1
Boleyn Adası / Ynt: [Büyüceşura Soruşturması]Boleyn Adası Çıkartması
« : 01 Ekim, 2022 12:21:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]İnsanlar yapıcıdır, yeni yollar açmayı sever, bu su götürmez bir gerçektir. Fakat neden acaba bir yandan da yıkmaya, her şeyi kaos haline getirmeye bayılır?
Bu derin, felsefik sorunun yanıtını bir kenara bırakalım, herkesin kendince bir yorumu olsa da nihayetinde tek bir gerçek vardı: Kaos ‘ben geliyorum’ demezdi. Bazı şeylerin gerçekleşmesi o kadar kaçınılmazdı ki sadece oluverirlerdi.
1866, Eylül ayı.
SABAH SABAH KIRMIZI GÖKYÜZÜ. KAN ÇIKACAK –YANİ YAĞMUR YAĞACAKTI.
Evet.
Savaşlar, veba salgınları, ani teftişler gibi pek çok olgunun Şeytan’ın İnsanoğlu’nun işlerine karışmasının kanıtı olduğu öne sürülmüştü, ama demonoloji uzmanları ne zaman bir araya gelse, esas Boleyn Şatosunu çevreleyen surların bunun bir numaralı kanıtı olduğu konusunda aynı kanıya varırlar. Elbette ki asıl yanılgıları, o sefil şatonun sırf her gün üzerinde yaşanan inanılmaz katliam sahneleri ve ürettiği stresten dolayı şerir olduğunu varsaymaktır. Aslında yeryüzünde pek az kişinin bildiği bir gerçek vardır: Surlar, Kadim Mu medeniyetindeki Kara Tarikat’ın dilinde bulunan Odegra simgesi şeklindedir ve ‘Dünyaları Yutan Koca Yaratığa Selam Olsun’ anlamına gelir.
Tabii Boleyn’ler kendilerince bu simge üzerinde oynama yapmışlardı, şekli biraz yassılaştırarak kenarlarına fazladan iki daire dikmiş ve üzerine kuleler yerleştirmişlerdi. Adaya kuşbakışı bakıldığında bir erkeğin cinsel organına benzediği fark edilebilirdi, Boleynler’in çarpıklaşmış ve hiç olgun olmayan espri anlayışının bir parçasının sonucunda ortaya çıkmıştı bu ekleme.
Sabahın dördünde adanın bir bölümünde Boleynler’in hiçbir fikrinin olmadığı ‘devrimciler’ diyen güruhun yürüttüğü çok gizli bir operasyon süregelirken -gerçi onların ne derece ‘devrimci’ olduğu da tartışmaya açık bir kavramdı aynı zamanda, özellikle temizlik konusuna bu kadar takılmış olmaları da amaçlarını sorgulatmıyor değildi. Takılacak başka bir detay bulamamışlar mıydı? Kafalardaki sorulardan yalnızca biriydi bu- diğer bölümünde kimsenin haberinin olmadığı bir olay yaşanmaktaydı: o da Boleynler’in şatolarında bir iç savaşa tutuştuğuydu. Dışarıda yaşananlarla ilgilenemeyecek kadar meşgullerdi birbirlerini saçma ithamlarla suçlamakla, sahip oldukları mantığı en ufak kırıntılarına kadar kaybetmişlerdi. Ve hepsinin hem fikir olduğu bir konu varsa içlerindeki şeytanı nihayet bulduklarıydı.
Bazen insanlar arılara çok benzerdi. Eğer dışarıdaysanız, arılar kovanlarını şiddetle korurlardı. Ama içeri girmeyi başardıysanız, işçi arılar yönetimden izin aldığınızı varsayıp sizi göz ardı ederlerdi; bu gerçek yüzünden muhtelif beleşçi böcekler tatlı bir yaşam sürecek şekilde evrim geçirmişlerdir. Boleynler de aynı şekilde davranırlardı. Arı kovanına girmekte bir sorun yoktu fakat bir kere içeri çomak soktun mu seni düşman addetmeleri kaçınılmazdı. Bu kaçınılmazlık sonucunda sivri iğnelerini çıkarmaktan da çekinmezlerdi.
