17 Nisan, 2026 09:21:46 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Victorine Odette Boleyn

Sayfa: [1] 2 3 4
1
Boleyn Adası / Ynt: [Büyüceşura Soruşturması]Boleyn Adası Çıkartması
« : 01 Ekim, 2022 12:21:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]İnsanlar yapıcıdır, yeni yollar açmayı sever, bu su götürmez bir gerçektir. Fakat neden acaba bir yandan da yıkmaya, her şeyi kaos haline getirmeye bayılır?

Bu derin, felsefik sorunun yanıtını bir kenara bırakalım, herkesin kendince bir yorumu olsa da nihayetinde tek bir gerçek vardı: Kaos ‘ben geliyorum’ demezdi. Bazı şeylerin gerçekleşmesi o kadar kaçınılmazdı ki sadece oluverirlerdi.

1866, Eylül ayı.

SABAH SABAH KIRMIZI GÖKYÜZÜ. KAN ÇIKACAK –YANİ YAĞMUR YAĞACAKTI.

Evet.

Savaşlar, veba salgınları, ani teftişler gibi pek çok olgunun Şeytan’ın İnsanoğlu’nun işlerine karışmasının kanıtı olduğu öne sürülmüştü, ama demonoloji uzmanları ne zaman bir araya gelse, esas Boleyn Şatosunu çevreleyen surların bunun bir numaralı kanıtı olduğu konusunda aynı kanıya varırlar. Elbette ki asıl yanılgıları, o sefil şatonun sırf her gün üzerinde yaşanan inanılmaz katliam sahneleri ve ürettiği stresten dolayı şerir olduğunu varsaymaktır. Aslında yeryüzünde pek az kişinin bildiği bir gerçek vardır: Surlar, Kadim Mu medeniyetindeki Kara Tarikat’ın dilinde bulunan Odegra simgesi şeklindedir ve ‘Dünyaları Yutan Koca Yaratığa Selam Olsun’ anlamına gelir.

Tabii Boleyn’ler kendilerince bu simge üzerinde oynama yapmışlardı, şekli biraz yassılaştırarak kenarlarına fazladan iki daire dikmiş ve üzerine kuleler yerleştirmişlerdi. Adaya kuşbakışı bakıldığında bir erkeğin cinsel organına benzediği fark edilebilirdi, Boleynler’in çarpıklaşmış ve hiç olgun olmayan espri anlayışının bir parçasının sonucunda ortaya çıkmıştı bu ekleme.

Sabahın dördünde adanın bir bölümünde Boleynler’in hiçbir fikrinin olmadığı ‘devrimciler’ diyen güruhun yürüttüğü çok gizli bir operasyon süregelirken -gerçi onların ne derece ‘devrimci’ olduğu da tartışmaya açık bir kavramdı aynı zamanda, özellikle temizlik konusuna bu kadar takılmış olmaları da amaçlarını sorgulatmıyor değildi. Takılacak başka bir detay bulamamışlar mıydı? Kafalardaki sorulardan yalnızca biriydi bu- diğer bölümünde kimsenin haberinin olmadığı bir olay yaşanmaktaydı: o da Boleynler’in şatolarında bir iç savaşa tutuştuğuydu. Dışarıda yaşananlarla ilgilenemeyecek kadar meşgullerdi birbirlerini saçma ithamlarla suçlamakla, sahip oldukları mantığı en ufak kırıntılarına kadar kaybetmişlerdi. Ve hepsinin hem fikir olduğu bir konu varsa içlerindeki şeytanı nihayet bulduklarıydı.

Bazen insanlar arılara çok benzerdi. Eğer dışarıdaysanız, arılar kovanlarını şiddetle korurlardı. Ama içeri girmeyi başardıysanız, işçi arılar yönetimden izin aldığınızı varsayıp sizi göz ardı ederlerdi; bu gerçek yüzünden muhtelif beleşçi böcekler tatlı bir yaşam sürecek şekilde evrim geçirmişlerdir. Boleynler de aynı şekilde davranırlardı. Arı kovanına girmekte bir sorun yoktu fakat bir kere içeri çomak soktun mu seni düşman addetmeleri kaçınılmazdı. Bu kaçınılmazlık sonucunda sivri iğnelerini çıkarmaktan da çekinmezlerdi.

Victorine Odette Boleyn içerideki arılardan biriydi, kocası Alexander Apollo Boleyn ile bu ailenin başına BİRLİKTE geçmişlerdi. Bilirsiniz, bir kral olmadan kraliçe olmazdı nihayetinde. Victorine hiçbir zaman kocası Apollo’nun onayı olmadan hiçbir şeye imza atmamış, bu ilahlık diyarla ilgili hiçbir kararı tek başına almamıştı. Ancak Apollo ne zaman kendini alkole vermiş olsun, o zaman Victorine sinsi planlarını ortaya koymaya başlamıştı, yavaş yavaş zavallı Apollo’yu tahtından etmiş ve kendini bu diyarın kraliçesi ilan etmişti.

Ve en sonunda bütün şeytani planları açığa çıkmıştı, Boleynler öfkeliydi ve onu asmak istiyorlardı. Bir kere nasıl çok kıymetli kocasını böyle şeytani bir komploya alet etmiş olabilirdi? Eğer bundan yaklaşık yüz ila yüz elli yıl sonra bir deha çıkacak arkadaşlarına öyle bir şey yapacak ki argoda deyim olarak yer edecekti o adamın adı. Ancak bu örneği verebilmek için yanlış yüzyıldalardı.

Aslında Victorine kötü olmayı seçmemişti, bu sıfat ile etiketlenmiş, defalarca ona şeytanın adıyla seslenmişlerdi ve o da bundan şikâyetçi olmak yerine duruma ayak uydurmayı seçmişti. Meleklerin yeryüzünde yaşam bulmuş biçimi olmadığını da biliyordu, istese de olamazdı zaten, ki o da buna kafa yormayı çoktan bırakmıştı. “Hayatta yalnızca güçlüler kazanır” tarzında bir sözü vardı, o da güce ulaşmak için her şeyi yapmıştı. Bütün o iş düsturlarını bile ezberlemişti: Onların Sana Yapacağını Önce Sen Onlara Yap. Öldür ya da Öl. Hamama Giren Terler. Güçlü Olan Hayatta Kalır. Gününü Gün Et.

İnsanların ona kalpsiz demesine izin vermişti, işin doğrusu o başkalarınca anlatıldığı kadar şeytani bir ruha sahip değildi, bir şeyler için üzülmeyi bir süre önce bırakmıştı yalnızca. Etiketini kabullenmişti.

Victorine hala hangi noktada hata yaptığını anlamıyordu, planı kusursuzdu, kendini kraliçe ilan ettiği ilahlık kurgusal dünyasında çevresindeki herkesi manipüle etmiş, ondan güçlüsünün olmadığına inandırmıştı. Fakat bir süre sonra yavaş yavaş ittifaklar oluşmaya başlamıştı. Yetkili birimlerinin çoğu ortak çıkarları olduğunu fark edip anlaşmazlıkları gidererek Yüce Boleyn karşısında birleşmişlerdi. İşte her şey bu noktada darmadağın oluyordu.

Çünkü içten içe Victorine iyimser biriydi. Kötü zamanlarda onu destekleyen kaya gibi sağlam bir inanç varsa -hemen onun arkasında her şeyden habersizce duran kocasını hatırladı- o da kendisinin sonunda kazanacağı inancıydı; evrenin ona göz kulak olacağı inancı. Tamam, Üstün Güçler tepesine binmişti. Saltanatı sona eriyordu. Soğuk Savaş bitmişti ve Büyük Savaş ciddi ciddi başlıyordu.

Bu noktada Victorine’in canına tak etmişti. Bir kere gururu onu asmalarına izin vermeyecekti. Eğer o batacaksa herkes batacaktı. 'Gururum her şeyden büyüktür' diyordu açık açık. Ve İlahlık Boleyn Efsanesinin başladığı ada yıllar önce nasıl bir gecede sular altında kaldıysa hiç var olmamış gibi yine derin sulara gömülecekti. İnsanlar boğulacak mıydı? Kim bilir? Victorine asasını onu suçlayanlara doğrultmuştu, sizin kurgunuzla uğraşmak için fazla uykusuzum diyordu. Bundan sonra neler olacağı çok deneyimli ve bilgili, yüce üstün güçlerin elindeydi. Onların gücü her şeye kadirdi, eğer bir şeytan varsa ortaya çıkarır kutsal su ile defederlerdi.

