel oldu. Bunu belirli bir süre devam ettirdi ve onu aç bıraktı. Uykusuz ve aç hayvana daha sonra et vererek yavaş yavaş yeme ve kendisine alıştırdı tabi bu sırada her gün abisinden.
"Boş işlerle uğraşıyorsun, bu hayvan sana kin tutar, hala bir aptalsın" gibi şeyler duyuyordu. Ancak Uldin'e doğrudan söylenmiş sözler değildi bunlar, ağabeyi kendi kendisine konuşuyormuş gibiydi. Aradan zaman geçti, çocuk şimdi yanında iki hayvanı ile birlikte ava çıkıyordu, kartal yakalıyor kurt koşup kartalı avdan uzaklaştırıyordu. Böyle böyle işler daha kolaylaşmıştı, ancak çocuk ne kadar marifet sergilerse ağabeyinin ona olan gerginliği de artıyordu. Çocuk bir gün yalnız başına dolaşırken, bir buz kütlesinin üzerinde babasının asasını gördü, asayı almak için buz kütlelerinin üzerinden zıplaya zıplaya geçmeye başladı. Asayı almayı başardı da ancak dönerken üzerine bastığı kütle kırıldı ve birden kendisini soğuk karanlık suyun dibine batarken buldu.
Gözlerini kapattı, çırpınmak yerine hiçbir şey yapmadı, ölümü olgunca sanki eskir bir dostuymuş gibi karşılıyordu. Fakat yine ölmedi, ağabeyi suyun içine dalmış ve onu karaya çıkartmıştı. Şimdi sırıksıklam bir halde soğuktan titreyerek birbirlerine bakıyorlardı, Bayçu derin bir nefes aldı, ayağa kalktı bir adım attı ki... Yere düştü. "Ağabey! Ağabey!" Çocuk telaşla bağırdı çağırdı yanıt alamadı, Bayçu'yu tutup çevirdi ve nabzını kontrol etti, yaşıyordu ama cevap vermiyordu. Onu kurtla birlikte eve kadar sürüklerdi, yatağa yatırdı. Hemen bir ateş yakıp ıslak kıyafetlerini çıkardı, kurt kürkü olduğu için onun yanına uzandı, doğal olarak onu sıcak tutabilmek için çabaladılar ama nafile Bayçu gözlerini açmadı. bu geceye kadar sürdü, sonra gözlerini açtı evet ama çok az konuşabiliyor anlaşılmaz tek kelime ancak söyleyebiliyordu. Ak Saçlı çocuk onun yanına geldi ve elini tuttu.
"Seni kurtaracağım ağabey" dedi. Sonuçta çocuk bir şamandı, yani işler bu hale gelmese olacaktı. Şuan hiçbir fikri yoktu ama bir yolunu bulacaktı. Bu sefer günlük rutinleri yine değişmişti, ağabeyi hasta yatağında yatarken köpek onun yanında, Uldin ise keşiflere çıkıyor, otları bitkileri karıştırıyor sınırlı bilgileri ile ilaçlar üretmeye çalışıyordu, bu ilaçları zehirlenme ihtimaline karşı önce kendisi kullanıyordu. Keşifleri sırasında kara kaplanmış taş yazıtlar buldu. Bu yazıtlara "Bengütaş" denirdi, Bengütaş ölümsüz taş anlamına gelirdi. Bu yazıtlarda ki Runik Türkçe'yi Uldin çok az okuyabiliyordu, şansına ki burada eski Şamanlar hakkında da yazılar vardı. Çocuğun tüm günü, avcılık, bitkiler, bengütaş tercümesi ve dönmeden önce eski yıkılmış bir tapınağa gidip, ellerini gökyüzüne açarak dua ediyordu. Ne yaparsa yapsın işe yaramıyordu. Birgün çocuk bengütaşların tercümesini tamamladı, işin kötü yanı bu hastalığın, birisinin benzer bir duruma düştüğünde nasıl kurtarılacağına dair iksir tarifi bengütaşın son bölümlerinde yazıyordu. Çocuk çok sevindi, sonunda aradığını bulmuştu ve bir çözüm olacaktı. En hızlı yollardan koşarak evine gitti. "Ağabey, ağabey!" içeriye girip Bayçu'nun yanına geldi, geldi ama
geç kalmıştı...
Bayçu ölmüştü.
çocuk hiçbir şey demedi, sadece dışarı çıktı ve ayaklarının onu götürdüğü yere kadar yürüdü. Bir tepenin üzerine çıktığında durdu ufukları seyretmeye başladı. Sonra bağırmaya başladı, durdu bir kez daha bağırdı, bu sırada elinde asasını tutuyordu. İçinde büyük bir acı, büyük bir ateş vardı. Feryatlı bir şekidle bağırmaya devam etti, gözlerinden sürüsüne yaş akıyordu. Birkez daha birkez daha derken sonunda yüreğinde yanan ateş parladı. Üzerinden ve asasından fırlayan bir ateş deryası her yeri sardı, yakıp kül etti. Bu korkunç manzara karşısına donakalan çocuk gördüklerine de ayrı şaşırmıştı.
ilerisinde uzanan karla kaplı arazi yerini sarılığa bırakmıştı.
(http://r.resimlink.com/WXAunafp_6Zz.jpg)
Çocuk tebessüm etti. Ancak bu tebessüm içinde çok anlam barındırıyordu.
tekrar geri döndü.
kabilede son ölen kişiyi, kendisi gömdü. Artık korumasını gerektiren birisi yoktu, bu yüzden zalimleşmesini gerektiren bir durumda kalmamıştı. Geriye kalan vakitlerini sessiz bir melankoni içerisinde geçirmeye başladı. Önü açılan yoldan yeni karlı topraklarda yürüyordu.
bu böyle devam etti, gün geçtikçe yaşı ilerledi. Tabii Ruslar gelene kadar.
(http://r.resimlink.com/5T4WNXC.jpg)