Victorine Odette Boleyn içerideki arılardan biriydi, kocası Alexander Apollo Boleyn ile bu ailenin başına BİRLİKTE geçmişlerdi. Bilirsiniz, bir kral olmadan kraliçe olmazdı nihayetinde. Victorine hiçbir zaman kocası Apollo’nun onayı olmadan hiçbir şeye imza atmamış, bu ilahlık diyarla ilgili hiçbir kararı tek başına almamıştı. Ancak Apollo ne zaman kendini alkole vermiş olsun, o zaman Victorine sinsi planlarını ortaya koymaya başlamıştı, yavaş yavaş zavallı Apollo’yu tahtından etmiş ve kendini bu diyarın kraliçesi ilan etmişti.
Ve en sonunda bütün şeytani planları açığa çıkmıştı, Boleynler öfkeliydi ve onu asmak istiyorlardı. Bir kere nasıl çok kıymetli kocasını böyle şeytani bir komploya alet etmiş olabilirdi? Eğer bundan yaklaşık yüz ila yüz elli yıl sonra bir deha çıkacak arkadaşlarına öyle bir şey yapacak ki argoda deyim olarak yer edecekti o adamın adı. Ancak bu örneği verebilmek için yanlış yüzyıldalardı.
Aslında Victorine kötü olmayı seçmemişti, bu sıfat ile etiketlenmiş, defalarca ona şeytanın adıyla seslenmişlerdi ve o da bundan şikâyetçi olmak yerine duruma ayak uydurmayı seçmişti. Meleklerin yeryüzünde yaşam bulmuş biçimi olmadığını da biliyordu, istese de olamazdı zaten, ki o da buna kafa yormayı çoktan bırakmıştı. “Hayatta yalnızca güçlüler kazanır” tarzında bir sözü vardı, o da güce ulaşmak için her şeyi yapmıştı. Bütün o iş düsturlarını bile ezberlemişti: Onların Sana Yapacağını Önce Sen Onlara Yap. Öldür ya da Öl. Hamama Giren Terler. Güçlü Olan Hayatta Kalır. Gününü Gün Et.
İnsanların ona kalpsiz demesine izin vermişti, işin doğrusu o başkalarınca anlatıldığı kadar şeytani bir ruha sahip değildi, bir şeyler için üzülmeyi bir süre önce bırakmıştı yalnızca. Etiketini kabullenmişti.
Victorine hala hangi noktada hata yaptığını anlamıyordu, planı kusursuzdu, kendini kraliçe ilan ettiği ilahlık kurgusal dünyasında çevresindeki herkesi manipüle etmiş, ondan güçlüsünün olmadığına inandırmıştı. Fakat bir süre sonra yavaş yavaş ittifaklar oluşmaya başlamıştı. Yetkili birimlerinin çoğu ortak çıkarları olduğunu fark edip anlaşmazlıkları gidererek Yüce Boleyn karşısında birleşmişlerdi. İşte her şey bu noktada darmadağın oluyordu.
Çünkü içten içe Victorine iyimser biriydi. Kötü zamanlarda onu destekleyen kaya gibi sağlam bir inanç varsa -hemen onun arkasında her şeyden habersizce duran kocasını hatırladı- o da kendisinin sonunda kazanacağı inancıydı; evrenin ona göz kulak olacağı inancı. Tamam, Üstün Güçler tepesine binmişti. Saltanatı sona eriyordu. Soğuk Savaş bitmişti ve Büyük Savaş ciddi ciddi başlıyordu.
Bu noktada Victorine’in canına tak etmişti. Bir kere gururu onu asmalarına izin vermeyecekti. Eğer o batacaksa herkes batacaktı. 'Gururum her şeyden büyüktür' diyordu açık açık. Ve İlahlık Boleyn Efsanesinin başladığı ada yıllar önce nasıl bir gecede sular altında kaldıysa hiç var olmamış gibi yine derin sulara gömülecekti. İnsanlar boğulacak mıydı? Kim bilir? Victorine asasını onu suçlayanlara doğrultmuştu, sizin kurgunuzla uğraşmak için fazla uykusuzum diyordu. Bundan sonra neler olacağı çok deneyimli ve bilgili, yüce üstün güçlerin elindeydi. Onların gücü her şeye kadirdi, eğer bir şeytan varsa ortaya çıkarır kutsal su ile defederlerdi.
Çok sevgili devrimciler bir şekilde Victorine’e erişirlerse onun cansız bedenini en yüksek kulenin dibinde kanlar içinde yatarken bulacaklardı. Atlamadan önce duvara kan kırmızı bir not bırakmıştı: “Artık sizin oyununuzu oynamıyorum.”