Çok sevgili devrimciler bir şekilde Victorine’e erişirlerse onun cansız bedenini en yüksek kulenin dibinde kanlar içinde yatarken bulacaklardı. Atlamadan önce duvara kan kırmızı bir not bırakmıştı: “Artık sizin oyununuzu oynamıyorum.”
[/justify]



Victorine artık yok. Gül de yok. Sevgiler <3

2
Boleyn Adası / Victorine Odette Boleyn Hayatı ve Yalanları
« : 21 Eylül, 2022 08:07:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler]
[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=06ht9MyJLT4[/youtube]
[/spoiler]

Bölüm I: Unutulmuş Çocukluk Anıları

⸻⸻⸻⸻⸻ ♕ ⸻⸻⸻⸻⸻

1833

[justify]Bir sonbahar gününün berrak ışığı altında, kırmızıyla turuncunun en güzel tonlarına bürünmüş ağaçların dalları, rüzgârla aheste aheste sallanıyor, bir dinginlik katıyorlardı ortama. En tepelerden bir yaprak, bu tempoya ayak uyduramamış olacak ki, tutunduğu daldan koptu; gökte süzülmeye ve kendine ait bir tempoyla dans etmeye başladı. Ta ki, yer çekimine yenik düşüp, çizdiği dairesel figürlerle küçük kızın bukleli saçlarına konuncaya kadar. Elinde porselen bir bebek vardı, nazikçe altın sarısı saçlarını tarıyordu, sanki azıcık kaba davransa bütün saçları dökülecekmiş gibi dikkatli ve özenliydi.

Ne eteğinin çim lekesiyle kirlenmesi ne de saçlarına konan yapraklar umurundaydı o anda, zaten konaklarına döndüğünde hizmetçiler onu temizleyecekti. Bir kere bu haliyle evin içinde dolaşmasına izin vermezdi dadısı, leydi olmakla ilgili bir ton öğüt verecek, ‘bir hanımefendi hiçbir zaman eteğini kirletmemeli Victorine’ diyecekti. Ama küçük kız, yetişkinlerin eteğinin çamur olmasını neden bu kadar dert ettiğini anlamıyordu, o sadece oyun oynamak istiyordu. Ondan çalışmasını istedikleri dersler ilgisini çekmiyordu, piyano ve Latince öğretmenleri moronun önde gideniydi ayrıca.

-Victorine! Çimlerde ne yapıyorsun, üstün başın leke olmuş!

Fırfırlı beyaz elbisesi dizlerinin bir karış altında biten al yanaklı tatlı mı tatlı bir kız çocuğu geliyordu uzaktan; yüzündeki endişeli ifadeye rağmen bebek mavisi gözleri, uçuşan etekleriyle masallarda anlatılan iyilik perilerine benziyordu. Çimlerdeki kız oralı bile değildi, bir şarkı mırıldanmaya ve bebeğinin saçını taramaya devam ediyordu kendi halinde.

-Tori, hadi lütfen! Anne kızacak!

Anne öfkeli biriydi gerçekten, herkes ondan korkardı ve bir kere kızdı mı kimse onun elinden kurtulamaz, onun öfkesiyle baş edemezdi. Bir şekilde karşısındakinden üstün gelmeyi başarırdı anne, sanki karşısındakini büyülerdi o bağırırken konuşamasın diye. Küçük kız kimsenin ona karşı koymaya çalıştığını görmemişti, anlamadığı şeylerden biriydi bu, anneye karşı çıkmak zor değildi ki, onu neden gözlerinde bu kadar büyütüyorlardı? Anne onun gözünde o kadar büyütülecek biri değildi, Victorine diğerlerinin aksine anneden korkmuyordu.

-Ama oynamak istiyorum.

-Olmaz, yemek saati geldi.

Victorine nasıl dik başlı ve asiyse, en büyükleri de bir o kadar kuralcıydı, bu yüzden anne en çok onu severdi. Ablası Proserpina’dan nefret etmesinin nedeni buydu, eğlencesini sırf annenin gözüne girmek için bozmaya geldiğine inanırdı. Kız başında öylece dikiliyordu, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve onu yemeğe götürmeye kararlıydı.

Küçük bir süre bebeğine baktı düşünceli bir ifade ile ve en sonunda pes etmiş gibi kalktı yerinden. Dizlerinin biraz altında biten pudra rengi eteğinin her yanında yeşil izler oluşmuştu, bir leydinin elbisesi nasıl görünmemeliyse aynen öyle görünüyordu. Büyük olan onunla gelmesi için elini uzatmıştı ancak Victorine bildiğini okuma kararı almıştı. Bebeğini ablasının elinin arasına tutuşturup koşmaya başladı.

-Victorine!

Yapraklar ezildi, çimenler hışırdadı. Büyük afallamış bir halde peşinden bağırırken küçük kız ağaçların içinde gözden kaybolmuştu çoktan. Pek düşünmeden o da daldı ormana kardeşini geri getirmek adına koşmaya başladı, bir yandan küçük kıza sesleniyordu.

Gezinmelerine izin verilen alanın sonuna ulaştığında durdu ve sağına soluna bakındı. Burayı geçtikten sonra etrafı kaplayan ağaçlar daha da sıklaşıyor ve ne olduğu belirsiz tehlikeli varlıklara ev sahipliği yapıyordu.

-Victorine Odette Boleyn!

Victorine, tesadüf odur ki, burada değildi, sınırı geçmiş olmalıydı. Altın saçlı kız, kalbinin küt küt atmaya başladığını hissetti. Yemek saatinde sofrada olmamaları bir yana bir kuralı çiğnemişlerdi, anneye sunacak hiçbir mazereti yoktu bunun için. Tam da o sırada bir çığlık koptu ormanın içinden.

Proserpina sesi tanıyordu, kardeşinden başkasına ait değildi. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu, bir yetişkini çağırmaya mı gitmeli yoksa sesin geldiği yere mi koşmalı ikileminde kalmıştı. Eğer ormandan ayrılırsa her şey için çok geç olacağından korkuyordu fakat tek giderse kardeşinin yardım çığlıkları attığı her neyse ikisine birden zarar verebilirdi.

Bir çığlık daha koptu ormanın içinden, bu sefer ses daha yakından geliyordu. Gözünü kararttı, ağaçların içine daldı. Geçtiği her ağacın dalına kırmızı bir kurdele bağlarken kardeşine seslenmeyi sürdürüyordu.

-Victorine!

Elindeki kurdeleler tükenmek üzereydi fakat kardeşini halen bulamamıştı, daha fazla ilerlerse geri dönemeyebilirdi. Sonuncu kurdeleyi de bir dala bağladığı sırada az ileride bir hışırtı sesi işitti. Korkusunu görmezden gelmeye çalıştı ve bir kez daha sese doğru ilerledi.

-Tori eğer şaka yapıyorsan bunu ödeyeceksin!

Gördüğü şeyle adeta nefesi kesildi, dondu kaldı. Koyu kürklü, devasa, kurt görünümlü yaratık, salyalarını akıta akıta yanında ufacık kalan kız kardeşinin üzerine yürüyordu. Gözleri alev alev yanıyordu, kardeşi bir kedi gibi köşeye pusmuş, ağlıyordu. Daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.

Hızlı davranırsam belki onu şaşırtırım diye düşüncesiyle yerden bir taş aldı ve bütün gücüyle yaratığın üzerine doğru attı. Hiçbir etkisi olmamıştı. Kararlılıkla yeni bir taş aldı, bu sefer daha büyüğünü seçmişti.

-Koş Victorine!

Kurt durdu, kafasını ona çevirdi ve sivri dişlerini göstererek hırladı. Kız yerden bir taş daha alıp fırlattı.

-Koş Tori, koş!

Kurdun bir anlığına dağılan dikkatini fırsat bilen kız koşmaya başladı ondan beklenmeyecek bir hızla. Fakat kurt avını kaybetmek istemiyor olacak ki dosdoğru kızın üzerine atıldı. Her şey kaşla göz arasında oldu, kurdun harekete geçtiğini gören Proserpina da kendini öne atmış ve yaratıkla kardeşinin arasına girmişti, sivri dişlerin kurbanı olmayı göze alıyordu biri zarar görecekse bu kendisi olmalıydı.

Kurdun sivri dişleri onun taze tenine saplanmadı.

Gözleri fıldır fıldır dönen gudubet bir kadın belirmiş yerinde. Çökmüş gözaltları, kemiklerine yapışan derisi ve eski püskü giysileriyle mezarından yeni kalkmış gibiydi. Anlaşılmaz sözcükler mırıldanıyor ve bir inferi gibi ağır ağır ilerliyordu. İki kız için de tanıdık bir simaydı bu fakat herhangi bir yorumda bulunmak yerine büyük olan küçüğün elini tuttuğu gibi ağaçların arasına doğru fırladı.

Bir kovalamaca başladı ağaçların içinde. Yaşlı bir kadının gövdesiyle kurdunkiyle birleşmiş öncekinden daha da korkunç bir forma bürünmüştü, Proserpina o üçüncü biçimini aldığında ne ile karşı karşıya olduklarını çözmüştü. Sıradan bir yaratık yoktu peşlerinde. Onları avlamaya kararlı olan şey bir Böcürt’tü. En çok korktuğun şeyin bedenine bürünen bir şekil değiştirendi.

Orman bir uçurumun kıyısına geldiklerinde bitiyordu, bu sefer gerçekten gidecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Artık anneye hiçbir mazerette bulunamayacaktı, artık ölü olacaklardı. Böcürt üzerlerine doğru ağır ağır ilerlerken iki kız kardeş birbirlerine sarılmış kaderleriyle yüzleşmeyi bekliyordu çaresizce. Büyük olan gözlerini kapadı ve ona öğretildiği gibi dua etmeye başladı, aklına gelen tek şey buydu.

