28
« : 03 Şubat, 2022 13:36:06 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Bir eylül sabahı; üç kız kardeşin trenden atlaması bir asır önce, Aziz Michael Klisesi’nde yaşananlar daha dünmüş gibi hafızalarda tazeliğini sürdürürken ilk Biçim Değiştirme dersi gelip çatmıştı. (buraya Ares’in henüz psikolojik açıdan yeterince darbe yemediğini ve yüzündeki o havalı yara izinin de henüz var olmadığını not düşelim)
Genç büyücü erkenci sayılırdı. Bir erkek öğrenciye göre fazla uzun sabah rutinini (burada amacımız cinsiyetçilik yapmak değil ancak kaç erkeğin sabah rutini altı aşamadan oluşuyor ki?) tamamlamış ve kız arkadaşını Büyük Salon’un girişinde karşılamak üzere ortak salonlarından ayrılmıştı. Fazlasıyla enerjikti, tanıdığı tanımadığı herkese selam veriyor ya da yola devam etmeden önce durup bir iki laflıyordu. Popüler ve sosyal bir karaktere sahip olmasının getirisiydi bunlar.
Büyük Salon’un girişinde iki Gryffindor’lu ile Quidditch hakkında sohbet ederken kız arkadaşının geldiğini görmüş ve yanlarından ayrılmıştı. Ares, Eurus’a aşıktı, bunu defalarca dile getirmiş olabilirdi ancak bıkmıyordu. Kızın saçlarının kokusuyla yarışabilecek tek şey annesinin parfümüydü, gülüşünü bir kere görmek bütün gününü neşelendirmeye yetiyordu, zekası ise karşı konulamazdı hayatında gördüğü en zeki kız olabilirdi belki de. Kız arkadaşında aşık olduğu detayların sınırı yoktu, her geçen gün aralarına bir yenisi daha ekleniyordu.
Çapkın bir gülüş ile Eurus’u karşıladı, bir centilmen edasıyla elini öptü ve birlikte her zaman kahvaltı yaptıkları yere doğru yöneldiler. Büyük Salonun büyülü tavanı sisli bir atmosfere bürünmüştü o gün ancak kız arkadaşının gözlerinin içine bakmak onu masmavi günlük güneşlik bir hava gibi günü aydınlatmaya yetiyordu. Her zamanki küçük atışmalar eşliğinde kahvaltılarını yaptılar ardından Biçim Değiştirme dersliğine doğru yola koyuldular. Ve eh, o küçük atışmaları yolda rutin tartışmalarından birine dönüşmüştü. İki buyurucudan daha azı beklenemezdi zaten.
Biçim Değiştirme dersliğine geldiklerinde Ares oldukça önemli bir şeyi unuttuğunu fark etti. Profesörün gönderdiği notu ciddiye almamış ve oturmaları için hiçbir şey getirmemişti yanlarında. Ayakta kalacaklar gibi görünüyordu, Eurus “ne demek sandalye getirmeyi unuttum?” temalı bir nutuğa başlamak üzereyken aklına pratik bir çözüm gelmişti. Alışılmışın dışında bir genişliği olan odanın her bir yanı kitaplarla doluydu ve profesör gerçekten burada istedikleri gibi
davranabileceklerini söylediyse birkaç kitabı oturak yapmak için almasında hiçbir sakınca yoktu.
Asasını çıkardı ve üst üste yapılmış Accio büyüleri ile raflardan koltuk yapmaya yetecek kadar kitap toplamayı başardı. O sırada sınıf da neredeyse dolmuş ve içeriye hakim olan lakırdı da bir hayli şiddetlenmişti. Genç büyücü özenle kitapları yerleştirdi, kız arkadaşı her ne kadar yaptığını onaylamıyor gibi gözükse de en sonunda teslim olmuştu. Gerçek bir koltuk kadar rahat sayılmazdı oturakları belki, yine de ders boyunca ayakta dikilmekten iyi bir seçenekti.
Devasa bir kafatasının (burada kastettiğimiz kafatası kesinlikle gerçek dışı ağzından ve gözlerinden parlak dumanlar tüten tarzda bir kafatasıydı) hiddetli bağırışı tüm sınıfı susturmuştu. Öğrenciler, şaşkınlıkla havada uçan şeye bakıyor hatta içlerinden Muggle doğumlu olanlardan bazıları boyunlarındaki haç biçimindeki kolyeleri tutmuşlardı. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adına. Amin.
“Ee, şey…” dedi Ares, ses tonu eğleniyor gibiydi. “Profesör siz misiniz?” Kafatası bir süre boş boş ona bakmış, anlamadığı bir şeyler gevelemiş ve sonra odada bulunanların beklemediği bir diğer eylemi gerçekleştirmişti. Masanın altında uyuyan bir profesör olması pek çokları için alışılmışın dışında, bazıları halen burada ne döndüğünü irdeleyememişken genç büyücü gayet keyifle takip ediyordu olayları.
Uzun kızıl saçlı belki de hayatında gördüğü en güzel adam (Eurus kadar olmasa da) çıkmıştı masanın altından. Uykudan yeni uyandığı her halinden belli olan profesörleri, uçan kafatasına öğrencileri yememesini tembihledikten sonra hızla gözden kaybolmuştu. Bu sözler Ares’in kafasında tek bir soruyu uyandırmıştı: Kafatası içlerinden birini yerse n’olur? Komik ve ilgi çekici bir manzara yaratacağı kesindi, kurban için aynı şey söylenemezdi tabii.
Profesör çok geçmeden dönmüştü ve az önceki halinden hiçbir eser yoktu. Çok daha çekici ve göz alıcıydı (Tekrar ediyoruz Eurus kadar değil). Öğrencilere birer özür hediyesi yollamış, genç büyücü kendisine gelen paketi sanki uzun zamandır sakladığı bir sürpriz gibi Eurus’a uzatmış ancak tabii ki de genç cadı bunu yememişti. Yine de denemeye değerdi ve bu eyleminden hiçbir pişmanlık duymuyordu.
Yakışıklı ve tapılası bir güzellikte olan profesörleri, bir enayinin sınıfı susturma çabasının ardından derse geçmişti, nihayet. İlk dersleri olduğu için öğrencilerden kendilerini tanıtmalarını istemişti. Bunun üzerine bazıları söz almaya başlamıştı bile, Ares Gryffindor’lu oğlan sözlerini tamamladıktan sonra konuşmak için izin istedi. “Aethelwulf Ares Caldecott, Veritas Libertate Gazetesinin yazarı Sadie Rosemary Caldecott’un oğluyum. Derslerimizi oldukça heyecanla bekliyorum ancak merak ettiğim bir şey var saçlarınız için hangi şampuanı kullanıyorsunuz?”[/justify]