42
« : 28 Şubat, 2022 05:59:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Babamın karşısında oturuyordum kahvaltıda. Annem daha gelmemişti. Sessiz sessiz yiyorduk yemeğimizi. Çok da konuşulacak bir şey yoktu çünkü aramızda. Babam bir yandan gazetesini okuyor, bir yandan da çatalına taktığı sosisi indiriyordu midesine. Ben sosisi haşladıklarında yiyemiyorum. Bin kere de söyledim haşlanmış yemek sevmediğimi ama bir türlü kızarmaya alışamadı çalışanlar. Babamın çatalındaki sosis neredeyse düşecek duruma geldiği için gözüm takılınca “Düşecek.” dedim. Babam umursamaz bir tavırla “Hı?” diye bir ses çıkardı. “Sosis.” dedim. “Düşecek.” Dediğimi umursamayıp ağzına götürürken yarı yolda düştü sosis yere. Adam güzel bir küfür savurdu. Daha ben söylemiştim diyemeden annem geldi yemek salonuna. Elinde her zamanki gibi mektuplarla. Normalde babama verirdi ona gelenleri. Sonra bana gelmiş olan 2-3 mektubunu önüme koyar ve kendi yerine otururdu. Bu sefer ise direkt bana gelip mektuplarımı bırakınca düzenin bozulmasına şaşırdım. Üstelik mektupları bıraktıktan sonra yanımdan ayrılmadı. Beyaz bir peyniri ağzıma atmış çiğniyorken kafamı kaldırıp baktım ona. Ağzımdakini bitirmeden bir şey söylersem kızacağından yutmam için sessizlik oluştu. Ağzımdakini bitirince “Bir şey mi oldu?” diye sordum.
“Mektuplarına bakmayacak mısın?” dedi her zamanki donuk tavrıyla.
“Odamda bakarım.” dedim ben de aynı donuklukla. Her zaman odama götürürdüm. Onlar gibi aile yemeğimizde iş konuşmak istemiyorum çünkü.
“Şimdi bak.” dedi annem.
Bir sorun vardı belli ki. Annem yanımdan kendi yerine geçtiğinde gözlerini tamamen bana dikmişti. Sanki ruhuma bakıyor gibiydi. Kafamı çevirip babama baktım belki yardım eder diye. O da gazetesine geri dönmüştü ve günlük düzenimizin aksamış olduğunun farkında bile değildi. Nasıl böyle yaşayabiliyordu ki? Annemin dediğini yapıp yanımda duran dört mektubu aldım elime. Biri profesör Urswick’ten geliyordu her zamanki gibi okulda bu sene yapılacak şeyleri önceden haber vermek için. İkincisi aldığım ayakkabının faturasıydı. Üçüncüsü ise... Kenarları sarı bir mürekkeple boyanmış, minik minik süslenmiş bir zarfın üstünde koyu pembe mürekkeple yazılmış ismi görünce dona kaldım. Charlotte Vera Rillian. Mektuba bir kaç saniye baktığım gibi stresim tavan oldu. Kafamı anneme çevirdiğimde kadının gözlerinin hala ruhuma işlediğini hissediyordum. Mektup atmak da nereden çıktı şimdi? Charlotte’a karşı hissettiğim tüm duygular ve o duyguların yasaklı oluşu kafamdan geçerken annemle bakıştık sadece bir süre. Aptal kız! Kendine zarar gelmesini falan mı istiyor? Özellikle ondan bu kadar uzak duruyorken. Elimden geleni yapsam da sürekli nasıl gelip beni bulabiliyor? Neden vazgeçmiyor? Vazgeçmesini istemiyorum ama doğrusu bu. Olması gereken bu. Annem konuştuğunda kaç saniyedir bakışıyorduk bilmiyorum. “Yakalım mı onu?” dedi. Bu sefer sesi anlayışlı ve yumuşak çıkmıştı. Tekrar baktım mektuba. Açıp okumak için can atıyordum. Ne yazdığını merak ediyordum. İyi miydi acaba? Annesi ne durumdaydı? Kötü bir şey mi gelmişti başına da bana yazmıştı? Yazısını görmek, beni düşündüğünü bilmek istiyordum. Derin bir nefes aldıktan sonra mektubu anneme uzattım. “Evet.” dedim ona bakmadan. “Yakalım.” Annem asasını çıkarıp Charlotte’un yolladığı bu mektubu kahvaltı masamızın üstünde yakarken göz ucuyla alevleri izledim sadece. Zarf yandıktan sonra iki Alpaca’nın yanında gülümseyerek onları sevmeye çalışan ve bir tanesinin tükürük saldırısına uğrayan Charlotte’un resminin alevlerle birlikte buruşmasını izlerken annemin sesi beynime işliyordu.
