36
« : 25 Kasım, 2021 22:23:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]1852 – Bahar
“Bir şeyler söyle.”
“Ne gibi şeyler?”
“Bilmiyorum. Ne olursa. Bozulmaz yemin edelim. Hadi!”
“Onun yerine biraz sakin olmaya ne dersin?”
“Neden yapmayalım ki? Yani… Hep birlikte olmak istemez misin?”
“Hayır, hayır… Beni yanlış anlama. Bu yemini gerçekleştirebilmek için bağlayıcıya ihtiyacımız olduğunu unuttun sanırım.”
“Şey ben…”
“Ve henüz çevremizde bu büyüyü gerçekleştirecek seviyeye erişmiş birisi yok. Arkadaşlarımız arasından diyorum.”
“Ee ne olmuş ki? Bunları ben de biliyorum. Bazı şeyleri düşünmemize gerek yok bence. Hep böyle ciddi olmak ve her şeyi kontrol etmek zorunda değilsin. Asıl, bağlayıcı, birbirimize verdiğimiz değer. Büyü de bu değil midir zaten?”
Cornelia yüzünü utangaçlıkla kaplayan ateşin dışarıya yansıyıp yansımadığını merak ediyordu. Lenore söylediği kadar ciddi miydi gerçekten? Böyle bir şeyin numarası yapılır mıydı ki? Ne kadar kalıcı olacaktı bu?Hayır Cornelia. Kurcalama. Lenore’a güvenmen yeterli. O seni hiç yanıltmadı. Bahçede güneşi karşılayan ak zambaklara dalan gözlerini Lenore’a tekrardan çevirmeden önce iç sesinin rahatlatıcılığıyla gülümsedi, onaylarcasına başını savurdu. ”Hadi yapalım!” derken sesinde hiçbir şüpheye yer yoktu. Hep birlikte olacaklarını biliyordu. Hayır, bilmekten öte hissediyordu. Bazı şeyler bilinirdi ama daha çok hissedilmeliydi. Cornelia’nın yıllardır ilk defa kendini güvende hissettiği liman buydu. Oturdukları odun parçasından hevesle ayaklandılar. Başlamak için sahte bir öksürük ve belli belirsiz bir çekingenlikle cadının elini uzatmasını isteyen Lenore’a baktı usul usul Cornelia. Güneş tam arkasından kuzguni saçlarında kırılıyor, yeşil gözleri mutlulukla parlıyordu, gülüşü bahar esintisini vuruyordu yüzüne. Hafızasına kazıdı bu anı. Hiç unutmak istemeyeceği türden bir andı. Uzattı elini. Lenore’un da onu takip etmesiyle söze nasıl gireceğini bilmeyen cadı açılışı karşısındakine bıraktı.
“Hep birlikte olacağımıza dair söz veriyor musun?”
“Rüyalarımda bile.”
“Sonsuza kadar.”
O gün aniden çıkan bir fırtınanın ardından ak zambaklar çamura bulandı.
…
1854 - Sonbahar
Cornelia, mentoru Bayan Bennet ile bir konu hakkında görüşmek için yanından ayrıldığından beri o geri gelmeden önce her zaman yaptığı gibi parşömenine notlar alıyor, hatırladıklarını kayıt altına alıyor, bazen ise günün tarihini atıp hissettiklerini ve düşüncelerini karşılayacak tek bir cümle yazıyordu. Hogwarts açılalı neredeyse dört ay olmuştu. Arkadaşları ne yapıyordu acaba? Hala mutfak cinleri limonlu kek yapıyorlar mıydı? Dersler yine eğlenceli ve bir o kadar da zorlayıcı geçiyor muydu? Peki ya Lenore? Özlüyor muydu o da Cornelia kadar onu? Bunu asla öğrenemeyecekti. İç çekti. Burukluğunu elinden geldiğince kilit altında tutmaya çalışıyordu. Sergilese bile anlayacak kimsesi var mıydı ki? Kim kurtarabilirdi onu cehenneminden? İşte tam o anda… Ulysses kapıda iri cüssesiyle belirmişti. Yazgı denilen bir şey varsa kesinlikle Cornelia’ya işaretini göndermişti Tanrı, ancak; Cornelia’nın bunu anlama vakti henüz gelmemişti. Ayak sesini kaçırdığından büyük bir panikle önündeki parşömenin arkasını çevirip diğer kullandıklarının altına sıkıştırmaya çalışmıştı. “Bu bir giz." Tok sesiyle konuşmuştu adam.“Hıı?” diye bir tepki verdi Cornelia ilk olarak. Neden bahsediyordu hiçbir fikri yoktu. “Yazdıkların. Onlar bir giz. Neler anlatıyorsun o yazdıklarında?” Afalladı cadı. Ne söyleyebileceği hakkında kafasının içinde istişare ederken sessiz kalışının ne kadar uzun sürdüğü hakkında bir fikri dahi yoktu. Ok gibi bölündü sessizlik.“Gözlerini kapat ve kar yağdığını hayal et.” Kaşları çatıldı Cornelia’nın. Alay mı ediyordu hocası? Hoşlanmıyordu böyle kapalı konuşmalardan. Konuyu kapatmak için karşı saldırıya geçmeliydi hemen. Eskiden olsa susar kalırdı öylece. “Bayan Bennet ile ne hakkında konuştunuz?” diye sordu birdenbire huysuz bir cin gibi. Aklında dolanan şeylerden biriydi yalnızca. Oldukça kaba hissetmişti aslında. Eğitmeninin sinsi bir gülüş attığını görünce Cornelia hiçbir anlam verememişti.“Öğreniyorsun. Daha çok başındasın.”