-Göklerdeki kudretiyle soyumuza hayat veren babamız, sana yalvarıyorum. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla.

-Rosie n’apıyorsun?

-Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de senin istediğin olsun. Çaresiz kulunun duasına karşılık ver ve bizi kötü olandan kurtar.

Ağaçların arasında dördüncü bir sima belirdi, elinde tahta bir çubuk tutuyordu, çevik bir hareketle yaratığa doğru savurdu.

-Riddikulus!

Kudretli olan, küçük kızın duasını duymuştu sanki, imdatlarına yetişsin diye bir kurtarıcı yollamıştı. Kurtumsu varlık asadan çıkan ışınlarla küçüldü, küçüldü, ta ki ondan geriye doldurulmuş bir oyuncak kalıncaya kadar.  Kurtarıcıları, kurdu yerden aldı ve birbirine sokulmuş iki kıza döndü, bakışları daha çok küçük olanın üzerindeydi.

-Şatoda hesap vereceksiniz.

Kir ve toz içindeki iki kız birbirleriyle bakıştıktan sonra kafalarını salladılar.

Kudretli surları olan şatonun bahçesine girdiklerinde, görmek istedikleri son kişi karşılamıştı onları, yüzünde memnuniyetsiz bir ifadeyle kardeşlerin titrek bacaklarıyla ona doğru gelmesini izliyordu, kollarını göğsünde bağlamış, mavi gözlerini kısmıştı. Küçük kız duraksayınca arkalarından gelen adam acımasızca itekledi.

Bahçeyi kaplayan kırmızı güller olanlara şahitlik etmemek için kapamıştı yapraklarını. Çünkü bu iki yetişkinin sinirlendiklerinde nasıl davrandıklarını biliyorlardı.

-Tam bir hayal kırıklığı… Yasak olduğunu bildiğiniz halde dinlememekte ısrar ettiğinizi görüyorum.

Kadının ses tonu buz gibiydi. Proserpina gözlerinin içine bakmaya cesaret edemediği için başını öne eğmişti, Victorine ise yaptığından utanan bir ifadeden uzak, kadının yüzüne bakıyordu manalı manalı. İkisi de tek kelime etmedi işleri daha karmaşıklaştırmamak için. Kadın yerine adam devam etti konuşmaya. Gök mavi gözleri gece gibi kararmıştı.

-Eğer seslerinizi duymasaydım başınıza neler geleceğini bir düşünün. Fikrin kimden çıktığını itiraf edecek misiniz?

Bir sessizli çöktü ortama, gereksiz bir soruydu bu, herkes biliyordu bütün yaşananların Victorine’in başının altından çıktığını. Ama neden ağzıyla itiraf edecekti ki? Konuşsa da konuşmasa da onu cezalandıracaklardı sonuçta. Umursamazca omuz silkmeyi seçti, büyük olansa utançla başını kaldırdı ve adamın gözlerinin içine baktı.

-Bendim. Victorine’e şaka yapmak istemiştim, orada Böcürt olduğunu bilmiyor-

Victorine yalanın saçmalığına dayanamadı ve kıkırdadı. Kadın, uzun kadife pelerininden çıkardığı elini havaya kaldırdı, durmasını istediği anlamına geliyordu bu.

-Yeterince dinledim. Victorine, biraz yürüyelim.

Küçük kız kadının uzattığı eli tuttu. Bir sonbahar günüydü ve yürüdüler sararmış yaprakların altında.

Victorine’in o güne dair anımsadıkları burada bitiyordu fakat Proserpina konuşabilseydi olayların devamında daha çok çığlık olduğunu anlatırdı. Anne, Victorine ile geri geldiğinde kardeşlerinin hasta olduğunu söyledi ve kızlar, onun uzunca bir süre odasından çıktığını görmedi.[/justify]

3
Boleyn Adası / Asil ve Pek Köklü Boleyn Ailesi
« : 18 Eylül, 2022 09:12:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=9qAiE7WRu7U[/youtube][/spoiler]




[justify]BOLEYNLER’in kökenleri hakkındaki -tabii eğer Boleynler gerçekten de gayri resmi bir biçimde, öylece gökten adalarına düşmüş değiller de, fethetmişlerse- geçerli teorilere göre, Boleyn Adası, eski ve artık unutulmuş adıyla Lyonesse, bugünden yüz ila iki yüz yıl önce bir kumarda kazanılmıştır. Aynı hesaba göre adanın aslında resmi kayıtları olmadığı düşünülür.

Bu tahminler yanlıştır.

Ortaçağ Büyücüler Konseyi üyeleri Lyonesse’nin İÖ 2300’de sular altında kaldığını belirlemiştir. Bu tarih, Büyüceşura’daki resmi verilere göre MS 1099’dur.

Bu tarihler de yanlıştır.

Baş Büyücü Ulrick Gamp’ın (1690-1718), 1717’de yayımladığı ‘Batmış Krallık Efsane mi Yoksa Batırıldı mı?’ başlıklı makaleye göre Boleyn Adası’nın cennetin bir köşesinden çıkmış toprakları MS 1089’dan beri Boleynler’in elindeydi. Gamp’ın yardımcılarından biri hesabı daha da detaylandırmış, Boleyn Adası’nda 11 Kasım 1089 Pazar günü, sabah tam 9.00’da Boleyn sancaklarının dikildiğini, çünkü hanedanlığın sabah erkenden, henüz dinlenmiş hissederken böbürlenmekten hoşlandığını zaferle ilan etmiştir.

Bu da doğru değildir. Gerçek fetih anından yaklaşık on beş dakika sapmaktadır.

Şu dalgaların koca krallığı yutması meselesi, büyü tarihçilerinin anlayamadığı bir şakadır yalnızca.

Bu iki şeyi kanıtlar:

İlk olarak Boleynler’in son derece gizemli ve dolaylı bir biçimde hareket ettiğini. Kazanmak için evrenle zar atmazlar; kendilerini Tanrı ilan ettikleri dört tarafı denizlerle çevrili bir kara parçasında esrarengiz bir oyun oynamaktadırlar, muğlâk ve karmaşık bir pokere benzetebileceğimiz bu oyunu karanlık bir odada, yalnızca kendi içlerinde ve kazanacaklarını garantiye aldıkları rüşvet verilmiş krupiyeler başlarında devamlı gülümserken oynarlar.

İkinci olarak ise, Boleyn Adası’nın Akrep burcu olduğunu.

Gelecek Postası’nın ‘Günlük Falınız’ köşesine göre, bu tarihçenin başladığı gün Akrep burcunu bekleyenler şunlardı:

Akrep 23 Ekim/ 21 Kasım
Mottosu: Herkes bu dünyaya yalnız gelir, yalnız gider!

Çocuklarınız ile yeterli vakit geçirmediğiniz için suçluluk duyuyorsunuz.

Hislerinizin ve bunların yaşantınıza olan yansımalarının üzerinde çokça durabilirsiniz. Gerçekten ne istediğinizi bilmek, kendinizin farkında olmak bazı sınırları esnetmenizi sağlayacaktır. Burcunuzdaki tutulmalar ve Merkür’ün ileri-geri hareketleri, sizi bu anlamda bazı sorgulamalara götürebilir. Tutkulusunuz. Ama bunu yaşayamadığınızda her şey sizin için karmaşık bir hale geliyor. Bu karmaşayı çözmenin yolunun, isteklerinizden ve isteme şekillerinden geçtiğini öğreniyorsunuz. Kontrolü nerede bırakıp nerede alacağınıza dair fikir değişiklikleri yapabilirsiniz. Bu değişiklikler sizi memnun edecektir. Dahası, bugüne kadar değiştirmek için neden beklediğinizi bile düşündürtebilir. Hem kendinize hem de karşınızdaki insanlara başka bir yerden bakıyor, standartları ve tutkusu yüksek bir hayat için şans vermeniz gerektiğini anlıyorsunuz.


Bu her açıdan doğruydu. Çocuk meselesi dışında.

SEKİZ YÜZ YIL, adanın en yüksek tepesine konumlandırılmış taştan şatonun duvarları ardında yaşamak Tanrı kompleksi kazanmak için yeterince uzun bir süreydi. Ancak bir türlü toprakları kendi aralarında paylaşmadıkları için Büyücülük dünyasından bağımsız içlerinde üç büyük savaş atlatmışlardı, savaşlardan biri vardı ki Muggle tarihinde yer alan ‘Güllerin Savaşı’ ile 100 yıl sürmesi ve adanın öne çıkan iki ailesi arasında geçmesi açısından oldukça benzerdi.

↼♛⇀

Tarih dersini bir kenara bırakalım.