“Bizim gibi doğuştan ayrıcalıklı kişiler, kendileri gibilerle birlikte olmalıdır Eadwig.”
İşte bu yüzden okula gittiğimde ilk yaptığım şey Charlotte’ı bulmak olmuştu. Yanıma arkadaşlarımı aldım ve Hogwarts Express’te buldum kızı. 6-7 Slytherin, Charlotte’ın olduğu kompartımana dalıp onunla bana yaz tatilinde mektup atması konusunda dalga geçtik. “Ya sen aptal mısın?” dedim gülerek kıza. “Ne demek mektup atmak ya? Ne sandın sana geri mektup yazacağımı falan mı? Arkadaş mı olacaktık? Ay en yakın arkadaş olacaktık değil mi yaa! Yakın arkadaş bilekliği takıp el ele koşardık okulun bahçesinde artık. Saçını falan da örmemi ister misin? Hayır o da değil, bir de adresimi bulmuş sapık gibi.” Ben kahkaha atınca, yanımdakiler de güldü. Hala alaycı tavrımla “Rillian, benim yanımda gezebilecek türde bir insan değilsin. Eziksin, düşüksün, rahatsız edicisin, sesin kulağımı tırmalıyor. En önemlisi aptalsın kızım sen. Kendi kendine hayallere mi kapıldın ne yaptın? Bir iki kere konuştuğum herkesle yakın arkadaş olsam ohooo! Kız arkadaşım olacağını falan sandın galiba. Hmph! Çok beklersin. Tipim değilsin ilk olarak. Baştan kaybetmişsin.” dedim.Yine bir kahkaha dalgası ile de çekip gittik. Kızın bana karşı konuşmasını dinlemek istememiştim. Bunları kızın yüzüne söylemek o kadar zordu ki. Yanımdaki Winton'a baktım. O ise diğerlerinin aksine ifadesiz bir şekilde yürüyordu yanımda. Çevreden gelen Charlotte hakkında ileri geri konuşmalarla birlikte trenin ön taraflarına geçtik. Neyse ki konu çok uzamadı. Yine de arada dalgası geçilip durdu. Winton ile de bu konuyu açık açık hiç konuşmadık. Konuşmak istemeyeceğimi biliyor gibiydi zaten...
