17 Nisan, 2026 09:31:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Cornelia Barthélemy

Sayfa: 1 2 [3] 4
31
Aziz Michael Kilisesi / Ynt: Mahşer Gecesi
« : 21 Şubat, 2022 00:03:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Nicholas’ın asasının çatırtısıyla dikkati bir anlığına çalınmıştı Cornelia’nın. Gözlerini devirmekle yetindi. Değişik bir adam bu. O sırada kızgın kumların uçuşmasıyla geriye doğru kaçınmadan da edemedi. Şansa, şahin gibi gözler o kum tanelerinin arasından birkaç görüntü kapmayı başarmıştı. Kukuletalı adamlar… Nereye gidiyorlardı öyle? İçeri girmenin vakti gelmişti artık. Sesler kulaklarında yükselmeye başlamıştı. Aceleleri olabilir miydi? Bir ayin mi dönüyordu? Belli ki buradan kan dökmeden çıkmak neredeyse imkansızdı. Raiden’ın attığı koruma büyüsüyle geçebilmişlerdi zaten. Holü geçmeden önce odaları kontrol etmenin gerekli olduğunu düşünüyordu. Öncelikle hördüklerini ekiple paylaşmalıydı. “Sağ ve sol taraf… Kapılara doğru dağılalım mı?” Arka taraftan gelen gürültüler ile Zain’e, Seth’in ekibinin ne durumda olduğunu sormasını söyleyerek fısıltıyla devam etti.“İçerideki şapkalı silüetler gördüm. Baksak iyi olur. Arkadan gelen kalkanı hazırlasın.” diyerek derin bir nefes aldı ve nabzını düşürmeye çalıştı hazırlık için. Zain telepatik olduğu için biraz daha arkada kalmalıydı. Sağ tarafa doğru yöneldi Cornelia. Hemen ardından Nicholas ve Harvey’den sağ veya sol seçimi yapmalarını belirtmek için başını iki tarafa savurdu. Tercih onlarındı. Hır gür çıkacaktı ancak Cornelia’nın aklına başka bir şey gelmiyordu şu anlık. Asasını hazırda tuttu. İlk hamlesi tekme atarak kapıyı açmak ve şapkalı kişilere“Cascading” atmak olacaktı. Arkasından gelecek olan da Harvey ya da Nicholas bir koruma kalkanı oluşturacaktı. [/justify]
Yetenek 1d10 : 1, total 1
Destek 1d10 : 5, total 5
Talih 1d10 : 3, total 3

32
Aziz Michael Kilisesi / Ynt: Mahşer Gecesi
« : 20 Şubat, 2022 22:59:18 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Büyücedünya karanlıklarda ve fırtınada yelkensiz bir gemi gibi oradan oraya savruluyordu. Uçsuz bucaksız bir bilinmezlik, sona erdirilemeyen bir korku ve öğrenilmesi gereken çok şey vardı. Bakanlığın görevi de acil bir şekilde olan bitene ışık tutmak ve olabilecek şeyler için önlem almaktı. Seth Carter’ın önderliğinde Aziz Michael kilisesine siyah toz bulutları eşliğinde cisimlendi. Son derece hazır gözüküyordu Cornelia her şey için. Ne ile karşı karşıya olduklarını az çok bildiğinden ve sokaklardan edindiği duyumlarla birlikte tehlikenin farkındalığıyla gözünü dört açacaktı. Zain’in yanlarında olması güzeldi. İletişim onun üzerinden sağlanacaktı. Raiden’ı yeni yeni tanımaya başlamıştı ama işinin ehli bir seherbaz olduğu belliydi. Cornelia ise seherbaz olmamasına rağmen öldürmekten çekinmezdi. Daha önceki deneyimlerinde tereddüt içerdiğini bile göremezdiniz. Halihazırda Seth’in söyledikleri de gayet net idi. Hazırlardı artık. Görevin gizliliğinden dolayı Das ile Blaze’e hiçbir şey söylememiş, dönememe ihtimalini hiç düşünmemişti bile. Dönecekti. Herkes dönecekti.

Tehlikeli olabilirlerdi ama şansın bu gece Bakanlık’tan yana olduğunu hissediyordu Cornelia. Yay çizerek dört kişi kilisenin ana giriş kapısının karşısına kadar geldiklerinde kimsenin olmadığını gördüler. Tuzak olabilme ihtimaline karşılık etrafı kolaçan ederek ve her yönü tutarak kapıya doğru ilerlemeye başladılar. Ses seda yok gibiydi ama ne olacağı bilinmez. Duruşunu dikleştirip asasını iyice kavradı. Sessizlik rahatsız ediciydi. Yanında düşünmesi gereken kişiler olmasa Bombarda ile gürültülü bir giriş yapmayı tercih ederdi cadı. O yüzden girişi seherbaza bırakıp öncelikle defans oynamaya ve gözlem yapmaya odaklanacaktı.Ama bir dakika... Böyle ağır aksak hareket etmenin de kimseye faydası olmayacağını düşündü. En azından arka kapıdan girecekler için bir sıkıntı çıkması durumunda tüm dikkati kendilerine çekebilirlerdi. Ani bir karar değişikliği ile asasını savurup "Bombarda"yı kapıya doğru yönlendirdi. [/justify]
This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d10 : 3, total 3
Destek 1d10 : 6, total 6
Talih 1d10 : 9, total 9

33
[justify]Bakanlığa geçiş yapılabilecek en zorlu zamanı tercih etmişti Cornelia ancak hiç şikayeti yoktu. Başında bulunan adama, onun yeteneklerine ve değerlerine inanıyordu. Günlerce evrak işine boğulabilirdi hiç sorun değildi, lakin… Çocukları sorguya çekmek işe başlangıç için oldukça can sıkıcıydı. Çocukları severdi Cornelia. Elindeki bilgiler nedense yetersiz geliyordu. Seherbazların anlattıklarıyla birlikte sağlam bilgiler lazımdı. Ne demişler? Çocuktan al haberi. Sorguya çekeceği öğrenci altıncı sınıf öğrencisi olsa da gerçek hayatla yüzleşmek için hala çok tecrübesizdiler. Cornelia odanın kapısına geldiğinde yarım saatten fazla beklettiğine emindi. Yüzünde soğuk bir ifade asılı şekilde kapıyı açıp içeri girdiğinde ilk yaptığı şey öğrencinin karşısına geçip dikilmekti. İki üç dakika kadar çocuğu sadece süzdü ve sonra da cümleleri döküldü ağzından:“Bir Boleyn daha. Olmadığınız yer yok, değil mi? Ama seni temin ederim ki buradan çıktıktan sonra burada hiç bulunmamış olmayı dileyeceksin Samuel."olmuştu. Sandalyeyi rahatsız edici sesiyle ağır aksak çekerek keskin bir tavırla “Yalan söylersen anlarım. Anladığım an koca bir günü arkadaşların Hogwarts’a dönerken burada benimle sorular eşliğinde terleyerek geçirmek zorunda kalırsın.” diye ekledi. Elindeki parşömen parçalarını ve kalemini masaya bıraktı. “O gün başından geçen her şeyi anlatmanı istiyorum bana. Hiçbir detayı atlamadan. Sizi oraya yönlendiren şey neydi? Kaç kişiydiniz? Ne gördün? Kimi gördün? Neler hissettin? Dinliyorum seni." Daha da sıralayabilirdi soruları. Gerekli gördüğü yerde müdahale edecekti. Öğrencinin konuya nereden nasıl başlayacağını merak ediyordu yalnızca. Tabi ki de tüm gün masum bir öğrenciyi sorgu odasında tutmak gibi bir amacı yoktu. Seth Carter söylese dahi -ki bu imkansıza yakındı- yapmazdı. Sandalyesinde geriye doğru yaslanırken “Korkuyor musun? Korkmanda bir sakınca yok. Korkacaksın tabi ki. Tercihlerinin sonucuna katlanmak için buradasın.” derken yüzünde sıcakkanlılık namına hiçbir şey yoktu ve sert bir tonda konuşuyordu oğlanla. Kollarını göğsünde birleştirip bütün dikkatini verdi. “Anlat.”[/justify]

34
Karakter Talepleri / Ynt: Diğer Talepler
« : 10 Şubat, 2022 01:38:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Merhabalar efenim. Kurgusal değişikliğe gitme isteğiyle rütbemin Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi Çalışan'ı olarak güncellenmesini istemekteyim. Malum bir dükkan sahibesi de olduğum için rütbemi mekanı hunharca kullanan ve bir de yetmezmiş gibi içeriye unicorn tıkan çok sevgili Das'cığıma devretmek istiyorum. Planladığım şekilde karakterimin hizip bağlantılarıyla bu meslek değişikliğini yaptığını gerekli görülürse in-rp olarak da aktabilirim. Bir soylu ailenin desteği olmadan da olmaz tabi. Karakterime Barthélemy soyadı da eklenirse çok sevinirim. Şimdiden teşekkürlerimle.

35
Apples & Oranges / Ynt: İki haftada bir kez, yarım saatten daha kısa
« : 09 Şubat, 2022 20:46:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Cornelia, Das’ı süpürge yıkar gibi yıkarken bir hayli zevk almıştı bu durumdan. Das’ın şımarmasının hiç kesildiğini görmemişti ki şimdi görsün. O pişkin pişkin söylemlerde bulunurken Cornelia’da absürtlükten tutamayıp kendini histerik kahkahalarından birini attı. Dikkat edilirse, artık bu kahkahalarını saklayamıyordu. Kötü yanı ise böyle gülmelere çok alışmıştı. İlk baştaki gibi yadırgamıyordu. Lakin şu an bu kadar gülünecek ne vardı? En azından içinde bir yerde hala mantıklı bir ses yaşıyordu. Das’ın çok iyi olduğunu belirtmesiyle dikkatini çekmediğini anlayınca sinirli halini takınıp bozuntuya vermeyecekti içine düştüğü durumu. Gizlisi saklısı olduğundan değil, henüz kendinin çözemediğindendi. Belli belirsiz şeylerle gidemezdi Blaze ile Das’a. Ne diyebilirdi ki? Benim kendimle ilgili birtakım şüphelerim var. Nasıl şüpheler? Bazen sanki ben bildiğim ben olamıyorum. Gerçekten çok akıllıca. İç sesiyle girdiği kavgayı kazanamadı Cornelia. Das buna iki yıl gülerdi. Blaze ise umursamazdı. Keklediğini düşünürlerdi. O yüzden ses etmemek en cazip gelen seçenekti. Öfkeli suratı kısa süre içerisinde bin parçaya bölünüp yok olmaya başladığında Das’ın çıkışıyla rahatladı cadı. “İyi oldu. Ara ara yıkanmalıydı da.” diyerek iç rahatlatıyordu. Huzurlu bir yüz ifadesiyle dikkati çoğunlukla dükkânın arka tarafından uzaklaşmış bir şekilde esasen olması gereken yere yönelmişti.

