Büyücedünya RPG
Dünya Ülkeleri => Birleşik Krallık => Boleyn Adası => Konuyu başlatan: Alexander Apollo Boleyn - 13 Şubat, 2022 18:44:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
-
Apollo'nun kendini kabul etmesi mümkün değildi. Bunun nedeni Apollo'nun bir kişi olmamasıydı; her sabah uyandığında karısının yanağına öpücük konduran, işe giderken giyeceği ayakkabıyı kravatını bağlarken seçen, işe gittiği gibi bittiğinde ne yapacağını düşleyen veya tutuklayacağı insanları, yazacağı raporları kafasında bir zaman örgüsüne oturtan hemcinsleri gibi o da bir imgeye sıkışıp kalmıştı. Karanlığından yayılan aydınlığı gülüşünde gizleyen ve yatağa gittiğinde karısına beklentiyle bakan diğer erkekler gibi o da Pazar günleri gazete alması gerektiğini, kadınların oy hakkına ihtiyacı olmadığını savunur, yaşıyla beraber çöken her bir parçasının intikamını isyanıyla çıkarırdı. Beklersiniz ki o da bir kişiydi, o da belli bir yaşa kadar bu saydıklarım gibi olduğunu umut etmişti. Aynaya baktığında birini gördüğüne emindi. Ona yazılan postaların adına, kendi adına yazıldığını bilirdi; oğlunun başını soktuğu her belaya bir kahkahayla yaklaştığında, geriye dönüp baktığında kişiliğiyle ilgili ipuçları bulabilirdi. İyi bir baba, özverili bir koca ve işine değer veren bir çalışan olmadığını bilirdi; kimi zaman diğerleri gibi olduğuna inanırdı bile. Ama çok ciddi bazı yanlışlıklar vardı.
Gece yatmadığı için sabahları uyanmazdı. Kravatı bakanlığa girene (zorunda kalana) kadar takmazdı. İşe gittiğinde aklında yalnızca önceki geceden belirsiz imgeler olurdu; hangi bahaneleri kullanacağı, hangi dosyanın altına sıkıştıracağı gibi konulara kafa yorardı. Gülmezdi, sırıtırdı. Karısından hiçbir şey beklemezdi. Onu öldüreceği günü bütün ayrıntılarıyla planlamış, evlilik yıldönümü hediyelerini birkaç yıl sonra kesilmek üzere sıralamıştı; ikinci ve üçüncü bir çocuk planlamamıştı; iş yerindeyken karşılaşırlarsa, ikisinin de sakındığı ve iş arkadaşlarının bile fark etmeye başladığı bu durum gerçekleşirse nazikçe başını sallar, ona "Bayan" diye hitap eder ve basitçe yürümeye devam ederdi. Karısı hafifçe eğilerek gülümsemeyi tercih ederdi. Hayatındaki her şeyi bildiğini düşünürdü ve bilmediği bir şey çıksa bile onu da tahmin etmiş olduğuna kendini ikna ederdi.
Peki sorun neydi? Ne yanlış giderdi? Bütün bu olay örgüsünü sıradan bir adamın sıradan bir günü olmaktan çıkaran ve onu günün birinde sokağın ortasına idam edilmeye itecek olan hata ne zaman yapılmıştı? Yanlış. O hata yapılıyordu. Her fırsatta. Ve şu anda.
Odasında yıllardır kimseyi ağırlamamıştı. O yüzden sizleri içeri davet ederken yerlerde toz topakları, lekeler ve Victorine'in 'leş' olarak adlandıracaklarını görmezden geleceğiz; onun yerine gözlerinizi gümüşi aynada gerçeği kadar kudretli bir yansıması olan ahşap yatağa çevirmenizi istiyorum; onun yatağına. Ahşap neredeyse tavana değmek istiyordu, dans ediyordu üzerindeki oymalar; dikdörtgen şeklini oluşturacak bir sona ulaşana kadar yükseliyordu dört direkli kubbe ve bazı oymaların arasında kabus görürken tırmaladığı yerler, kendi kanını sürdüğü delikler görülüyordu. Bir bıçak saplanmıştı yatağın köşesine; gümüş bir hançer. Ama o gece yataktaki tek alışılmadık şey hançer değildi. Bulamıyor musunuz? Gözünüze o kadar çok soktum ki gerçek kayıp gitti, değil mi?