Boleynlerce cennetin bir köşesi olarak tanımlanırdı Boleyn Adası. Dört bir yanı yemyeşil ağaçlarla kaplıydı, gök daima masmavi ve güneş hiçbir zaman bulutların arkasına saklanıp parıldamayı bırakmazdı. Gündüzler nasıl berrak ve ılıksa geceleri de tek bir bulut bile olmazdı Boleyn Adası’nda. Bazı söylentiler korumaların bulutlu gecelerde tek tek evlere girip bulutları görenlerin hafızalarını sildiklerinden bahsederdi ancak buna dair hiçbir kanıt yoktu. Şatonun zindanlarında insan kesip pişirdikleri söylentisi gibi bu da asılsızdı. Boleynler gaddar olabilirdi, cani ve kana susamış psikopatlar olabilirdi. Fakat yamyamlık? Bu işledikleri günahlar arasında kesinlikle yoktu.

Adayı çepeçevre çevreleyen surlar vardı. Surlar adanın her yerini görürdü, eğer adaya bir yabancı girdiyse korumalar -bu görevi adayı yöneten üç hanedandan Lancaster soyuna mensup olanlar üstlenirdi- doğrudan alarma geçerdi. Bir odanın içinde kırmızı ışıkların yanıp sönüp “kanı bozuk alarmı!”, “kanı bozuk alarmı!” diye çığlık attığını hayal etmekte hiçbir sakınca yok, yaşanan buna bir hayli yakın sayılırdı.

Bir gerçek vardı: kendilerini Tanrı ilan etmiş bu sosyopatik aile topraklarını başkalarıyla paylaşmayacak kadar bencildi.

Dolayısıyla yüzmek, cisimlenmek ve uç uç tozu kesinlikle unutulması gereken yöntemlerdi; bir kere yüzmek için mesafe çok fazlaydı ve açık sularda hangi deniz canlılarıyla karşılaşılacağı belirsizdi, cisimlenmenin işe yaramamasının nedeni şatonun olduğu araziye cisimlenme karşıtı büyüler koymalarıydı, uç uç tozu için de şömine ağına bağlı aktif şöminelere sahip değillerdi. Eğer görünmezlik pelerinine sahiplerse süpürgeyle içeri uçmayı denemek fena bir fikir değildi ancak kulelerdeki ‘yabancı görünce vur’ emrine sahip korumalardan kaçmayı başaracak kadar iyi bir uçucu olmaları gerekiyordu.

Boleynler ellerinde olsa tüm dünya ile bağlantılarını keserdi ancak 1706 yılında yapılan bir toplantıda Britanya Sihir Bakanlığının bir parçası olmanın kendi çıkarları için faydalı olacağına kanaat getirmişlerdi. Gamp’ın onlar hakkında neden makale yazdığı sorusu da böylece açıklanmış oluyordu.

↼♛⇀

Adaya yapılacak girişlerde iki temel yöntem belirlenmişti:

Adanın ticaret akışındaki gemilerden birine binmek ya da seni içeri sokması için Yüce Boleyn’e yalvarmak.

İkinci yolu seçtiği bilinen tarihte yalnızca bir isim vardı, adının bir önemi yok, o da geldikten kısa bir süre sonra idam edildiğinden önemli sayılmazdı.

Ticaret akışı, bakanlık dışında adanın dış dünya ile bağlantısı denebilirdi. Bunun gerçekleşmesi için de oldukça dolambaçlı bir yol izlenirdi. En başında Yüce Boleyn’in muhataplarının zararsız olduğunu ve giriş izninin verildiğini beyan eden bir bildiri yayınlardı. İzin verildikten sonra adanın kurallarına uyacaklarına dair yazılı bir belge imzalanır ve hemen ardından bir düzine daha belge imzalama faslına geçiş yapılırdı.

“Adada yüksek sesle azizleri anacağıma dair yemin ederim”, “Eğer adada bir şey bırakırsam o artık Boleyn malıdır” tarzında maddeler içeren belgelerdi bunlar. İçeriği çoğu zaman muhatap ile paylaşılmazdı. Eğer imzalamamakta diretirlerse kapı hemen uçurumun kenarındaydı.

İzlerinizi ne kadar iyi örterseniz örtün izin almadan Boleyn topraklarına adım atılması hoş bir şey değildi. İmkânsız değildi, gayet de yapılabilirdi ancak fark edildiği anda işgalci alarmı devreye sokulurdu. Adada yaşayan bütün yetişkinler bu prosedürlerin zorunluluğunu bilirdi, düzen bu şekilde sağlanır, servetlerini bu şekilde servet katarlardı.

İşgalci prosedürü çok basitti. İşgalcileri bul ve imha eti. Burada kastedilen imha yönteminin öldürmek olmadığının da altını çizmek gerekiyor. Boleynler barışçıldır ve haklarında yeterince olumsuz dedikodu varken bir de bunun üzerine yabani imajı çizecek değiller, politik konumlarını farklı türden korkularla ellerinde tutmayı tercih ediyorlar. İmha ile kastedilen tatlı dille adayı terk etmelerini rica etmekti. Eğer işgalci eylemini sürdürecek olursa kendilerine zor kullanma hakkı tanırlardı.

Tabii bütün bunlar adaya giriş ile ilgiliydi. Boleynler’in yaşadığı asıl şatoya giriş bambaşkaydı.

↼♛⇀

Aynalar.

Girişin anahtarı efsunlanmış aynalardı ve onlar hakkında bilinen tek şey yalnızca Boleyn kanı taşıyanların içinden geçebildiğiydi. Çok eskilere dayanırdı aynaların varlığı, araziyi koruyan büyülerle aynı dönemde yapılmıştı. Aslında aynaların icadı şaibeli ve bir o kadar da tartışmalıydı, Victorine Odette Boleyn’in büyük büyük büyük babası -adamın lakaplarından biri Kafası Gidik Boleyn’di- onları kaldırmak için zamanında girişimde bile bulunmuştu fakat aile üyeleri bunun safkanlıklarını korumak için önemli bir önlem oluğu konusunda hemfikirdi.

Safkan sıfatına bambaşka bir boyut kazandırmıştı aile, saflık onların soyadlarından sonra gelirdi.

Adanın yerli halkının yaşadığı bölgenin limandan farkı koruma büyülerinin tamamının burada bulunmasıyla başlıyordu ve içeride kesinlikle cisimlenilemezdi. Boleyn yerleşkesine girme lütfuna erişenleri önce ormanın içinden geçen bir yol hemen peşinden de yaklaşık yüz kırk kilisenin bulunduğu (yanlış duymadınız kesinlikle ve kesinlikle her yıl emin olmak adına var olan kiliseler -buna artık KULLANILMAYAN ve YIKILMIŞ olanlar da dahildi- tek tek sayılır, şimdiye kadar yalnızca bir kere hatalı sayım yapıldı o zaman bile yüz otuz yedi kilise sayılmıştı) bir şehir karşılardı.

Kiliseler Godwinsonlar’ın, adanın üç büyük ailesinden üçüncünün, kontrolündeydi. Yıkılmış ve artık kullanılmayan kiliseleri moloz yığını haline gelmiş olsalar bile kapatmayı reddetmişlerdi, orası Tanrı'nın eviydi sonuçta eğer Tanrı istemeseydi o kiliselerin hepsi bugüne kadar sağlam kalmış olurdu, dolayısıyla o yapılara herhangi bir müdahalede bulunmak yaradanın işine karışmak sayılacaktı. Ona böyle bir saygısızlık yapılamazdı, o en yüce olandı, o bu adayı onlara bahşedendi.

Godwinsonlar, Boleynler ile aynı soya mensup olsa da kendi soyadlarını almaları görüldüğü üzere onlara yeni bir ideoloji de kazandırmıştı. Daha tutuculardı, daha manyaklardı ve her şeyin bir nedeni olduğuna inanırlardı. Tanrıları’nın azizler tarafından bu adayı onlara bahşetmeleri de bir tesadüf değildi.

Şehrin adanın en korunaklı ikinci bölgesi haline gelmesini sağlamışlardı bu yüzden kimse onlara bütün bu dini saçmalıklar için sesini çıkarmıyordu, kiliselerinde kaldıkları sürece hiçbir sorun yoktu. Aktif olduğu bilinen iki kilise bir de katedral vardı küçük Hamlet şehrinde. Her hafta düzenli bir biçimde orda ibadet edilir ve bu güzel toprakları onlara bahşettiği için dua ederlerdi.

Yukarı, adanın en tepesine, çıkıldığında altın rengi kuleleriyle şato bütün heybetiyle göz kamaştırıyordu, Boleyn Hanedanı’na mensup bütün ailelerin yaşadığı yerdi burası. Adanın en sıkı korunan yeriydi ayrıca, Hogwarts'ı bile geride bırakan güvenlik önlemleriyle Büyük Britanya'nın en güvenli yeri olduğunu iddia etme cüretinde bulunuyorlardı. Bunun ne ölçüde doğru olduğu bilinmez tabii, ailenin abartmayı sevdiği de bir gerçekti. Üç ana kule vardı göze çarpan, en yüksekleri öyle görkemli işlemelere sahipti ki adeta haykırıyordu: "Burada Yüce Boleyn yaşıyor."[/justify]

4
Destek Çalışanları Ofisi / Ynt: Bakanlığın Mükemmel Titiz İşleri(!)
« : 02 Eylül, 2022 23:59:08 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Alıntı
Sayın Bay Solaris,

Sihir Bakanlığı Destek Çalışanları Ofisi’ne yaptığınız müracaat üzerine Solaris ailesine ait belgeler tekrar incelenmiş ve talebiniz değerlendirilmeye alınmıştır. Yapılan inceleme sonucunda Solaris ailesinin yeterli kriterlere sahip olduğu tespit edilmiştir. Bakanlık rozetinizi imha dairesine teslim edebilirsiniz. Oluşan aksilik için içten özürlerimizi sunarız.