Geri döndüğünde ortalığı bir kokladı Cornelia. Beelzebub’ın suratındaki memnuniyetsizlik kolaylıkla okunabiliyordu. Ryan ise o sırada söylencesine kendinden emin bir şekilde devam ediyordu. Neyse ki yokluğunda fazla bir şey olmamış gibi gözüktüğünden kurcalayıp alevlendirmeyecekti. Blaze’in yanına vardığında neden dikkat dağıtmak için uğraşmaları gerektiğine anlam verememişti. Das ne ara geri gelmişti?Sorgulama Cornelia. Ayak uyduracaktı. Bir satışın ortasında daha ne olabilirdi zaten? Ryan’a sarılmayı kesen Das kendini birdenbire yere atıp abuk subuk hareketler yaptığında gülmemek için zor durdurdu kendini cadı. Yüzüne apar topar takındığı endişeli bir ifadeyle devam etti. “Yine hastalığı mı nüksetti acaba? Olamaz. Söylemiştim ona yedekte bulunduralım ilacı için gereken malzemeleri diye.” Zorlama bir şekildeydi. Dizlerinin üstüne çöküp titreyen Das’ı kolundan destek olurcasına tutup “Şimdi hallediyoruz” dedi cadı imalı imalı. Diğer eliyle köşelerinde oturmakta olan adamları çağırdı. “Kollarınıza kuvvet. Das’ı şöyle koltuğa uzandırabilir miyiz? Sıkı tutun. Bunun için de karşılık bekleyecek değilsiniz ya. Biriniz sokağın sonundaki eskiden St. Mungo’da çalışan Gianopolis’i getirip biriniz de ilacı olduğunu söyleyebileceğim kırmızı yoğun iksirini almaya sokağın öbür ucuna gitsin.” derken sesi endişeli olmaktan çok soğukkanlı ve dikta edici bir tondaydı. Söylediği de kesinlikle yalandı. Öyle bir iksir bile yoktu. Ancak adamların dikkati Das'ın haliyle fazlasıyla dağılmıştı. Önceden de ne olduysa belli ki perte çıkmışlardı. Adamlar Cornelia’yı sevmeseydi orada olay kopardı yine ama iyi günlerine denk gelmiş olacaktılar ki yalnızca kafa sallamakla yetinip Das’ı kucakladılar. Gerisi artık Das’ın kurtulma yeteneklerine bakıyordu. Blaze’de o boşlukta hemen neden böyle bir şey yapmak istediyse ortamdan sessizce sıyrılıp adamların oturdukları yere doğru ilerledi. Das uzanırken Blaze ava çıkmıştı, adamlar ise dükkanı hızlıca terk etmişlerdi. Sonradan başlarına bu numaranın bela açmamasını umarak ilgilenmesi gereken bir işi olduğunu da unutmamıştı Cornelia. Ryan’ın yanında belirdi hemen. “Çok üzgünüm. Aksiliklerle dolu bir gün oldu. Bunca aksiliğin ortaya çıkması için de ayağını dükkâna sürümen gerekiyormuş sanırım… “ derken adamın uğursuzluk getirdiğini söylemeye çalışmıyordu asla. Tesadüflerden bahsediyordu.

“Das birazdan kendine gelecektir, oluyor böyle arada sırada, endişeye mahal yok. O sırada biz de yarım kalan alış-verişimizi tamamlayalım diyorum. En azından sizin de değerli vaktinizden daha fazla çalmamış oluruz. Anlaşmamız hala geçerli mi?” dediğinde tam bir satıcı gibi davranmıştı. Mahcup hissetmeyi ise bırakalı çok olmuştu. Ryan’ın anlayışla karşılayabilecek bir yapıda olduğunu düşündüğünden çok sorun etmedi Cornelia. Ne olup ne bittiğini anlayabilecek mi diye ufak bir endişesi olsa da tutup bunu da yüzüne karşı söyleyecek bir adam değildi karşısındaki. Kaba bir davranış olduğunu bilirdi en azından. [/justify]

36
Birleşik Krallık / Ynt: Bir Felaketin Yapısökümü
« : 25 Kasım, 2021 22:23:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]1852 – Bahar

“Bir şeyler söyle.”

“Ne gibi şeyler?”

“Bilmiyorum. Ne olursa. Bozulmaz yemin edelim. Hadi!”

“Onun yerine biraz sakin olmaya ne dersin?”

“Neden yapmayalım ki? Yani… Hep birlikte olmak istemez misin?”

“Hayır, hayır… Beni yanlış anlama. Bu yemini gerçekleştirebilmek için bağlayıcıya ihtiyacımız olduğunu unuttun sanırım.”

“Şey ben…”

“Ve henüz çevremizde bu büyüyü gerçekleştirecek seviyeye erişmiş birisi yok. Arkadaşlarımız arasından diyorum.”

“Ee ne olmuş ki? Bunları ben de biliyorum. Bazı şeyleri düşünmemize gerek yok bence. Hep böyle ciddi olmak ve her şeyi kontrol etmek zorunda değilsin. Asıl, bağlayıcı, birbirimize verdiğimiz değer. Büyü de bu değil midir zaten?”


Cornelia yüzünü utangaçlıkla kaplayan ateşin dışarıya yansıyıp yansımadığını merak ediyordu. Lenore söylediği kadar ciddi miydi gerçekten? Böyle bir şeyin numarası yapılır mıydı ki? Ne kadar kalıcı olacaktı bu?Hayır Cornelia. Kurcalama. Lenore’a güvenmen yeterli. O seni hiç yanıltmadı. Bahçede güneşi karşılayan ak zambaklara dalan gözlerini Lenore’a tekrardan çevirmeden önce iç sesinin rahatlatıcılığıyla gülümsedi, onaylarcasına başını savurdu. ”Hadi yapalım!” derken sesinde hiçbir şüpheye yer yoktu. Hep birlikte olacaklarını biliyordu. Hayır, bilmekten öte hissediyordu. Bazı şeyler bilinirdi ama daha çok hissedilmeliydi. Cornelia’nın yıllardır ilk defa kendini güvende hissettiği liman buydu. Oturdukları odun parçasından hevesle ayaklandılar. Başlamak için sahte bir öksürük ve belli belirsiz bir çekingenlikle cadının elini uzatmasını isteyen Lenore’a baktı usul usul Cornelia. Güneş tam arkasından kuzguni saçlarında kırılıyor, yeşil gözleri mutlulukla parlıyordu, gülüşü bahar esintisini vuruyordu yüzüne. Hafızasına kazıdı bu anı. Hiç unutmak istemeyeceği türden bir andı. Uzattı elini. Lenore’un da onu takip etmesiyle söze nasıl gireceğini bilmeyen cadı açılışı karşısındakine bıraktı.

“Hep birlikte olacağımıza dair söz veriyor musun?”

“Rüyalarımda bile.”

“Sonsuza kadar.”


O gün aniden çıkan bir fırtınanın ardından ak zambaklar çamura bulandı.

…

1854 - Sonbahar

Cornelia, mentoru Bayan Bennet ile bir konu hakkında görüşmek için yanından ayrıldığından beri o geri gelmeden önce her zaman yaptığı gibi parşömenine notlar alıyor, hatırladıklarını kayıt altına alıyor, bazen ise günün tarihini atıp hissettiklerini ve düşüncelerini karşılayacak tek bir cümle yazıyordu. Hogwarts açılalı neredeyse dört ay olmuştu. Arkadaşları ne yapıyordu acaba? Hala mutfak cinleri limonlu kek yapıyorlar mıydı? Dersler yine eğlenceli ve bir o kadar da zorlayıcı geçiyor muydu? Peki ya Lenore? Özlüyor muydu o da Cornelia kadar onu? Bunu asla öğrenemeyecekti. İç çekti. Burukluğunu elinden geldiğince kilit altında tutmaya çalışıyordu. Sergilese bile anlayacak kimsesi var mıydı ki? Kim kurtarabilirdi onu cehenneminden? İşte tam o anda… Ulysses kapıda iri cüssesiyle belirmişti. Yazgı denilen bir şey varsa kesinlikle Cornelia’ya işaretini göndermişti Tanrı, ancak; Cornelia’nın bunu anlama vakti henüz gelmemişti. Ayak sesini kaçırdığından büyük bir panikle önündeki parşömenin arkasını çevirip diğer kullandıklarının altına sıkıştırmaya çalışmıştı. “Bu bir giz." Tok sesiyle konuşmuştu adam.“Hıı?” diye bir tepki verdi Cornelia ilk olarak. Neden bahsediyordu hiçbir fikri yoktu. “Yazdıkların. Onlar bir giz. Neler anlatıyorsun o yazdıklarında?” Afalladı cadı. Ne söyleyebileceği hakkında kafasının içinde istişare ederken sessiz kalışının ne kadar uzun sürdüğü hakkında bir fikri dahi yoktu. Ok gibi bölündü sessizlik.“Gözlerini kapat ve kar yağdığını hayal et.” Kaşları çatıldı Cornelia’nın. Alay mı ediyordu hocası? Hoşlanmıyordu böyle kapalı konuşmalardan. Konuyu kapatmak için karşı saldırıya geçmeliydi hemen. Eskiden olsa susar kalırdı öylece. “Bayan Bennet ile ne hakkında konuştunuz?” diye sordu birdenbire huysuz bir cin gibi. Aklında dolanan şeylerden biriydi yalnızca. Oldukça kaba hissetmişti aslında. Eğitmeninin sinsi bir gülüş attığını görünce Cornelia hiçbir anlam verememişti.“Öğreniyorsun. Daha çok başındasın.”