Anlamsızlık giderek büyürken önüne ittirilen Sihir Tarihi notlarına göz süzdürdü memnuniyetsizlikle. Hogwarts zamanında da sevmezdi bu dersi. Tarihin önemini küçük yaştan beri biliyor olsa da sıkıcılığı inkâr edilemeyecek bir seviyedeydi ona göre. ”Çalışmadım.” dediği anda parşömen yığının altından çıkarılıp önüne atılan Bitkibilim notlarını görünce de burun kıvırmıştı. İstediği cevabı alamadığından aksi davranıyordu kendi çapında ama eğitmeninin umursadığını zannetmiyordu. “Merakının meyvesini böyle basit tavırlarla elde edemezsin. Bir şey istiyorsan her adımını planlayarak ilerlemelisin. Spontane davranacaksan da bundan daha zeki bir şekilde hareket etmeni beklerim.”Mermer mezar taşı soğukluğunda sözlenmiş bu sözler Cornelia’yı ilk başta kızdırmış olsa da doğru söylediğini bilmemek için aptal olması gerekirdi. Hızlıca oturduğu yerden bütün heybetiyle kalkan Ulysses’in ise söyleyecekleri henüz bitmemişti. Gitmeye hazırlanıyordu. “Bayan Bennet ile seni bir hafta sonu Hogsmeade’e götürmek için konuşuyordum. Arkadaşlarını görmek isteyeceğini düşünmüştüm. Çok fazla çalıştın. Ödüllendirilmeliydin.” Cornelia, Hogsmeade’in adını duyar duymaz ayaklanmıştı büyük bir hevesle. “Gördüğüm kadarıyla hala hamsın. Sahtekâr öğrenci tavırlarınla ilgilenmediğimi bilmeni isterim. Benim aradığım çok farklı bir şey. Pişmen lazım. Sürekliliği sağlamadığın sürece benden hiçbir yardım alamazsın.” Cornelia lafa atılmak ve kendini savunmak istedi ama yapmayacaktı. Bir anda arşa çıkan heyecanı, bir defne yaprağının ateşle kavuşur kavuşmaz cızırtılarını ortalığa saçtıktan sonra harın sönüşüne dönmüştü. Çoktan toparlanmış olan adam odadan çıkmaya yaklaşmışken Cornelia iki elinin sivri tırnaklarını birbirine geçirmekle yetiniyor, ayağını huzursuzca bir ileri bir geri sallıyordu. Dışarıdan bakıldığında psikolojik açıdan sağlıklı görünmediğini anlamak için yaklaşmaya lüzum bile yoktu. Panikle ısırmaya başladığı dudağı da canını yakıyordu. Eline geçen tek şansı böyle pervasız bir şekilde paçavra gibi atamazdı. Elinden geleni yapmalıydı, bir kez olsun dik bir duruş sergilemeliydi. Sözde annesi olan o uğursuz kadına yaptığı gibi ayaklarına yapışmayacaktı. Ağlamayacaktı. Artık bazı şeylerin değişme zamanı gelmişti. Her geçen gün bunun farkındalığıyla yaşayıp eyleme geçememekti onu parçalara bölen. Değişmediği her an ise aynı derslerle sınanacak, aynı acıları sürekli yaşayacak, yolunu asla bulamayacaktı ve nihayetinde varlığı silinip gidecekti. Asıl acılarıyla güçlenecek ve değişime direnmeyecekti. Sürecin içerisinde tekrar tekrar kavrulacaktı. En sonunda da bir Anka gibi küllerinden doğacaktı. İçinde bir güdülenme, “Uyan! Şimdi!” diye bağırdı Cornelia’ya. Soluk alış verişi normale döndü, ilk defa korkuyla bütünleşen çaresizlik hissiyatının verdiği etkiyle dudakları titremiyordu toy bakışlarının altında. İnancı yeni bir bölüm daha yazdıracaktı henüz bitmemiş olan kitabına. Her şeyin başlangıcı.