İmza
Büyüceşura Yüksek Yargıcı Victorine Odette Boleyn

5
Destek Çalışanları Ofisi / Ynt: Broş Değişikliği
« : 02 Eylül, 2022 23:57:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Alıntı
Sayın Bayan White,

Sihir Bakanlığı Destek Çalışanları Ofisi’ne yaptığınız müracaat üzerine White ailesine ait belgeler tekrar incelenmiş ve talebiniz değerlendirilmeye alınmıştır. Yapılan inceleme sonucunda White ailesinin yeterli kriterlere sahip olduğu tespit edilmiştir. Bakanlık rozetinizi imha dairesine teslim edebilirsiniz. Oluşan aksilik için içten özürlerimizi sunarız.

İmza
Büyüceşura Yüksek Yargıcı Victorine Odette Boleyn

6
Büyüceşura / Ynt: Britanya Büyücedünyası Yasa Değişiklikleri
« : 23 Ağustos, 2022 00:31:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Alıntı
Son aylardaki aktifliklerinden ötürü, Bakanlık çalışanlarının maaşlarının arttırılması gerekmektedir. Bakanlık çalışanları, kendi canlarını ortaya koyup büyücedünyayı savunmuşlardır.
Bu nedenden ötürü;
  • Sihirbakanının 300 Galleon olan maaşının; 600 Galleon olmasını,
  • Bakanlık Daire Başkanlarının 210 Galleon olan maaşlarının; 420 Gallon olmasını,
  • Bakanlık Çalışanlarının 150 Galleon olan maaşlarının da 300 Galleon olarak arttırılması talep ediliyor.

Sihir Bakanı Seth Carter’ın Büyüceşura oylamasına sunduğu kanun teklifi üzerine yapılan toplantıda Büyüceşura Yüksek Mahkemesi aşağıdaki karara varmıştır:

Sihir Bakanı Seth Carter’ın maaş yükseltme talebi üzerine maaşların koşullu olarak Sihir Bakanı 450, Daire Başkanları 300, Bakanlık Çalışanları 200 olmak üzere koşullu olarak mahkemeden onay almıştır.

Koşullar ekteki gibidir;

  • Bakanlık harcamaları Büyüceşura denetimine girecek ve dökümanlar düzenli olmak suretiyle Büyüceşura'ya rapor edilecektir.
  • Bakanlık Daireleri, Büyüceşuranın atadığı bir müfettiş tarafından denetlenecek ve yeterlilik testinden geçemeyen çalışanların rütbesi düşürülecek veyahut istisnai durumlarda görevden alınacaktır.
  • Bakanlık Çalışanlarının görev raporları bu bildirgenin ardından departman başkanları tarafından düzenli olarak Büyüceşura’ya bildirilmek durumundadır.
  • Quiddicth Dünya Kupası gibi bir başka Uluslarası Sihirsel Gizlilik Tüzüğü ihlaline sebebiyet veren bir olayın bakanlığın ihmali yüzünden gerçekleşmesi durumunda Büyüceşura kalıcı bir olağanüstü hal durumu ilan edecekir.

7
İlanlar / Ynt: Karakterlerime ilişki kurguları arıyorum hanımmm
« : 16 Ağustos, 2022 18:02:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
aha victorine ile bence de enemy olayı mantıklı. zaten dünya görüşü olarak da tersler birbirlerinden tamamen.

amelie ile bir şey düşünülürse ancak geçmişte olan iş düşmesi durumları olabilir. sihirsel yaptırımda işi çıkmştr vs. ki zaten ölüm nedenini araştırmak gibi bir isteği olduğu için neden olmasın yani. yine de çok spesifik bir hikaye gelmedi aklıma.

hestia ile kesin tanışılıyordur. Hem iş arkadaşı, hem aynı yaşlar yani. ağır yaralandığı görevde ziyaretine gitmiştir seth, sethin yüzü yandığında da hestia gelmiştir. eskiden belki hoşlaşmayıp artık olgunlaştıkları için daha olumlulardır birbirlerine. neden olmasın.

ya şöyle bir bakıyorum da Seth baya işkolikmiş. isolde olayı da işten bağlantılı olabilir sadece akldfjşds


----

Das bokum gibi bir karakter olabilir ancak sokak çocuklarına bakıyorlar Cornelia ve Blaze ile birlikte. bu yüzden onlar hastalandığında ilaç vs almak için Goldie'ye gelebilir. kendisi yaralanınca ne yapıyordur bilmiyorum ama madem bir şifacı tanıdık olacak, sadece ona geliriz.

Afrodit konusunda şey... Das amerikalı. Hogwarts'a hiç gitmedi. direkt okula gitmedi çocuk. şimdi girişim yapıp olayın içine Das sokulmamalı. yoksa dolandırılırsınız. iyi bir ilişki istiyorsan buyur gel avukatın olayım vergi kaçırırız.


----
Ares ile Eadwig brodur. Nasıl villian oluyor Ares ya? Yani ben Eadwig'in Ares'i iyi yola çekebilecek bir karakter olduğuna inanmıyorum. Eadwig Good değil, daha çok Natural bir karakter benim gözümde. Lawful Natural'dir yani. Bunun yerine Ares'e destek atabilir bile akjdfaks


----
Oooohhh müko! kesinlikle eski okul arkadaşları kartını oynuyoruz. ciddi tipleri de hiç rahat bırakmaz parf. bilirsin.

ares ile nasıl bir öğrenci-öğretmen olurlar bilmiyorum. ancak madem iyi yola girsin istiyorsun parf bu konuda yardım edebilir. karıya falan götürürüm.

isoldenin mekana gidip dağıtmıştır parf. ne kızıyon kızım sanki yedik mekanı? off...

[justify]O zaman Victorine için hayırlı olsun diyoruz sanırım çok yakın bi zamanda karşı karşıya gelecekler diye düşünüyorum msdkdks

Amélie için Parfait ile ilişkileri yeter sanki şimdilik yeri geldiğinde Seth ile düşünürüz

Hestia ile de detayları şey edelim o zaman bir ara

Isolde ile de yine yolları kesişirse bakarız diyorum nxnsk

Bir de unutmuşum eklemeyi Seth-Ares ilişkisi de ilerleyebilir malum Ares hala yetim dkksk



Her ne kadar bokum bi karakter olsa da bence Goldie için sorun olmaz zaten kendisi dışarıda aristokrasi ilkelerini tamamen görmezden gelen bir karakter msksk

Das'ın kurgusunu bir miktar unutmuşum benim hatam o pardon dksmsm girişim içinde bence muthis bir isim ama zaten yaşadığımız ev başta olmak üzere her bir eylemimiz vergi kaçırma içerdiği için Das mutlaka iletişimde olmamız gereken bir isim üstüne avukat tanımıyorum ndnsms



Ares'in karakteri nasıl villain e gidiyo diye sorma çünkü ben de bilmiyorum sadece son rp'si o vibe veriyor ya biri onu kucaklayıp her şey geçicek diyecek ya da Hogwarts açılana kadar kafayı yiyecek çocuk dkskks Ayrıca Ares'i doğru yola çekmese de olur brolar broluk yapsın yeter dmskks

Ayrınca buraya ananı yazmayı unutmuşum hala seninle sohbet etmemiz gerekiyor en azından anan aklını kaçırmadan önce öteki türlüsü travmatik bir deneyim olur xmsmsk



Parf-Ares konusunda da inan ben ds bilmiyorum ama akışa bıraktığımız zaman 'bu kadar gergin olma adamım gel seninle bara gidelim' tarzında bir ilişki geliyor aklıma bundan daha doğru bir yol olamaz

Ve Amélie, ah yes en sevdiğim kart ndksk Amélie, Parf ile karşılaştığı için hiç memnun olmayabilir ve bol atışmalı bir ilişkileri olabilir ndksk

Son olarak Isolde ile buyur gel dağıt diyorum

Sanırsam burada da bitiyor ksmsks[/justify]

8
İlanlar / Ynt: Karakterlerime ilişki kurguları arıyorum hanımmm
« : 16 Ağustos, 2022 09:45:49 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Öhm öhm selamlar hayatta olan 383838 karakterim ile birlikte geldim efenim ^°^

Öncelikle Victorine'i biliyorsun, birlikte sohbetleri de oldu bu yüzden onunla başlayacağım. Mastermind enemy tanımına uyan daha iyi bir isim olamaz diye düşünüyorum, Victorine'in karakter kurgusu da villain olma yoluna giderken bu yolda karşısına alacağı isimler olacaktır ve bence buradan mükemmel bir drama çıkabilir.