Anlamsızlık giderek büyürken önüne ittirilen Sihir Tarihi notlarına göz süzdürdü memnuniyetsizlikle. Hogwarts zamanında da sevmezdi bu dersi. Tarihin önemini küçük yaştan beri biliyor olsa da sıkıcılığı inkâr edilemeyecek bir seviyedeydi ona göre. ”Çalışmadım.” dediği anda parşömen yığının altından çıkarılıp önüne atılan Bitkibilim notlarını görünce de burun kıvırmıştı. İstediği cevabı alamadığından aksi davranıyordu kendi çapında ama eğitmeninin umursadığını zannetmiyordu. “Merakının meyvesini böyle basit tavırlarla elde edemezsin. Bir şey istiyorsan her adımını planlayarak ilerlemelisin. Spontane davranacaksan da bundan daha zeki bir şekilde hareket etmeni beklerim.”Mermer mezar taşı soğukluğunda sözlenmiş bu sözler Cornelia’yı ilk başta kızdırmış olsa da doğru söylediğini bilmemek için aptal olması gerekirdi. Hızlıca oturduğu yerden bütün heybetiyle kalkan Ulysses’in ise söyleyecekleri henüz bitmemişti. Gitmeye hazırlanıyordu. “Bayan Bennet ile seni bir hafta sonu Hogsmeade’e götürmek için konuşuyordum. Arkadaşlarını görmek isteyeceğini düşünmüştüm. Çok fazla çalıştın. Ödüllendirilmeliydin.” Cornelia, Hogsmeade’in adını duyar duymaz ayaklanmıştı büyük bir hevesle. “Gördüğüm kadarıyla hala hamsın. Sahtekâr öğrenci tavırlarınla ilgilenmediğimi bilmeni isterim. Benim aradığım çok farklı bir şey. Pişmen lazım. Sürekliliği sağlamadığın sürece benden hiçbir yardım alamazsın.” Cornelia lafa atılmak ve kendini savunmak istedi ama yapmayacaktı. Bir anda arşa çıkan heyecanı, bir defne yaprağının ateşle kavuşur kavuşmaz cızırtılarını ortalığa saçtıktan sonra harın sönüşüne dönmüştü. Çoktan toparlanmış olan adam odadan çıkmaya yaklaşmışken Cornelia iki elinin sivri tırnaklarını birbirine geçirmekle yetiniyor, ayağını huzursuzca bir ileri bir geri sallıyordu. Dışarıdan bakıldığında psikolojik açıdan sağlıklı görünmediğini anlamak için yaklaşmaya lüzum bile yoktu. Panikle ısırmaya başladığı dudağı da canını yakıyordu. Eline geçen tek şansı böyle pervasız bir şekilde paçavra gibi atamazdı. Elinden geleni yapmalıydı, bir kez olsun dik bir duruş sergilemeliydi. Sözde annesi olan o uğursuz kadına yaptığı gibi ayaklarına yapışmayacaktı. Ağlamayacaktı. Artık bazı şeylerin değişme zamanı gelmişti. Her geçen gün bunun farkındalığıyla yaşayıp eyleme geçememekti onu parçalara bölen. Değişmediği her an ise aynı derslerle sınanacak, aynı acıları sürekli yaşayacak, yolunu asla bulamayacaktı ve nihayetinde varlığı silinip gidecekti. Asıl acılarıyla güçlenecek ve değişime direnmeyecekti. Sürecin içerisinde tekrar tekrar kavrulacaktı. En sonunda da bir Anka gibi küllerinden doğacaktı. İçinde bir güdülenme, “Uyan! Şimdi!” diye bağırdı Cornelia’ya. Soluk alış verişi normale döndü, ilk defa korkuyla bütünleşen çaresizlik hissiyatının verdiği etkiyle dudakları titremiyordu toy bakışlarının altında. İnancı yeni bir bölüm daha yazdıracaktı henüz bitmemiş olan kitabına. Her şeyin başlangıcı.

“Savaşımı kendim seçebilirim.”

Parşömenine yazdığı cümle döküldü ağzından bir su gibi. Tok bir sesle söylemişti ki gözünden çıkan mavi alevi vücudunun her zerresinde hissetmişti. Gizini açığa vurduğu ilk andı. Ulysses ile aralarında dile getirilmemiş bir anlaşmanın kapısının aralandığının ilk iziydi bu giz.

Bilinmeyen Bir Tarih, Bilinmeyen Bir Yer


“Yalıçapkını… şans getirir. Al, bu senin. Unutma, senin olanı hiç kimsenin almasına izin vermeyeceksin.”

Adamın göstermek için avucunun içinde tuttuğu altın broşun üstünü kar kristalleri kaplamaya başlamıştı. Soğuk havanın buharıyla harmanlanan tütünün dumanı genzini yaktığından öksürdü artarda. Öksürüğü kesilmeye başladığında elini broşu almak için uzattı. Alır almaz da sonra incelemek üzere pelerinin derin cebine attı.“Öyleyse bu son görüşmemiz.” derken ormanın içindeki kar yığının itinayla süslediği çam ağaçlarına bakıyordu. Kukuletası gözünün önüne düşmek üzereydi. Alamadığı cevap için üstelemedi. Sonlara inanmazdı. Ulysses’de öyle.

“Küreği uzatsana.”

Adamdan aldığı küreği bir eliyle tutarken bir diğer eliyle bitmek üzere olan sarmasını ifadesizlikle uyuşmaya yüz tutan dili ve dudağı arasından ayırıp kazdıkları yere fırlattı. Geleceği noktanın bu olduğunu bilmiyordu. Bir iki adım daha attı boşluğa doğru. Dar bir alanın içerisinde yatan kadının suratına baktıkça tükürme isteği artıyordu. İşe yaramazdı ama. İçindeki öfke hala dinmiyor, midesi bulanıyordu Cornelia’nın. Elini midesine doğru götürdü. Kusabilse kan kusacağına emindi. Gözünün önünden gitmeyen kesitler vardı. Bir ömür yaşanan bu çirkin görüntüler onunla birlikte olacaktı. Belki her gözünü kapadığında dönüp duracaktı kafasının içinde. Belki de zevk duyacaktı. Hiçbir şey bilmiyordu. Evden çok uzaktaydı artık. Yüzünden süzülen neydi? Bir damla gözyaşı. Kafasını yana yatırıp kukuletasının kenarına sildi bıçak gibi keskin soğukluğun kızartmaya başladığı yüzünü. Kıpırdanmasıyla ayaklarının altında ezilen karların çıkardığı ses ile hareketlenen adama “İyiyim ben.” diyebildi güç bela. Değildi. Bir ruhu sonsuzluğuna uğurlamıştı. Bilinçli veya bilinçsiz. Bulanıktı her şey. Adam, Cornelia’nın yanına kadar gelip elini omzuna yerleştirdi ve “Kapatalım artık üstünü.” dedi. Dudaklarını oynatmadı kadın. Tuttuğu küreği hiddetle toprağa sapladı. Ayağıyla destek alarak topraktan ayırdıklarını daha önceden kazdıkları yere boşaltmaya başladı. Bir süre bunu yapacaklardı. Bir… İki… Üç… İzlerini yok edene kadar… Ölü kadın toprakla yıkanacaktı. İşlem bittiğinde de adamın söyleyecekleri uzun yıllar Cornelia’nın kulağında yer edinecekti.

“Onun adına yapabileceğin hiçbir şey yoktu. Hak ettiğini bulduğu için sevinmek istersen… Sakın ola durma. Birçoğunun aksine, sen kan revan içinde doğdun. Kan içinde öleceksin. Kabullen. Ne ilk ne de son… O yüzden şimdi söyle ona son sözünü.”

"Ad plures ire.”
[/justify]

37
Apples & Oranges / Ynt: İki haftada bir kez, yarım saatten daha kısa
« : 21 Kasım, 2021 00:46:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Das içeri doğru yöneldiğinde Cornelia’ya bir rahatlama gelmiş miydi? Pek sayılmaz. İçerisi bu denli karışmışken daha da beter olacağını Das’ı tanıyıp da bilmeyen yoktur herhalde. Cornelia yıllardır derleyip düzenliyordu bir şeyleri ama bir şekilde her şey olacağına varıp dağılıyordu zaten. Amansızca verdiği bu mücadele cadının rutini haline gelmişti. Öğrenilmiş çaresizlik örneği olarak yiine yapar, yine düzenlerdi. O yüzden lüzumsuz yere düşünmemeye karar vererek müşterisiyle ilgilenecekti her zaman yaptığı gibi. Das’ın tamamen kendi halindeliğine erişmiş olduğundan emin olmak için son kez daha perdenin aralığından görmeye çalıştı ama beceremeyince bıraktı cadı. Hafif dikkatinin dağılmışlığıyla sorusunu yinelemek adına ve bölünmediğini kanıtlamaya çalışırcasına,“E-evet?” diye bir ekleme de bulunurken Ryan’ın diktiği gözlerinden kaçamamıştı pek tabii. Tebessümü kaybolmadı yüzünden Cornelia’nın. Ardından gelen iltifatın ardından içten içe utangaçlık hissetmiş olsa da anlık hislerini belirtmeyecek kadar profesyonel birisiydi. Yalnızca iş hayatı için değil, Ulysses’in eğitimi sayesinde hayatının her alanında yabancıların yanında bunu uyguluyordu. Uygulamak zorundaydı da. O yüzden kibarca cevap verecekti adama ve insanlığın getirisi olan zaafları yansıtmayacaktı. “Bu güzel söylemin için teşekkür ederim,” derken gözlerini kaçırmamış; çiğ tanesinin kırılganlığından arınmış bir halde cesur bir şekilde bakışlarına karşılık vermişti. Kısa süreyle devam etti uzatma gereği duymayarak, “Elbette senin gibi kaliteli bir müşteriyi sık sık görmek isteriz. Ne yazık ki bir dükkân sahibesi olarak aynı yoğunluğu paylaştığımı söyleyememek üzücü bir durum.” Rehinecilik söz konusu olduğunda düzenli bir gelir yoktu maalesef. Şartlar el vermiş olsaydı buradan çok farklı bir yerde daha kendine uygun bir meslek icra edebilirdi Cornelia ama yazgısını kontrol altında tutmayı başaramamış, o farkındalığa küçük yaşta erişmiş olsa dahi uzun bir süreç sonrasında toparlayabilmişti karman çorman gözyaşı ve kana bulanmış hayatını. Halinden şu an memnun olsa da bazı zamanlar hayıflanmadan geçemiyordu işte.