[/justify]
Victorine artık yok. Gül de yok. Sevgiler <3
Bu derin, felsefik sorunun yanıtını bir kenara bırakalım, herkesin kendince bir yorumu olsa da nihayetinde tek bir gerçek vardı: Kaos ‘ben geliyorum’ demezdi. Bazı şeylerin gerçekleşmesi o kadar kaçınılmazdı ki sadece oluverirlerdi.
1866, Eylül ayı.
SABAH SABAH KIRMIZI GÖKYÜZÜ. KAN ÇIKACAK –YANİ YAĞMUR YAĞACAKTI.
Evet.
Savaşlar, veba salgınları, ani teftişler gibi pek çok olgunun Şeytan’ın İnsanoğlu’nun işlerine karışmasının kanıtı olduğu öne sürülmüştü, ama demonoloji uzmanları ne zaman bir araya gelse, esas Boleyn Şatosunu çevreleyen surların bunun bir numaralı kanıtı olduğu konusunda aynı kanıya varırlar. Elbette ki asıl yanılgıları, o sefil şatonun sırf her gün üzerinde yaşanan inanılmaz katliam sahneleri ve ürettiği stresten dolayı şerir olduğunu varsaymaktır. Aslında yeryüzünde pek az kişinin bildiği bir gerçek vardır: Surlar, Kadim Mu medeniyetindeki Kara Tarikat’ın dilinde bulunan Odegra simgesi şeklindedir ve ‘Dünyaları Yutan Koca Yaratığa Selam Olsun’ anlamına gelir.
Tabii Boleyn’ler kendilerince bu simge üzerinde oynama yapmışlardı, şekli biraz yassılaştırarak kenarlarına fazladan iki daire dikmiş ve üzerine kuleler yerleştirmişlerdi. Adaya kuşbakışı bakıldığında bir erkeğin cinsel organına benzediği fark edilebilirdi, Boleynler’in çarpıklaşmış ve hiç olgun olmayan espri anlayışının bir parçasının sonucunda ortaya çıkmıştı bu ekleme.
Sabahın dördünde adanın bir bölümünde Boleynler’in hiçbir fikrinin olmadığı ‘devrimciler’ diyen güruhun yürüttüğü çok gizli bir operasyon süregelirken -gerçi onların ne derece ‘devrimci’ olduğu da tartışmaya açık bir kavramdı aynı zamanda, özellikle temizlik konusuna bu kadar takılmış olmaları da amaçlarını sorgulatmıyor değildi. Takılacak başka bir detay bulamamışlar mıydı? Kafalardaki sorulardan yalnızca biriydi bu- diğer bölümünde kimsenin haberinin olmadığı bir olay yaşanmaktaydı: o da Boleynler’in şatolarında bir iç savaşa tutuştuğuydu. Dışarıda yaşananlarla ilgilenemeyecek kadar meşgullerdi birbirlerini saçma ithamlarla suçlamakla, sahip oldukları mantığı en ufak kırıntılarına kadar kaybetmişlerdi. Ve hepsinin hem fikir olduğu bir konu varsa içlerindeki şeytanı nihayet bulduklarıydı.
Bazen insanlar arılara çok benzerdi. Eğer dışarıdaysanız, arılar kovanlarını şiddetle korurlardı. Ama içeri girmeyi başardıysanız, işçi arılar yönetimden izin aldığınızı varsayıp sizi göz ardı ederlerdi; bu gerçek yüzünden muhtelif beleşçi böcekler tatlı bir yaşam sürecek şekilde evrim geçirmişlerdir. Boleynler de aynı şekilde davranırlardı. Arı kovanına girmekte bir sorun yoktu fakat bir kere içeri çomak soktun mu seni düşman addetmeleri kaçınılmazdı. Bu kaçınılmazlık sonucunda sivri iğnelerini çıkarmaktan da çekinmezlerdi.
Victorine Odette Boleyn içerideki arılardan biriydi, kocası Alexander Apollo Boleyn ile bu ailenin başına BİRLİKTE geçmişlerdi. Bilirsiniz, bir kral olmadan kraliçe olmazdı nihayetinde. Victorine hiçbir zaman kocası Apollo’nun onayı olmadan hiçbir şeye imza atmamış, bu ilahlık diyarla ilgili hiçbir kararı tek başına almamıştı. Ancak Apollo ne zaman kendini alkole vermiş olsun, o zaman Victorine sinsi planlarını ortaya koymaya başlamıştı, yavaş yavaş zavallı Apollo’yu tahtından etmiş ve kendini bu diyarın kraliçesi ilan etmişti.