Victorine dışında Amélie var (simya profu) ile yaşları yakın ve kendisi bekardır, Hogwarts'ta okumadığı için orada tanışmıyor olabilirler ama bir şeyler bulunabilir.

Amélie ailesinin ölümünün ardından onların ölüm nedenini ve yaptıkları simya çalışmalarını onlar adına tamamlamak için Britanya'ya geliyor. Fransız ve aristokrat kökenli. Diğer karakterlerimden farkı ne mi ksksks Amélie aile odaklı bir karakter, ailesi için her fedakarlığı yapmaya hazır ve en büyük özelliği dürüstlüğü olabilir, açık sözlü, beyaz siyah fark etmez her türlü yalandan nefret eder, keskin bir siyah beyaz ayrımı var insanlara karşı -hayır ırkçılık değil ndmsk- bir kere kötü yani siyah olduğuna karar verdiğinde kararı kolay kolay değişmez.

Bir de Hestia var, kendisi Hit wizard dairesi başkanı yine yasları yakındı yanlış hatırlamıyorsam, Hogwarts'tan bir tanışıklıkları olabilir.

Hestia da Amélie gibi Fransız asıllı, önceki soy adı Rosier, katı bir aileye sahipti. Aslında tam bir Slytherin safkan klişesi bir geçmişi ve bolca daddy issue'su var. Slytherin binasındaydı fakat daha asi bir kişiliğe sahip olduğu için Hogwarts yıllarındaki arkadaşlarını Slytherin değil, diğer binalardan seçti öyle bir tanışıklık olabilir. Dışadönük bir yapısı olsa da içinde dönenleri hiçbir zaman dışa yansıtmayan bir karakteri var bu yüzden çevresine karşı oldukça chill'dir. Takım arkadaşlarını gazlar, sabahları motivasyon konuşması yapma alışkanlığına sahip. 1865 baharında çıktığı bir görevde ağır yaralanıp 1 yıl st mungoda kaldı, şu sıralar sahalara geri dönmek için hazırlanıyor.

Son olarak Isolde var, onu da biliyorsun ama şu an onunla nasıl bir bağlantı kurulabileceği aklıma gelmiyor bu yüzden senin aklına bir şey gelirse yazabilirsin.

Seth için bunları sunuyorum seç beğen al kdksk



Gelelim Das'a

Goldie, Meredith'in kız kardeşi ve şifacı. Das'ın dalaverelik maceralarında eğer kendini yaralarsa falan yardım istemeye geldiği isim olabilir. Oldukça sıcak bir karakter, kisilik tipine ENTP dediğimi hatırlıyorum, bir de feminist. Tam bir Victorian feministi sksk

Ve Morana var, sitede bilinen adı ile Aleksandra. Morana, Isolde'nin mekanında çalışıyor, uzunca bir süre işsizdi o dönemde Afrodit ile birlikte ev sahipleri onları atmasın diye uğraşıyorlardı. Şimdilerde Afrodit ile bir girişimcilik üzerinde çalışıyorlar, büyücü ulaşımı malzemeleri satan bir dükkan açacaklar ve tabii ki de finans desteğine ihtiyacımız var. Bu konuda bize yardımcı olan isimlerden biri olabilir Das bağlantıları sayesinde, ayrıca Hogwarts'ta da aynı döneme denk geliyor olmaları lazım oraya da bir şeyler bulabiliriz.



Eadwig için Ares var onu da biliyorsun zaten, hala dost olabiliriz kdksks

Sadece Ares mini bir villain origin story alıyor gibi onu bu yoldan döndüren arkadaşları olmazsa kim olacak



Gelelim Parf'a Amélie ile Beauxbatons'ta okuduğu kısa dönemde tanışmış olabilirler, Amélie ciddi bir tip Hogwarts'ta sık sık tartışabiliriz zaten yaşları aynı

Öğrenci olarak yine Ares var biliyorsun kdks

Kavga etme konusunda da yine Isolde müthiş bir aday, ikisi de manyak illa ki bir yerde karşılaşmışlardır.

Sanırsam tüm karakterlerimi yazdım unuttuğum çıkarsa çok komik olur dksms

Ben her teklife açığım sana cazip geleni seç diyorum bu yüzden [/justify]

9
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 14 Temmuz, 2022 22:34:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Odanın atmosferi hissedilir bir ölçüde değişmişti küçük kızın sorusuyla, uzaktan izleyen biri yan yana oturan bir kadın ile küçük bir kızın sohbet ettiğini görecekti ancak kadının yüzündeki gülümsemeye zıt bit parıltı vardı gök mavi gözlerinin içinde. Tavandaki çizimlere işlenmiş melek figürleri ayrılmıştı yerlerinden, heykeller ise öbür tarafa çevirmişti başlarını. Bütün bu kaotik atmosferin nedeni Victorine’di, hiç öyle kasvetli bir hissiyat uyandırmıyordu da bu, aksine sanki biri ortama parfüm şişesiyle aşk iksiri sıkmış gibi cezbedici bir havadı. Fakat bu o kadar yoğundu ki yanlış hissettiriyordu kişiye.

Küçük bir kızın bu denli sorgulayıcı bir zihin yapısına sahip olması her ne kadar etkilenilecek bir konu olsa da artık sabrının sınandığını hissettiriyordu. Kızın haklı olduğu noktalar yok değildi, Victorine gerçekten profesyonel bir oyuncuydu, gözüne kestirdiği birini etkisi altına alırdı kolaylıkla. Haklı olduğu bir diğer nokta ise ihtiyaçları olan şeyin zaman olduğu idi. Sürecin nasıl işleyeceği ise tamamen kızın davranışlarına bağlıydı, Victorine buna umutsuz vaka olarak bakmıyordu, şimdilik.

“Seni endişelendirecek türden bir anlaşma değil, merak etme,” dedi, sesinin tınısı her zamankinden farklıydı, daha derinden daha içten geliyordu sanki. Bu dünyadan değilmiş gibiydi, insanda koşulsuzca dediğini yapma hissi uyandırıyordu. Kendini kurban etmesini söylese sorgulamadan yerine getirirdi bu isteğini. Kızın siyah saçlarını okşamaya başladı nazikçe, mavilerini kızın elalarından ayırmıyordu. “Yorulmuş olmalısın, uzun bir yoldan geldin.” Yumuşak bir buse kondurdu alnına.

“Şimdi dinlen.”

Derin bir uyku bekliyordu onu, uyandığında yeniden doğmuş gibi hissedecekti ve konuşmalarına dair yalnızca onu karşılayan kadının Victorine Odette Boleyn, Yüce Boleyn’in ta kendisi olduğunu hatırlayacaktı.
[/justify]

10
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 13 Temmuz, 2022 22:50:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Victorine, iç ıstıtan gülümsemesini takındı kızın sorusu karşısında. “İstediğin biçimde hitap edebilirsin, seni zorlamayacağım.”

Kızın düşünce akışında okuduğu aile ve sevgi kavramlarına olan duyarlılığı Victorine’in gözünde bir zayıflıktı. Aile her şeyden önce gelirdi fakat asıl önemli olan gücü elinde tutmaktı. İnsanlara fazla bağlanmak kişiyi aşağı çekerdi dolayısıyla hiyerarşi piramidinde zirvedeki yerini korumak istiyorsa bu hata kabul edilemezdi. En ufak açığında bu akbaba sürüsü onu çiğ çiğ yerdi, onu parçalamaktan büyük bir zevk alarak hem de.

Küçük kızın yanına yaklaştı, nazikçe yastığını düzeltti. Şimdilik bunları öğrenmesine gerek yoktu, her şeyin bir sırası ve zamanı olacaktı, öncelik kendini rahat hissetmesiydi. “Senin yaşındayken parçalanmaya başladı benim ailem de. Önce büyük babamı aldılar, sonra annem olacak kadın kendi canına kıydı.” Yatağın yanı başındaki sehpanın üzerindeki sürahiden biraz su doldurdu bardağa ve kıza uzattı. “Bulunduğum konuma geldiğim yolda beni destekleyecek kimse yoktu, senin gibi yalnız başımaydım. Bu yüzden hissettiklerini anlayabiliyorum, Boleyn şatosuna zamanla alışacaksın ama öncesinde iyice dinlenmen ve güçlenmen gerek.”
[/justify]

11
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 13 Temmuz, 2022 11:20:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Küçük kızın mesafeli ve bir o kadar da ukala yaklaşımı asil kadını rahatsız etmiyordu, tedbiri elden bırakmaması iyi bir şeydi özellikle Boleyn Şatosu’ndaysa ayak uydurmasının en kolay yolu buydu. Bütün işlerinin arasına çocuk bakıcılığı eklenmiş denebilirdi, eğer karşısındaki kız yaşına göre fazlaca zeki olmasaydı. Küçüktü fakat yaşından daha büyük sorunlarla yüzleşmesi gerekmişti. “Ne kadar da trajik bir kader,” diye düşündü kızın kendine acınmasından rahatsız olduğunu bildiği halde. “Çin’de kim bilir neler yaşadı, şimdi de kızı akbabaların arasına attılar.” Bu hikayenin sonunu merak ediyordu doğrusu, kaçarsa büyük bir hayal kırıklığı olurdu.

