1
Hogwarts Zindanları / Ynt: Gri Yankı
« : 27 Mart, 2022 12:24:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »[youtube width=400]https://youtu.be/LtAXmO0FNj0[/youtube]
Ne uykudur ne ölüm;
Yaşarken ölenlerinki.
Doğduğun ev,
Gençlik günlerindeki dostların,
Yaşlı adam ve genç kadın,
Günün yorgunluğu ve onun ödülü,
Yitip gitmekte tümü,
Anılara karışmakta,
Elde tutmak ne mümkün.
— Ralph Waldo Emerson
Yaşarken ölenlerinki.
Doğduğun ev,
Gençlik günlerindeki dostların,
Yaşlı adam ve genç kadın,
Günün yorgunluğu ve onun ödülü,
Yitip gitmekte tümü,
Anılara karışmakta,
Elde tutmak ne mümkün.
— Ralph Waldo Emerson
Cecilia dünyayı sallama mücadelesinde yenik düştüğünde ve kendini tik'leyip tak'layan, bir saniyeye üç yaşamı sığdıran ölümün konuşkan simasına teslim ettiğinde gökyüzü kirli bir kırmızıyla aydınlanmış, onu gözlerini kapatıp ruhunu dünyanın pencerelerinden sızdırırken durdurmaya çalışmıştı. O da durmuştu. Tren hareket ederken tekerleklerine tutunmuş (bir kere öldükten sonra yapabilecekleri şaşırtıcıydı), suratlarını camlara dayayıp birkaç kanlı ceset görme umuduyla rayları izleyen fanilere aldırmadan gözünü gittikçe yaklaşan Hogwarts'tan ayırmamıştı. Belki de ayıramamıştı. Bir kere o okula girdikten sonra koridorların içinde ilerleyip binanın duvarlarından geçmiş, çimenlerin üzerinde süzülerek yasaklı yerlerde dolaşmıştı; ama sonsuza kadar genç kalacak kız ne yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın Hogwarts arazisinden bir daha çıkamamıştı.
Kardeşleri oraya nasıl geldiklerini hatırlamıyor gibiydi; onlar yaşamın yasını tutuyor, yaşayanlardan ve onlara güzel anılarını yaşatanlardan uzak duruyorlardı. Kendilerini melankoliye teslim etmiş, gülümsemek nedir unutmuşlardı. Çürüyüp giden birer ceset olduklarının farkında, hayatlarını boşa harcayıp harcamadıklarının tereddüdündelerdi, sahip olmadıkları günler merak ederken geçip gidiyordu. Zaman onları sonsuzlukta yalnız bırakmıştı.
Cecilia'nın zihniyse hayatın bulanık fotoğraflarını toparlamış, sararmış bir albümüyle canlanmıştı; ölüm kararını veren ilk o olduğu içindi belki, insanları izlemekten hep zevk aldığı, iyi ve kötüye hep saygı duyduğu için ödüllendirilmişti fanilerin yanından ayrılmamakla. Çünkü onlarla konuşmayı seviyordu. Onları izlemeyi, eğlenmeyi hep bir ayrıcalık olarak görmüştü ve yaşamın kendisine küstü diye yaşayanları sevmeyi bırakamazdı. Ödüllendirilmişti. Şakalar yapıyor, duvarlar arasında taklalar atarak ilerliyor ve portrelerle laflıyordu; artık hayata saygı duymak zorunda olmadığı için korkacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Tanrı oradaysa bile yaşlı suratını bulutlardan göstermeye her zaman olduğu gibi çekinmişti.
Bazen yalnız kalıyordu. Herkesten uzaklaşıyor, tavanlar boyunca süzülüyor ve en yüksek kuleden de yükseğe, kimsenin onu bulamayacağı yerlere ilerliyordu. Bir kere etrafındaki sesler kesiliversin, onu gözleyenler zamanın karar verdiği döngüde uykuya kısılsın, Cecilia ağlamaya başlıyordu. Hayattayken çektiği her şey için, aldığı darbeler, açtığı yaralar için yas tutuyordu; kardeşlerinin hayatına son verdiği için pişmanlık duyuyordu. Biri hariç, diye düzeltirdi kendini böyle zamanlarda, biri hala benim bir zamanlar yürüdüğüm koridorları aşındırıyor, şimdi hıçkırıklarımla titreyen camlardan dışarı bakıyor ve bir zamanlar benim de yaptığım gibi, yaşamaya değip değmediğini düşünüyor. Bazı yaraları ölüm bile kapatmıyor.
O uzun zaman öldüğü için üzülmemeliydi, kendini böyle telkin ediyordu. Hayattayken yasını ne kadar uzun tutmuştu, hatırlıyor muydu, bir hayalet gibi evin içinde dolandığı geceler fotoğraf albümünün sayfalarını kaplamıyor muydu, kendini hep etkisiz hissetmemiş miydi o? Dokunduğu şeyler hep kırılmıştı ya, bir illüzyon gibi tıpkı, eski haline gelmişti sonra. Bembeyaz veya simsiyah giyinirdi o; hayattayken hep yalnız başına vakit geçirmek ister, kendini diğerlerinden uzak, şarkı söyleyenlerin sesini duyamayacak, gülümseyişlerin tadını alamayacak kadar ırak hissederdi. Ve şimdi ölmüştü, Merlin, ne kadar şanslıydı, ölmüş ve sonunda yaşamanın neye benzediği hakkında bir fikir edinebilmişti! Melankoliyi arkasında bırakabilmişti, gölün karanlık suları arasında gezinirken suyun da ötesini görebilmeyi başarmış, bütün sesleri duyabilmişti.
Kız kardeşinin mırıltısını duymuştu. Zavallı kardeşi düşmek için yalvaran bir portre gibi sallanıyordu hayatın çürümüş, örümcek ağlarıyla çevrili duvarlarında. Feda ettiği yeteneğinin yasını tutmaya çalışıyordu o anda mırıltılarıyla; sanki ağlıyordu da, titrekti mırıltısı; dudakları hayattayken söylediği şarkıların ve ölmeden önce tattığı kanın çekmesiyle kurumuştu, ses tellerini zorluyordu. Artık zaman bir anlam ifade etmediğinden midir nedir, tam da Cecilia düşünürken bunları, üzülürken diğerinin çektiği acıya; Rosalind'in tok sesi de eklendi şarkıya. Şarkı artık sakin bir laciverte bürünmüş göğe kadar ilerledi, gölün içinde yürümekte olan hayaletin de önünden geçti, onu gözleri dolarken izlemeye mahkum etti. Yine de usulca gülümsedi Cecilia, gölden çıkmadan, yumuşak sesiyle eşlik etti şarkıya. Üç ölü yaşamı anarken, zaman bir anlığına da olsa gösterdi kendini ve sessizce tik'leyip tak'ladı onlara; elbette, hiçbiri bunu fark edemedi.