Ve en sonunda bütün şeytani planları açığa çıkmıştı, Boleynler öfkeliydi ve onu asmak istiyorlardı. Bir kere nasıl çok kıymetli kocasını böyle şeytani bir komploya alet etmiş olabilirdi? Eğer bundan yaklaşık yüz ila yüz elli yıl sonra bir deha çıkacak arkadaşlarına öyle bir şey yapacak ki argoda deyim olarak yer edecekti o adamın adı. Ancak bu örneği verebilmek için yanlış yüzyıldalardı.
Aslında Victorine kötü olmayı seçmemişti, bu sıfat ile etiketlenmiş, defalarca ona şeytanın adıyla seslenmişlerdi ve o da bundan şikâyetçi olmak yerine duruma ayak uydurmayı seçmişti. Meleklerin yeryüzünde yaşam bulmuş biçimi olmadığını da biliyordu, istese de olamazdı zaten, ki o da buna kafa yormayı çoktan bırakmıştı. “Hayatta yalnızca güçlüler kazanır” tarzında bir sözü vardı, o da güce ulaşmak için her şeyi yapmıştı. Bütün o iş düsturlarını bile ezberlemişti: Onların Sana Yapacağını Önce Sen Onlara Yap. Öldür ya da Öl. Hamama Giren Terler. Güçlü Olan Hayatta Kalır. Gününü Gün Et.
İnsanların ona kalpsiz demesine izin vermişti, işin doğrusu o başkalarınca anlatıldığı kadar şeytani bir ruha sahip değildi, bir şeyler için üzülmeyi bir süre önce bırakmıştı yalnızca. Etiketini kabullenmişti.
Victorine hala hangi noktada hata yaptığını anlamıyordu, planı kusursuzdu, kendini kraliçe ilan ettiği ilahlık kurgusal dünyasında çevresindeki herkesi manipüle etmiş, ondan güçlüsünün olmadığına inandırmıştı. Fakat bir süre sonra yavaş yavaş ittifaklar oluşmaya başlamıştı. Yetkili birimlerinin çoğu ortak çıkarları olduğunu fark edip anlaşmazlıkları gidererek Yüce Boleyn karşısında birleşmişlerdi. İşte her şey bu noktada darmadağın oluyordu.
Çünkü içten içe Victorine iyimser biriydi. Kötü zamanlarda onu destekleyen kaya gibi sağlam bir inanç varsa -hemen onun arkasında her şeyden habersizce duran kocasını hatırladı- o da kendisinin sonunda kazanacağı inancıydı; evrenin ona göz kulak olacağı inancı. Tamam, Üstün Güçler tepesine binmişti. Saltanatı sona eriyordu. Soğuk Savaş bitmişti ve Büyük Savaş ciddi ciddi başlıyordu.
Bu noktada Victorine’in canına tak etmişti. Bir kere gururu onu asmalarına izin vermeyecekti. Eğer o batacaksa herkes batacaktı. 'Gururum her şeyden büyüktür' diyordu açık açık. Ve İlahlık Boleyn Efsanesinin başladığı ada yıllar önce nasıl bir gecede sular altında kaldıysa hiç var olmamış gibi yine derin sulara gömülecekti. İnsanlar boğulacak mıydı? Kim bilir? Victorine asasını onu suçlayanlara doğrultmuştu, sizin kurgunuzla uğraşmak için fazla uykusuzum diyordu. Bundan sonra neler olacağı çok deneyimli ve bilgili, yüce üstün güçlerin elindeydi. Onların gücü her şeye kadirdi, eğer bir şeytan varsa ortaya çıkarır kutsal su ile defederlerdi.
Çok sevgili devrimciler bir şekilde Victorine’e erişirlerse onun cansız bedenini en yüksek kulenin dibinde kanlar içinde yatarken bulacaklardı. Atlamadan önce duvara kan kırmızı bir not bırakmıştı: “Artık sizin oyununuzu oynamıyorum.”
[/justify]
Victorine artık yok. Gül de yok. Sevgiler <3