“Boleyn Şatosu’ndasın,” dedi Victorine, aynı güven veren tınısıyla. Ayağa kalktı, pencereden sızan gün ışığının altında incilerle süslenmiş topuzu ışıldıyordu doğaüstü bir güzellikle. “Usulüne uygun bir biçimde tanışamadık, evsahibin olarak bu kabalığım için affına sığınırım.” Mavilerini kızın ela gözlerine kenetledi. “Ben, Victorine Odette Boleyn. Burada Bana Yüce Boleyn dediklerini duydun, unvanlarımdan yalnızca biri, sizdeki İmparator gibi.”

Pencerenin kenarına ince bir toz kitlesi birikmişti, temizlemek için birkaç saniye duraksadı. Güneş yavaşça ufka yaklaşıyordu yerini geceyi aydınlatacak aya devretmek için. “Biliyorum, evinden uzakta, hiç tanımadığın insanların arasında yapayalnız hissediyorsun kendini. Fakat şu an benim sorumluluğumdasın, bana güvensen de güvenmesen de attığın her adımdan ben sorumlu olacağım. Seni rahat ettirmek için yapabileceğim bir şey var mı?”
[/justify]

12
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 12 Temmuz, 2022 15:31:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Proserpina Elizabeth Boleyn, kız kardeşini kelimenin tam anlamıyla tanıyan tek kişi olabilirdi, onun bütün yüzlerini biliyordu, bütün zaaflarını bildiği gibi ve bir gerçek vardı ki Victorine, konu zihnin karmaşık yapısı olduğu zaman kendini durduramazdı. Evet, usta bir Zihnefendardı ancak bu alanda çalışırken kendine gözle görülür olmasa da önemli bir ölçüde zarar vermişti. Proserpina olmasa sırf bu yüzden St Mungo’nun sihirsel hasarlar bölümünde yatması gerekebilirdi bile, bir zamanlar annelerinin başına gelen gibi. Ancak bütün bunlar onu durduramazdı, uyarılarına rağmen odasında bu hastalıklı takıntısını sürdürdüğünü biliyordu dolayısıyla şu anda yatakta baygın halde yatan kızın zihnini kurcalamamasını anlatmaya çalışması onun için hiçbir şey ifade etmeyecekti. Victorine bildiğini okuyacaktı.

“Bana öyle bakma,” dedi Victorine bakışlarını küçük kızdan ayırmadan. “Ne düşündüğünü biliyorum.”

Tabii ki biliyordu, onunla iletişim kurması için sözcüklere ihtiyacı yoktu. “Peki senin için bir şey ifade ediyor mu?”

“Endişelerini anlıyorum, abla. Ama yardım etmek istiyorum.”

Ve bir yalan. “Oğluna ettiğin gibi mi?”

“Oğlum ile ilişkim seni ilgilendirmez.” Kadının ses tonu buz gibiydi, hecelere yaptığı her bir vurgudan ne kadar gerildiği anlaşılabiliyordu.

“Ne zamandır tanımadığın çocukların iyiliğini düşünüyorsun kardeşim?” diye üsteledi. Victorine onu öldürmezdi ya?

Victorine üzerine koyu bir gölge inmiş gök mavi bakışlarını ablasına çevirdi, yüzünde tek bir mimik dahi yoktu. “Defol.”

Kız kardeşinin birini tehdit etmesi için illa bir ton göz korkutucu cümle kurmasına gerek yoktu. Bunu tek bir sözcük ile de yapabiliyordu, bakışları ve ses tonunun tınısıyla onun eğer dediği yapılmazsa sonuçlarının hayal edilebilecekten de ağır olacağı kişinin zihninin her bir köşesine işleniyordu. Krem rengi tülden duvağını yüzüne indirdi, kardeşi tarafindan silinmiş kimliğinin bir parçasıydı bu. Saygıyla bir reverans yaptı ve beyaz meşeden yapılmış görkemli kapıdan dışarı çıktı.

Asil kadın derince iç çekti. Ablasını da, kız kardeşlerine yaptığı gibi fırsatı varken postalaması gerektiği düşüncesine kapılırdı çoğu zaman. Fakat içten içe onu bırakamayacağını da biliyordu, onun varlığı bu devasa adada kendini yalnız hissetmemesini sağlıyordu, her şeye rağmen Proserpina güvendiği tek insandı.

Küçük kız, odadaki vukuattan habersiz, kenarlarına kadife perdeler asılı geniş karyolada yatıyordu. Bilinci yerinde olduğu zamanki gergin ifadesinden eser yoktu yüzünde, yumuşak yüz hatları onu o kadar küçük ve masum gösteriyordu ki yatakta yatan bir kız çocuğundan ziyade porselenden oyuncak bebekti sanki. Kabus görüyormuş gibi ara ara nefes alıp verişleri düzensizleşirken ince kaşlarını çatıyordu huzursuzca. Victorine asasını küçük kızın şakağına dayadı, onu biraz rahatlatacaktı. Beyaz bir ışık huzmesi belirdi ve kız aniden gözlerini açtı.

“Ben burada olduğum sürece yalnız olmayacaksın,” dedi Victorine yumuşak, güven veren bir tınıyla. “Nasıl hissediyorsun?”
[/justify]

13
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 08 Temmuz, 2022 02:49:34 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]“Malcolm, Proserpina’yı çağır, hemen.”

Küçük kız yere yığılmadan onu yakaladı ve yavaşça dizlerinin üzerine yatırdı Victorine. Kızın bütün düşünce akışına şahit olmuştu, kendini neden Boleyn Adası’nda evinde hissedebileceği ile ilgili bir konuşma yapmayı bile planlıyordu. Küçük kızın içinde yüzeyde görünenden çok daha fazlası vardı. Peki, neydi onu böylesine sarsıp kendinden geçiren? Bir şeyler eksikti ve o bu eksik parçalara ulaşıp onu tamir edebilirdi. Elini usulca kızın siyah, ipeksi saçları üzerinde gezdirdi, yere düşerken topuzunu tutan açık mavi çiçekli tokasını düşürmüştü.

“Sen,” dedi yüzünün ortasından çenesine uzanan bir yara izine sahip adama, en başından beri peşlerinden onları takip ettiğini bildiği halde sesini çıkarmamıştı Victorine.

“Percival Bagshaw, leydim.”

“Kızı geçidin sonuna kadar taşı, sonrasında kendini azat edilmiş sayabilirsin.”

“Ama- Peki, emredersiniz leydim.” Adam pamuk dolu bir yastığı kaldırırmış gibi bir rahatlıkla küçüğü nazikçe kollarının arasına aldı. Victorine onun şatoya girmesine müsaade edemeyecek olsa da girişe kadar taşımasında bir sakınca yoktu, zaten peşlerinden gelmeyi deneyecek olursa sonuçlarıyla yüzleşecekti.

Geçidin sonu ne bir kapıya ne de bir boşluğa çıkıyordu. Kayaların üzerine monte edilmiş tozlu bir ayna vardı, altından çiçekler kondurulmuştu kenarlarına bir de gotik işlemeli harflerle ‘aut vincere aut mori’ yazısı kazanmıştı. Fethet ya da öl. Boleyn’lerin kutsal saydıkları topraklara girişin anahtarı tam karşılarındaydı. İşin ironik kısmı, asil kadın küçük bir kız çocuğuyken bu giriş hakkında anlatılan hikayeler yüzünden aynalardan korkardı. ‘Ya gerçek bir Boleyn değilsem?’ düşüncesine takılı kalır, şatonun dışına bile çıkmazdı bir kere çıkınca tekrar giremeyeceği endişesinden.

Artık Yüce Boleyn’in tam kendisi olmuştu.

Ellerini aynanın iki yanına koydu, aynanın yüzeyi bir anda uykudan uyandırılmış gibi titredi, yavaşça yansıma özelliğini kaybediyor daha bulutsu ve mat bir görünüm alıyordu. Latince sözcükler mırıldandı kadın içinden, sonra bütün bu süreci sessizce izleyen adama çevirdi gök mavi bakışlarını. “Kızı alabilirim.”

Adam gönülsüzce onun kollarına bıraktı kızın minik bedenini. Victorine onun gitmesini bekledi ardından daha önce pek çok kez yaptığı gibi nefesini tuttu ve aynanın içine adımladı harikalar diyarına geçiş yapmak için.

Ablası onu odasında bekliyordu. Kızı kırılgan bir cam küreye gösterdiği bir özenle yatağa yatırdı, çatılmış kaşları ve zihninin puslu gürültüsünden her nerdeyse bundan rahatsız olduğu anlaşılabiliyordu. ‘Hayır!’ diye feryat etmişti yere yığılmadan önce, bundan rutine bağlamış bir lanet olduğu çıkarımını yapmıştı Victorine. Yine de, şifacı olan ablasıydı, kendisinin uzmanlık alanı ise zihnin tam kendisiydi, eğer sorunu tahmin ettiği gibi bir şey değilse müdahale edemezdi.