Bıyıkla sorgu inanılmaz sinir bozucuydu. Dışarı çıktığımda Mirabelle ve Samuel’in beni dışarıda beklediğini görünce gözlerimi belertip “Gidelim artık nolur.” dedim. Hem sinirlerim zıplamıştı, hem stresliydim, hem de yorulmuştum. Samuel bir şekilde bu dairede çalışmak gibi bir fikre kapılmış. “Aptal oğlum bunlar.” dedim bana söylediğinde. “Canlarını dişlerine takıyorlar yine de memur maaşı alıyorlar. Sen bundan iyisini yaparsın. Ticarete atıl bence.” gibi cümlelerle de desteğimden maruz bıraktım kendisini. Bu da adalet madalet bir şeyler dediğinde de yüzümü ekşitip iki tarafa salladım kafamı. “Sen kafayı sıyırmışsın.” Büyük salona girdiğimizde bir anda üstümüze bir yığılma oldu. İlk olarak Slytherin masasından Gage’in bir kurt gibi üstüme atılmasıyla geriye yalpalandım. Kocaman gülümseyip “Hoşgeldin be kanka!” dedi. “Deli meraklandık!” Cyneric ve Franziska geldi sonra yanıma. Franz öyle bir sarıldı ki belimden aşağı indirmesin elini diye kolunu sırtımda yakalamak zorunda kaldım. Çevrem Slytherin-Ravenclaw karışık arkadaşlarım ile doldu. Sonra da herkesin arasından yürüyerek en yakın arkadaşım Winton çıktı. Elleri önünde birleşmiş bir şekilde, kızmış gibiydi ama gülüyordu da. “Okuldan atılsaydın annenden önce ben öldürürdüm seni.” dedi. Sarılmadık onunla. Ares’i aldıkları gibi sorguya aldıklarını, bıyığı ve bıyığın profesör Urswick’in kocası olduğunu anlatacaktım ki yanıma bir baktım. Charlotte... Samuel’in boynuna atlamış sarılıyor. Herkesin ortasında böyle sıkı sıkı sarılmaları... Samuel’in yerinde ben olmak isterdim. O kadar isterdim ki. Winton çenemden tuttuğu gibi kendisine çevirdi yüzümü. “Sorgunu anlat.” dedi. “Ne konuştunuz?” Evet, artık yıldız sönmüştü. Önüme bakmalıydım. Beni o durumdan çektiği için gülümseyerek kafamı salladım onaylayarak. “Bakın şimdi.” dedim yanıma birikmiş olan gruba. “Bıyıkları şöyle bir herif vardı seherbaz.” Parmaklarımla bıyık yaptım kendime. “Malın tekiydi.”
Akşam yemeğinden sonra bizimkilerle biraz daha büyük salonda takıldıktan sonra ben sigara keyfi yapmak için bahçeye çıktım. Bahçede içiyorum sigaramı sadece biliyorsunuz. Soğuk diye gelmediler. Harbi de doğru yapmışlardı. Çünkü dondum dondum. Olduğum yerde titreye titreye sigara içtim okulun girişinden biraz uzaklaşıp. Artık ellerimi hissedemeyeceğim bir duruma geldiğimde bitti sigaram. Döndüm okula ben de. İşte kafamda da plan yaptım odama gideceğim, yatağımın başındaki komidinin çekmecesinden Charlotte’ın diktiği kalbi çöpe atacağım. Bitti artık. Kendimden nefret ettirdim, artık ne kadar rahatsız olsam da kuzenimle birlikte gibi gözüküyor. Samuel iyi çocuk hem, ne kadar ona söylemek istemesem de. Başkası ile olmasını istemezdim sanırım. Ondan da özür dilemem gerek. Beni anlayacaktır o tarz şeyleri kafasına takmaz. Yarın akşam yemeğinde gidip konuşacağım onunla. Özür dileyip bu aralar kendimde olmadığımı söyleyeceğim. Charlotte konusunda da tebrik edeceğim. Merdivenlerden aşağı inerken Slytherin Ortak Salon’una doğru artık çok rahatlamıştı içim. Sanki tüm yükler kalkmıştı sırtımdan. Charlotte mutluydu, Samuel ile aramı düzeltecektim, sigara iyi gelmişti. Yoluma bakacaktım. Yüzümde bir gülümseme oluştu. Kaderime ilerlemeli, adanın başına geçmeli ve bana bahşedilen o gücü kabul etmeliydim. Aptal bir his yüzünden tüm bunları elimin tersiyle atmayı nasıl düşünebilmiştim ki? Aptallık yapmamalıyım.
Derken karşımda beliren yüz yüzümdeki gülümsemenin tamamen silinmesine neden oldu.
“Rillian?”