Nazlı bir çiçek edasıyla Ryan’ın hamlesini görür görmez omuz silkerek belli belirsiz olduğu yerde sallanmıştı. İş arkadaşlıkları önemliydi Cornelia için. Bağlantılar olmasa herkes olduğu yerde sayardı. Ryan, elindeki ürünleri sunmaya hazırlanırken Cornelia’nın sıcakkanlılığını hissedebileceğiniz bir tonda yanıtladı. “Katılmamak yanlış olur, iş gelip geçicidir ama dostluk baki kalmalı”, dediğinde atladığı bir kısım olduğunu fark etmemişti. Aceleyle lafa girdi.“Çok naziksin. Ancak hiçbirini kabul edemeyeceğimi her halükârda biliyor olman lazım. Aksi mümkün değil. Teşekkür ederim, düşünmen bile çok hoş, mahcup ediyorsun beni." Arka taraftan gelen tangır tungur seslere kulak kabartmıştı bir yandan. Kabartmamak neredeyse imkansızdı ki Das’ın arka tarafta ortalığı birbirine kattığından şüpheleniyordu. Sorun olmadığını belirttiğinden güvenmeyi seçti Cornelia. Seslenmekle kendi haline bırakmak arasında kararsız kalıp kadife rulo açılıp saçıldığında ürünlere kısa bir göz gezdirişiyle ürünleri yakından incelemek için biraz daha kendine doğru çekti ruloyu cadı. Erumpent kemiğinden yapılma tarağın değeri bile halihazırda daha fazla ederdi. Yakından bakmak için eline aldı. Mücevherata fazlasıyla doymuştu, ilgisini hiç çekmemişti incili ayna ya da yakut döşemeli kolye. Bir kadının genelde ilk önce ilgisini o çekerdi ama zaten yakuttan ziyade safir bu sıralar daha çok göze gelen bir değerli taştı. Eh, asıl alıcı da kendisi değilse nasılsa. Tüy kalem okulun açılacağı bu zamanlarda ilgi görebilirdi. Ayna ise bir kadının vazgeçilmezlerindendi.  Sinek biblosu için “farklı” zevkleri olan bir sürü müşteri bulabilirdi Cornelia. Bu ürünleri boşlukta toz tutan rafa pek ala yerleştirebilir, kazanç sağlama açısından çok iyi bir konuma geçebilirdi. Adamın biçtiği değere göre alım gücünü bir gözden geçirmesi gerekirdi Cornelia’nın. Yüksek bir meblağ istememesini umarak sıkı bir pazarlığa oturmaya hazırdı. Ne istediğini sormak için kollarını sıvayıp dudaklarını aralamasıyla henüz söze giremeden Ryan’ın istediği fiyatı öğrenmişti. Gözleri karanlıkta parlayan bir kedi gibi ışıltıya bürünmüştü muhtemelen. Zira işlerin bu denli azalmasıyla verebileceği maksimum galleon bu kadardı. “Elinde tutmak istemediğine emin misin?” diye sormadan da geçemedi Cornelia. Bunca güzel ürünü elinden çıkartmak istemesine bir anlam vermeye çalışmıştı orada hemen. Belki hoş bir çağrışımı yoktu bunca şeyin. Düşünceli bir tavra bürünmüşken cevap alması çok uzun sürmemişti. Demek döküntü evinde böyle güzel şeylere yer yoktu ve miras kalmıştı. İlgisini tamamen adamın getirdiklerine yöneltti. Sahtecilik denemesine karşılık bir inceleme yapmalıydı belki ama zannetmiyordu, taşlar konusunda tecrübeliydi. Bir pürüz olsa dahi Cornelia anlamamışken başkaları nasıl anlayacaktı? Aldığı cevabın inandırıcılığını da sorgulamak istemesine rağmen içten içe üzümün bağı armudun sapı olduğunu biliyordu. Göz yummak da bir seçenekti.  Aralıksız bir şekilde ürünlere bakarken fazlasıyla vakit kaybetmiş hissediyordu. “Anlaştık diyelim mi o zaman?”

El sıkışmak için yeltendiği sırada içeriye birilerinin geldiğini haber eden zilin çalmasıyla bir iki adım yana kayıp gelene bakmak için başını uzattı. Gelen kişileri görünce elini kaldırdığı gibi hemen yan taraftaki eski püskü koltukları işaret ederek onlara seslendi. “Sizi şu tarafa alalım beyler. Biraz bekletip öyle ilgileneceğim sizinle maalesef.” Boris ile Beelzebub idi adları. Boris görünüşten de anlaşıldığı üzere daha genç olandı. Öfkeli bir karaktere sahip olmasının yanı sıra yüzüne baktığında hiç anlaşılmazdı. İşaret edilen yere geçerken başıyla Cornelia’ya bir selam vermiş ve müşterisini süzmeden edememişti. Beelzebub ise adının hakkını verecek kalibrede karanlık görünümlüydü. Yüzündeki yara izlerinin sebebini bilen yoktu. Sorulmasından da hoşlanacak bir tipe benzemediğinden Cornelia iş sınırlarını aşmadan belirli bir sohbete hakimdi bu tiplerle. Beelzebub da üstten bir bakış atmayı es geçmemişti. Göz ucuyla bakarken görmemezlikten geldi Cornelia bakışlarını. Knockturn Yolu alelade bir yer değildi ne de olsa, bu civarların ne ile ünlendiği herkesçe bilinirken bu dükkânın arada sırada bir köprü görevi görmesi beklenmedik bir şey sayılmazdı. Sohbet etmeyi her ne kadar çok istese de Ryan’ı oyalamak istemiyordu. Alış-verişti bu sonuçta. Bekletilmeyi sevmeyen Beelzebub’ın vakit geçmeden homurdandığını duyar gibi olduğunda yüz ifadesini bozmadan monoton bir sesle giriş yapacaktı ki Das tarafından yine yeniden bölünmüştü. Yönünü değiştirmek için atıldı. İçeriye geçmeden önce Ryan’a bunu belirtmeliydi. Eh, biraz da mahcupluk hissetmiş olabilirdi.  “Bir saniye. Hemen geliyorum. Baktın gelmiyorum içeri dalmaktan çekinme. Ne ile karşılaşacağım meçhul nasılsa” diyebilmişti Ryan’a.

O ses. Merlin’in kulakları çınlamış mıdır sizce? Bilinmez. Boris ile Beelzebub’ı beklettiği alana adım atmaya kalkıştığı an Das’ın sesi derinden ancak epey gür gelmişti. Başına bir şey gelmişti kesin. Bu tonlamayı ve ‘Cornelia’m’ girişini çok iyi biliyordu çünkü cadı. Ne aksi bir gündü! Üç yerde birden olamazdı ya! Sakin sakin iş görmeliydi. Ryan’ın da baktığını fark edince derininden bir nefes alıp yapmacık bir gülümsemeyi zoraki takındı yüzüne. Das’ın söylediklerini adamın duymamasını umut etse de nafileydi. Hışımla perdeye doğru ilerledi. Öyle hızlı geçmişti ki aralığı perdeyi geri çekmeyi bile düşünmemişti. ”Sadece iki dakika yahu.” Abartıyordu tabi Cornelia o sırada. Merakına yenik düşerken neye nasıl zarar geldiğini kafasında döndürüp dururken gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuştu. Yerin eskisine nazaran daha temiz olmasına ek olarak bir iki değişiklik daha var gibiydi ama henüz çözememişti. Tüm aylarını, günlerini ve yıllarını burada geçirdiğinden artık en minik değişiklik bile gözüne toz parçası gibi kaçıp rahatsızlıkla dikkatini çekiyordu. Zaten onu daha çok şaşırtan Das’ın düştüğü durumdu. Önüne gelen saç yoğunluğunu tek elde toplayarak omuzlarından aşağıya arkaya doğru salarken hararetle söylenmeye başladı. “Nereye böyle? Kapıdan çıkamadın dimi? İlla atacaksın imzanı.” Yanına gidip pencereyi ve nasıl sıkıştığını çözmeye çalıştı Cornelia bir yandan da eliyle çenesini sıvazlıyordu. Yahu bu adam ince yapılı bir şeydi. “Nasıl becerdin sen bunu? Hayır ya da… Niye kaçıyordun asıl sen onu söyle bana. Ne yaptın? Söyle en iyisi bak.” Böyle derken asıldı bir yandan Das’a. İtip kaktırıyormuş gibi hissetmişti kocaman adamı. Biçim değiştirme büyülerinde pek iyi olduğunu düşünmezdi Cornelia. İnsan vücuduna uygulamaktan çekinirdi. Yardım alsa fena olmazdı aslında ama Das’ın bütün sokağa duyurarak Ryan’a söylediklerinden sonra mantığı çağırmaya meyletmemişti. İki tarafı da kızıştırmaya gerek yoktu.“Kıpırdat sen de kılını biraz. Olmuyor böyle. Blaze olsaydı şimdi seni iki kere sokup çıkartmıştı buradan.” Biraz daha uğraştıktan sonra başaramadığında karar kılmıştı Cornelia. Aslında bırakmak lazımdı bunu orada, Cornelia severdi böyle acı çıkarmaları da işte ama daha yaratıcı şeyler de bulunabilirdi. Bir sınırlandırma yapmaktansa eğlence çarkını bir şekilde çevirebilirdi. Alnında ufaktan biriken ter damlalarını hissettiği an ile kas gücü ile olan savaşını bırakmıştı kadın.“Eeeeh! Yeter!” diyerek eteğinin beline yerleştirdiği asasına davrandı hemen. “Üşütürsen yine ben bakacağım sana yine ama... Dört ayak üstüne düşeceğini umalım her zaman olduğu gibi” derken bir an bile tereddüt etmeden asasını ortalayıp büyülü sözleri söyledi."Aqua Eructo"Su elementinin karşısında herkes ve her şey dayanıksızdı. Asasının ucundan çıkan su ile tazyikli bir şekilde yıkıcı bir etki vererek Das’ı dışarı atmayı planlıyordu. İçeri sokmaktan ümidi kesmiş olması söz konusu bile olamazdı. İçeriye dolacak suyu önemsememişti. Bir çaresine bakılırdı elbet. Müşteri kaçmadan da gidip ödemesini yapmalıydı sonuçta. Elini çabuk tutup içeriye dönmek istiyordu Cornelia.