Kendinden yaşça olgun olduğunu belli eden sarışın kadın sessizce ilerledi kızın yanına, istese de tek kelime edemezdi ama Victorine’in onu duyması için sözcüklere ihtiyacı yoktu zaten. “Birinin bu kıza Obliviate yaparken feci halde çuvalladığını düşünüyorum.”

İkinci gelen kadın, kızı kısaca analiz ettikten sonra odada onların başını bekleyen evcinlerine döndü ve el hareketleriyle birkaç işarette bulundu. Cinler itaatkarca harekete geçtiler, dilsiz kadının konuşmadan anlatmaya çalıştıklarını Victorine dışında bir onlar anlıyordu bu şatoda. Proserpina’nın kendisininkine benzer bir teşhis koyduğunu birkaç saniye içinde anlamıştı asil kadın ve bunu sözcüklerle ifade edemese de kendi aklından geçeni tahmin ettiğini de biliyordu. Kızın üzerinden ayırdı gök mavi gözlerini, aralı perdenin arkasından geçen gökyüzüne çevirdi. “Çıkabilirsin, teşekkür ederim.”
[/justify]

14
Boleyn Adası / Ynt: Uzaklardan Gelen
« : 07 Temmuz, 2022 23:35:30 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Gökte parıldayan güneşten yayılan ışık huzmeleri, birbiriyle yarışarak kıyıya yelpaze biçiminde yayılan, incecik dalgaların neredeyse içine işliyordu. Dalgaların uskumrulardan yansıyan titrek parıltısı koyulaştı; gezinen büyük balık sürülerinin ortalarından geçebileceği dalgalar bir kütleye dönüştü; yeşil çukurları daha da derinleşti, karardı. İskelenin ayaklarına şapırtıyla çarpıp geri çekilirken, sanki su dolup yanlarından patlayan hafif bir sandal gibi çalı çırpı, mantar sap saman ve değnek parçalarından iskelenin altına bir karaltı bıraktı.

Gemiden inen ufak tefek kızın sesi kadife gibiydi. Aksanındaki belirgin farklılığa rağmen diksiyonu ve duruşunun kusursuzluğu, onun aristokrat sınıfına mensup bir aileden geldiğini gösteriyordu. Victorine küçüğü uzun uzun süzdü; ortak bir dilde konuşmalarına gerek yoktu onun düşüncelerini okuyabilmesi için, gözlerinin ardındaki ışıltının benzerini görmüştü kendi gençliğinde. Boleyn Adası’ndaki kimsenin geleneklere sırt çevirme gibi bir lüksü yoktu, asil kadın ona bunları öğrenmesi için zaman tanımayacaktı, bizzat kendisi öğretecekti uzaklardan gelmiş bu küçük kıza.

Kızın yanındaki adama çevirdi bakışlarını. “Kıza eşlik ettiğin için teşekkür ederim, Malcolm.”

“Yüce Boleyn’e hizmet etmek benim için bir onurdur,” dedi adam, saygıyla eğdi başını herkesin yapması gerektiği gibi. Malcolm Lancaster, kendisine borçlu olan isimlerden bir diğeriydi. Zamanında onun canının bağışlanmasını sağlamıştı Victorine bulunduğu konumun getirdiği yetkileri kullanarak, Boleyn Adası’nda yer altı infazları bu kadar yaygınken minnettar kalması gereken bir durumdu da bu.

“Gidelim.” Basit ve açık bir cümleydi, şemsiyesini zarif hareketle diğer omzuna aldı ve iskeleden adanın içine doğru yöneltti adımlarını. Boleyn Adası’nın katı kuralları dışarıdan gelen ziyaretçilerin belirli bir alana kadar girmesine izin verirdi, yüksekçe bir tepeye inşa edilmiş etrafı surlarla çevrili şatonun içine Boleyn kanı taşımayan birinin girmesi ise katiyen yasaktı. Victoria ise bu yasağın uygulandığı uzun yılların ardından ilk defa bir istisna olacaktı.

“Yolculuğun nasıl geçti?” diye sordu kıza, taş döşeli yolda ilerlerken. “Eğer Malcolm canını sıktıysa onu cezalandırabilirim.”

"Gayet iyi geçti, leydim. İlginize minnettarım." Kızın yanıtına gülümsedi, samimiyetsiz tınısı ve mesafeli tavırlarına rağmen saygıyla eğilmişti önünde.

Liman yavaşça geride kalırken geniş bir meydana gelmişlerdi, tam ortaya konumlanmış dört adet heykel vardı bunlar adayı fetheden cadı ve büyücülerin o zamanki görünümlerinin birebir kopyasıydı. Tek farklılık dördüncü heykelin başının olmamasıydı, kimse nerede olduğunu bilmez, bunun hakkında konuşmazdı ancak halk arasında bilinen gerçek diğer üçlünün birleşip onu sürgün etmesinin hatırasını canlı tutmak adına yapılmış olmasıydı.

Yüce Boleyn’i görenler yaptıkları işi bırakıyordu ona selam vermek için. Yüce Boleyn adada gelinebilecek en yüksek rütbeydi Tanrıdan sonra. Victorine bu rütbeyi tırnaklarıyla kazıyarak almıştı ve öyle güçlü elinde tutuyordu ki kimsenin elinden almayı deneyecek cesareti yoktu.

Kemerli bir geçidin önüne geldiklerinde durdular. Bakışlarını bir kez daha yanındakine çevirdi asil kadın. “Hazır ol çünkü bu yolun sonunda yeni evine gelmiş olacağız.”
[/justify]

15
Boleyn Adası / Ynt: Aile Bağları
« : 07 Temmuz, 2022 22:11:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]-Leydi Afrodit sizinle görüşmek istiyor, Yüce Boleyn.

-İçeri al.

Ancak bir kilisede bulunsa garip kaçmayacak camlardan gelen akşam güneşi, tavandan sarkan kristal avizelerden yansıyor, duvarlara düzgün hizalarla yerleştirilmiş değerli tablolardaki insanların yüzlerini korkutucu bile olsa aydınlatmaya yetiyordu. Tek bir kişinin kalması için fazlaca büyük olan oda, her halinden değerli olduğunu belli eden sade ama görkemli, aile yadigârı antika mobilyalarla dekore edilmişti. Ne kadar görkemli olursa olsun bir sanat eserinin insanda bıraktığı etkiden uzaktı insanın içini ürperten soğuğuyla, daha çok tanrısal bir iz konduruyor, Victorine’in elinin değdiğini hissettiriyordu ilk anda.

Koyu renk kestaneden yapılma çalışma masasının ardında bir kadın oturuyordu, biçimli yüz hatları, kusursuz cildi ve altın rengi bukleli saçlarıyla usta bir heykeltıraşın elinden çıkmış kadar güzeldi. Yüzü öyle ifadesizdi ki göz kırpma refleksleri olmasa gerçekten bir heykel sanabilirdi uzaktan onu izleyen. Bakışları kapıya değil de duvarlara odaklanmıştı; duvarlar üzerinde gidip geliyor, sanki kusursuz duvar kâğıdında bir leke, bir hata arıyordu. O kusursuz severdi çünkü. Koyu mor elbisesinde tek bir leke bile yoktu, toz zerreleri bile yönünü değiştiriyorlardı sanki onu görünce, yaydığı atmosferden olmalıydı.

Muhatabının gireceği kapı yavaşça aralanır ve adım sesleri içeri yönelirken yavaşça o tarafa çevirdi gök mavisi bakışlarını. Yaklaşık üç yıldır görmediği bir simaydı kapısında biten, Victorine onun neden geldiğini biliyordu neden gittiğini de bildiği gibi. Tanrı onlara cenneti verdiğinde kanla lanetlemişti bütün Boleyn’leri.  Ve bu lanet yüzünden içlerinden çok azı tutunabiliyordu kanın getirdiği düzene, tutunamayanlarsa ya kaçıyor ya da bir bedel ödemek durumunda kalıyorlardı.

Afrodit kaçanlardandı ancak diğerleri gibi unuttuğu bir şey vardı ki hiçbir zaman kim olduğunu silemeyecekti ve en sonunda yine başladığı yere dönecekti: Victorine’in kapısının önüne.

Asil kadın sessizce süzdü karşısındakini, gözüne çarpan kusurlar yüzünden çok uzun sürmedi. Küçük bir asa hareketiyle topuzundan kaçan ince saç tellerini düzeltti usulca; merak ediyordu, kusursuza alışan o muydu, yoksa kusurlar onu gördükçe gider mi olmuştu? Victorine, Afrodit’i doğumundan beri tanıyordu, bizzat ebeliğini yapmamış olsa da doğduğunda oradaydı, ablasının elini tutuyordu. Ablası hayatında son kez çığlık atmıştı o gece, bu küçük ruhun dünyaya tutunması karşılığında onun dilini koparmıştı kadın. Bu bebeğin doğması soylarına bir ihanetti, ikisinden birinin yaşamını sürdürebilmesi için bir fedakârlık yapılması gerekiyordu.

En sonunda kırmızı dudaklarının arasından dökülen sözcüler araladı ortamdaki sessizliği.

-Hoş geldin, Afrodit. Oturmaz mısın?[/justify]

Sayfa: [1] 2 3 4