Sadece gidiyoruz diyerek yapıştı bileğime ve çekiştirmeye başladı beni. “Dur!” desem de durmadı ve beni zindanların oraya soktu. Burada el ele tutuşmuştuk küçükken onunla. Charlotte’ın bana onları hatırlatmasını istemiyordum kesinlikle. Daha yeni kurtuldum sanıyordum. Bir ara durunca “Rillian bırak gide-” diye konuşmaya başladım ama bir şey söylememem için kızdı. Gerçekten hiç istemiyordum konuşmayı ama kızın yüzü kıpkırmızı olmuştu sinirden. Kolumu da cidden sıkıyordu. Acaba Samuel üzmüş müydü onu? Ulan daha yeni sevgili oldunuz hemen harcamaya mı kalktın lan? İki saniye önce iyi çocuksun diyordum ciddi ciddi bu kıza da mı yaptın Samuel? Hay kafana sıçayım senin e mi? E tabi kız da haklı olduğumu fark edip konuşmak istiyor benimle. Tamam da yalnız kalacağımız bir yere götürmese mi? Ona kendimi unutturmuş olabilirim ama benim hala kalbimde bir yeri var. O dikilmiş kalbi atmam gerekiyordu... İksir dersliğinin yanındaki dandik, havasız malzeme odasına girdik birlikte. Beni içeri çektikten sonra kapıyı kilitledi. Kapıyı kilitlemesi hiç iyiye alamet değildi.
“N-ne yapıy-” Konuşamamıştım ki bir anda neden Yasak Orman’a gittiğimi sordu. Kafam karıştı bir anda. Yasak Orman’a gittiği için mi kavga etmişlerdi? Yani o sarılmaları hiç de kavga gibi değildi. Samuel büyük ihtimalle onu ormana benim soktuğumu söylemiş olmalıydı öyle olunca da değer verdiği birini tehlikeye soktuğum için kızıyordu. Peki bahsettiği cesaret ve korkaklık neydi? Bıyık da bundan bahsetmişti salak herif. Slytherin olunca cesur olamıyoruz sanki anasını satayım. “Ne alaka ki?” dedim söylediklerinin mantıksızlığına karşı. “Sanki zorladım. Gel dedim geldi. Aklı yokmuş gibi davranma!” dedim ama o ise üstten üstten konuşmaya başlayacağımı söyleyip bana bir susturma büyüsü çaktı. Ne? Nasıl yani? Soru sordu cevapladım. Ne demek konuşmaya başlarsın? Hala anlamamış bir şekilde bakıyordum kızın yüzüne. Ya bir şey gelseydi başına dedi. Samuel’in başına bir şey gelmemişti. Gelmesine asla izin vermezdim zaten. Beni tanımıyordu bu kız, bu yüzden anlamazdı. Sonra başımıza diye düzeltti dediğini kibarlıktan. Bana vurmasını beklemiyordum tabi ki. Bacağıma vurunca çok acıtamadı ama yavaş da vurmuyordu. Harbiden sinirlenmişti Samuel’i tehlikeye atmama. Bu kadar endişelenmesi içimde üzücü bir his bırakmıştı. Keşke benim için endişelenebileceği bir durumda olsaydık diyordum. O güzel gözleri bana aşkla baksa istiyordum ama bastırdım hislerimi yine. Samuel’i seviyordum, Charlotte’ı da seviyordum. Kızın kuzenime karşı bu kadar korumacı olması iç rahatlatıcıydı. Samuel’in de ona karşı böyle olmasını umdum. Derin bir nefes alıp kızın beni azarlamasını dinledim sessiz sessiz. Sanki iç sesim vücut bulmuş konuşuyordu karşımda. Hata yapmıştım herkesi götürerek. Tehlikeli olduğunu biliyordum. Ölçüp bitmiştim ama Carmilla’nın çıkacağını, Cadı Avcılarını asla ama asla hesaba katmamıştım mantıksızlığından. Kalın kafalılığım doğruydu, Ares’in dediklerinin gerçek olmadığını düşünmem felaketimiz olabilirdi... Samuel’i yanımda götürmem hata mıydı? Evet... Gidip öleceksem kendi kendime ölmeliydim. Samuel’i oraya