38
Apples & Oranges / Ynt: İki haftada bir kez, yarım saatten daha kısa
« : 08 Kasım, 2021 18:14:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
(In Poseidon We Trust diyelim)

Yetenek 1d8 : 7, total 7
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 3, total 3

39
Birleşik Krallık / Ynt: Fakiriz Ama Salak Değiliz
« : 07 Kasım, 2021 04:32:59 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Her şey çok hızlı gelişti. Das bir ara oturmuş yemeğe başlamıştı. Arada öpücüğünü de kapmıştım tabi. Şeytan tüyü var bu çocuğun sıfatında, eriyorsunuz hemen. Sırıttım kocaman. Sonra da istemem yan cebime koy edasıyla “Üff şap şup.” falan yapıp burun kıvırdım. Ayakta durmaktan sıkılarak oturmaya yeltenmiştim Das’ın yanına ama ateşten uzaklaşmamak için vazgeçmiştim. Kuşkonmazlardan birini kapmak için fırsat kolluyordum ki Blaze’in kediye yaptıklarını görünce suratım düşmüştü. Ne zararı var şimdi sana onun? Kıvranıyor yavrucak. “Rahat bıraksana be. Sevdirmek istiyor kendini sana işte.” dedim monoton bir ses tonuyla. Asamı çıkartmak istemiyordum. Salacağını umut ediyordum. O anda absürt tatlı/tatsız geleneksel atışmalarımızdan birine gireceğimizi düşünmemiştim. Yanımdaki de bıraktı yemek yemeyi. Ayakkabısına sarıldı. Dedim herhalde delindi de ayakkabısı içine taş maş kaçtı da onu çıkarmaya çalışıyor. Yok yahu. Hinlik peşindeymiş. Burnumun direğinin sızlamaya başlamasıyla gözümün önünde kokarcanın salgıladığı sarımsak, kükürt ve o minvalde başka bir kokunun karışımından daha kötü bir şeyin Blaze’in suratına uçtuğunu gördüm. Sinirim bozuldu. Koku da hiç yardımcı olmuyor. Tutamadım kahkahamı. Blaze’in surat ifadesi görülmeye değerdi. “Zor yıkanıyor bu kız. Bu leş koku sinecek bir de şimdi. Yandık!” diyorum. Blaze aramızda en öfkeli olan. Aramızda şakalaşırken bile anında parlıyor. Zapt etmek de kolay bir iş değil. Bu yaşta iki çocuğum varmış gibi hissediyorum. Araya gireceğiz mecbur. Das geçti arkama ama anlamadım. Nasıl geçti be o oraya? Çevirmedim başımı. Koruma alışkanlığıyla elimin birini kaldırdım hemen. Bir boşluk var sanki. “Başlamayın bak gene” diye girişeyim lafa dedim ama yetersiz kalacağını biliyordum.

Das tıngırdatırken çenesinin tellerini ben Blaze odaklıydım. Asamı çıkartıp önce kediyi bir salayım diye düşünüyordum ki hançer girdi işin içine. Yaşlandım. Merlin görse acır halime. Yeter mi bu çektiğim işkence? Yetmez. HOOOP! Başıma talih kuşu konacak değil ya. Kona kona Das’ın zehirli çorabı kondu. Öğürdüm istemsizce. Geldiler bana orada. Gözümden alevler saçacak duruma geldim de durumun gülünçlüğünden hakkıyla çıldıramıyorum. Yalnızca hararetle aldım çorabı kafamdan ve ateşe fırlattım anında. Yok edilmesi lazım bunun. Sıradan geçirecektim ikisini de. Hijyen takıntılı olmak çok zordu. “Başlayacağım ikinize de ha! Yeter be! Biriniz yıkanmaktan kaçar biriniz çoraplarını değiştirmez. Rezillik. Pislik yuvasına döndürdünüz evi. Canım çıkıyor arkanızı toplarken. Kudurmayın iki dakika! Merlin şahidim olsun ki her sabah sizi tazyikli suyla yıkarım.” derken ekledim, “Geç yerine Blaze. Uğraşma şununla ya. Sen de in çab-“ Duraksadım. Ha? Ne oluyor? Göz ucuyla bakıp yadırgamayarak in min diyordum da adam havada süzülüyor. Göz bebeklerim büyüdü. Histerik bir kahkaha bastım bu sefer. Dükkânda içtiğim şarap falan çarptı herhalde. Alkolü fazla kaçırıp hayal görmeye başladım herhalde. Yok ya. Süzülüyor işte rüzgardaki bir yaprak gibi. Zorla durdurdum gülmemi. Ciddiyetimi takınacaktım güya. Geçtim civarına Das’ın. Dönüyorum etrafında. Bu da ters takla falan atıyor. Çarpmasın diye geriye çekiliyorum. Blaze iksirlere boş yere para harcadığından yakınıyor. Yapmıştır bu. Altından elimi geçirdim bir. “Kesin ip var. Şov yapıyor ya” dedim sallamayarak ama yok. İnanmıyorum haliyle, dalavereci herifin teki bu. Canım ciğerim ama yalan yok, ayaküstü kırk yalan söyleyen havada seksen yalan sıkardı tepemizden aşağıya. “Gel şuraya gel. Görürsün sen şimdi” diye asıldım ayağına zıplayıp. Çıkaracaktım o ayakkabıyı. Alacaktım o çorabın tekini de. “Yok edeceğim o çorabın kalan eşini de. Bize yazık.” diye kaptırdım kendimi. Savurmaya kalkıyorum koca adamı da. Dengesini sarstım iyice. “Nasıl bayıldıysa galleonları artık o derece etkili bir şey almış… Bizi yiyecek bir de ayak üstü!” Çıkardım ayakkabıyı büyük bir uğraş sonunda. Yüzüme zafer gülücüğü kondu konmasına da açık havaya salınan zehirli çorap gazının kötü etkisiyle bayılıverecektim oraya. Çoraba abanırken, “Öfff be öf!” diye mırmır etmekten alıkoyamıyordum kendimi.


40
Apples & Oranges / Ynt: İki haftada bir kez, yarım saatten daha kısa
« : 06 Kasım, 2021 03:02:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Arka taraftaki ahşap masasına keyifle kurulmuş bir halde bir yandan taze demlediği yeşil çayını içiyor bir yandan da büyüyle faiz rafında asılı kalan takıl tukul ne varsa yanına kadar uçuruyordu. Belirli bir hizaya koyup ürünün durumuna göre faizini belirliyordu. Haftalar geçtikçe arttırdığı fiyatlarla rehin bırakanlar alabildiğini alıyordu. Verilen süre aşıldıysa bunu yapmak zorundaydı Cornelia. Bu durum pek hoşuna gitmese de rehinci dükkanının işleyişi böyleydi. Ücreti karşılamayan ise vazgeçiyordu severek rehin bıraktığı şeyden. Bu ay içerisinde yedi eşya vardı elinde. Geçen ay ise on birdi. Cornelia’yı şaşırtan aradan bir yıl geçtikten sonra gelen birisinin olmasıydı. Satın aldığı fiyatı hatırlayamayıp faizi ilk başta normal oranda işlemişti işlemesine ama bir süreden sonra tozlu raflar arasında kalan saatin unutulduğunu düşünmüştü. Antika bir cep saatiydi. Altına işlenen latince sözlerle anlam kazanıyor olmalıydı. Aile yadigarı olduğu her halinden belli olan ürünü satış reyonuna hiçbir zaman koymamıştı Cornelia. İyi ki de koymamıştı. Normalde bu tarz eşyalar anında giderdi. Bir yıl sonra rehin bırakan cadının çıkagelmesiyle tabi ödenmesi gerek tutar muammaydı. Yazıya geçirmediği çoğu rakamı unuturdu kadın. O gün bugündür düzenli bir şekilde tarihlere göre kayıt altına alıyordu. Neyse ki artık dükkânı tam bir sistematiğe oturtmuştu da Das ve Blaze gelip ortalığı kurcaladıklarında ortalığı bir çırpıda toparlayabiliyordu. Evet, günün özeti bu olaydan ibaretti. Das ön tarafta takılıyordu. Gelen takır tukur seslere bakıldığında kendini eğlendirecek bir şeyler bulmuştu bile çoktan. İşine odaklanabilirdi keza bu tarz şeyler mod belirli bir seviyenin üstünde ise yapılmalıydı yoksa Cornelia çok sıkılıyordu ve bu sıralar sık sık aklına düşen geçmişini kafasının içinde kurcalamaya kalkıyordu. Aynı hataya tekrardan düşmemek için gösterdiği bir çabaydı bu. Kafasını oyalamalıydı. Bir iddia sonucunda kazandığı dükkanı ise bunun için biçilmiş kaftandı.