“Savaşımı kendim seçebilirim.”
Parşömenine yazdığı cümle döküldü ağzından bir su gibi. Tok bir sesle söylemişti ki gözünden çıkan mavi alevi vücudunun her zerresinde hissetmişti. Gizini açığa vurduğu ilk andı. Ulysses ile aralarında dile getirilmemiş bir anlaşmanın kapısının aralandığının ilk iziydi bu giz.
Bilinmeyen Bir Tarih, Bilinmeyen Bir Yer
“Yalıçapkını… şans getirir. Al, bu senin. Unutma, senin olanı hiç kimsenin almasına izin vermeyeceksin.”
Adamın göstermek için avucunun içinde tuttuğu altın broşun üstünü kar kristalleri kaplamaya başlamıştı. Soğuk havanın buharıyla harmanlanan tütünün dumanı genzini yaktığından öksürdü artarda. Öksürüğü kesilmeye başladığında elini broşu almak için uzattı. Alır almaz da sonra incelemek üzere pelerinin derin cebine attı.“Öyleyse bu son görüşmemiz.” derken ormanın içindeki kar yığının itinayla süslediği çam ağaçlarına bakıyordu. Kukuletası gözünün önüne düşmek üzereydi. Alamadığı cevap için üstelemedi. Sonlara inanmazdı. Ulysses’de öyle.
“Küreği uzatsana.”
Adamdan aldığı küreği bir eliyle tutarken bir diğer eliyle bitmek üzere olan sarmasını ifadesizlikle uyuşmaya yüz tutan dili ve dudağı arasından ayırıp kazdıkları yere fırlattı. Geleceği noktanın bu olduğunu bilmiyordu. Bir iki adım daha attı boşluğa doğru. Dar bir alanın içerisinde yatan kadının suratına baktıkça tükürme isteği artıyordu. İşe yaramazdı ama. İçindeki öfke hala dinmiyor, midesi bulanıyordu Cornelia’nın. Elini midesine doğru götürdü. Kusabilse kan kusacağına emindi. Gözünün önünden gitmeyen kesitler vardı. Bir ömür yaşanan bu çirkin görüntüler onunla birlikte olacaktı. Belki her gözünü kapadığında dönüp duracaktı kafasının içinde. Belki de zevk duyacaktı. Hiçbir şey bilmiyordu. Evden çok uzaktaydı artık. Yüzünden süzülen neydi? Bir damla gözyaşı. Kafasını yana yatırıp kukuletasının kenarına sildi bıçak gibi keskin soğukluğun kızartmaya başladığı yüzünü. Kıpırdanmasıyla ayaklarının altında ezilen karların çıkardığı ses ile hareketlenen adama “İyiyim ben.” diyebildi güç bela. Değildi. Bir ruhu sonsuzluğuna uğurlamıştı. Bilinçli veya bilinçsiz. Bulanıktı her şey. Adam, Cornelia’nın yanına kadar gelip elini omzuna yerleştirdi ve “Kapatalım artık üstünü.” dedi. Dudaklarını oynatmadı kadın. Tuttuğu küreği hiddetle toprağa sapladı. Ayağıyla destek alarak topraktan ayırdıklarını daha önceden kazdıkları yere boşaltmaya başladı. Bir süre bunu yapacaklardı. Bir… İki… Üç… İzlerini yok edene kadar… Ölü kadın toprakla yıkanacaktı. İşlem bittiğinde de adamın söyleyecekleri uzun yıllar Cornelia’nın kulağında yer edinecekti.
“Onun adına yapabileceğin hiçbir şey yoktu. Hak ettiğini bulduğu için sevinmek istersen… Sakın ola durma. Birçoğunun aksine, sen kan revan içinde doğdun. Kan içinde öleceksin. Kabullen. Ne ilk ne de son… O yüzden şimdi söyle ona son sözünü.”
"Ad plures ire.”
[/justify]