götürmemin nedeni ona güvenmemdi ama. Onu koruyacağım gibi, onun da beni koruyacağına o kadar inanıyordum ki. O günden beri kendime söylemekte korktuğum şeyleri yüzüme vuruyordu Charlotte. Kuzenimi koruyup, beni yerin dibine batırıyordu. Hem suçluluk, yetersizlik ve kalp kırıklığını üst üste yaşadığım için yutkundum. Boğazım acıdı ama güçlüydüm. Fiziksel olarak... Mental olarak kırılacak gibi hissediyordum. Yıllardır düşünmekten kaçındığım şeylere dokunuyordu kız. Daha da bastırıyordum tüm duyguları. İfadesiz bir şekilde duruyordum kızın patlamasına karşı artık. Tekrar vurdu bacağıma. Vurmasıyla arkaya doğru çektim bacağımı, yine de ifadesiz durdum. Bana adanın başına geçemeyeceğimi söyledi. Beceriksiz ve korkak olduğumu...
İki dakika bile olmamıştı...
Daha demin iyi hissediyordum kendimi. Sakindim, rahattım.
Bir anda en dipteydim sanki.
Bu cümleleri başka biri kursa asla umrumda olmazdı ama Charlotte...
Söyledikleri neden bu kadar derinden etkiliyordu beni?
Hak etmiştim.
Charlotte ona geçen sene söylediklerimi bağırarak yüzüme vurdu. Ares’in dediğine inanmamamı da... Sonra da yüzüme bağırdı aptal olduğumu. Baya yüksek bir sesle. Sinirden gerçekten kıpkırmızıydı kız. Ben ise karşısında öylece duruyordum. Hem diyecek bir şeyim yoktu. Hem de çok haklıydı. Bu düşüncelerle tek başıma, yatakhanede yüzleşmek isterdim. Onun yerine Charlotte bunları direkt yüzüme vurup beni yerin dibine gömmüştü. Su altında hissediyordum kendimi. O sürekli gölün altında bağıran canavardım sanki. Sesim çıkmıyordu, derindeydim ve bağırmak istiyordum sadece.
Bir anda sarılmasını asla beklemiyordum ama. Sarıldı sıkıca. Şaşkın şaşkın kaldım bu hareketine karşı. Asla ama asla beklemiyordum. Kollarımı ona dokundurmamak için kaldırdım hafiften. Tekrar ne yaptığını soracaktım ama ağzımı açtığım gibi koyvereceğimi düşündüm. Kızın yaptığı büyüyü unutmuştum bile. Bana vurmaya başladı sarıldıktan sonra. Sen dedi, kendini dedi, nasıl tehlikeye atarsın dedi... Her kelimesinden sonra göğsüme göğsüme vurup o derinlere bastırdığım duyguları patlattığı için geri geri giderek yapıştım arkamdaki duvara. Kendimi mi? Nasıl yani? Ne demek kendimi tehlikeye atmak? Ağlıyordu bir de. Anlam vermeye çalışan bir ifade ile baktım yüzüne sadece. Devam etti sonra. O devam etti ama benim kafa karışıklığım ve biriktirdiğim duygularım gözlerimde buluştular ve ifadesiz de olsam akmaya başladılar gözlerimden. Deminden beri Samuel için kızıyor sanmıştım ama meğersem... Benim için mi endişelenmişti? Söylediği cümleler kulağıma geliyordu. Bana bakmanın onun canını acıttığını söylüyordu. Onu koruduğumu, ama şimdi ona zarar verdiğimi, canını acıttığımı söylüyordu. Budala olduğumu... Kafamda ise başka cümleler ekleniyordu söylediklerine. Samuel’e bağırdığım zamanlarda ona dokundurduğum laflara olan kırılmışlığını anlayabiliyordum. Ona güzel olduğunu söylediğimi düşündüğünü biliyorum ya da bana bağırdığında dikkat etmesini söylediğim cümleleri... Ne bu? Charlotte bunları dile getirmedi ki. Ben mi düşünüyorum? Güzel olduğunu düşünüyorum evet ama bunu söylediğimde Charlotte’un hissettiği mutluluğu neden biliyorum?