Elindeki tüylü kalemi mürekkebe batırırken bir diğer eliyle çayına uzandı. Havada duran ürünlere bakıp eski fiyatlarıyla karşılaştırmaya başlamıştı. Bazılarının kalitesine göre talep ettiği fiyat kesinlikle değişmeliydi. Hele şu kalp içine hapsedilmiş siyah inci kolye… Havada karada satılırdı bu kolye elitist tiplerin eşlerine. Bakanlık çalışanı tipler bayılırdı böyle şeyler almaya. Gerçi rehin bırakılalı beş ayı geçmişti. Sahibiyle yaptığı anlaşmaya göre üç ay sonra satışa çıkartabilirdi ama yapmamıştı. İçinden bir his beklemesini söylüyordu Cornelia’ya. Bakalım yine tutacak mıydı? Düşüncelerinden sıyrılıp kafada biçtiğini yazmak için parşömeni ortaladı masanın üzerinde. Tüy kalemi parşömenle buluşturur buluşturmaz zilin sesiyle kafasını kaldırıp ön tarafa doğru baktı. Perdenin aralığından geleni göremeyecekti muhtemelen. İlk anda Das’ın halledeceğini düşünürken sesli yüksek söylenmeleriyle homurdandı Cornelia. Müşteri kaçırmak istemeyen cadı işini gücünü bir kenara ayırıp hızlıca ayaklandı olduğu yerden. Blaze uğradığında bile müşteri kaçacak endişesi taşımıyordu Cornelia. İşin başında deli dolu Das olunca olayın rengi değişiyordu tabi. Topuklularını sert şekilde yere vurarak hızlı adımlarla perdeye kadar gelmişti. Kulağına dolan ses satış yapmaya çalışıyordu. Gelen kim ise geleli daha birkaç dakika bile olmamıştı. Meraklı bir şekilde dükkânı bölen perdeyi araladı. Araladığında gördüğü kişi sevindirmiş sayılırdı. Daimî müşterilerden idi Ryan. En azından bir süredir belirli aralıklarla uğradığı için öyle kategorize etmişti adamı Cornelia. Gülümsemesini takınıp,“Tanıdık bir yüz, ne hoş!” derken bir gözüyle de Das’ın yüz ifadesini kontrol ediyordu. Yanlış ellerdeki bir asa gibi patlamasını engellemek adına Das’ın omzuna elini koydu hemen yumuşak bir tavırla. “Gabriel… Yardımın için teşekkür ederim. Ben devralabilirim artık.” Baskılı bir şekilde tamamlamıştı cümlelerini. Bir iki adım gerileyen Das ile eş zamanlı olarak o da ilerlemişti durması gereken yere. Büyülediği ürünleri unutmuştu hızlı olacağım derken. İçeriden gürültünün gelmesiyle anımsamıştı. Anlık çatılan kaşlarını gevşeterek gitmeden önce Das’a seslendi tekrardan. “Dağınıklığa bir göz atar mısın? Sıkıntın da geçer hem.” Kâğıttan kule yapacağına bir yardımı dokunsaydı daha iyi olurdu. Düşen eşyalar içinde hassas bir şey olmadığından dert etmesi gerekmemişti Cornelia’nın ama kolyeyi Das’ın görmeyip basmasından korkmuştu. Bir şey olmamasını umut etti içten içe. Müşteri gittikten sonra birbirlerini yerlerdi artık her zaman olduğu gibi. Ryan’ın tam karşısına geçtiğinde Das’ın arka tarafa geçtiğinden emin olmak için gidene kadar bekledi. Garip bir durum olmasını istemiyordu. Yüzündeki gülümseme bozulmadan sanat eleştirilerini büyük bir ilgiyle takip ettiği adamla ilgilenebilirdi şimdi. “Seni burada düzenli olarak görmek ne kadar güzel Ryan” dedikten sonra hemen devam etmişti,"Nasıl yardımcı olabilirim? Benim için elinde bir şey mi var?” diye sordu meraklı gözlerle. Satış için mi gelmişti yoksa rehin mi bırakacaktı bilmiyordu. Bir sanat eleştirmenini sık sık böyle yerlerde görmezdiniz. Merakı her gelişinde kabarıyordu cadının. O nedenle alacağı cevabı usulca beklemeye koyuldu.

41
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 05 Kasım, 2021 17:47:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Seviye
0 -> 1
1 -> 2'ye geçiş için ve doldurulmuş toplam 48 saat için güç puanım işlenirse çok sevinirim. Şimdiden teşekkürler. ^^

42
Birleşik Krallık / Ynt: Fakiriz Ama Salak Değiliz
« : 05 Kasım, 2021 17:39:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
”Yeter demek bile yetmiyor işte bazen.” İsyan ede ede eğri büğrü taşların üstünde topuklularla yürümeye çalışıyordum. Hayır, derdim ayakkabıların rahatsız ediciliği değildi. Çaresizce ve öfkeyle önümdeki taşlardan birine ön burnu geçirip yuvarladım ilerlediğim yolda. Eve çok az kalmıştı. Eve gitmek beni huzursuz ediyordu bu sıralar. Elimin boş dönmesinden sıkılmıştım. İlgilenilmesi gereken bir sürü çocuk vardı. Şikâyetim yoktu. Onlarla ilgilenmeyi seviyordum da. Yalnızca bizim yardımımıza muhtaç olmayacak kadar şanslı olmalarını isterdim. Hepsi gözleri ışıl ışıl parlayan çocuklardı. Hele içlerinde Eldora diye küçük bir kız çocuğu vardı ki, sormayın. Cornelia’nın zaafıydı. İri bir zeytini andıran gözleriyle size bir gülümsese içinizi ısıtır. Hogwarts’a gideceği için de ne heyecanlıydı ama. Bunca çektikleri acıya rağmen hala umutlu oluşlarına özeniyordum bazen. Çocuk kalbi. Ne kadar da masumdu. En yakın arkadaşı Marlo için endişelendiği için evde kaldığı zamanlar -ki bu neredeyse sürekli olan bir şeydi- şu son iki gündür sürekli geceleri kalkıp ağlıyordu yatağında. İyi olacağına dair söz vermiştim. Söz vermek. Söz vermek asla basit bir şey değildi. Bir söz verdiysem ne yapıp ne edip mutlaka tutardım onu. İyi olacak Marlo, demişti bir kere. Buna yürekten inanıyordum ama nasıl olacağını henüz bilmiyordum. Bütün gün bulabildiğim iksir malzemelerini toplamış, kazan başına geçmeyi planlamış ama başarılı olamamıştım. İksir benim alanım değildi. Malzemeler de eksikti. Bir şifacı olmadığıma ilk defa üzülmüştüm. Üstelik dükkânda de işler hiç tıkırında değildi. Yasa dışı bir iş olsa gözüm kapalı bir halde ona atlayacak duruma gelmiştim. Kahretsin ki o da yoktu. Her şey çocuklar içindi. Onlara yardım ettikçe küçük yaşta kalbime batırılmış iğneler eskisi gibi can yakmıyordu sanki.

Gecenin çöken karanlığı altında eve yaklaştığımda bahçeden gelen ateş harelerinin yansımalarını seçebiliyordum. Adımlarımı sıklaştırdım ki bir an önce varayım şu eve. Elimdeki paketinde ağzını sıktım iyice. Hızlanacağım derken zar zor bulduğumuz yemekten olmamak lazımdı. Bahçenin kapısından içeri girerken telaşla ve gündüze nazaran yüzünde daha yumuşak bir ifadeyle evin kapısına doğru koşturan Grace’i gördüm. Olduğum yerde kaldım kısa bir süre için. Das bir çaresini bulmuştu demek ki. Blaze'in de bir çözüm bulamadığını öğle arasında öğrenmiştim maalesef ki. Geriye kalan tek isim belliydi. Bizimkinin kalıcı bir çözüm olmasını umut ediyordum. Nasıl bulduğunu merak ediyordum ama sormayacaktım. Bilmemiz gerekirse o anlatırdı zaten. Sözümü benim yerime tutmuştu. Çok seviyordum bu adamı. Birkaç adım gerilerinde yıllardır birlikte olduklarıma baktım. İyi ki vardılar. Onlar için de her şeyi yapardım. Sorgusuz sualsiz.

Bizimkilerin beni görmesiyle arkası dönük olan Das’ın son söylediklerine yetişmiştim neyse ki. Ateşin başına geçmeden önce kucağına paketi bırakıverdim. “Merlin’in kulakları keskinmiş. Bugün lapa yok. Hayırsever yaşlı bir adamın çalışanı tek başına yaşamasına rağmen fazladan öğle yemeği yapmış. O da çöpe gideceğine dağıtırım diye bana getirmiş.” dedikten sonra paketten gelen kokuyu istemsizce çektim içime.“Kuşkonmazla birlikte dana rosto”, ekleme gereği hissetmiştim. Dükkânda bulabildiğim tek paketi ve bir hayli küçük olan paketi büyüyle genişletmiştim. Aslında bu yaşlı adam bir ihtiyacım olup olmadığını da sormuştu ama henüz fazlasıyla tanıyıp güvenmediğim için açılmamaktan yana kullanmıştım tercihimi. “İlacı bulmuşsun. Benim hakkımı da sen ye. Kuşkonmazını alırım ama” Bu benim teşekkür etme yöntemimdi. Ellerimi ateşe doğru uzattım. Herkese en azından bu akşamlık olarak yetebilecek olan yemeği evin biricik Grace’ine ulaştırmak lazımdı. Ellerimi ovuşturdum. Yolda kemiklerime kadar üşümüşüm. Ayakta ateşe biraz daha yaklaşarak dudaklarımı araladım. “Vurgun yapmalıyız. Fazla bile bekledik. Yok mu bir tanıdık falan? Bütün eğlenceye düşkün açgözlü zenginleri toplasın bir yere. Sıradan hepsinden koparalım bir şeyler” Aklımda bir yandan hala Marlo’daydı. Eldora yemekte Marlo ile olunca çok sevinecekti.

43
Karakter Talepleri / Ynt: Galleon Talepleri
« : 17 Ekim, 2021 21:53:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Apples and Oranges dükkanının sahibesi olarak 05.10.2021 tarihli "Vahşet Manşet" adlı başlığa göre karakterin iki haftalık kazancı niteliğinde karaktere işlenirse çok sevinirim.

Linki şöyle bırakayım:
https://buyucedunya-rpg.com/index.php/topic,95.0.html

44
Birleşik Krallık / Bir Felaketin Yapısökümü
« : 16 Ekim, 2021 18:29:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
1853 - Bahar

Çocukken sahip olamadığım o neşe ve gökkuşağımın eteğinde biriktirdiğim bütün renkler.