Apollo ne yatağında, ne odasında ne de devasa şatonun "evim" diye adlandırabileceği bir parçasındaydı. Onun yerine yerin altındaydı; bir mit olan kazanların yanında, en az kazanlar kadar efsanevi bir odada. Yüzünde onu tanıdığını iddia eden insanların bir veya iki kere görebileceği kadar sahici bir ifade vardı, birbirinin üzerine devrilir gibi geçip giden günlerde taktığı maskelerde bulunmayan bir ifadeydi bu, cildine iyi gelmiyordu. Devasa bir gülümsemeyle kaplanmıştı suratı. Tanrı'nın gülüşü diyelim bu ifadeye, olur mu? Apollo Tanrı olduğu için değil. O anda öyle hissettiği için.
Ceset, daha birkaç saat önce November adıyla bilinen ve yatak odasında bu kadar oyalanmasıydık nefes alıp verişini duyabileceğimiz ceset, üzerine saplanıp çıkarılan mızraklara tepkisizdi. Karaciğeri delinip kan gölüne damlalar halinde yayılırken bedeni hareketsizdi; tir tir titreyen ve gülümsemeye devam eden Apollo'nun aksine, onun bu andan sosyopat zihni el verdiğinde keyif aldığını anlayabiliyorsunuzdur. Kadın, tıpkı diğer bütün kurbanları gibi, kahverengi saçlı ve yeşil gözlüydü; diğer kurbanları gibi o da ortalama bir boy ve kilodaydı. Kavisli çehresinden ve kusursuz dudaklarından öldürdüğü kadınlardan belli bir kesimin yoksun olduğu güzelliğin ona bahşedildiğini fark etmişsinizdir. Ama Apollo bu gibi detaylara aldırmazdı. O ideallerine bağlı bir seri katildi. İdealleri ne miydi? Bilmem, neden ona sormuyorsunuz, posta kutusu hepinize açıktır.
"Şu gidişe bak," dedi bir süre sonra (posta kutusunu bulmanız uzun mu sürdü?). "Yakılmaktan daha onurlu bir sonu hak ettiğini düşünüyor insan."
Cesedi yaktıktan ve bütün lekeleri temizledikten sonra, mızrağı geri yerleştirmek üzere döner merdivenlere ilerlerken "Şu anda kahvaltı yapıyor olabilirdim," diye düşündü. "Küçük orospunun yanması uzun sürdü."
Bu, az önce tanık olduğunuz ve ben anlatmaktan sıkılana kadar tanık olacağınız her şey, bir itiraf değildi. Apollo'nun tabiriyle "küçük orospu"yu kazanda yaktığını ve uzun işkenceler yaparak öldürdüğünü anlamışsınızdır, Boleyn adasında bu gibi olayların sık sık yaşandığını ve zavallı Bayan November için hiçbir umut olmadığını söylememe gerek yoktur. Bu sadece bir olay, pek çoğu yaşanan ve yaşanacak bir olay, ne zaman olduğu belirsiz ve de önemsiz bir olay, hiçbir zaman yaşanmamış olma ihtimali de mevcut. Arkanıza yaslanıp şovu seyrederken eğlenirdiniz muhtemelen, odadaki leşlere takılmamaya çalışın bir sonraki sefer.
"Günaydın," dedi karısına sırıtarak. "Güzel bir sabah, değil mi?"
Dışarıda bir şimşek çaktı. Fırtına başlıyordu.