Devam etti konuşmaya ben kafamda onun bana söylemediği şeylerle boğulmuşken. Sanki hem dışarıdan söz yağmuruna tutuluyordum, hem de kafamın içinde yankılanıyordu kızın cümleleri. Yeter dedim ama sesim çıkmadı. Dişlerimi birbirine geçirdim. Çok sinirliydim artık. Charlotte’ın tüm duyguları benim içimdeydi artık. Neyden nefret ettiğini biliyordum. Ona yaptığıma sinirlerini anlıyordum. Kendimden nefret ediyordum ama aynı zamanda da bırakamıyordum. Neyimden nefret ediyordum en çok biliyor musunuz? Korkaklığımdan. Duygularımı saklamamdan. Charlotte vücudumu daha çok ittirdi bu sırada. Samuel ile kıyasladı beni. Samuel çok daha iyi davranıyordu bana ancak Eadwig sevgisinden maruz bırakıyordu. Eadwig’in içindeki sevgiyi istiyordum ama kapalı bir kutuda tutuyordu onları. Korkuyordu işte! Samuel ise tam tersiydi. Peki neden gitmiyordum o zaman? Eadwig’e neden bağlıydım, neden o kutuyu açmaya uğraşıyordum? Samuel’e haksızlık değil miydi bu? Ben umrunda olmasam Eadwig neden gelip Samuel’e saldırsın ki? Beni seviyor ama gösteremiyor! Korkak! Aptal herif! Şimdi ise kendini tehlikeye atıyor! Ölsen orada ne olurdu? Beni param parça etmez miydin? Senden nefret etmemi istemen sadece kendini düşündüğünden! Aptalsın Eadwig! Korkaksın!
Bir dakika... Bu düşünceler benim düşüncelerim mi?
Sinirden ağlıyor muyum?
Kız beni susturan o büyüyü kaldırdı. Kaldırırken de konuşmamı emretti. Konuşup kendimi aklamamı söyledi.
Bu kadar sinirliydim ona ama hala çok mu yüklendim diye düşünüyordum. Neydi bu korkaklığının sebebi? Beni öpmüştü ve sonra da kaçmıştı. İçindeki iyiliği, duygularını görmek istiyordum. O kutunun içinde olmak istiyordum. Kendim ile ilgili şeyleri onunla paylaşmıştım sadece, benim için özeldi. En içimdeki duygularımı, özelimi biliyordu. Ben de onunkileri biliyordum ama o kutunun en derinlerini de görmek istiyordum. Neden böyle davranıyordu ki? Eadwig’in başına ne gelmişti de bu kadar kapatmıştı kendini? Yanında olmak istiyorum, birlikte vakit geçirmek istiyorum. Onun yerine her zaman kapının dışında bırakılıyorum. Söylediği şeyler birbirini tutmuyor ki. “YETER!” diye bağırıp kafamı ellerimin arasına aldım. “Çık kafamın içinden Rillian! Ne yapıyorsun?” Ne tarz bir büyüydü bu? Kafam çatlayacak gibiydi. Sanki kendim değildim, Charlotte’dım ve kendime aşırı sinirliydim.
Bilincim git gide zayıfladı ve bir anda bulunduğumuz oda yok oldu.