Cam kenarından malikanenin yeşillik alanında oynayan evin kahyasının oğlunu izleyen Cornelia’nın aklından henüz on dört yaşındayken bu cümle geçmişti. Soğuk alt tonlu teninin ve yumuşak derisinin üzerine geçirdiği kaliteli kıyafet parçaları bile mutsuzluğunu kapatamıyordu. Mutsuzluğu ile ruhsuzluğu birbirine bulanmıştı artık. Hala kalbinin kıyısında köşesinde kalan ve var olduğuna ekseriyetle inandığı duyguların izini sürmeye çalışıyordu amansızca. Düğümlenen boğazının acısıyla yutkunmaya çalıştı. Gözünden düşen tek damla yaşı silmek için ufak bir çabası dahi olmadı. İlk söylediği cümle “Sen bir enkazsın.” oldu düşüncelerinin ağırlığı arasında. Enkazdı. Yok edilmişti. Ardından titrek bir sesle “Sen bir kasırgasın.” cümlesi geldi. Halbuki bir esinti olmalıydı. “Sen çalınmaktan aciz bir viyolonselsin.” Arşesi kopuk.“Sen kırık bir vazosun.” Parçası kayıp. Ekledi çaresizce: “Asla çiçeklerin olmayacak.” Düşündüklerinin altında ezildi. Reflekte camın güneş ile yansımasından gözündeki morluklara bakındı. Elbiselerinde, oyuncaklarında, lavanta bahçelerinde olması gereken rengi yüzünde taşıyordu. Utancı ve acısı birbiriyle çıplak ayaklarla karı utandıracak beyazlıkta bir zeminin üzerinde yeri dövercesine dans ediyorlardı. Dehşetin yeni tabanı olan zihni intikamı el bebek gül bebek büyüyecek ve o zemini şarap rengi ile örtecekti.

Harabelerde de hayat vardır.

Ortak Salon  - 1 Ay Önce

“Cornelia! Bir dakika bekle lütfen.”

“Lenore! Böyle giderse treni kaçıracağız. Daha kaç kere vedalaşmamız gerek?”

“Asla yetmeyecek. Kış tatilini sevmiyorum.  Sen de benim gibi Hogwarts’ta kalmalıydın. Böylelikle kar topu oynar ve ders çalışabilirdik. Belki biraz da büyücü satrancı oynardık. Hala bir rövanş borçlusun bana. “

“Döndüğümde oynayacağız söz veriyorum.”

Eğer dile getirebilme şansı olsaydı Lenore yıllar sonra bile Cornelia’nın o anki sıcak gülümsemesi ile ortak salona güneşi doğurduğunu saatlerce anlatabilirdi.

Gitmek için hazır olan Cornelia ise o sırada kollarını gece karası saçlı çocuğa doğru açıp sarılmak için hamle yaparken Lenore’un durdurmasıyla afallamıştı kısa bir süreliğine.

“Önce sana vermem gereken bir şey var. Önemli bir şey değil ama…”

Sevinçle gözlerinin içi parlayan Cornelia bir daha o mutluluğu asla yaşayamadı.

Daha fazla kendini tutamayarak büyük bir coşkuyla çocuğun boynuna atılırken aklında yalnızca bir an önce okula geri dönebilmek vardı. Alışmış olduğu o sıcak yuvaya ve bunun ana hatlarından biri ona Lenore’a tekrar kavuşabilmek vardı.


…

Bavulunu bir hafta öncesinden hazırlamaya başlamıştı Cornelia. Dönüş yarındı ve şimdiden midesinde kelebekler uçuşuyordu. Öğrenilecek bir sürü bilgi vardı. Oradaydılar, Hogwarts’ta onu bekliyorlardı. Arkadaşları vardı. Her zaman destek olan Tılsım profesörü vardı. Her şeyi ve herkesi çok özlemişti. Lenore vardı. Böyle şeyler düşünmesi normal miydi? Hala yeterince büyük olmadığını biliyordu. Hissettiği masum duyguların içini kıpır kıpır bir enerjiyle doldurmasına karşı koyamıyordu. Büyüyordu ve garipsiyordu. Hayat ile tanışıyordu. En azından ilk defa olumlu duygularla karşılaşıyordu küçük kız. Elinde sıkı sıkı tuttuğu ne kalın ne de ince olan bordoya dönük ip parçasına baktı. Bazen bileğine bazen parmağına doluyordu. Neden böyle bir şey vermek istediğini anlamamıştı ama anlamak için zamanı olacaktı.

Ayak sesleri kulağına dolduğunda halihazırda yarıya kadar açık olan komodinin içine attı ipi apar topar. Dikkat çekmemesi için de çekmeceyi ittirerek yatağında oturuşunu düzeltti. Gerginleşen yüz hatlarını serbest bırakmak adına hiçbir uğraşa girişmedi. Odaya doğru bir gelen olduğunu bilse de pat diye açılan kapıyla irkildi. Karşına dikilen kadın… Bazı gecelerin kabusuydu Cornelia için. Ürkek durmamaya çalışarak dudaklarını araladı. “Size nasıl yardımcı olabilirim Bayan Bennett?” Tonlamasını ayarladığı cümlelerinde büyük bir hata yapmıştı. Farkına varmasıyla dudağını ısırdı büyük bir endişeyle. “Özür dilerim. Anne. Anneciğim. Hazırladıklarımı kontrol etmeye mi geldiniz acaba? Her şeyi eksiksiz bir şekilde yerleştirdim. Kontrol edebilirsiniz. Götürmemi istemediğiniz bir şey varsa hemen geri bırakabilirim eve.” diye resmiyeti elden bırakmadan söylemini düzeltirken kadının yüzüne bakmıyordu. Bakamıyordu. Mezarlıkların da sesi vardır. Bayan Bennet konuşmaya başlayınca soğuk bir rüzgarla birlikte yoğun bir sis odayı kaplıyordu sanki.  “Gitmiyorsun. Kıyafetlerini geri dolaba yerleştirebilirsin.”Hiçbir şey anlamadı Cornelia. Aklına gelen düşünce olamazdı. İhtimal dahilinde bile değildi ki. Okula gitmeyecek miydi? Çok saçma olurdu bu. “Nereye gitmiyorum? Okula değildir herhalde, değil mi?” diye sorarken şok ifadesi oturmuştu yüzüne. “Hogwarts senin için bitti artık. Kızımdan ayrı kalmak istemiyorum. Bunca hüzüne tekrar katlanmayacağım. Anladın mı tam olarak ne demek istediğimi Roxelana?” Oturduğu yerden çekincelerinin yarattığı huzursuzlukla doğruldu Cornelia. Bu ismi duymak içini burktuğu gibi Cornelia’yı binbir parçaya bölüyordu. Kimdi Cornelia? Adı Cornelia mıydı? Karşısındaki kadın annesi miydi? En son ne zaman şefkatle sarılmıştı biri ona? Gerçek evi neredeydi? Var mıydı bir yurdu? Korktuğunda nereye gidecekti? Ailesi kimdi? Roxelana yıllar öce ayrılmıştı bu dünyadan. Cornelia'nın yakın arkadaşıydı ve onun yerini almak istemiyordu. Cornelia adeta bir anaforun içine hapsolmuştu. İşitemiyordu artık kendi sesini. Kızgındı. Zorlayabildiği kadar zorladı konuşabilmek adına. “B-ben Cornelia’yım. Cornelia.” En son bunu söylediğinde Bayan Bennett, üvey annesi, ölen kızının yerine Cornelia’yı koymaya çalışan kadın sinir krizine girip hayata duyduğu bütün öfkesini Cornelia’nın üzerine kusmuştu. Yaptığı mantıksızdı Cornelia’nın, biliyordu, ancak; her tereddüt edişi özünü söküp alıyordu ondan. Canavarıyla göz göze geldi.“Kendine gel Roxelana. Eşyalarını boşalttıktan sonra kahvaltıya inebilirsin.” Hıçkırıklara boğularak ağlama isteğini bastırmaya çalıştı Cornelia o an. Onu olduğu gibi seven insanların olduğu yerden koparılıyor muydu? Olmaktan en çok mutlu olduğu yere bir daha dönemeyecek miydi? Kapıdan çıkmaya hazırlanan kadına doğru ilerleyip öne doğru atıldı. “Lütfen. Tekrar düşünemez misiniz? Ne istiyorsanız yapmaya çalışıyorum. Sizin istediğiniz biri gibi olmaya çalışıyorum.” İkna etmeliydi. Tüm samimiyetiyle yine kadına gidecek ve yine başarısız olacaktı. Yapabileceği hiçbir şey olmadığını bildiği halde zorluyordu. Umudunu diri tutmaya çalışıyordu ama en çok da Lenore’u tekrar görememekten korkuyordu. Bakanlığa ve Hogwarts’a rüşvet verilerek kimlik bilgileri değiştirilen kıza yalnızca gerçek adıyla hitap eden tek kişiydi o. Üstelik sebebini bile sormamıştı. Cornelia resmen bir girdabın içinde sürükleniyor, hayatta kalmak için hala tutunacak bir şeyler arıyordu. Kadının kükremesiyle dizlerinin bağı çözüldü. “Roxelana’sın sen. Ben de senin annenim. Senin iyiliğini en iyi ben bilir ve gözetirim. Eğitim hayatının geri kalanını düşüneceğim ama şimdilik benimle kalmaya devam edeceksin. Yaşamak için bana mecbursun.” Her kelimesi odanın içinde bağırırken eko yapıp duvarlara çarpıp Cornelia’nın kulaklarından beynine en sonda da kalbine dolup bir ok gibi deliyordu.