7-8 yaşındayım. Adada, evdeyim. Geceydi yatakta yatıyordum ama bir fikrim vardı uyumamı engelleyen. Evimizin en alt katı. Bu gece cesaretimi toplamıştım. Üstelik bir de plan kurmuştum o aklımla. Annemin uyumaya gittiğini belli eden, koridordaki mumun sönmesinden sonra biraz bekleyip odamdan çıkacaktım. O yaşım için evimiz normalde olduğundan daha da büyüktü. Planımı uygularken halının üstüne çıplak ayakla basıyordum ayak seslerim duyulmasın diye. Merdivenlerden alt kata indim. Sonra bir alt kata da. Git gide daha da heyecanlanıyordum amacıma ulaştığım için. İğrenç bir koku geldi burnuma. Nasıldı? Bilmiyordum ki. Ellerimi kapattım ağzım ve burnuma koku yükseldiğinde. En son alt kat kaldı inmem gereken. Evimizin en alt katı... Daha önce asla inmediğim, inmeyi düşündüğüm gibi annemin engellediği kat. Oradan geliyordu sesler. Bir şey yanıyordu aşağıda. Yine de planımı yarıda bırakamazdım. Buraya kadar inmiştim, üstelik gece yapmıştım bunu. Anneme yakalanmamıştım. Bu bir başarı değildi de neydi? İndim ben de. Merdivenlerden indiğimde koku inanılmaz kötü bir hal aldı. O zamanlar anlamlandıramadığım, şimdi ise çürümüş olarak adlandıracağım bir koku. Elimi daha da bastırdım yüzüme kokunun korkunçluğunu yok etmek için. Karşımda bir kapı vardı. En alt katta yalnız bir şekilde duruyordu. Tüm merakım dinecekti açtığım gibi. Ben de açtım. Büyük ihtimalle benim geleceğim düşünülmediği için kitlenmemişti bu kapı. Kapıyı açıp içeri baktığımda ise... Bir sürü insan gördüm. Üst üste atılmışlar, kaynayan bir kazan, içinde artık haşlanmış olan kahverengi saçlı bir kadın. Ölü yeşil gözleri... Kazanın yanındaki babamın yüzündeki korkunç gülüş... Onu hiç bu kadar mutlu görmemiştim. 8 yaşındaki halimle anlamlandırmaya çalıştım 1-2 saniyede olanları. Ancak daha fazla bakamadım. Arkamdan sessizce yaklaşmış olan annem beni tuttuğu gibi çekti ve kapıyı kapattı. “Sen ne yapıyorsun Eadwig! Burası yasak demedim mi?” diye kızarak üst kata çekiştirdi beni. Merdivenlerde annemin arkasında düşe kalka ilerledim korkuyla. Deminki koku, anneme yakalanmanın korkusu ve anlamlandıramadığım sahne ile iyice kafam karışmışken ayaklarımdaki ıslaklığa baktım. Kırmızı bir sıvının üstüne basmıştım büyük ihtimalle. Annem eğildi benimle aynı boyda olmak için. Yanaklarımdan tutup yüzünü yüzüme sabitledi. Ağlamaya ramak kalmıştı yüzümdeki ifade. Anneme yakalanmak çok kötü olmuştu. Ancak annem gözlerimin içine baktı. İkimizin mavi gözleri birbirine sabitlendi ve...
Tekrar Hogwarts’ta iksir malzemelerinin olduğu odadaydım. O koku burnuma gelmişti. Haşlanmış et yiyemememin bilmediğim nedeniydi. Midem kalktığı için karşımda duran Charlotte’ı ittirdim karşımdan. “Ç-çekil!” dediğim gibi iki büklüm yana eğilip akşam yemeğinde yediklerimi çıkarmaya başladım. İyice ağlıyordum artık. Bu yüzden mi o cesetleri gördüğümde vücudum çok garip tepki vermişti Carmilla’nın yanında? Neydi o oda? Neden hiç hatırlamıyordum bu anıyı?
“Ne yaptın bana Rillian?” dedim inleyerek. Midem felaket bir şekilde acıyordu. “Ne yapıyorsan yapma artık! Özür dilerim tamam mı?” Gözlerimi cübbemin koluna silmeye çalıştım.
[/justify]