Tutunamadı. Yere eğilip bütün gururunu ayaklar altına alarak sarıldı kadının ayaklarına.“Sizden daha önce bir şey istemedim. Okulumdan ve arkadaşlarımdan ayırmayın beni, lütfen.”Gözyaşlarını serbest bırakmamıştı. Hala güçlü olabilirdi. Gözyaşlarını içine akıtabilirdi. Annesinin, hayır Bayan Bennet’in, ağlanmasına sinir olduğunu bildiğinden onu daha da kızdırmak istemiyordu. Annesi falan değildi o kadın. Koşullandırılıyordu yalnızca Cornelia. Derin derin nefes almaya çalıştı ciğerlerine acısı dolarken. Sıkı sıkı tutunuyordu ayaklarına. Kadın stabil bir tonda konuştu.“Böyle yaptığında Cornelia oluyorsun. Roxelana gibi bir leydi olmalısın. Kalk çabuk.” Ayağını hareket ettirerek bir paçavra gibi Cornelia’yı savurmaya çalışıyordu. Savuramadıkça hiddetlendiğini hissedebiliyordu Cornelia. Geriye düşer gibi oldu cadı ve biri iki debelenmeden sonra elleri tahta zeminle buluştu. Kalkmalıydı. Karşısında durmalıydı. “Yüzüme bak. Kaldır kafanı.” İkiletmedi kadını. Korkudan titreyen başını zorla doğrulttu şimşek çakan gözlere. Bunu ilk yaşayışı değildi. Hikâyenin devamını biliyordu. Birçok kez okumuştu bu kitabı. Bir sayfa daha çevirdi ezbere bildiği kitaptan. “Böyle devam edersen kilit altına alınacaksın tekrardan. Uslu bir kız ol ve annene hak ettiği saygıyı göster. Bir daha söylemeyeceğim ve sen de çeki düzen vereceksin kendine. Benim çatım altımda beni sorgulayamazsın!” Fazlasıyla kabartılmış kirilonunun altına giydiği sert ve kalın topuklu ayakkabısını hareket ettirdiğinde Cornelia olduğu yerden kalkmaya ya da hiç değilse pozisyon değişmeye bile girilmemişti. Gözlerini kapattı teslim olurcasına. Gözlerini ne kadar sıkı kapatırsa o kadar az acıyacağına inandırmıştı kendini. Tekrar yatağına bileklerinden zincirlenmek istemiyordu. Yattığı yerde kadının Roxelana ile anılarını dinliyor, gözyaşlarını su niyetine tuzlu tuzlu içiyor, guruldayan karnını hiçe sayıyor ve acizliğiyle bir ölüymüşçesine uzanıyordu. Mezarına bir çiçek dahi gelmiyordu. Tam bir ayı böyle geçirmişti. Tekrar yaşayamazdı bunu. Bu sefer kaldıramazdı. Sokağa atılmış bir yavru köpek gibi inledi hücrelerinde biriken sızıyla. Narin elinin üzerine yük bindirilirken daha da sıktı göz kapaklarını. Kemiklerine uygulanan şiddetle ateşte yanan odunun çıkardığı sesi işitti. Dudaklarını birbirine kenetleyip ısırmaya başladı. Soluğu batıyordu nefes borusuna. Ve yitiriyordu artık kendi vücuduna hakimiyetini. Sıktığı göz kapaklarını daha fazla tutamadı. Güçsüzlükle serbest bıraktı perdelerini acıyla olduğu yere yığılırken. Çakılabileceği bir yükseklikte bile değilken düşmüştü. Yağmur vuruyordu geleceğine kara bulutlar tekrardan tepesine toplanırken.

Bir insan ömrüne kaç acıyı sığdırabilirdi? Çocuk yaşta kimliğini kazanmak için nelerle mücadele etmeli? Yenilgilerin üzerine neyi nasıl ne kadar inşa edebilirdi? Bir bedeli vardı. Bir sözün, bir yıkımın, bir dokunuşun, bir acının... Her şeyin bir bedeli vardı ve o bedel ödenecekti. Bu yapıbozum mu olacaktı yoksa bir yapıçözüm olarak mı adlandırılacaktı? Yeniden bir varlık nasıl mana bulacaktı? Her şey perspektife bağlıydı.

Ateşte kaynatılan bir ıstakozun serin sulara tekrar kavuşma ümidiyle.
[/justify]

45
Madam Puddifoot'un Çay Evi / Ynt: Yediler Konseyi - Ağustos 65' Hogsmeade
« : 15 Ekim, 2021 18:27:05 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Kulağında çok uzaktan gelmeyen tanıdık bir ses ile irkildi Cornelia. Bu sese o kadar yıldır maruz kalıyordu ki tanımaması imkansızdı. Bazen pata küte ses tonunu yükselterek konuşan Das idi bu. Ne yani her şey bir şakadan mı ibaretti? Esprili yapısına rağmen Das bile böyle şeylerle uğraşmazdı Cornelia'ya göre. Zira onu buraya çağırması için bir sebep göremiyordu ortada. Tabii, her an her şeyin olabileceği gerçeğini de inkar etmiyordu. Gözünün önüne düşen koyu saçlarının arasından izlediği adamın yanında bir de kadın vardı. Pembeliğin içinde  kaybolmaya yüz tutacak, hayır, daha çok artık pembenin kendisi olan bir kadın vardı. Das'ın dikkatini çekecek kadar güzel bir kadındı bu. Formundan hiçbir şey kaybetmiyordu. Ne haltlar karıştığını anlamak için ayaklanmak en doğrusu olacaktı ki mekanın ortamının bir anda değişmeye başlamasıyla özellikle de sipariş alan çocuğun artık ortalıkta olmamasıyla Cornelia'nın dikkati tekrardan çekilmişti.

Hızlıca gözlerini mekanın girişine yöneltti. Bir iki kişinin ona baktığını fark edince ve kafalarla bir onay alındığını görünce gelen baykuşun absürt bir şey olmadığı gerçeğiyle yeni yeni aydınlanıyordu. Her ihtimali değerlendirmeye alan cadı kapıdaki adamın fularıyla hemen üstüne çeki düzen vermeye kalkışmıştı. Pembe yerini artık turuncuya bırakıyordu. Şimdi her şey daha netti. Ulyssess'in gelip gelmeyeceğini bilmiyordu ama yeterince açık olan şey bunun artık bir hizip toplantısına dönüştüğüydü. Neyse ki turuncuyu çoğunlukla gündelik giyiminde de kullanıyordu ki pelerinini almasa bile çok sırıtmayacağını umut etmişti. Asalar ile birlikte değişen masalar ve oturma düzeniyle Cornelia'da hemen dantel işlemeli kumaş parçasının ve onun altında nefes almasını yeterince kısıtlayan sımsıkı korsesinin tek yararı olarak eteğinin düğmesinin arasında sıkıştırılmış alanın içinden asasını çıkardı. Bel ve karın boşluğundan böyle fayda sağlıyordu kendine. Yaşadıkları dönemin giyim kuşamla alakalı büyük sorunları vardı, hele ki kadınlar için tam bir işkenceydi. Büyücü ya da muggle olmaları fark etmezdi. Rahatsızlığını yüz ifadesine yansıtmayarak diğer bir sandalyenin üzerine bıraktığı çay kutusuna baktı. Evdekilere çay götürmek yoktu bugünlük. Plan tamamen değişmişti. Sadece Ulysess'e odaklanıp genel bir hizip toplantısı olabileceği ihtimalini nasıl da gözden kaçıracak kadar aptalca düşünebilmişti hala anlam veremiyordu. Lakin bu düşünce ile daha fazla oyalanmayacak, yükümlülüklerini yerine getirecekti. Kiraz ağacından yapılma asasını yumuşak bir tavırla iki kez sola doğru daire şeklinde çevirip son dokunuşu da kutuya dokundurarak yapmıştı.  Asasını garip karşılanmamak adına çıkardığı yere tekrar bırakırken sonsuzluğa uğurladığı kutunun ardından artık ortama uyum sağlayabilirdi.

Ufak bir bilgilendirilmenin ardından kalabalık olacağından mütevellit fazla etrafta kıpırdamamak için hem gösterilen yere geçmek için ayaklandı hem de tamamen ayrı düşmeden Das ile konuşmak istiyordu. Rastgele mi gelmişti yoksa ona da mı ulaşmıştı baykuş? Ulaşmıştı muhtemelen de Das onun üzerine pek düşmemiştir diye düşünerek eteğinin altından attığı büyük adımlarla Das'a yaklaştı. Gitmişken pembeli kadının da kim olduğunu öğrenirdi. Eh, kaç yıldır birlikte yaşıyorlardı sonuçta. Kimlerle görüşüyor öğrenmese gece uykuları kaçardı Cornelia'nın. Kurulmuştu durduk yere. Ona doğru gelen adamın selam vermesiyle vücut diline bakındı ilk olarak. Yönünü içeriye veya yanına kıracak gibi değildi. Görüşürüz demesiyle silik bir gülümseme kondu yüzüne. Hazırda tuttuğu ince bileğini vakit kaybetmeden Das'ın boşluğundan geçirip kolunun ortasına kadar getirdi. Sonra da kendi göğsü doğru dirseğini kırıp sabitledi. "Çalışılmış hareket miydi bu? Nereye gidiyorsun öyle?" demişti. Başıyla da yanında ki kadına kibarca selam vermeden geçmemişti. Alacağı cevap için ise vakti olmadığından ötürü adamı oturacağı yöne doğru sürüklemeye koyuldu adımlarıyla. "Beni arkadaşınla tanıştırmayacak mısın? Anlatacak bir şeylerin olmalı. O yüzden çıkışa kadar beni beklemeye ne dersin?" Tatlı bir ifade vardı yüzünde. Gayet ikna edici duruyordu."Beklersin, beklersin. Belki arayı kapatacağın kişiler vardır. Bakın bir etrafa. O kadar gelmişiz, tek mi döneyim eve? Nahoş olurdu." Cümle bitiminde başını salladı kendi kendini onaylarcasına. Das'ı da daha rahat biçimde etrafta takılması için kolundan çıkarmıştı. Bir gözü hep üstünde olacaktı tabi olay çıkarmaması için ya da bir anda tüymemesi için. Artık oturmalıydılar. Dokuzarlı masanın önünda dikilmek pek hoş gözükmüyordu. Son bir kez daha adamı dürtmek için boğazını huzursuz edici bir şekilde temizledi sandalyesini çekerken. [/justify]

Sayfa: 1 2 [3] 4